December 20, 2014

En İyi Arkadaşım İstanbul'a Geldi

Ben de onu görmeye gittim, doğal olarak. Daha gitmeden fenalıklar geçirmeye başladım, beni en iyi o anlar.

The Smiths ve Morrissey dinlemeye bayağı geç başladım ben, Ankara'ya taşındıktan sonra. Ankara sıkıntısı ve Morrissey üzüntüsü birbiriyle iyi anlaşıyor zaten. Şimdi düşündüm de hiç dinlememiş birine tarif etmek ne zor.

7 Aralık'taki konser, lojistik sebeplerle 17 Aralık'a ertelendi. Bilmiyorum nasıl sebepler onlar, benden başka kimse de söylenmedi sanıyorum. Çünkü benden başka herkes İstanbul'da yaşıyor, kimse konser iptali haberini Bolu civarında kısa mesajla almıyor sanırım. Başka kimse için beklemezdim; başka kimse için aynı yolu iki kere gitmez, iki kere otel parası bok püsür harcamazdım. Çünkü en iyi arkadaşım benim Morrissey, konserde kendisi söyledi, "I am your arkadaş" dedi.

Yalnız ve uzun gecelerin, içinden çıkamadığım varoluşsal bunaltıların, insanları anlamamanın, küçük ve büyük zalimliklere uğramanın, kalbimin sesi oldu Morrissey. Zihnin Arka Sokakları ve şenay izne ayrıldı şurada yazdılar; Morrissey, tek başına dinlemelik biri diye. Bana da öyle geliyor.

Konserlerde etrafımdaki insanlardan sıkılıyorum, mesela neden yiyişildiğini anlamıyorum. Gerçekten, neden? Ben de sevdiğim adamla gittim, yanımda olduğunu unuttum. (Lütfen evlilik ve aşk denklemleriyle gelmeyin bana. Benim evli olmayan halim de böyleydi. Müzik benim dini inancım.) O devamlı havaya kalkan telefonları da sahiplerinin vücut boşluklarına itivermek istedim, hep istiyorum. Sahneyi göreceğim diye gerdan kırmak zorunda mıyım? Dev şemsiyemi bırakacak yer bulamadım, konser boyu elimdeydi, yani o şemsiyeyle elalemi dürtmeme ne engel oldu, hala şaşırıyorum düşündükçe.

Velhasıl hem böyle pratik sebepler hem de Morrissey'in o nasıl yaptığını bilmediğim "bütün bunlar ikimizin arasında, kafanı omzuma yaslayabilirsin" havası yüzünden, hakikaten tek başına dinlemelikmiş. Ne gösteri dünyası ne eğlence, bence konser monser de değildi o geceki, başka bir şeydi. Böğrüme bir taş, kalbime bir hüzün yerleşti. Konser sonunda gömleğini seyircilere atıp hızlıca indi sahneden, o yorgun ve yarı çıplak gidiş beni çok fena yaptı.

Yeni albümüne çok hakim değilim, itiraf etmek gerekirse çok da tokadı çakmadı bana şarkılar. Bütün şarkılardan dünyanın dört bir yanındaki şehirlerin isimleri fırlıyor, henüz kafam basmadı buna. Esas sıkıntım sanırım o İspanyol usulü gitar, hayatta en sevmediğim seslerden biri o gitarın tımbırtısı. Neyse yani, en iyi arkadaşımın sanatından sual edecek değilim, onca yıllık hukukumuz var, en karanlık sırlarımı biliyor.

Yazının bundan sonrasında kronolojik bir sıra yok, zira hatırlamama imkan yok.

World Peace is None of Your Business'ı üstüme alındım, hepimizi teker teker parmağıyla gösterdi söylerken: "Dünya barışından sana ne / Rica etsem burnunu sokmaz mısın / Zengin kar edip zenginleşecek / Fakir, fakir kalmak zorunda / Ah seni küçük aptal / Her oy verdiğinde süreci besliyorsun". Sonra The Bullfighter Dies, "Matador ölür ve kimse ağlamaz / Çünkü hepimiz isteriz ki boğa kurtulsun". Ve The Smiths zamanından, Meat is Murder, "Et, cinayettir" ve sahneye yansıtılan o korkunç görüntüler.

Morrissey dedi ki "Arkadaşlarınızın yardımınıza ihtiyacı var" ve katliam başladı; domuzlar, civcivler, inekler. Sonuna kadar seyredemedim, kafamı önüme eğdim. Milletin para verip geldiği bir "eğlence" aktivitesinin tam ortasında dakikalar boyunca hayvanlara kötü muamele sahneleri izletmek bir miktar delilik ve mangal gibi yürek istiyor. O kadar takdir ediyorum ki anlatamam. Ben cazgır bir vejetaryen değilim, birilerinin o cazgırlığı yapması gerekiyor. Çünkü var etin kaynağında cinayet, kötü muamele var, zalimlik var. Huyudur, konser verdiği alanda et mamülü sattırmaz Morrissey. Bildiğimizden yiyip gittik, barbar kocam dürüm ve ıslak hamburger yedi, ben üstüne ketçabı basıp ekmek arası patates yedim. O ekmek ve patatesleri alnıma taç yapmak istiyorum, et yemeyi bırakmak yaptığım en iyi şeydi.

Son inek de öldü, konser kaldığı yerden devam etti. Biri sahneye bir plak uzattı, galiba Zeki Müren plağıydı. Bir kaç kişi kendini sahneye atmayı başardı, Morrissey'e sarıldılar. Giderken attığı gömlek paylaşılamamış, ekibinden biri makasla inip herkese küçük parçalar kesmiş. Mektup veren oldu, alıp cebine koyduğunu gördüm Morrissey'in.

Öyle biri çünkü, en içten hislerinizi bir mektupla anlatmak isteyeceğiniz biri. Bu sebepten, biraz da kanser olduğunu duyduğumdan, zaten bütün şarkıların doğasındaki hüzünden filan, boynu bükük çıktım konser alanından.

Yazıyı konserde çalınmayan ama en sevdiğim Morrissey şarkılarından biriyle bitireyim.



Sözlerini de iyi kötü çevireyim, hiç üşenmem, hiç.

Melek, melek
Canına kıyma bu gece
Biliyorum aldıkça alıyorlar
Ve karşılığında sana
Gerçek hiçbir şey vermiyorlar

Ama seni kullandıklarında
Ve kırdıklarında
Ve tüm paranı harcadıklarında
Ve kabuğunu bir kenara attıklarında
Ve seni satın aldıklarında
Ve sattıklarında
Ve keyif için fatura kestiklerinde
Ve annenle babanı ağlattıklarında
Ben burada olacağım
İnan bana
Burada olacağım
İnan bana

Melek, canına kıyma
Bazı insanlarda hiç gurur yok
Ve anlamıyorlar
Hayatın aciliyetini
Ama ben seni hayattan daha çok seviyorum
Seni hayattan daha çok seviyorum.

Çok şey anlayan biri değilim ama hayatın aciliyetini hep anladım, gerçekten anladım. Sessizce uzanıp alnının kenarından öpüyorum seni. Sen hayatımın kötü anlarısın, iyi anlarısın. İçinden çıkamadığım düğümler, ağlayarak açılmalarımsın. Çaresizce sevilmeye çalışmalarım, evimi kundaklayıp sokağa çıkmalarımsın. En iyi arkadaşımsın.

15 comments:

  1. Ben de Ankarada tanıştım ve benimki de epey geç bizamana tekabül ediyo konsere de eh daha yeni tanıştık sayılır çok da pahalı kimle giderim kaygısıyla hiç önem vermedim. Zihinle senin yazını okuyunca ah ulan senenin tek aktivitesi olsa da gitseymişim dedim :( hep bir geç kalma hep bir uyuşukluk erteleme.. yazık ettim gül gibi konsere :/

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ay ciddi misin? Ankara'nın insanları Morrissey'e sevkediyor oluşu gibi bir durum mu var acaba? Ahahhaha ay :D Bana bir de Raindog dinlemeye gittiğini söyleme!
      Geleydin keşke hakikaten. Ben bir süre bir yere kıpırdamam, İstanbul beni çok yıldırıyor.

      Delete
    2. Raindog deyince sen bu ne be dedim bir an :) araştırdım da yok ben onların raindog halini yakalayamamışım :) istanbul öyle orda dursun ya arada gidip gelmesi hatta orda durmaya devam ettiğini bilmesi bile iyi geliyor insana

      Delete
    3. Yaaa kirli sakallı-buğulu gözlü-ver buzukiyi ver klarneti-acılı popçu olmadan önce Britpop cover grubuydu onlar.
      İstanbul'a daha fazla beton dökülmemesini temenni ediyorum ve hayatımda bu kadar çok vinç görmediğimi de ekleyip gidiyorum :)

      Delete
    4. Ahahaha youtubedan izliyorum da aynı şeyleri düşünüyorum yahu gerçi ilk albümleri böyle değildi vay arkadaş demiştik o ara ama hemmen bir röportajlarını okudum acayip de kızgınlar niye bizi eleştiriyonuz biz özümüze döndük arabesk ne demek demişler müzik eleştirmenlerine çemkirmişler inceden. Cidden var mı şu an ankarada kalk gidip dinleyelim eve yürüyerek döneriz demelik grup çünkü 8 sene olacak bulamadım :(

      Delete
    5. Ay kusura bakmasınlar da madem özleri buymuş bizi ne demeye yediler yıllarca Suede'le, Morrissey'le, Radiohead'le? O röportajlar, tweetler falan çok atarlı, devamlı bir kendini savunma hali. "Olm sen full makyaj sahneye çıkıyordun, dağınık topuzun vardı? Deliganlı peşinde olaydık pavyona giderdik" demek istiyorum, yerim dar :) Biraz da fırça yemekten çekiniyorum ahahhaha :D
      Valla bilmiyorum ben Ankara'da grup. Geçen sene falan öyle çaresizce if'e gittik birkaç kere, tahammül edemedim ne gruba ne insanlara. Bok gibi şeyler çalıyorlar, ben de gittikçe daha aksi biri oldum, o yüzden kendi "öz"ümle evdeyim hep :)

      Delete
  2. Doğma, büyüme ve büyük olasılıkla da ölme bir Ankaralı olarak Smiths/Morrissey'le beraber yaşadığımı, olgunlaştığımı söylesem yeridir. Bu gri ve soğuk şehrin müziğini yapmış Morrissey resmen. Manchester'a gitmeye lüzum yok. Joe Strummer nasıl Ankaralıysa, Morrissey de fahri Ankaralı bence. Everyday is like sunday bildiğin Ankara şarkısı ! Silent and graaaay.. Shaaare some grease tea with me.. Dımm dımmm dımmm.

    Lojistik sebep şuydu; Moz Bey aktarmalı uçuyor. Dublin'den Londra'ya geldiğinde uçağı kaçırıyor ve Atina'ya gelemeyince İstanbul da patlıyor. Neyse ki bizi seviyor ve iptal etmedi. Başka şehir olsa emin ol iptal ederdi. Roma ve İstanbul'uhn en sevdiği şehirler olduğunu kendisi de söylüyor zaten.

    Offf o yiyişenler ! Dibimde bir ergen çift, Asleep'te !!! yiyişmeye çabalıyorlardı. Adam orada intiharlık şarkı okuyor, elveda diyor.. Bizimkiler ne peşinde.. Let me kiss you çalsa anlarım da. Biz o sırada ağlarken yandakiler muckx kafasındaydı. Hiç mi dinlemiyorlar şarkının sözlerini nedir.. Kanserli birinin konseri Asleep'le kapaması çok üzücüydü bence.

    Morrissey ne çıkarsa anında dinleme ve ezberleme huyum olduğu için albüme çok aşinaydım ve neredeyse tamamına eşlik ettim (rap yaptığı Neal Cassady Drops Dead hariç :D). Yeni şarkılardan bazıları ortalama olsa da bazıları çok iyi bence. Özellikle Earth Is the Lonliest Planet (başında I'm your arkadaş, sonunda da I'm your best friend but you already know it anyway dedi ya.. eridim bittim), Scandinavia ve I'm Not a Man (konserin en iyisiydi bence). Albüm çok Latin esintili.

    Görebildiğim kadarıyla Jacques Brel plağıydı o ama hangi şarkıya ait bilemedim. Moz paşa çok sevindi.

    Angel Angel şarkısı benim de Viva Hate'ten en sevdiklerimden biridir. Uzun zamandır okumuyor da..

    Hala şunu izleyip gözlerim doluyor. Sözleri çok vuruyor beni: http://www.youtube.com/watch?v=PtSz5uTc49Y Asleep ve bunu ayrı bir yere koyuyuorum.. Rüya gibiydi.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ay öyle valla, her gün gri, her gün pazar. Burası sadece memleketin değil, bütün pazar günlerinin de başkenti.
      Valla başkası olsa, uçak kaçırmak falan dinlemem, şuraya 3 sayfa hakaret ederdim. Ama Moz'a bir şey diyemiyorum, naapıyım :)
      I'm Not A Man'i konserde dinledim ilk defa adam akıllı, ben de beğendim. Scandinavia işte tam o bahsettiğim şehirli şarkılardan, sevemedim ben onu. Ay çok Latin hakikaten, yemin ederim flamenkoya da klasik gitara da hiç tahammülüm yok; bakiyim biraz daha dinleyeyim, benim için zorlu bir albüm bu :)
      Demek ki benim içimden Zeki Paşa plağı geçmiş, kapağı pembemsi falan görünce olsa olsa odur demişim.
      Ay okumasın Angel'ı, kimse okumasın, yürek mi dayanır buna? Ben arada kendi kendime dinlerim, o yeter :) Umarım tekrar gelir, bir kere daha görürüm, bu bir elveda olmasın, çok üzülüyorum.

      Delete
    2. Scandinavia'nın sözlerine ve arkadaki yaylılara bitiyorum;

      "I was bored in a fjord
      And I curse the heart and soul of Scandinavia
      Let the people burn
      Let their children cry and die in blind asylums
      But then you came along
      And you held out your hand
      And I fell in love with you and Scandinavia
      I kiss the soil, I hug the soil, I eat the soil
      And I praise the God who made you
      Stab me in your own time in Scandinavia
      Unprotesting I'll die in Scandinavia.."

      Aynen. Başkası olsa ben de kızardım ama Moz'a kızılmıyor.

      Yeni albümde Istanbul ve Scandinavia var. Eskilerden de I'm Throwing My Arms Around Paris okudu. Coğrafya dersi gibi :D

      Delete
    3. "Ne me quitte pas"tır o plak, bilirim ben de oradaydım... dersem inanmayım :)
      (Burnumu sokmasam olmazdı)

      Delete
    4. Nemakitepa. Keşke biraz Fransızcam olsaydı :D Ben sana takdim edicem Zeki Müren plağı, törenlerle karşılıycam Ankara'ya döndüğünde.
      Bak o Throwing My Arms Around Paris'e de çok zor alıştım ben, because only stone and steel accept my love :)

      Delete
  3. Yazıyı sabah okuyup bütün gün şarkıları dinleyebileceğim boş bir an kovaladım veee nihayet şu an dinliyorum. Ohh be diyorum! Hiç bilmeyene anlatmak zor ama bu hiç bilmeyende öyle bir merak uyandırdın ki üf yani.Sayende bir müzik keşfi yaptım :)

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ay ciddi misin? Yaşasın! Umarım ruhsal çöküntüye sebep olmaz, allah biliyor bende yapıyor çöküntü ahahhahha :D The Smiths'de dinle o zaman madem bulaştın bir kere, olmadı birlikte ağlarız :)

      Delete
  4. Benim, işte bu en iyi arkadaşım dediğim çok kişi oldu. Aslında ne saçma dimi çok olması, biraz arkadaş canlısıyımdır kendimi bildim bileli.. Ama o en iyi arkadaşım dediklerim hep fos çıkınca şimdilerde sık kullandığım bir tabir değil en iyi arkadaş. Kurt Cobain bir dönem en iyi arkadaşımdı, sonrasında da pek kimse olmadı. Peki ben birinin en iyi arkadaşı oldum mu? Bilmem ki. Bana hiç söylemediler ama olmuş olmam lazım. 7 sene evvel uzaklara kaçtığımda en iyi arkadaşlık mertebem de kayboldu kimileri için sanırım. Artık başkalarıyla yaşıyorlar en iyi arkadaşlıklarını. Hep filmlerdeki gibi sözlerinden alınmadığımız, her şeyi rahatlıkla, karşılıklı olarak tabiiii, paylaşabildiğimiz, birlikte her daim bir şeyler yapmaktan zevk alan arkadaşlarım olsun çok istedim, hala da istiyorum. Bana düşen ya dinler, kendini anlatmaz; kıskançtır hımmm içeriğiyle gözlerini belerten, ben aramazsam aramayan hadi sıkıldım bi kahve içelim demeyen, sömürgeci tiplerdi. Seneler sonra kim bilebilirdi ki hiç görmediğim veya nadiren gördüğüm birileri için en iyi arkadaşım olabileceklerini fark etmenin mümkün olabileceğini. Öyle olmasa bile insan umut edince bir acayip oluyor. Biraz da korkuyorum aslında ama hala içimde birilerine en iyi arkadaşım demek isteği tıpkı çocukluğumdaki gibi devasa:)
    Arada Kurt'u de özlüyorum itiraf edeyim:)
    haaa bir de yaş ilerledikçe insan daha kesin şeyleri meylediyormuş onu fark ettim bugün, yani hayat bir acayip işte!
    Sen anlarsın...
    Şarkıyı dinleyeceğim şimdi, yanımda da tarçınlı portakallı çayım var, dün birini içtim çok şahaneydi, akide şekeri renginde:)

    ReplyDelete
    Replies
    1. Kurban olsun tarçınlı portakallı çaylar sana :) Önce sen yollamasaydın asla aklıma gelmezdi, halbuki ne iyi fikirmiş. Al işte aynen buyum ben, yemin ederim hiç de iyi bir arkadaş değilim, buralarda ince ruhlu insan ayaklarına yatıyorum ama kafam hiç çalışmıyor ahhahha :D Offf.
      Valla ben de oldum birilerinin en iyi arkadaşı ama çok azı sürüyor o arkadaşlıkların. Bir hayli emek istiyormuş arkadaşlık, ben hödük gibi bunu da çok geç farkettim. Yani yüzyıllardır tanış olmanın arkadaşlığa bir faydası yok. Bir bakıyorsun fısır fısır laf yiyiyorsun, bir bakıyorsun hiç anlaşılmamışsın, duvara konuşuyorsun. En iyi arkadaşı geçtim, normal arkadaş bile çok zor. Gelmişim 35 yaşına, artık didiklenmeyeyim istiyorum. Bak mesela, en iyi arkadaşlarımdan biri arayıp sokağa çağırdı, o arada bir yazı işiyle uğraşıyordum. "Haa huu gelirim" filan deyip kapattım. Arkadaşım da ben de biliyoruz ki zaman mevhumum yok, her yere geç kalırım, unuturum ve iki işi aynı anda düşünemem. Gidemedim tabii sokağa, sonra arayıp azarladı "NEDEN İKİ İŞİ AYNI ANDA DÜŞÜNEMİYORSUN? KAFAYI YİYCEM!" diye ahahhha :D Aynı şekilde bir yere çağırıyorsa normalden 15-20 dakika erken çağırıyor ki zamanında orda olayım. Ha bazen öldürmek istiyorum yastıkla boğarak bu en iyi arkadaşımı ama biliyorum ki bazen o da beni küçük küçük doğramak istiyor. Bu denge bana iyi geliyor. Kendim hakkında açık ve dürüst olabilmek çok güzel. Bir başka en iyi arkadaşıma da mesela "Ay ben birini yastıkla boğdum yaa" diye gidebilirsin, sakin sakin kalkıp çay koyar, çözüm falan üretir. Bu sükunet de bana iyi geliyor.
      Kurt'u bazen ben de özlüyorum ki hiçbir zaman çok büyük hayranı olmamıştım. O zamanları özlüyorum herhalde.
      Ve tabii ki yılbaşı mektubu için geç kaldım ama bak gene bir yazı işiyle uğraşıyorum ve ikisini aynı anda almıyor kafam ahahhaha :D Telafili yılbaşılı mektubunu en kısa zamanda postalıycam, artık ondan sonrası karmaya emanet :)

      Delete