February 15, 2018

Hiçbir Şeyde Gözüm Yok

Sen yanımdaaa ol yeteeer, kapkaranlık odamaaaa, mehtap gibi dol yeteeer. Gözlüklerime seslenerek başladım yazıma. Sibelynka'nın blogunda gıybet konusu olmuşlar. Denzel Washington bile taktıysa ben ne yapabilirim?


Fotoğrafı Sibelynka'nın blogundan aldım, ben severek takip ediyorum çünkü çok güncel; yeni filmleri hiç kaçırmadan yazıyor ve çok güzel bir tonda yazıyor. İnsana kendi kararını vermesi için alan bırakıyor. Denzel Washington'ın bu yeni filmi pek ilgimi çekmemişti ama hem döktürüyormuş oynarken hem de filmin yönetmeni pek beğendiğim Nightcrawler'ın yönetmeniymiş, bunları okuduktan sonra izlemeye karar verdim.

Gözlüklere döneyim. Valla Denzelinkiler tabii biraz dönem gözlüğü, benimkiler kaldırım gözlüğü. Ben de tahmin etmezdim ki böyle bir kangrene dönüşsün bu gözük meselesi.

Kısaca özetleyeyim, ben ilkokulda taktım ilk gözlüğümü, uzağı göremiyorum. Yıllar geçti, baktım bir gözüm göremiyor aslında uzağı, diğeri neredeyse sağlam. Gözlüksüz de idare edebildiğim için "Bizi ölüm bile ayıramaz" hisleriyle gözlük almayı bıraktım. Bir ara tek gözüme lens verdi doktor filan, neyse.

2011'de Interpol konserine gitmiştik İstanbul'a, Ortaköy'de dolanırken kardeşim kaldırımda satılan çerçeveleri gördü, "Aa çerçeve alayım!" diye o tarafa seğirtince ben de peşinden gittim. Madem alınıyor ben de alayım diyerek aldım, aynı iki çerçeveyi aldık, tanesi 5 liraydı. Sonra Ankara'ya dönünce doğru dürüst cam taktırdık.

Kardeşiminkini şimdi kocası takıyor. Adeta seyyar gözlükçüden numaralı gözlük alan amcalar gibi aldı takıyor, çok iyi görüyormuş. Ben de evde, sinemada, televizyon seyrederken filan takıyorum 7 senedir. Gerçekten herkes çeşitli seviyelerde nefret ediyor, annem hakaretlere kadar vardırırken işi, kocamın yüzünden tiksinti bulutları geçiyor, görüyorum.

Saçaklı'aanım 1 lira ile ölçekli fotoğraf talep etti. Aha alınız, Clark Kent bir, ben iki:


San'at güneşi pozu vereyim dedim, insanın içinde olmayınca olmuyor. Ama vintaj filtre bastım. Elimden o geldi.

Kırılmıyor, kaybolmuyor, kulaklarımı acıtmıyor, kafamın bir parçası haline geldi. Kıyamıyorum a dostlar. Tuhaf hislerle bağlıyım bu garabete, seviyorum. Fakat bu aralar göz doktoruna gitmek istiyorum (bu aralar dediğim, geçen bahar başladım söylenmeye), belki yeni reçeteyle yeni bir gözlük alırım kendime, bilmiyorum. Biraz da Ada'ya özeniyorum, birden fazla gözlüğü var, Mango'dan filan 3 kuruşa çerçeve alıp yaptırdı, çok güzel oldu.

Utanmadan "alışveriş" ve "moda" diye etiketledim bu yazıyı meh mehhe mehe. Gideyim giyineyim, o arada aynada san'at güneşi pozlarına çalışırım. Cessie ile buluşacağız çünkü otobüs-kazağımı teslim alıp bir miktar kitap vereceğim. Otobüs-kazak: dün bir çılgın projeydi, bugün gerçeğe dönüştü. Çok heyecanlıyım.

İki tane de kitap bitirdim, yarın kazakla beraber yazarım. Öbtüm.

February 13, 2018

7. Hafta

52 haftalık şalanjın 7. haftasına geldik, beni geren, endişelendiren bir şey yazmam icap ediyor. Hiç uzatmadan yazıyorum, bu memlekette her yeni gün beni gerim gerim geriyor. Suriye olur muyuz diye endişeleniyorum, bir daha bomba patlar mı diye endişeleniyorum, çoluk çocuğa endişeleniyorum, yiyip içtiklerimize endişeleniyorum. (Duymadıysanız eğer, BİM gibi marketlerde satılan ucuzca etlerde E.coli çıkmış olabilir, çıkmamış olabilir; satışa sunulmuş olabilir, olmayabilir de.) Durmaksızın insanlar ölüyor, hayvanlar ölüyor, herkes birbirine bağırıyor. O arada savaşa girdik resmen. Deli gibi bir şey olduk, bir kısmımız farkında değil, bir kısmımız deli gibiliğe uyum sağlayıp hayatına devam etmeye çalışıyor.

Twitter'a girmeyeyim ama haber de okuyayım diye Evrensel gazetesinin uygulamasını indirip abone oldum. Bildirimleri de açtım, bir şey olunca haberim olsun. Gelen ilk bildirim şu oldu:


Mutfakta tam buğday unundan fit poğaça yapıyordum, tarife baka baka. Dernek kapatılmış. Ya yani gerçekten, fit poğaça filan, nasıl hala içimde böyle bir yaşama isteği var? Fit yaşama isteği üstelik, tam buğday unlu. Ne yapayım bilmiyorum.

Bu dernek başka bir yerde olsa sadece dayanışma amaçlı olurdu belki, aileler birbirlerine destek olsun, bu büyük felaket unutulmasın diye. Ama burada bir yandan da bir itici güç olmak zorunda çünkü 10 Ekim'in üstünden iki seneden çok geçti, o dava hala devam ediyor. Sanıklar herkesle alay ediyor duruşmalarda, evinden dinamit çıkan insanlar tahliye ediliyor çünkü neden olmasın, dinamit dediğin hepimizde var.

Bazı davaları topluca takip etmezseniz, kamuoyu oluşturmazsanız, her seferinde yılmadan 100 kişinin öldürüldüğünü hatırlatmazsanız sünüyor o davalar. Yavaşça sünüyor, tahliye ede ede sanık kalmıyor, zaman aşımına giriyor, 3 gün ceza alıyor sanıklar ve gülerek çıkıp gidiyorlar. 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği bu yüzden vardı. Başka bir şekilde devam edeceklerini tahmin ediyorum, zira dünyanın bu tarafında eşinizin, sevdiklerinizin öldürülmüş olmasıyla başlayıp bitmiyor felaket, sizin bir de insanüstü bir dayanıklılıkla adalet aramanız gerekiyor.

O da yetmiyor, zaman zaman "HDP ise HDP, sendikaysa sendika, 100 kişinin başkentin orta yerinde öldürülmüş olması normal bir şey değil kuduz köpek!" diye kendinizi ifade etmeniz gerekiyor. 10 Ekim'den iki gün sonra mahallede yürüyordum, kahvede oturan amcaları konuşurlarken duydum, biri "Ama alanda hiç Türk bayrağı yokmuş?" dedi. O anda gidip "Senin de derdini sevsinler beyamca," diyebilmiş olsaydım belki biraz içim rahatlardı. Gerçekten bunu merak eden varsa cevabı bilmiyorum çünkü durup da etraftaki bayraklara bakacak bir vakit olmadı, insanlar gözlerini ovuşturup çaycı arıyorlardı, eşe dosta selam veriyorlardı. Saat sabahın 10'ydu.

Böyle işte vaziyet. Şalanjımız batı kaynaklı olduğu için herhalde bu soruyu yazan "Yarınki sınav yüzünden gerginim", ne bileyim "Şuraya ve buraya başvurdum, sonuçları beklerken gerginim" filan gibi cevaplar hayal etmiştir. SiAyEy Şalanj Masası'nı bir kere daha sevindirmişimdir gibime geliyor, içişlerimizi döktüm ve gidiyorum. Belki allah acır bir gün bize, bir gün uyanırız ve her şey biraz daha az korkunç olur. Acıyacaksan da çabuk acı allahım, her gün biraz daha gidiyor kafalarımız çünkü.

February 9, 2018

6. Hafta, SiAyEy Şalanj Birimi, Sümerbank Sergisi

52. haftalık şalanjda 6. haftaya geldik, bu haftanın en güzel hadisesini yazacağım. Ama o arada bir şey farkettim, önce onu yazayım.

Bana hiç gelmedi ama komşuları dolanırken arada yorumlar görüyorum böyle kişisel sorular soran şalanjların mimlerin altında, "İşini bilen birinin eline düşse bu cevaplar...", "Sorular batı kaynaklı, arzularımızı ve zaaflarımızı anlayıp sömürme planı olabilir" filan gibi. Kimseyi de kırmak istemem ama kıracağım galiba, güzel kardeşim sen kendini ne zannediyorsun?

Yani gerçekten. Gerçekten Si Ay Ey'in filan senin oturup yazdığın "Sevdiklerimi kaybetmekten çok korkuyorum"larını, "En sevdiğim yemek kuru fasulye"lerini filan takip ettiğini düşünüyor olabilir misin? Bu kadar önem arz eden biri olduğun kanaatine nasıl varıyorsun? Nükleer füze kodlarını mı saklıyorsun, neyi ağzından kaçırabilirsin?

Peki acaba o 3 kuruş indirim olacak diye aldığımız mağaza kartlarını bize sevabına mı veriyorlar? Haftada kaç rulo tuvalet kağıdı harcadığını biliyor olabilir mi Karfur, Migros, Kiler Market? Cep telefonundan check-in yapıyor musun? Arkadaşına mesaj atıp bahsettiğin çorap aynı gün Facebook sayfanda reklam olarak çıkıyor mu? Ya adını unuttum, bir anket sitesi var, "Sürülebilir çikolata kreması araştırmamıza davetlisiniz" filan diye email geliyor, gidip soru cevaplıyorsun, puan topluyorsun, tava filan alabiliyorsun puanlarınla. Ben de gittim "Aaa tava var!" diye, aradıkları tüketici değilim galiba, bir yere varamadım.

Ama yoo, tabii ki olmadık yerde şüphelenelim, batı kaynaklı çelınc yapıp bütün yerli ve milli sırlarımızı saçıyoruz ortalığa. Elimden gelmediği için katılamadığım bir granny square battaniye karesi çelıncı var mesela, o sanırım en fena şekilde BOP'a filan bilgi sağlıyordur. Her güne farklı bir motif, hepsini çalacak o motiflerin batı. Bugün battaniye karesi, yarın uranyum, böyle başlıyor her şey.

Ay neyse. Dün bir miktar gecikmiş bir tez izleme komitesi jürisi tertipledik. Herkes memnun kaldı, haftanın en güzel hadisesi bu oldu. Çünkü ben bir ivme almışım, onu farkettim, bu şekilde çalışmaya devam edersem hep içime sinecek hem de bitecek bu tez. Bir yandan da atlattığım için rahatladım, jüri gayet makul ve tatlı üyelerden oluşuyor, ben bölümün eski asistanıyım ve bir hukukumuz var filan gibi bir miktar avantajım olsa bile o jüride doğal olarak bir doktora ciddiyeti var, insan hazırlıklı çıkmak istiyor.

Kendime 3 gün tatil verdiğimi ilan ettim, tamam dediler. Boşluğun verdiği sevinçle koltuğa yatıp kitap mı okusam yoksa seyretmediğim Rupaul's drag race bölümlerini mi seyretsem karar veremiyorum. Ne güzel bir kararsızlık.

Çankaya Belediyesi'nin Çağdaş Sanatlar Merkezi'ndeki Sümerbank sergisine gittik bugün, 12'si son gün. Çok beğendim, hem fikri hem uygulamasını. Gerçekten nefis bir sergi olmuş. Yıllara yayılan modayı ve kumaşları ve fabrikaları takip ederken bir yandan nostalji basıyor insana, bir yandan da arzu ve istekle doluyorsunuz. Kumaşlar ne güzelmiş, elbiseler ne güzelmiş, evde dikmek ne güzelmiş. O ÇUBUKLU PİJAMALAR NE GÜZELMİŞ!

Mağaza kartı, çorap reklamları filan, alıştığım ya da normal karşıladığım için yazmadım. Tam tersi çok sinir oluyorum. Hepimiz aynı şeyleri alıp giyiyoruz. Her şeyin ömrü çok kısa, atıp yenisini alıyoruz. Yani batı zaten donumuza kadar her şeyi ayarlamış vaziyette, sebebini şu gariban şalanj sorularından ziyade kapitalizmde arasak belki biraz aydınlanma yaşarız ama aramıyoruz çünkü devasa güçlülükte en birinci bir ülke olduğumuz için bizi çekemediklerinden oluyor her şey. Sonra kayınvalidem beni gece 10'da arayıp "Ahmet Hakan senin komünist başkanı övmüş bugünkü yazısında" diyor. Çünkü nohut ve komünist deyince aklına ben geliyorum. Ben komünist değilim. Ahmet Hakan'dan da zerre hoşlanmıyorum. Sanırım benim yaşlarımdaki Vatan Partili yeğeniyle kıyaslayınca ben radikal bir uca savruluyorum kayınvalidemin dünyasında. O yeğen o dandik kitapları alıp getirdikçe ben de nohut ve fasulye ve Hopa Çay götürüyorum. Kayınvalidemi Perinçek'e yedirecek değilim. Kitapları da sahafa satacağım, parasıyla kedi maması alırız.

Sergiye filan gitmişim, tek kare fotoğraf koymadan (çünkü çekmemek, düşünememek) bitiriyorum satırlarımı. Giderken Kesha'nın yeni şarkısını koyayım, şarkı da değil, tokat gibi bir mektup aslında. Pop müzik bazen hiç pop değil, kadın olmak her yerde korkunç bir mücadele.

February 6, 2018

Kuşları Dengeli Besliyorum

08:30'da oturdum kompüterin başına, öğlen vakti yazdıklarımı yolladım danışmanıma. Ondan cevap gelene kadar ne yapacağımı bilemedim, ütü yapmaya başladım. Ütüden de fenalık geldi, biraz da buraları iteleyeyim bari.

Neredeyse bir hafta olmuş yazmayalı, bu haftanın şalanj sorusunu da ilerleyen günlere bırakacağım çünkü "Bu haftanın en güzel hadisesi" namına yazabileceğim bir şey yok henüz ortalıkta. Belki olur hafta bitmeden.

Geçen haftanın en güzel hadisesi ise zeytinyağıydı sanırım. Urla'ya son gittiğimizde köyleri dolanırken Gödence Köyü'nde durup kooperatiflerinden yağ almıştık. Bitti o yağ geçenlerde, mecburen marketten aldım bir şişe. Aynı şey olmuyor. Neyse, telefon edip sipariş verdim, 3 günün sabahı geldi iki teneke zeytinyağı, biraz da tarhana, az miktarda kurutulmuş domat. Yağa sevindiğim kadar bir aydır ertelediğim bu işi nihayet yapmış olmama da sevindim.

Gödence, Seferihisar'a bağlı, dağlar tepeler üzerine kurulu. Filtreli bir fotoğrafını koyayım, kooperatifin web sayfasından aldım:


Günler uzadı biraz, vallahi içim sevinçle doluyor akşam 5'te hava kararmayınca. Şubat çabuk geçer, mart da canımıza okumazsa güneşli günler ufukta belirecek.

Havalar soğuduğundan beri kuşlara yiyecek birşeyler bırakıyorum terasa. Kenarda kalmış buğday, ufalanmış bayat ekmek filan ile başladığım bu işte annemsi bir adanmışlık noktasına varmış bulunuyorum. Yulaf, bulgur ve buğday karıştırıp vermeye başladım, terasa gelen kuşların sayısı da her geçen gün artıyor. Bu sefer de doğanın dengesini mi bozuyorum, naapıyorum bilmiyorum. Ama her gün aynı saatte karşı çatıya dizilip bizim eve bakmaya başlıyorlar, yarı yolda bırakamam garibanları. Hafta sonu stokladım bulguru, buğdayı. Nereye kadar beslemem lazım bunları, onu da bilmiyorum.

Ütüyü bitirdim o arada, gideyim köpekleri dürteyim biraz bari.

February 1, 2018

Filmler, Filmler Filmler Dırınırın (Melodili)

Pek kıymetli komşum ve kızkardeşim Saçaklı'aanım mimlediği için şimdi oturup engin deneyimim, rafine zevklerim filan dahilinde filmli mim cevaplayacağım efendim.

1. Sinemada ilk izlediğin film?

Ya gerçekten, bu mimi yapan komşuları şöyle bir dolaştım, Saçaklı'nın bizzat kendisi Aslan Kral yazmış. Ben Aslan Kral'a kardeşimi götürmüştüm, aramızda 9 yaş var çocukla, siz düşünün. Bir de ağladıydım bir sinema dolusu çocuğun ortasında. Acıklı bir filmdi Aslan Kral.

Neyse, annemi arayıp sordum, "Ne kadar acayip sorular soruyorsun iki gündür?" dedi. Dün ne sorduğumu da hatırlamıyorum, uzatmadım. E.T.'ye gitmişiz, işte 1984 filan olması lazım. Hiç hatırlamıyorum E.T.'yi sinemada seyrettiğimi, sonra televizyonda defalarca seyrettim. Filmin sonunda E.T. evine dönünce çok bozulup ağlamaya başlamışım, sinemadan çıkıp Kemeraltı'nda dolanırken de kesilmemiş ağlamam. Bir esnaf amca anneme neden ağladığımı sormuş, annem açıklamış. Amca bana dönüp "E niye üzülüyorsun, evine gitmiş işte sonunda. Ne güzel eve gitmek!" deyince susmuşum.

Hep dramlı biri oldum. Posteri ne güzeldi filmin:


Sinemada izlediğimi hatırladığım ilk film ise Süpermen 3.


Bunun da 1985 olması lazım, herhalde ananemle gitmiştik, annem hatırlamadı Süpermen'i. Sci-fi'cı bir insan yavrusuymuşum.

2. Film en güzel ....de/da izlenir.

Valla her yerde izlenir. Kazılarda bazen yemek masasına laptop koyup 5-10 kişi film izlerdik, ne olursa artık. O stresli tempo içinde ve medeniyetten uzak şartlarda dünyanın en hoş şeyi oluyordu sandalyelere dizilip bir film izlemek.

Evde de güzel izleniyor, "AAAAAOOOO AMA NEDEN BÖYLE OLDU ŞİMDİAAA?!" diye haykırırken bir yandan da ayaklarımı ısınsınlar diye köpeklerin altına sokmaktan hoşlanıyorum.

Bir arkadaşımla sözleşip sinemaya gitmeye de bayılıyorum herkes gibi. Karanlığın içinde parlayan o dev ekranın verdiği heyecanı başka bir şey vermiyor. Filmden sonra oturup konuşmak, aktör övmek ya da gömmek filan da pek sevdiğim bir aktivite.

3. Film izlerken olmazsa olmazın var mı? Varsa neler?

Dev gözlüklerim çünkü tek gözüm çok miyop. Öbür gözümle idare ediyorum günlük hayatta ama sinemada muhakkak barbar kocamın tiksintiyle nefret ettiği devasa gözlüklerimi takıyorum. Clark Kent de bunlardan takardı.


4. Filmi tek başına mı, kalabalık mı izlemek?

Evlilik müessesesi, beraberinde karı-koca film izlemeyi de getiriyor. Her zaman anlaşmak mümkün değil. Barbar kocamın sevmeyeceğini düşündüğüm filmleri tek başıma izliyorum. Evet, neyi sevip neyi sevmeyeceğine ben karar veriyorum. Çorap, kazak, don ve gömleklerini ben satın aldığıma göre buna da hakkım var. Çünkü ne mozaiği ulan, mermer mermer!

Sinemaya da genelde hafta içi gündüz seanslarına gidip asgari bir kalabalıkla sessiz sakin oturmayı seviyorum.

5. Film izlerken mısır mı cips mi?

Mısır. En büyük boy.

Ben profesyonel mısır yiyicisiyim arkadaşlar, bir ceylan kadar sessiz ve narin sokuyorum elimi mısırların içine. Sinemada yanınızda oturup sizi delirten mısır yiyicisi ben değilim. Zaten tek derdim "Aman kimseye yapışmayalım, allahım lütfen yan yana oturmayalım" olduğu için yanınızda oturan da ben olamam.

6. İki boyutlu mu, üç boyutlu mu?

İki boyut. Üç boyut beni tutuyor, muvaffak olamadım seyretmeye. Zaten bir keyif de alamadım, hiç öyle hayallerimdeki gibi değildi.

7. Avm sineması mı, sokak sineması mı?

Yani ne kadar seçme şansımız kaldı bilmiyorum, her film her yerde oynamıyor. Hatta bazı filmler hiçbir yerde oynamıyor. Mümkün olduğunca avm sinemalarından uzak durup eski sinemalara gidiyorum. Kızılay'daki Büyülü Fener, Kızılırmak filan. Başka Sinema seansları hayatımıza bir hayli heyecan getirdi, aklıma gelmişken şubat filmlerine bakayım bir.

8. Filmden önce fragmanını mı izlemek, yorumunu mu okumak?

Sinema yazısı okuyup fragman izliyorum. Nadiren başka izleyicilerin yorumlarına bakıyorum. Arkadaşlarımın tavsiyelerini de dinliyorum.

Ay vallahi bitirdim mimi. Bugünü de böyle yedim, sabahtan Romanya Konsolosluğu'na gittim, bir saat sonra tekrar gideceğim pasaportumu almaya. Ya süratle vize veriyorlar ya da süratle reddedildim, bilemiyorum.