June 29, 2018

İlluminati Damacana Su Servisi, Çeşitli Şalanjlar

Gene evde kargo beklediğim güzel bir günden merhaba dostlar, merhaba size. Su da söyledim, oğlanı en son seçimden önce görmüştüm, "Aa karamsar olma yahu, bak seçimden sonra konuşuruz," deyip bir de geh geh gülmüştüm. Hiç hazır değilim şu anda bu karşılaşmaya, umarım abisi gelir.

Karşı terastaki komşumla karşılıklı haykırarak sohbet ettik dün biraz. Kedisiyle neredeyse adaşız, komşum ortalıkta yokken kediyle de sohbet ediyorum. Neyse, herkes gibi o da çok göçtüğünü söyledi ruhen; öyle mi oldu, böyle mi oldu derken bir baktım bayağı ruh ikiziyiz kadınla. "Beceriksizlik!" diye bağırdı, vallahi tamamen aynı fikirde olduğumu belirttim. Sonra düşündüm, kendimi o kadar da göçmüş hissetmiyorum, düşündükçe sinirleniyorum sadece. Ben son geçirdiğim travmadan sonra da aynı böyleydim, Sarıkafa bir yandan ağlarken bir yandan da bana bağırmıştı "AAA SAKSI GİBİ DURUYOR! YAHU ÖYLECE DURUYOR!" diye. İki ay kadar sonra markette yumurta alırken hayatımın ilk panik atağını geçirdim.

Gerçi o travmayla bu bir değil ama gene de şüphelendim kendimden, hayırlısı artık, gelir buraya carlarım. Carlayarak devam edeceğiz yolun geri kalanına.

Ay su geldi o arada. Tabii ki abisi gelmedi, oğlan getirdi suyu. Oğlan hipster kılıklı, çok mutsuz şu anda ve komplo teorilerine sardırmış. Genel hatlarda ve mutsuzluk konusunda anlaşıyoruz aslında ama eksik kalmayayım diye "Rotşild, İlluminati!" filan diye onayladım. Bir süre kapı ağzında konuştuk, eline bir de kitap tutuşturup uğurladım. Giderken "Çok güzel bir sohbet oldu, teşekkür ederim," dedi, bilmiyorum nasıl bir mahallede yaşıyorum. Biraz Atv filan seyredeyim de bir dahaki su siparişine hazırlık yapayım, araya piramitleri sokuşturacağım bu sefer, çok kararlıyım.

Bizim Büyük Challenge'ımız kapsamında iki kitap bitirdim, birini Urla'da bıraktım, diğerinin de fotoğrafını çekmeye üşeniyorum. Şunlar:



Black Dahlia, 1947'de Los Angeles'ta işlenen ve çözülemeyen o meşhur cinayetten yola çıkıyor. James Ellroy'un yeri ayrı çünkü sırf cinayet, sırf polisiye koşturmaca yazmıyor. Böyle kitaplarda nadir bulunan bir şeyi, karakterlerine derinlik vermeyi de beceriyor. Kimse tamamen iyi ya da kötü değil, herkes olduğu kadar. İngilizcesini okudum, çılgın bir 1940'lar argosu hakimdi kitaba, James Ellroy'u bu titizliği sebebiyle tebrik ediyorum ama beni biraz zorladı valla. Ellroy'un "Los Angeles Dörtlemesi"nin ilk kitabı bu, diğerlerini de okuyacağım ama e-kitap olarak, o zaman kelimenin üstüne tıklayıp sözlüğe bakmak mümkün oluyor. Bu serinin bir diğer kitabı L.A. Confidential da sinemaya uyarlanmıştı, seyrettiğim en iyi filmlerden biridir.

Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 21. maddesine tekabül ediyor, "Size hediye edilmiş bir kitap". Kardeşimle damattan doğum günü hediyesiydi.

Süperben'i iki günde okudum, öyle bir kitapmış. Kendi halinde bir emekli adamın bir anda süperkahraman olmak durumunda kalmasını anlatıyor. Ay hödük gibi özetledim ama hödük gibi özetleyecek olursam konusu bu. Tanıdık isimler var kitapta, tanıdık memleket halleri var. Çılgınca sevdiğimi söyleyemem, Algan Bey'in polisiyelerini daha çok seviyorum, en çok da çevirmenliğini seviyorum.

Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 7. maddesine tekabül ediyor, "Adı tek kelimeden oluşan bir kitap".

35 kitaplık şalanjda 10. kitabı bitirebildim, yahu neden bu kadar yavaş okuyorum? Valla bozuluyorum kendime. Birkaç gündür hava serinleyince terasa fırlayıp hava iyice kararana kadar okuyorum, belki biraz hız alırım.

Bu gidişle iki seneye bitireceğimi tahmin ettiğim 52 haftalık şalanjdan da sıradaki soruyu cevaplayayım; "19. Sevdiğiniz biri hakkında yazın."


Sevdiğim biri bu. Diğerini de seviyorum ama bunu başka türlü seviyorum. Koko'nun neredeyse bir insan kadar arzuları, ihtirasları, kaprisi, planı programı var. Kudi düz köpek. Kudi ile ilgili hiçbir şey karmaşık değil, tam olarak kendini eve atmış bir sokak köpeği. İkisi de çöpe boka püsüre meraklı, terasa hava almaya çıkıyorum ayağına kapıyı açtırıp bütün terası sessizce geçen ve arka kapıdan mutfağa giren, çöp tenekesinin pedalına basıp kafasını içine sokan Koko mesela. Kudi bu kadarını akıl edemiyor, terasta yerde ölü sinek görürse neşeyle üstünde yuvarlanıyor, çapı bu kadar. Ve allah biliyor bu dar çapının da tüylü kıçının da çok hastasıyım.

Videonun solunda havada duran şey arka ayağı. Hem karnını seveyim diye havaya kalkıyor o ayak hem de arada bağrıma tekme atmaktan hoşlanıyor. Çünkü tasmayla gezmeye bayılıyor ama tasmadan kurtulduğu anda ufukta kara bir lekeye dönüşüyor. En son manavın çırağı üstüne atlayıp durdurdu, Kuğulu Kavşağı'na doğru jet hızıyla koşuyordu gerzek.

Gideyim bir şeyler yiyeyim, bir kısım kargo hala gelmedi. Gelsin de biraz yürüyüşe çıkayım, parçalı bulutlu pek hoş bir hava var. İyi hafta sonları temmeni ediyorum efendim.

June 27, 2018

Kabak

Ay biraz Twitter'a bakayım dedim, kavga gürültü bitmediği gibi daha da alevlenmiş. Çünkü insanlar çok haklı, bir açıklama bekliyorlar. Elle tutulur bir açıklama yapılmadığı gibi, "Parti içi konular sosyal medyada konuşulmaz bir, şöyle şöyle yapılmaz iki..." ayarında tweet atıyor CHPliler. Canan Kaftancıoğlu yazmış bunu, insanlar da doğal olarak "Biz sizin maaşlı çalışanınız mıyız? Orası ülkü ocağı mı?" diye cevap yazmışlar. Ben de ekleyeyim, kimse size mecbur değil; bu biiir, bu ikiii diye akıl öğretmek yangına benzin dökmenin yanında ayıp da. Akp'nin Gezi Direnişi'ni anlamadığı filan söylenir ya, bence Akp gayet iyi anladı, esas muhalefet bir bok anlamamış ki kendini "hesap sorulamaz" filan zannediyor.

"Ben neden seçim gecesi yanlış yönlendirdim? Biz neden bir işi düzgün yapamıyoruz?" diye kendini eleştireceğine biiir, ikiii. Maşallah. Kendi kendinize konuşun parti içinde o zaman, ne diyelim. Hiçbir şeye üzülmüyorum, sabahlara kadar tutanak peşinde koşturanlara, çuval taşıyanlara, Urfa'da tekme tokat dövülüp canını zor kurtaranlara üzülüyorum. Gene sosyal medyada okudum, bir gönüllüyü kurtarmak için okulun ikinci katının camını kırmışlar dışarıdan, demirleri eğmişler, gönüllüyü çekip almışlar, götürüp evlerinde saklamışlar. Urfa burası, tahayyül edebiliyor musunuz yaşananı? Benim oy kullandığım okulda gönüllüler hep 18-20 yaşlarındaydı, o çocuklardan utansınlar bari.

Ben bunları yazarken Adil Seçim Platformu açıklama yapıp özür dilemiş, gönüllülere teşekkür etmiş. Bir ufak medeniyet kırıntısı da yani şu saatten sonra bir faydası yok.

Efendim, Ankara'da yaz mevsiminde çatı katları öğlen bir saate kadar serinliğini muhafaza ediyor, ondan sonra fırın gibi yanmaya başlıyor. Fırın saatine geldik, ben yazdıkça ev ısınıyor, ev ısındıkça benim kafam ısınıyor, bu sebeple zaten beyhude olan bu seçim lakırdısını burada kesiyorum biiir, ahhahhahha g.tüm ikiii.

Ya valla gerçekten, kime bakıp da "Aaa ne akıllı kadın, aaa ne iyi konuşuyor adam!" dediysem elimde kaldı. Ne varsa arkadaşlarımda var, yahu ta Almanya'dan balkabağı tohumu gönderdi Itır, ektim. Her gün biraz büyüyor kabaklar, saksıların karşısına Orta Doğu usulü çömüp seyrediyorum. Bu yazı kabaklar domine ediyor, benim de akıl sağlığıma iyi geliyor. Çünkü su veriyorsun, güneş alıyor ve büyüyor kabak; bu sadelik dünyanın en güzel şeyi.

Kabaklar:


Dayanamadım, klimayı açtım çünkü zaten ne önemi var? Bugün marketten plastik torba da aldım, öyle bir "yansın dünya" histerisi yaşıyorum, allahtan çapım bu.

Dün ütü yaparken ÇOOAATIR diye kıvılcımlar çıktı ütüden, ben bir yana, köpekler bir yana kaçıştık. Sinsi bir evlat olduğum için annemler taşınırken ütülerini gasp etmiştim. Gasp ütüsüyle kaldığım yerden devam edeyim, iki avuç taze fasulye aldım, onları pişireyim. Sonra çıkar kabaklara bakarım.

Ay şuna güldüm acı acı, bilmiyorum size de komik gelir mi?


Acı acı gülmelerin doğduğu topraklardan size selam, size selaam getirmişem diyerek satırlarıma son veriyorum, küçüklerin ellerinden, büyüklerin alınlarından öberek gidiyorum.

June 25, 2018

Naapıyosunuz, İyi Misiniz?

Valla gece 1 gibi yatağa gidip kitap okumaya başladım, sabah kalkıp Twitter'a baktığımda bıraktığımdan daha da tuhaftı her şey. Tuhaf derken dev komplo teorilerinden bahsetmiyorum; nerede bir felaket, bir çöküş, bir dev acayiplik görsem aklıma ilk önce insan faktörü geliyor. Normal insan faktörü, birinin hatası, öbürünün yavşaklığı, diğerinin beyinsizliği, bir başkasının fırsatçılığı. Mesela CHP'nin parti içi oy sayım sisteminde Güneydoğu oyları son ana kadar yok denecek kadar azmış diyorlar, bu eksik veriyle "Kazanıyoruz!" diye gazladılar hepimizi. Doğru mudur, bilmiyorum. Olabilir mi? Ay olabilir tabii, neden olmasın.

Buradan dönüp milyonlarca yıl geriye çemkirmek de istemiyorum ama insan ırkı olarak buralara gelebilmiş olmamızı çoğu zaman hayretle karşılıyorum. Ne bileyim, piramitler olsun, jet motoru olsun, kızamık aşısı olsun, arada sırada medeniyete de fırsat olmuş.

Neyse yani çay yapın arkadaşlar, kahve yapın, akşamüstü bir bira için. Camları silelim, elimizde sürünen kitabı bitirelim, sinirleri bozuk arkadaşlarımızın koluna girelim, parklara gidelim. Ahmet Şık meclise girdi, en azından ona sevinebiliriz.


Gelen sarıldı, giden sarıldı, parktı bahçeydi çayır çimendi demedi her yere çöktü anlattı ve dinledi. Bütün seçim kampanyalarının en güzel köpeği ise şu aşağıdakiydi bence:


Ağzını yüzünü yerim!

Batmakta olan memleketten girip köpekten çıktığıma göre gidebilirim, zaten seçim analizi yazacak ne halim ne kapasitem var. Beraber yaşayacağız neticelerini. Hayal kırıklığına uğramış olabilirsiniz, çok haklısınız böyle hissetmekte, üzülmeyin. Birlikte buradayız, gene yan yana dururuz, o arada kendinize iyi bakın demeye getiriyorum. Hem kendinize hem eşinize dostunuza.

Yarın görüşürüz, gideyim şeftali yiyeyim bari, şu anda hayatımdaki en güzel şey şeftali. Ay bu arada apartman toplantısında gazla yönetici olan kadın, toplantı dağıldıktan 10 dakika sonra "Ben yapamayacağım bu işi," diye görevi iade etmiş eski yöneticiye. Memlekette beklenen ikinci tur bana nasip oldu, üstelik toplantı ve seçim kombosu olarak lanet olsun.

June 23, 2018

Vesayeti Koruyamadım / Liberté İnşallah / Buzlu Çay (Az Sürahi)

Aman yarabbi bir apartman toplantısı oldu ki evlere şenlik, beni evden "Statükoya destek ver, vesayeti koru!" diye yollayan barbar kocam, hadiseleri dinleyince benimle gelmediğine pişman oldu. Her seçim önce coşup gaza geldiği için enerjisini boşaltacak yer arıyor, kavgalı toplantı çok uygun bir mecra olabilirmiş.

Apartmana yeni taşınan nifak tohumunu orta yaşlarda bir adam diye hayal etmiştim, emekli bir çift çıktılar. Adam televizyonda her gördüğünüzde saç baş yoldurtan tartışma programı yorumcusu gibi biri, kadın da Bayan Çavuşesku çıktı. Ben hayatımda bu kadar provakatör ve manipülatif iki insan görmedim. Adam beş kere filan "TABİİ BEN KÖYLÜYÜM! NE ANLARIM BEN? KÖYLÜYÜM BEN!" diye bağırdı. Canlandı mı gözünüzde? Kimse adama köylü filan demiyordu, zaten bir süre sonra "BEN 32 BİN KİŞİYİ YÖNETTİM!" diye de bağırdı, bilmiyorum ne 32 bini, ne biçim bir işi vardı adamın, merak da etmedim.

Yazmaya inanılmaz üşendiğim, inanılmaz saçmalıkta şeylerden avaz avaz kavgalar çıktı, bu ikisi baş rollerdeydi genelde.

Adam toplantıdan çıkarken özür diledi bağırdığı için, özrü yazıyorum size: "Kusura bakmayın bağırdığım için, özür dilerim. Genel Kurul'a saygım sonsuz. Tabii birbirimizi tanımıyoruz, biz yeni geldik, zamanla tanışırız ve iyi anlaşacağımızı umuyorum. Tabii bize hoşgeldiniz diyen olmadı, kabahat bizde, biz size gelip hoşbulduk demeliydik. Yapmadık, kusurumuza bakmayın. Peygamberimizin de dediği gibi...."

Bu tabii ki özür filan değil, bu "SİZİN BAŞINIZA BELA OLMAYA GELDİK!" demenin dolaylı bir yolu. "Huzur bulamadığımız gibi, huzur da vermeyeceğiz."

Üç saat sürdü bu, biter bitmez tüydüm. Apartmanın önünde bir sigara yaktım, yağmur yağıyordu, eve kadar öyle yürüdüm yağmurun altında. Allahım her şeyin bir çözümü var, kompleksli cazgıra çare yok gerçekten.

Tutanağı yazma işi bana düşmüştü, temize çekip emailledim biraz önce. Aslında adeta bir Antik Dönem yazıcısı gibi her alınan nefesi, uçan kuşu, vızıldayan sineği filan bile yazmıştım dün gece. Onları kırpıp standart tutanak haline getirdim, halbuki benim versiyonum daha heyecanlı bir okuma vadediyordu.

Biraz önce şunu gördüm:


Bu memleketin esprili, vicdanlı, özgürlük ve eşitlik talep eden, barış içinde yaşamak isteyen insanlarına güvenim tam. Bir yerlere geldik, umarım daha iyi yerlere çıkarız buradan. Ay böyle demeç verir gibi yazdığıma bakmayın, okuduğum her birazcık umut kırıntısı barındıran tweet'e ağlıyorum iki gündür, videolara ağlıyorum, burnum akıyor. Sanırım buraya kadar tutabildim kendimi, buradan sonrası sinir krizinin eşiğindeki kadınlar.

Buzlu çay yaptım.


Çamur gibi görünüyor çünkü içinde kayısı reçeli var. Ve sadece demden yaptım, üzerine bol buz ekledim. Reçeli ben yapmıştım, çay Hopa Koop normal siyah çay. Buzlu çayı içine şeker basmadan nasıl tatlandıracağız, sırf limonla içilmez bu filan derken aklıma dolaptaki reçeller geldi. Ay kesin ilk aklına gelen ben değilim tabii, neyse, bir miktar reçeli blenderden geçirip ılık çayla karıştırdım. Yarım limon sıktım, üç dilim de içine attım. Reçelde şeker yok mu? Var tabii ama en azından ev yapımı, asgari miktarda şeker koymuştum yaparken, ne bileyim, gene biraz daha iyidir belki.

Biraz baygın oldu, daha az reçel koyabilirmişim. Artık deneye yanıla şaaparım diye düşünüyorum. Sürahim 25 lira komşular, umarım bu sürahi meselesini böylece kapatıyorumdur.

Ay sabahtan beri süründürüyorum yazıyı, yollayayım da gidip dışarda oturayım, çatıları seyredeyim. Lütfen kimsenin başına bir şey gelmeden atlatalım yarını, oy kullanmaya mı hazırlanıyoruz düşmanla mı çarpışacağız belli değil, bu kadar manyakça yaşamak zorunda değiliz. Bunu değiştirebiliriz. Valla yapabiliriz.

Pazartesi görüşür müyüz? Valla görüşürüz gibime geliyor.

June 22, 2018

Bir Yastık, Gene Sürahi, Apartman Toplantısı

Şunu gördüm Twitter'da sabah:


Sinirlerim bozuldu. 40 yaşındasın, ünlü birisin, niye ağlaşıyorsun canım kardeşim, sanki ilk defa böyle bir şey oluyormuş gibi şoklar içinde bir de? Git yapış okuluna, herkes öyle yapıyor. Herkes bir ucundan yapışıyor her şeye, hayat böyle bir şey haline geldi, ben de bıktım ama geldi yani, durduramadık. En azından gidip siper olmayı deniyor insanlar. Ayh, yazarken bunaldım.

Bir de şu kızı bu yastıktan kurtarsınlar:


Dünyanın parası, her türlü imkan, sonsuz seyahat, partiler martiler ve fakat o yastık. Bikiniyi göstereyim ama tam da göstermeyeyim çünkü Türkiya. Yav at o yastığı kurban olurum, at. Bu da senin isyanın olsun. Memeyse meme, hepimizde var. Göbekse, o daha da çoğumuzda var.

Bütün suratsızlığımla sürahilerle kavga etmiştim geçen gün, Sevda bugün Paşabahçe'de 25 liralık sürahi bulup almış. Vallahi arkadaşlarımın iyi kalpleri olmadan ben bir hiçim. "50 liralık sürahileri ben mi uydurdum?" diye sordum, uydurmamışım, hatta 90 liraya da varmış ama bir kenarda 25 liralıklar da varmış. Yarın buzlu çay yapacağım bu sevinçle.

Yarının planı buzlu çay, bugünün dev planı da annemler burada olmadığı için vekaleten apartman toplantısına katılmak. Aynı saatlerde Muharrem İnce mitingi var, ona mı gitsek diye konuşuyorduk evde ama yooo çok önemliymiş apartman toplantısı. Çünkü apartmana biri taşınmış ve taşınır taşınmaz yönetici olmak istediğini ilan etmiş. Bütün apartmanı şüpheye ve endişeye boğan bu adam acil toplantı ve seçim talep etmiş. Deli midir nedir bilmiyorum, insan neden yönetici olmak ister? Gidip halihazırdaki yöneticiye destek olacakmışım. Olayım bari, ne bileyim, alabildiğine tuhaf. Halihazırdaki yönetici dediğim de babamın okuldan arkadaşı, benim de çok sevdiğim bir arkadaşımın babası. Ankara'da böyle birbirimize yapışarak yaşamaktan hoşlanıyoruz. Ya adam hem mimar hem tasarımcı, üstelik delicesine detaycı ve titiz, ustası var, elektrikçisi var; daha ne ister insan bir apartman yöneticisinden?

Gene çok heyecanlı ve maceralarla dolu bir yaz mevsimi yaşıyorum, daha Kore Elçiliği'nin sığırlar tarafından inşa edilmeye başlanan binasını yazacağım. Dün gece balkondan "YETEEEAAR SAAT 11 YETAAAAR!!" diye bağıran insanlar olduk, bir gün olacaktı zaten, çünkü derinlerde bir yerlerde tam olarak böyle balkondan bağırması gereken tipleriz, siftah dün geceye nasipmiş. Saat 23:00'te kepçe çalıştıran ayılarla mücadelemiz sürecek diye korkuyorum. Başlangıcı da dün gece değil, birkaç ay önce zabıtayı aradım, yaktıkları inşaat artıkları yüzünden eve kül yağıyordu. Başlayalı oldu, daha temel atmadılar, yolumuz uzun yani.

Velhasıl Doğa Hanımcığım, ben de bunları neden yaptıklarını bilmiyorum, memlekette kural kanun filan vardır gibime geliyor ama tam olarak da emin olamıyorum, 7/24 üzgünüm, ciğerim soldu. Bu sebeplerle zabıtayı arıyorum, olmadı balkona çıkıp bağırıyorum. İte kaka, tekme ata ata kazanacağız.

Yarına sürahide buzlu çay, apartman toplantısından havadisler ve seçim temennileriyle karşınıza çıkmayı umuyorum, öberek gidiyorum.

June 21, 2018

Çok Önemsiz Hadiseler / 18. Hafta

Sabahtan beri kıvranıyorum evde, iki kalem işim vardı, çıkayım mı yoksa sallayayım mı yarına diye kendimi bunalttım. İki kalem işi açıklıyorum, loto oynamak ve kredi kartı borcu yatırmak. Neyse çıktım evden.

Her zaman loto oynadığım kırtasiye, makineyi kaldırmış. Çok bozuldum, uyuz rutinim bu şekilde darbe yiyince gerçekten ruhen yıpranıyorum. Çok bozulduğumu ifade ettim kasadaki kıza, gülüştük, çıktım. Karşıya geçip tekel bayii buldum bir tane, orada oynadım. Güleryüzlü bir adamdı, televizyonda da güzel bir şarkı çalıyordu. Bir müşteriyle birbirimize sıramızı vermeye çalıştık, "Aaa yoo siz benden önce geldiniz!", "Ama olmaz, ben çok oyalandım, siz buyrun!" Buradan da adeta tuzu kuru bir Avrupa ülkesinin vatandaşıymışımcasına, öyle bir ülkenin tekel bayiisiymişçesine filan neşeyle ayrıldım.

Bankaya yürüdüm. Bankanın binası tadilata girmiş, zaten doğru dürüst çalışmayan bir ATM vardı, onu da sökmüşler. Kapının önünde sigara içen banka çalışanlarından biri "İçerden ödeyebilirsiniz, zaten boş şube," dedi. Girdim içeri çünkü yakınlarda başka şube yok. Gerçekten boştu, bir sonraki numara benim elimdekiydi. Fakat çıkmam yarım saat sürdü. 

Bir gişe çalışıyordu, bir kadının işini görüyordu, merkezden onay bekliyorlarmış. Gelmedi o onay. O arada da ne gözde çıkan arpacığa ne sürülürü eksik kaldı ne detaylı uçuk tasvirleri ne de kepeğe iyi gelen bilmemne marka çay şampuanı. Ömrümden ömür gitti, kadın telefonundan doktor-hastane-eczane-kozmetik dükkanları aradı, buldu, bankacı kıza aktardı. 25. dakikada onay geldi, sıra bana geldi, borcumu ödedim. Bankacı kız o kadar sevimliydi ki sadece ATM'nin ne zaman geri geleceğini sorabildim, komik bir şeyler dedi, espri yaptı, zaten o kadar gençti ki. Bir de kardeşimin çok sevdiğim bir arkadaşına benziyordu, hemen içim şefkatle doldu kıza bakarken. Lanet bankadan da gülerek çıktım. 

Apartmanın bahçesine adımımı attım, yağmur yağmaya başladı. Eve koştum, çay yaptım, camı pencereyi açtım, birkaç saksıyı dışarı çıkardım, yağmur suyu daha iyidir diye. Gök gürlüyor, köpenkler birbirlerine yapışarak koltuğa büzüldüler. Nereye varacağım peki ben? 

Ay hiçbir yere varmayacağım, varılmıyor. Hayat bugün sağa sola çemkirmeme izin vermedi sadece, bu yani anafikir. Terlikle çıkmıştım sokağa, ıslanmadan eve de girebildim. Buralardan Polyanna sevinçleri çıkarmayı düşünmedim de değil ama alışmayan kıçta Polyanna da durmuyor. Kısa bir süre kendi kendime sevindim sokakta, yahu gene de hayat fena değil, arpacık ve uçuktan bahsetmeye bayılsak bile birbirimizle geçinebiliriz, normal günler geçirebiliriz filan diye. Bilmiyorum. Niye hala yağmur yağıyor, sel basıyor a dostlar? 

Hiç utanmadan 52 haftalık şalanja da kaldığım yerden devam edeceğim. 18. haftada beni heyecanlandıran bir şey soruyor, mayısın ilk haftasıymış, gerçekten iyi ki girmişim bu şalanja, pes. Seçime heyecanlanıyorum çünkü daha önce de defalarca belirttiğim üzere emekli bir amcayım ben. Bu ülkede yaşlanmaya niyetliyim, herhalde bu sebeple her seçimde umutla bekliyorum bir değişiklik olur mu diye. Gene aynı umutla bekliyorum. Bir değişiklik olmazsa gene aynı umutla beklemeye devam edeceğim. 

Gideyim bir şeyler yiyeyim, anket manket sonucu varsa onları okuyayım, siniri bozuk arkadaşım varsa yatıştırayım. BU SİNİRLER BOZULMAYACAK ARKADAŞLAR! Seçimse seçim, zaten yılda bir kere ilkokulun önünde toplaşmayınca üzülüyorum ben. 

June 20, 2018

Hello!

Ay merhaba ya, naapıyorsunuz?

Başlangıçta işim vardı, sonra bilerek yazmadım bir süre, en sonunda da "Ay hadi bugün! A olmadı yarın kesin!" diye diye bugünlere geldim. Neyse, şahsım adına son derece uyuz yaz temposu başlamış bulunuyor. Yani gene işim var ama çok iteleyen yok en azından.

Sabah spora gittim, gene kesin bir şeyleri yanlış yaptım, belim ağrıyor. Çıkışta bir market torbasını doldurmayacak alışverişe dünyanın parasını ödedim, lanet olsun. Fişi atmışım, şu anda detaylı söylenemeyeceğim için bu meseleyi bir sonraki alışverişe bırakıyorum. Paşabahçe'ye girdim, sürahi alayım diye, en ucuzu 50 liraydı. Manyak mıyız bilmiyorum ki, cam sürahi yahu.

Urla'ya gittik geçen hafta. Çünkü annem ve babam, kardeşimi görmeye Bükreş'e gitti. Çünkü 14 kedi, 2 köpek, 1 kaplumbağa ve bahçeye birinin bakması gerekiyordu. 14+1 kedi, yeni bir yavru vardı, ev kedisi kontenjanından evin içinde ikamet etmeye başlamış. ALLAH YAVRU KEDİ KUDUZLUĞUNU DÜŞMANIMA VERMESİN. Bütün gün uyuyup geceleri elimizi ayağımızı parça pinçik etti.


Adı Şirin. Evet, Şirin.

Denize girdik, kara hayvanı Ankaralılar olarak bir kere daha çok etkilendik denizden. Hala mayo alamadım kendime, gene annemin 1980 model Nelson mayosuyla biiç kılaplara ve halk plajlarına gittim. İnşallah sosyal medyalara filan düşmemişimdir.

Gelsin boyoz, gitsin çiğ börek beslendim, valla saklayacak değilim. Fırından ekmek alıp yarısının içine peynir ve domates sokuşturdum, yedim. Urla İskele'de minibüsle şambali satan abiyi aradım, bulamadım. Bulsam şambali de yiyecektim, bayağı içerledim abiye.

Eski fotoğrafları karıştırdım, şunu şuraya bırakarak gideyim:


Neden cumhurbaşkanı adayı değilim inanın bilmiyorum.