August 1, 2013

Bir Düğün, Bir Fotoğraf, Bir Şöför

Başka bir şeyler ararken bu iki fotoğrafı buldum. 2008 yılında Maraş'taki kazı kampında çekildi ikisi de. Güneydoğu'daki kazılarda bazı efsane isimler vardır, herkesin tanıdığı, eline asistan gelenlerin profesör olduğunu gören falan. Biri zaman zaman bahsettiğim aşçı N. Abi, bir diğeri de şöför M. Abi. Zaten çoğu zaman takım olarak giderler kazıya, paket program.

M. Abi'ye sadece şöför demek biraz ayıp oluyor, beyaz minibüsüyle kazı ekibini dağlardan taşlardan geçirirek taşır tabi ama yıllardır kazılarda çalıştığı için başka maharetleri de var. Mesela toprakları sudan geçirip suyun üzerinde kalan buğday, tohum gibi bazı organik malzemeleri toplamak çoğu kazıda rutin bir iş, "suda yüzdürme/floatation" tekniği denir. M. Abi bunu tek başına çok güzel icra eder, zaten çoğu kazıda su pompası ve bidonlarla sistemi kendisi kurar. Bir kazı evindeki küvete su pompası bağlayıp tohum ayıkladığına dair söylentiler var, ben görmedim ama yapmış olması çok muhtemel.

İngilizce konuştuğu yetmezmiş gibi bir de şöyle bir huyu var; siz kazarken gelir bakar bakaaar, "20 santim daha inersen taban gelecek bak" der, gider. Hepimiz kazı stratejisini M. Abi'ye göre şekillendirmeyi öğrendik, zira taban gelir dediği yerden taban geldi hep.

Fotoğrafın çekildiği gece, kazı evimizin bahçesinde düğün vardı, sabahlara kadar halaylar falan. M. Abi kıyafetimin sadeliğini eleştirip belgelemek istedi, verdim makinayı eline, çekti.


Ben kesmedim, orijinali böyle. Kıyafetimi de savunacak olursam, temiz kalmış tek kostüm buydu. Ve aslında kulaklarımda da sallantılı küpeler var, elimden geleni yaptım ben o düğün için.

Neden kafam yok fotoğrafta, onu anlamak için de bir sonraki kareye bakıyoruz. Buyrun.


M. Abi ile aramızda boy farkı var, ciddi boyutlarda. Burda gene boylu poslu çıkmış. Makinayı göz hizasında tutunca da kafamı alamamış kareye. 2 ay falan güldük, cevap vermeye tenezzül etmedi kendisi. Üzerimde çok hakkı var, hastaneye yetiştirdi beni kaç kere, bazen de kendisi müdahale etti. Bir yandan cep telefonundan türkü indirip bir yandan da kafamdan aşağı soğuk su döküp ayaklarımı havada tuttuğu bir an var mesela, asla unutmayacağım.

Rutin asker ve polis kontrollerinde durdurulunca teypte Kürtçe kaset varsa usulca kapattığımız dönemlerden beri tanışıyoruz. Her seferinde "Bir daha öldürseler gelmem kazıya!" diye ayrılıp ertesi sene aynı kazıda karşılaşıyoruz. Böyle tuhaf ve hasarlı bir ailem var yani oralarda. Çok özlüyorum, ondan yazdım sanırım bu yazıyı.


4 comments:

  1. hayalimdi arkeolog olmak ama maddi kaygılar yüzünden vazgeçtim bu hayalden..ne güzel geliyor yazdıkların kulağa,Abi'de süpermiş

    ReplyDelete
    Replies
    1. İyi ki düşünmüşsün maddi durumları, zira ben de bu yaşa kadar bu işi yapabilmek için korkunç yükümlülüklerin altına girdim, ne dedilerse kabul ettim "ölsem iş bulamam bu meslekle" diye düşünerek. Şimdi de gerçekten ölmem gerekiyor sözleşmemi iptal edebilmek için ya da yürüyemeyecek kadar hasta olduğumu raporlarla belgelemem!

      Bir gün kalkıp Urfa'ya kazıya gitmek yaptığım en iyi şeylerden biriydi, o güne kadar cahilmişim ben, onu farkettim.

      Delete
  2. sen de o kadar uzun olmasaymışsın o zaman! adam haklı... :)

    ne zamandır sorucam günlük tutuyor muydun tüm bu kazı günlerinde? anılardan kitap olabilir zira... ben imzalı isterim

    ReplyDelete
    Replies
    1. Aaa hiç aklıma gelmedi yav günlük tutmak. Yani bir de kazıya giden herkeste o kadar çok var ki böyle hikaye. Biri hepimizin anılarını toplasın bir kitapta, esas hikayeler zaten N. ve M. Abiler'de.
      Olmadı ben sana her fırsatta anlatıp bayıltırım, bu da olabilir :)

      Delete