May 11, 2020

Hayvan Maceraları

Blogger'ı her açtığımda bir yerini değişmiş buluyorum, bugün de yeni yazı yaz şeysi değişmiş, alabildiğine tuhaf bir sayfa açıldı. Hayırlısı artık, yazıların arasını açmamak lazım olabilir.

Gene vaktimin çoğunu patatesle oturarak geçirdim. Cumartesi de sakin sakin oturuyorduk ki soldan kara bir gölge girdi kareye:


Bir miktar yaprak kıtkıtlayıp geldiği gibi gitti. Benim artık bu patatesten bir beklentim kalmadı, zaten bu sırık gibi boy hiç hayra alamet değil. 

Koko'nun vejetaryen arzuları, hayvan istilasının çok küçük bir kısmını oluşturuyor. Saksağanlar bizi iki defa soydu komşular; ilkinde gafil avlandık, ikincisi artık tamamen bizim gerzekliğimizdi. 

Bir önceki hafta, sokağa çıkma yasağı başlamadan bakkalımızı arayıp mini sipariş verdik. Domates, ekmek filan. Barbar kocama "kendini şımartmak" deyince aklına iki şey geliyor; pastırma ve antep fıstığı. Bunların da kavgası edildi tabii defalarca, şişmanlık ve sağlık perspektifi bir işe yaramayınca gürbüz bir Özal dönemi çocuğu olmakla itham ettim. Yani gerçekten 80'leri Semra Özal'ın Papatyaları gibi yaşamışlar ailece, bizim ev bir demir perde ülkesiydi, muzu yılbaşı akşamına mahsus bir meyve sanarak büyüdüm. 

"Rakı içeceğim yarın akşam, rica ederim mani olma pastırmaya" deyince sustum, 50 gramlık paket söyledi, uzlaşmış olduk bir nevi. Bir paket de antep fıstığı. Ben antep fıstığına Urfa'da alıştım, anavatanı olduğu için üç kuruş verip kiloyla alırdık, aklımız başımızdan gidene kadar yerdik. Antep fıstığına da karşıyım yani aslında. Neyse. 

Geldi siparişimiz, terasta masaya serdik her şeyi. Bazı şeyleri yıkadım, kaldırdım filan. Bazı şeyleri de bıraktık masada, sabaha kadar dursun diye. Evet, pastırmayla antep fıstıklarını da bıraktık. Evet, saksağanlar. 

Ertesi sabah kahve içip terası turlarken ayağımın altında bir şey çatırdadı. Baktım antep fıstığı kabukları; gayet nizami bir şekilde açılmış, içi yenmiş, kabuklar her yerde. Sonra paketi buldum, üzerinde 1 lira ebatlarında bir delik. Derken pastırma paketini de gördüm az ileride, yine delinmiş, ulaşabildiklerini yemişler, 2-3 parça kalmış. Valla yere çöküp güldüm, sinirlerim bozuldu. Sonra kalan pastırmaları da alabilecekleri yere bıraktım, artık ne yapayım. Kocam ise ruhen göçtü.

İkinci perde ise gene masanın üzerinde unuttuğumuz bir paket cipsle açılıyor, bu sefer fotoğraf çekmeyi akıl ettim:


Yeteri kadar lüks değil tabii cips, saksağanlarımıza layık değil. Meraktan açmışlar, beğenmeyip bırakmışlar. Cipsi de kaptırdıktan sonra kocamı sinir içinde sigara içip karşı çatıdaki saksağanlarla bakışırken yakaladım. Bu, kazanabileceğimiz bir savaş değil. Bu, saksağanların her seferinde kazanacağı bir savaş. 

Karşı binanın yangın merdivenlerini ve terasını adeta bir Çeşme beach'i gibi kullanan kedileri seyrediyorum denk geldikçe:


Kedilerin bizle bir alıp veremedikleri yok, güneşlenip gidiyorlar. Zaten büyük bir kısmı yan apartmanın arka bahçesinde ikamet ediyor; küçük evleri, mama kapları filan mevcut. 

Bir diğer hayvan da soğan saksısında beliriverdi:


Bu bizim kendi ev örümceğimiz mi yoksa yeni bir birey mi tabii anlamama imkan yok. Bizimki biraz şuursuz bir örümcekti, mutfak tarafında takılıyordu, bir anda insanın burnuna iniveriyordu tavandan sarkıttığı ağla. Sosyal bir çocuktu. Kış gelince göremez oldum eskisi kadar sık. Neyse, evde hep bir örümcek popülasyonu var zaten. İçlerinden meczup bireyler çıkınca seviniyorum, hayatımıza renk geliyor. 

Dünkü sokağa çıkma izni vesilesiyle çeşitli 65+ tanıdıklarımı aradım dün akşam, hepsi yürüyüşe çıkmış. Hızını alamayıp çok uzağa yürüyen, eve dönebilmek için otostop çekmek zorunda kalan çılgınlar. Hazır çıkmışken sosyetik şarküteriden tavuk almak isteyen, kapıyı duvar bulup bozulan gusto sahipleri. Bağışıklığı düşmesin diye yedikçe yiyen, dün güzel sokak pantolonuna giremeyince hayata küsen dertliler. "Çankaya Belediyesi çiçek dağıtacağına maske dağıtsaydı, kolonya dağıtsaydı?" diyen isyankarlar. Valla ben de çok saçma buldum o Kuğulu Park'taki çiçek dağıtımını.


Çok kalabalık, çok lüzumsuz. Sıfır sosyal mesafe, %100 halkla ilişkiler çalışması. 

Gideyim çamaşır asayım. Pazartesi pazartesi bu kadar yazmış olmam mucize bence, her gün beynimin birazı daha süngere dönüyor gibime geliyor. Geçen Cuma, iki buçuk ay sonra ilk defa Sevda'ya uğradım, kitap ve salça verip kitap ve un aldım. Konuşmayı unutmuşum.

Nasılsınız, iyi misiniz? Nasıl geçiyor günler?

15 comments:

  1. Bundan önceki evimizde biz de balkonda meyva bile bırakamıyorduk, kargalar elmaları falan yiyorlardı. İlginçtir bu evde ne karga ne saksağan balkonda bıraktıklarıma dokunmuyorlar. Sadece saksımdan çiçek götürüyorlar arada :}

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ay kesin bir sebebi vardır dokunmamalarının, daha uzun vadeli bir plan yapmışlardır, şu anda başka balkonda terör estiriyorlardır, bilmiyorum :D Dün eski saksılardan birini boşalttım, yabani otların arasından 3 tane badem, bir avuç küçük çakıltaşı ve 1 adet gazoz kapağı çıktı. Herhalde korkunç bir hata oldu saksıyı boşaltmam, gergin bir şekilde başıma gelecekleri bekliyorum :D

      Delete
  2. Seni bağrıma basasım geliyor "hayvani" yazılarını okudukça, Fermina :) Buncağazı yazıp çıkmak istedim, o kadar (pastırmalara üzüldüm tabii)..
    İyiyiz. Bizde bir açılım başladı, onun heyecanı içindeyiz.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Bas beni bağrına, hayvanlarla geleyim, hepimizi bas. Çok üzüldü diye gidip aldım pastırma, bir miktar da tuzlu yerfıstığı aldım, dindi gözyaşları.
      Bizde de avm açılımı oldu. Bir de ben gidip çiğköfte tepsisi aldım, evde çiğköfte açılımı oldu. Bunların ikisi de hiç iyi olmadı.

      Delete
  3. Konuşmayı unutmak bir mit ya da abartılı ifade değil, harbiden unutuluyor monako. Ankara'dayken yurttan eve (bkz: Meneviş Sk. Meneviş Apt. 2. kat) çıktığım sene, bir süre sonra ev arkadaşlarımdan, okuldan, olan biten her şeyden ve herkesten dev tiksinip kendimi çinli pipitoşu kadar odama kapatıp sadece devam zorunluluğu olan derslerle İtalyanca kursuna gittim. Bu böyle bi 4 ay falan devam etti. Sonra ümüğüme basılmak suretiyle bu durumdan dışarı sürüklendim ama çıktığım zamanki ben, önceki ben değildim. Hala da arazlarını taşıyorum çünkü malum, çok sempatik ve sevgi dolu bir birey olmaya sonrasında da devam ettiğim, aşırı sosyal hayat ve sonu gelmeyen arkadaş silsilesinin içinde kaldığım için hiç yalnızlık nedir bilmedim. Bu son cümlenin her yerine (!) koysam yine yeterince ifade edebilir miyim onu bile bilemiyorum altan. =/
    İşte böyle konuşmaya konuşmaya zamanla şunu fark ediyorsun, yani en azından ben böyle düşünüyorum; kelimeler ağzımda mı büyüyor yoksa ben mi gittikçe embesilleşiyorum da söyleyeceğim şeyi toparlayamıyorum?

    Ha bir de bunun yazıya dökmeyi de unutma kısmı var ki işte o an sanırım benim kayışın kopup kafanın tamamen boş dönmeye başladığını fark ettiğim an. O yüzden bu dönemi fırsat bilip yine kenardan köşeden yazmaya başladım eskisini kenara atıp. Bu sefer kendimi rutine oturtmak için zorluyorum çünkü biliyorum ki iyi ya da kötü, bana benden başka kimse yardım etmeyecek. Ya herro ya merro.

    O değil de, KOKO! SEN HANGİ DAĞIN AYISISIN OĞLUM?

    ReplyDelete
    Replies
    1. Koko, şu karşıki karlı dağların ayısı. Ve bunun bebekliği de böyleydi. Bunun anası da böyleydi. Sülalesinin de böyle olduğuna eminim.

      Ay ne yakın oturuyormuşuz bir zamanlar yav, Meneviş Sokak da ne güzel sokaktır. Şu anlattığın tiksintili eve kapanma sürecini ben Bahçeli'de oturduğum evde yaşadım, Ankara'daki ilk yıllarım. Bir yandan tiksinirken bir yandan da çok yalnızdım, biri çağırsa çıkardım aslında evden. Kimse olmadığı için çıkmadım. Çıktığımda ben de önceki ben değildim, hayatımın en korkunç günlerini o evde bırakıp daha korkunç bir eve taşındım. O eve hırsız girince oradan da çıktım, Hoşdere'ye taşındım. Hoşdere'deki evde neden kendimi öldürmedim hala bilmiyorum. Sonra çok şükür Ayrancı'ya inip bu çatı katına yerleştim, hayat biraz normalleşti o arada. Ya da ben debelenmeyi bıraktım, emin değilim.

      Ben de şunu düşündüm, belki de konuşmama o kadar da gerek yoktur. Embesilleştiğimden neredeyse eminim, konuşmasam da olur bence, çok önemli bir şey olmuyordu konuştuğumda zaten. Köpenklerle sınırlı bir dille anlaşıyoruz, belki o kadarı yetiyordur.

      Ne güzel yapmışsın, valla yapılacak en iyi şey. Yaz, rutine zorla, bütün kalbimle destekliyorum. Başka türlü olmuyor, gerçekten kimse yardım etmiyor, etse de yüzde yüz işe yaramıyor. Bu bağlamda şimdi gidip kaynar suyun altında duracağım bir süre, sonra da yarınlar yokmuş gibi polisiye okuyacağım. Ecnebilerin dediği gibi, whatever floats your boat. (Yazar yazmaz "gemilerde talim var, bahriyeli yarim var" çalmaya başladı kafamda. Kayış olsam ben de koparım.)

      Delete
  4. her türlü cileye dayanan bir patates olarak, beklentini de düşürdüğünü göz önünde bulundurunca, bence senin kisisel tarim tarihinin pattisi olcak o :)))

    ReplyDelete
    Replies
    1. Aslında için için ben de dev hasat bekliyorum, beklemiyor değilim ahhahhha :D Ama ne olur ne olmaz diye dün yeni patates de ektim başka saksıya. Başka şeyler de ektim ufak tefek ama emin olmadan yazmıycam, sonra utanıyorum.

      Delete
    2. Biz kibar insanlarız Mina hic yüzüne vurmayız öyle seyler :)

      Delete
    3. Ahhahhhah ay :D Tamam Zeynep, bütün felaketleri bir bir koyacağım buraya ama gelip avutacaksın, anca beraber kanca beraber :D

      Delete
  5. Saksağanlara bak sen cipsi beğenmemişler ne de olsa çarptıkları en zararlı şey o uyanıklar fıstık varken kim bakar ona :) bizim burda da pisilerin mamasına talipler, kalanları onlara bırakıyorum zaten, muz bizde de öyleydi Mina yılbaşından yılbaşına güzel gelenekti pek kıymeyliydi, patatesten bende umutlu değilim ama bir ihtimal belki dyorum, örümceğinizde çok güzelmiş hiç böylesini görmedim, yarında bizim izin günümüz oğluşu yürütücem bol bol, Kuğulu park gerçekten çok dipdibeymiş :( sosyal mesafe ayarımız sıfır.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Beğenmemişler ya Derya :D Belki sade patates cipsi değil de baharatlı cips istiyorlar. Ya da daha geleneksel tercihleri var, ne bileyim Beypazarı kurusu mesela. Kuru mamayı seven bir başka hayvan da kirpi. Urla'da annemin bahçeye gece geç saatte gelip kedilerden kalanları yiyiyorlar :)

      Ya ne kıymetliydi muz. Heyecanlanıyordum ben yılbaşı masasına. Hala istiyorum ki öyle heyecanlı sofra olsun, televizyonu açıp senenin önemli olaylarını seyredelim önce, sonra dansöz çıksın. Ben saatlerce masada oturup ufak ufak yiyiyorum, Şafak on dakikada doyup kalkıyor. Beni sinir ediyor :)

      Yedek patates ektim başka saksıya. Bunun da toprağı pek iyi değil gerçi. Neyse bakalım, olmadı üçüncüyü de ekerim :) Örümcek, bizim evin sık görülen örümcek türü, genellikle bundan var evde. Birkaç tür de daha küçük, çizgili bacaklı var.

      Ay hadi umarım güzel geçer bugün yürüyüşünüz, tam da yaz havası var dışarıda ❤❤

      Delete
  6. aklı selim bir beyin varmış:)zira benim nevalemi çalsa bir kaç tanesini mangalda çevirirdim o saksağanların:)Kan davası başlardı aramızda manyak hikaye çıkardı.Patates iyi görünüyor umudunu kesme.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ahhahhha ay dün eve iki torba mangal kömürüyle geldi iyi mi! Gariban benim bey, hemen kabullendi kaderini.

      Yani nevaleyi götürdüler ama karşılığında çakıltaşı, ceviz filan bırakıyorlar. Ufak hayvan kemikleri mesela, sık sık toplayıp atıyorum. Ay bilmiyorum ki acaba kemik bırakıp bir mesaj mı veriyorlar ahhahhha :D

      Moralim düzeliyor valla patates destek yorumlarına ❤

      Delete