January 17, 2014

"Sen Dünyaya Gelmeden"


Annemin facebook hesabını karıştırırken takıldım bu fotoğrafa, ben ortadaki en kısa çocuğum, 1980'lerin başları herhalde, Edirne-Yeniceçiftlik'te. Yugoslavya'dan göçen ailenin çoğu buraya yerleşmiş zamanında, ekip biçmeye devam etmişler. Fotoğraftakiler annemin kuzenlerinin çocukları, Çiftlik'e ilk ve son gidişim bu fotoğrafla belgelendiğinden kelli doğru dürüst kimseyi tanımıyorum. Ama bakın ne kadar mutluyum ayçiçeklerinin arasında.

Ankara'da hava açık ve güneşli, böyle ayçiçeği tarlalarında koşturtacak kadar mutlu bir sıcaklık yok tabi ama buna da şükür. Bozkır iklimiyle barışık bir insanım.

Arkadaşım S. bir kitap verdi geçenlerde, Margaret Mazzantini'nin "Sen Dünyaya Gelmeden" romanı. Ben büyük ihtimalle önüne arkasına bakar ve "ayh romantik kadın romanı herhalde" diye rafa bırakırdım. Bu yüzden insanın arkadaşlarının olması iyi bir şey, ben ne kadar önyargılı ve kazkafalıysam S. de bir o kadar maceralara açık ve iyi bir okuyucu.

Olaylar Gemma'nın ağzından anlatılıyor, tezi için Bosnalı bir şairi araştırmak üzere Saraybosna'ya gelen İtalyan bir kadın. Geri dönüyor, tekrar geliyor, aşkı buluyor, onunla ne yapacağını bilemiyor. Seyahatler, Bosna'da patlayan savaş, bir çocuk meselesi, birbirinden güzel karakterler.

Kimse kahraman değil, kimse film yıldızı değil, senin benim gibi insanlar, insanlığın test edildiği durumlar içinde senin benim gibi davranıyorlar. Gerçi bilmiyorum sniper'lar eğlencesine insan avlarken kaçımız makyaj yapıp yıkıntılar arasından işe giderdik, o Saraybosnalılar'a mahsus bir özellik, Mazzantini o ruhu kusursuz bir şekilde anlamış ve anlatmış. Şehri de, insanları da; savaşta da, barışta da.

20 sayfa kadar kaldı bitirmeme, bir kaç kere usul usul ağladım. En son ne zaman kitap okurken ağladım hatırlamıyorum. Tanıdık bir şeyler vardı, bildik hisler. Savaş sahnelerine de ağlamadım bu arada, savaştan tamamen bağımsız kavuşmalar, ayrılıklar, küçük diyaloglar falan ağlattı beni.

Filmi de varmış, Gemma'yı Penelope Cruz oynuyor, benim gözümün önüne daha kırılgan, daha az hayat dolu bir kadın geldi hep okurken. Filmi seyretmedim, bilmiyorum tabi.

Oscar adaylarına baktım açıklanır açıklanmaz, çoğu film sinemalarda oynamıyor, bozuldum biraz. Bir kısmı ödül töreninden önce girecekmiş gösterime ama buralara hiç uğramayacak olanlar da var, artık korsan yollarla ulaşacağız mecburen.

Dün gece Gravity'i seyrettik, fena değildi, öyle sonsuza kadar hatırlayacağım bir film de değildi. Sandra Bullock'u seviyorum, hoşuma gitti onu böyle iyi çekilmiş uzaylı bir filmde seyretmek. Annem geldi biraz önce, ona da açtım, seyrediyor şu anda ve her şeye itiraz ediyor "neden öyle yaptı, neden böyle dedi" diye. Bir kase mısır patlatıp verdim, daha fazla itiraz etmemesi umuduyla.

Gidip ütü mütü bir şey yapayım bari, bu hafta da bitti.

14 comments:

  1. Kitaptan, bilhassa savaşın anlatıldığı bölümlerden çok etkilenmiştim, ara ara ben de ağladım evet. Lakin film benim için tam bir hayal kırıklığıydı, üstelik koşa koşa sinemada izlemiştim. Savaş ikinci plana atılmıştı, Saadet Işıl Aksoy'un canlandırdığı soğuk nevale Aska'da nefret ettim buna karşılık Gojko'ya aşkım depreşti. Eğer illa bir Margaret Mazzantini filmi izleyeceksen Sakın Kımıldama'yı öneririm. Penelope Cruz hiçbir filmde bu kadar çirkin, bu kadar hüzünlü ve bu kadar sahici değildi sanki. O bakışlarını unutamıyorum
    Gravity'yi sinemada izledim ve çok karton geldi bana. Belki bir salon dolusu okul kaçkını ergenle izlediğim içindir. Sandra Bullock'a bayılır Clooney'den nefret ederim, iyi ki filmin yarısında uzayın boşluğunda kayboldu etkafa :)
    Ha bir de fotodaki sana bayıldım :)

    ReplyDelete
    Replies
    1. Filmi de buldum, seyredeyim bakayım, çok bir beklentim yok şu durumda. Sakın Kımıldama'yı da sipariş ettim, kitabını yani. Önce okuyayım, sonra filmi seyrederim. Hep Penelope Cruz mu oynuyor yahu kadın karakterleri? :D
      Altın Küre ödül töreninde sunucular dalga geçmiş Clooney'le, yaşıtı bir kadınla 5 dakika daha duracağına kendini uzay boşluğuna bırakmayı tercih eder diye ahhaha :D Genç sevgilileriyle meşhurmuş demek ki. Film de, ne bileyim, normal bir filmdi sanki.
      Fotoğraftaki güdüklüğüme ve tas kafalılığıma gülüyorum baktıkça :)

      Delete
  2. Fotoğraf çok hoş. Avrupa filmlerinden fırlama bir sahne gibi. Ayçiçeklerini çok severim. Trakya'ya çocukken ilk gittiğimde büyülenmiştim. Asil boyun eğişleri ve eşsiz renkerlinden dolayı. Bir zamanlar çoluk çocuktuk. Bize güzelmiş hayat..

    Gravity'iyi ben de seyrettim ama ne yalan söyleyeyim fazla abartılı buldum hakkında yapılan yorumları. Güzel bir film bir kere. İyi zaman geçiriyor insan. Hele de ben böyle uzayda geçen yanlız insan filmlerini çok severim. 2001 ve Moon gibi. Ama nedense bu film bana sıradan geldi. Yani öyle yılın filmi filan olacak kalibrede değil sanki. Sandra'yı komedi filmlerine yakıştırsam da dramalardan uzak durması bence daha hayırlı olacak. Olan Clooney abiye oldu, harcadılar. Filmde en rahatsız olduğum nokta temposu. Hep aynı ritim. "Bir aksilik oluyor, tam ölecekler diyorsun, kurtuluyorlar, ve yine bir aksilik oluyor, tam ölecekler diyorsun,.." Sonu belirsiz bir döngü var sanki. Bilmiyorum ya da ben fazla ısınamadım :)

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ya valla, 3 yaşında falanım orda, biraz sinirlerim bozuldu bakınca :) Biraz da çocuk mu yapsam acaba diye düşündüm, bilmiyorum. Gitsem şimdi bu tarla duruyor mudur acaba?
      Ben de anlamadım bu filmle nasıl en iyi kadın oyuncu oskar adayı olunuyor, bir şey yoktu yahu öyle insanı etkileyecek. Teknik meselelerden alacaksa alsın oskar, dünya çok güzel görünüyordu hakikaten uzaktan :)

      Delete
  3. Mina ne kadar tatlısın o fotoğrafta ya :D

    ReplyDelete
    Replies
    1. Lacivert sportif şortum falan çok havalı :) Ayağımda da kırmızı terlik var aslında da çıkmamış :)

      Delete
  4. Ya şimdi Zihnin arka Sokakları'nın yorumunu okuyunca hatrıma geldi, ben epey çocukken (yani Milattan Önce:) Agnes Varda'nın bir filmini izlemiştim: Mutluluk (Le Bonheur). Zamanına göre çok sükse yapmış IMDb puanı yüksek bir filmdi. Hatrımda kalan çok renkli görüntüler ve en çok ayçiçeği tarlaları. Şuradan bakabilirsin: http://divxplanet.com/sub/m/8906/Le-bonheur.html Senin yukarıdaki fotoğrafın da ilk baktığımda bu filmi çağrıştırmıştı, yazarken unutmuşum. Keşke bulsam da bir kez daha izlesem dedirtti şimdi bana :)

    ReplyDelete
    Replies
    1. Bakayım hemen :)
      Kitabı da bitirdim dün gece, giderayak bir tokat daha vurdu, vurmasa belki daha iyiydi. Yani son 10 sayfada bütün karaktere olan hislerim altüst oldu, ne düşüneceğimi bilemiyorum.

      Delete
  5. ya cok komik, cünkü sac modelimiz ayniymis kücükken, cocukluk tipimiz cok benziyor, eger o kadar gülmesen seni kendim sanabilirdim, ben senin biraz daha asik suratli ve icine kapanik olaninmisim sanirim. Dur bir bakayim bulabilecekmiyim fotograf bulursam gönderirim, gülersin biraz.. :-))) dayim bir keresinde, bu modeli kafana tas koyup da mi kestiler demisti de, cok bozulmustum.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ahahhaha ay ciddi misin? :D Gönder noolur bulursan, çok merak ettim. Annem kesiyordu saçlarımı, tas da koymuştur allah bilir :) Model Mireille Mathieu modeli ama ben tombalak olduğum için aynı havayı vermemiş bir türlü :)

      Delete
  6. bu muhteşemlikte fotoğraflarımız olsun diye bin tane filtre arıyoruz şimdi.
    anagoluğun gözünü seveyim.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ya valla di mi? Minolta'ydı bu annemin makinası, uzun ince, süper 80'ler model. Geçenlerde gelip bir demet eski fotoğraf bıraktı taramam için, dijital iyi bir şey mi oldu gerçekten diye düşündüm bakarken.

      Delete
  7. ahaha Mireille yorumuna bayıldım:) Fotoğrafa da ayrı bir bayıldım, çok tatlısın yahu. Bazen böyle şahane çocukluk fotoğraflarım olmadığı için ağlıyorum.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Mireille de saçlarımı görse ağlardı bence :) Ya benim de fotoğraflarım bu yukardakinden kısa bir süre sonra kesiliyor, annemle babamın ilgisi çok uzun sürmemiş. Zaten annemin başucunda eski tekir kedimizin fotoğrafı duruyor, çerçeveli falan, ben aile içindeki yerimi öyle öğrendim :)

      Delete