November 11, 2013

"Biz, aşağıda imzası bulunanlar.."

Bu, geçen cuma günkü Hürriyet'te yayınlanan ilan, şurdan da okumak mümkün: odtuayakta.org

5 maddelik kısa bir açıklama aslında, özetle kampüse saldırmaktan vazgeçilmesini, yasal süreçlerin sonuçlarını beklemeyi, toplu taşımaya ağırlık verilmesini ve kentsel ölçekte değişimler söz konusu olunca tüm tarafların fikrinin alınmasını talep ediyor.

Hürriyet bunu canı istediği için basmıyor tabi ki, kendi aramızda para topladık ilan masrafını karşılamak için ve hiç de küçük bir meblağ değil bu.

Yeter ki ses çıkaralım, vaktinin çoğunu okulda geçiren, okul civarında yaşayan, aralarında profesörler olan bu insan grubunun fikri de duyulmuş olsun.

Bilmiyorum bir etkisi oluyor mu? Kendi adıma en azından imzamı diğerlerininkine ekleyecek kadar vicdanım var ve adımın bu bildiride geçmesinden çekinmiyorum diye seviniyorum. Yerimden kıpırdamadan yaptığım bu katkı bir "duruş" haline geldi ya, ona da inanamıyorum. Kampüse biraz değer veren herkes imzayı basar diye düşünürdüm, neyse ki aradan geçen yaz mevsimi geçti, o kadar salak değilim artık.


4 comments:

  1. Ankara'daki kampüslerin neredeyse tamamında bulunan biri olarak Bilkent ve Odtü'nün kampüslerinin açık ara en iyileri olduğunu söylemek istiyorum. Sebebi ise basit, orman içindeler ! Düzenliler ve evrensel üniversite kampüslerini aratmıyorlar. Biz ise toplum olarak o kadar betona sevdalanmışız ki dershane açar gibi üniversite açıyoruz. Yeni üniversitelerden bazıları tek bina üstüne kuruluyor. Önünde/yanında da lise bahçesi kadar bir bahçesi oluyor. O da iyi ihtimalle..

    Oysa üniversite sadece eğitimden ibaret olmadı hiçbir zaman. Lise hayatı ile üniversite hayatı arasında ciddi bir fark var. En azından benim anladığım o. Erişkin bireylerin sosyalleşmesi ve ferah bir ortamda eğitim görmeleri de amaçlanıyor. Haksız mıyım ? Bu yüzden de içinde yeşil olan ve büyük bir arazi üzerine kurulan üniversitelerin öğrencileri bence diğerlerine oranla daha şanslılar.

    Hangimiz arkadaşlarla ders aralarında çimlere oturmadık ? Hangimiz "yurtların oraya tilki inmiş" tarzı şehir efsanelerine gülmedik ? Farklı binalardaki derslere geç kalmaları ve hocalara ağlanmaları saymıyorum bile :) Biz bu şanslı gruptandık ve anlatacak çok şeyimiz var. Yeni öğrencilere Allah sabır versin o beton binalar arasında. Bir final dönemini kuru bir binada geçirmek büyük bir kabus olurdu benim için. Sınav dönemleri artık konular beyin patlatma seviyesine eriştiğinde vururdum kendimi kampüs yollarına. Dolanır gelirdim. O temiz havayı içine çekmek paha biçilemez.

    Düşünüyorum da aynı şey benim başıma gelse, güzelim kampüs ormanının bir bölümünden yol geçirseler ben de aynı tepkiyi veririm. İşin siyasi boyutu bir yana estetikten de yoksun bir proje. Biz Ankaralıların çoğunun yolu bir şekilde Eskişehir Yolu'yla kesişiyor gün içinde ve bakıyorsun sağda gökdelen solda avm (neyse o Armada karşısındaki ucube yıkıldı). Aralara da üç beş ağaç serpilmiş. En azından Odtü'nün oradan geçerken bir orman manzarası vardı. İnsan rahat ediyordu. Şimdi oraya -excuse my french- ayı gibi yolu yapıyorlar. Yakında bizim evlerimizi de yıkıp yol ve avm yapacaklar korkum o.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ben lisansı Ege Üniversitesi'nde okudum, bir kampüs düzeni, sağda solda çimenleri falan vardır aslında. 90'ların son yılları bahsettiğim, sonra ne oldu bilmiyorum. Kütüphane tadilattan geçiyordu, ben mezun olurken hala bitmemişti tadilat. Şimdi düşününce sürreal geliyor, kütüphane olmadan nasıl üniversite okunur?
      Sonra yüksek lisansa Odtü'ye geldim, hemen de gelemedim, önce bir yaz boyu İngilizce öğrenmem gerekti Hazırlık Binaları'nda. Ormanın nerdeyse içindedir ya o binalar, cama ağaçkakan geldi bir sabah. Sincap falan seyrettim camdan bütün yaz. Aklımı kaçırıyordum ne biçim okul burası diye :)
      Bir ara kampüsün Bilkent tarafına doğru uçlarındaki bir ofiste işim oluyordu. Sabahları bütün kampüsü yürüyüp ormana dalıyordum kestirme olsun diye. O küçük orman patikasına sis inerdi, Hobbit hayalleri kurarak yürürdüm. O taraflarda tilki de var hala, bir tanesini yaya geçidinden karşıya geçerken gördüm, bütün gün gülmüştük :)
      Çok haklısın tabi ki, üniversite sadece eğitimden ibaret değil; kendi iç sistemiyle, kültürüyle falan bağımsız bir dünya. Adam yerine koyulduğun bir yer olması gerekiyor ayrıca; çimlerin düzenli olarak biçilmesi, çöplerin toplanması, festivaller, spor alanları, servis otobüsleri falan, bunlar hep öğrencinin ne kadar kaale alındığının göstergesi.
      Yani ses çıkardığın anda "marjinal" diye etkileniyor olmak çok sinir bozucu, sırf etiketleseler iyi tabi, milletin kafasına attılar gaz bombalarını gene, öğrencileri dövdüler, inşaatta her daim 2 otobüs çevik kuvvet ve 1 toma bekliyor, normal bir şey mi bu yahu? Yüzüncü Yıl tarafı tam bir kaos trafik açısından, ne yol var, ne trafik ışığı, devasa bir inşaatın ortasından ite kaka geçiyor arabalar, nasıl gidiyor insanlar evlerine bilmiyorum.
      Çok güzel oldu Eskişehir yolu, Çukurambar falan, tebrik etmek lazım. Bir dönemin temsilcisi gibi. Ne boka yaradığı belli olmayan trilyonluk ucubesi, adım başı avm'si, birbirinin aynısı apartman kütleleriyle falan, bana hep belediye başkanımızı hatırlatıyor, hatırlatacak.
      Dönüşüm her yerde tam gaz devam ediyor tabi, bizim sokağa bir işhanı daha yapılıyor, bitmek üzere. Eninde sonunda kaçmak zorunda kalacağız burdan, işhanları ve oteller trafik getiriyor, gürültü getiriyor, çöp getiriyor. Sonra bizim evi de yıkıp yol ve avm yaparlar işte, herkes rahatlar.

      Delete
  2. Ne tilkiymiş arkadaş bütün kampüsleri dolanmış ahaha :D
    Ben Esat çocuğuyum. 20 yıl orada yaşadım. Çocukluğum orda geçti. Sonra başka semte taşındım tabii; ama hala Esat'tan ve civarından kopamadım. Fırsat buldukça giderim. İşin nostaljik boyutu (ve Tunalı'sı) bir yana Esat'ı -hala- özel kılan şey bence yapısını korumuş olması. Top oynadığım sokaklar hala aynı. Belki binaların üç beş tanesi yıkılıp yeniden yapıldı; ama genel tablo aynı. Bahsettiğin ucubeler veya avmlerden bir tane bile yok (şükürler olsun).
    İşim gereği şu sıralar sık sık Çukurambar'dan geçiyorum ve gördüğüm tablo içler acısı. Çoğu kişi övüp duruyor: "Ooo Çukurambar böyle güzel öyle güzel". Kimse kusura bakmasın, ruhsuz bir semt. Esat'ın, Tunalı'nın hatta Seyran'ın bile ruhu yok orada. Sokakları sokak değil, binaları bina değil. Tamamen yapay bir semt. Tıpkı İstanbul'daki Ataşehir gibi. Tek fark rezidans yerine hantal apartmanlar var.
    Dönüşüm devam ediyor, hem de tüm yıkımıyla. Güzel şeyler de olmuyor değil; ama genel tablo beni üzüyor. Doğma büyüme bir Ankaralı olarak üzülüyorum. Her yer metal ve beton yığınına döndü.
    Meşrutiyet Caddesi mesela. Eskiden o yaya üst geçitleri yoktu. Daha sade bir caddeydi. Şimdi gerek artan insan yoğunluğu gerekse her elli metrede bir dikilmiş olan bu üstgeçitler insanı boğuyor.
    Üzülüyorum; çünkü şehrim göz göre göre yokoluyor.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Yaa valla anlayış meselesi, adam istiyor ki yeni apartman olsun, efendim asansör olsun, hemen altında avm olsun; bunlardan memnun olacak. Biz de açlıktan ölüyoruz diye Çukurambar'da pastaneye oturduk geçenlerde, apartmanlara baktım, ne kapısının önünde çocuk oynuyor, ne bir kedi var ortalıkta. Ortasından vızır vızır karayolu geçiyor. Kenara biraz çiçek ekmişler ama mevsimlik, öyle bir ara biri sulamış elinin kenarıyla, çiçeğin bile kendine inancı yok. Ruhum daraldı.
      Eski olsun, yıkık olsun ama biraz ruhu olsun hakikaten; 6. kattayız ve asansör yok, apartman en az 70 yıllık, sürekli yara bandı yapıştırır gibi küçük tadilatlar geçiriyor. Terasın döşeme taşlarının arasından otlar çıkıyor, hoşuma gidiyor, yolamıyorum :)
      İnadımdan bir kere üst geçitten geçmedim Meşrutiyet'te, deli danalar gibi arabaların arasından geçiyorum :) Geçmeyeceğim de, bütün hayat arabalara göre ayarlanıyor, çok sinirleniyorum.

      Delete