March 18, 2015

İki Haftalık Şeyler

Oheyy nerdeyse iki hafta olmuş yazmayalı. Gerçi bir şey olduğu da yok ama işleyen demir ışıldar filan diye yazayım ben gene de. (Merhaba Zihnin Arka Sokakları'nın blogger olmayıp buraları okuyan arkadaşı!) (Çok seviniyorum vallahi.)

Biraz dağınık olacak, iki haftadır aklıma ne geldiyse şöylece bırakıyorum.

Bu Kabataş hadisesi hakkında ne bulursam okudum, bayağı vakit harcadım buna. Şu yazı, çok derli topluydu. Sonra aklıma yıllaaar öncesinden bir fotoğraf geldi.


Bayağı üstü çıplak, kafası bandanalı erkek var yahu. Tamam bandana değil, tişört ama gene de yani. Datça burası, yıl 2001. Fotoğraf çekilecek diye bağladıydı kafasına, yoksa yarı çıplak çalışmıyoruz. Hoş Bodrum Kalesi'nde bikiniyle çalışmışlığım var ama o saylanmaz, öğle aralarında burçlardan denize atlıyorduk, başka türlü bir evrendi orası.

Satın almamalı üçüncü ayın ortalarına geldim, bugün oturup biraz sökük filan dikmem lazım. Hiç giymediğim etekleri, elbiseleri giymeye başladım. Aslında derdim etekle değil, külotlu çorapla. İsmine bile inanılmaz gıcık kapıyorum, giymesi ziyadesiyle rahatsız ediyor beni. Neyse, biraz daha sabır, havalar ısınır nasıl olsa.

Stephen King kitaplarını barbar kocam aldı, Marquez biyografisini de Ada aldı doğum günümde. Bay Mercedes'i okudum, normel polisiyeymiş. İnanmazsınız, ne bir hayalet, ne bir kendi kendine yer değiştiren eşya; bildiğiniz dedektifli-katilli polisiye. Yazarı tanınmamış biri olsaydı, 3 liraya indirim sepetinden alırdık bence.

O ise sansürsüz yeni baskı. Çok emin değilim ama galiba ben kitabı okumadım, filmini seyrettim ergenken. Yani yakın zamana kadar Yüzüklerin Efendisi serisini okuduğumu zannediyordum, meğer tamamen uyduruyormuşum. Herhalde bu da öyle. Film yüzünden mi yoksa daha önce de var mıydı bilmiyorum, palyaçolardan hiç hoşlanmıyorum. Yolumu değiştiririm görünce, ter basar filan, öyle bir iç fenalığı. "Pennywise, you fucked my life" diyerek bu bahsi kapatıyorum.

Bu filmi çok merak ediyordum, biraz bozuldum seyredince. Gerçek bir hikayeden uyarlanmış, 1984'te İngiliz madencilerin grevine destek veren gey ve lezbiyenlerin hikayesi. Thatcher dönemi, işçiler perperişan, grev bir yıl sürmüş. Bir avuç insan para topluyorlar, grevdeki işçilerin aileleri için. Sendika, geylerle adı anılsın istemeyince ve sanırım yardım paraları sendikanın dehlizlerinde kaybolup bir türlü ailelere ulaşmadığı için, bir minibüse doluşup bir madenci kasabasına gidiyorlar. Topladıkları paraları elden vermek için, destek vermek için. İşte sonra olaylar gelişiyor.

Yani o kadar nefis bir hikaye ki, işçi sınıfı ve gey-lezbiyen dayanışması, filmin sonunda ağladım zarıl zarıl. Benim ağlama eşiğim düşük. Yoksa filmi beğenmedim.

İçinde Thatcher gibi bir insanlık düşmanı vampir, zorlu bir grev, açlık, işsizlik, geylerin mücadelesi, homofobi, AIDS'in aniden patlayıp yayılması gibi hayati meseleler olan bir filmi neredeyse bir Disney filmine çevirmeyi başarmışlar. Birileri aniden masaların üzerine çıkıp şarkı söylemeye başlıyor, herkes şarkıya katılıyor. Manasız bir neşe, oyuncuların şirin şirin kafalarını bir sağa, bir sola yatırmaları falan. Mark Ashton mesela, "Lezbiyenler ve Geyler Madencileri Destekliyor" grubunun kurucularından biri, gerçek hayatta Komünist Parti Gençlik Örgütü'nün üyesi, genel sekreterliğini yapmış bir dönem ama filmde tabii ki bahsi geçmiyor. Amerikalı seyirciler yabancılamasın diye kesip atmışlar çocuğun politik bağlarını. O Amerikalı seyirciler bir şeyi de yabancılamasın.

Arkadaşım S.'ye aynen bunları anlattım, "Ama belki filmin bu hafifliği daha iyidir, daha çok insana ulaşmasında bir sakınca yok" dedi. Hemen hak verdim ama filme olan gıcığım geçmedi. Billy Elliot da aynı dönemde, gene grevdeki bir ailenin içinde geçiyordu, bundan on kat daha iyi filmmiş Billy Elliot. O evdeki, kasabadaki çaresiz bekleyiş, grev kırıcılar, Billy'nin umutsuz dans tutkusu, o dünya güzeli arkadaşı. Daha gerçekçiydi.

Neyse yani, Pride da insana umut veren, iyiliğe ve bir araya gelebilmeye prim veren bir film. Ve tabii 1984'te yaşanan o dayanışma gerçekten tarihi bir dayanışma, ilerleyen yıllarda da devam ediyor. Çocuğum olsa seyrettirirdim.

Yandaki iletişim kutucuğundan bir tavsiye gelmişti, "tunein" diye bir uygulama varmış, hatta bir Morrissey radyosu varmış diye.


Hemen dahil oldum, memnuniyetle dinliyorum ne zamandır. Buradan Sena'ya teşekkür edeyim, valla çok makbule geçti, köpenklere selamını da ilettim.

Köpenk deyince, şuna çok gülüyorum birkaç gündür. Siz evden çıkınca köpekler bütün gün ne yapıyor diye merak ediyorsanız, cevabı aşağıda.


"Bak söylüyorum, öldü bu. Kesinlikle geri gelmeyecek."
"Kapa çeneni Skeeter."
"Ama ya haklıysa? O ZAMAN NOOLUCAK?"

Ben her seferinde çabucak geri geleceğimi söylüyorum, bilmiyorum faydası oluyor mudur. Kudi'nin pek bir şey anladığını zannetmiyorum, belki Koko anlıyordur. Ama tembihlerim ve vaadlerim Koko'nun tezgah üstünden malzeme yürütüp terasta ekmek arası kurabiyeyle piknik yapmasına engel olmuyor. Sanırım benim ölmemden ziyade aç kalmaktan korkuyor. Dobez.

Gideyim de faydalı bir şeyler yapayım. Haydin görüşürüz.

20 comments:

  1. Daha sık yazmalısın. Bana iyi geliyor yazdıklarını okumak bir an gülümsüyorum misal şurada;'Benim ağlama eşiğim düşük. Yoksa filmi beğenmedim.'
    Eğlendirirken düşündürüyorsun klişesine dalayım :))
    Hele hele köpenglerine bayılıyorum ve itiraf ediyorum zeytinli zor zamanlarda sizin fotolara baktım köşe yastığı oldu dediğin sözlerini anımsadım dayandım :) Elbette vazgeçmezdim de yine de güç aldım. Ağlama nöbetlerine tutuldum (koltuğu yediğinde resmini eklerim süpürgeliklerin neredeyse çoğunu kemirdiğinde ve durmadan ısırdığında)
    Ben de vedalaşıyorum hatta sanki o saçı bigudili kadınlar gibi 'ee haydi çıkın da rahatıma bakayım' diyormuş gibi baktığında dönüp öpüyorum. Acaba ne düşünüyor :)

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ahahhaha ayy bir yandan ağlayıp bir yandan da "Allahımmm neyim var benim bu bok gibi filme bile ağlıyorum?!" diye çemkirdim :D Aslında biliyorum neden ağladığımı; bir araya gelmek, dayanışma filan ağlatıyor beni. Düşün artık nasıl kırıksa kalbim.
      Ah Ebru, şu anda geçtiğiniz dönem, en zor dönem. Yer yani, süpürgelikleri de yer, evi de yer. Koko düzenli olarak sınırlarını test ederdi. Durup dururken masaya yanaşıp pizza dilimi çekerdi, yan gözle bize bakıp. "Acaba ne diyecekler? Acaba bunu yapabilir miyim?" gibilerinden. Hepimizin dizlerimize kadar ayaklarımız ve dirseklerimize kadar kollarımız çizik, ısırık, tekme morarıklığı içindeydi. Hala da yanlışlıkla kafa attığı oluyor, allah düşmanıma vermesin öyle acıyı :D En son terasta çiçek ekiyordum, koşarak üstümden geçti, gözlerim karardı darbenin şiddetinden ahahhahha :D
      Bir koltuk takımı yediler; en sevdiğim ayakkabılarımı, numaralı gözlüklerimi, kulaklıklarımı, kuş tüyü yastıkları yediler. Onlarca don ve çorap teki kayboldu. Daha dün apartmandan çıkınca kaldırımda çorap teki gördüm, çalmışlar, bir de terastan aşağı atmışlar.
      Sizi özlüyordur bütün gün, naapıcak başka :) Yok valla acayip güzel bakıyorsunuz Zeytin'e, çok mutlu, buradan bile anlaşılıyor.

      Delete
  2. Ahahahaha :D İnanmazsın, az önce mesaj geldi cebime. "yeni yazı yeni yazı" şeklinde. Anlam veremedim ilk, sordum "benim yazıyı mı kastediyorsun" diye, "yok dedi Fermina yazmış". Kızı ikna edemiyorum, on beş defa falan "hadi sen de blog al" dememe rağmen ı ıh olmuyor. Neyse, şimdilik haberi yok ama onu konuk yazar olarak blogumda görmek istiyorum. Bir ara konuyu açacağım (tabii buradan spoiler yemezse) :p

    Artık Kabataş'a değinmiyorum, yoksa sinir hastası olacağız hepimiz.

    Filmi daha önce hiç duymamıştım ama Thatcher deyince aklıma Morrissey'in "Margaret On The Guillotine"i geldi. Morrissey de ilginç biri. Böyle şarkılar yapıp gönlümüzü kazanıyor, sonra da çıkıp "UKIP'e az daha oy verecektim" diyor. İçinde gizli bir aşırı sağcılık mı var nedir anlayamdım.

    Köpenkli şeye çok güldüm :D Ben de evden çıkarken benzer şeyleri diyorum onlara, "çabucak geleceğim". Kedinin ben bir zaman resmini koymuştum, ameliyat sonrası sargılı haliydi. Kötü günleri unutmak için kaldırdım o postu. Şimdi evde peşinden koşuyorum poz yakalamak için :)

    İyi oldu ya bu yazı. Eline sağlık :)

    ReplyDelete
    Replies
    1. Hemen bir kızkardeşlik bağıyla bağlandım arkadaşına :) Ay umarım olur konuk yazarlık işi, merakla bekliyorum ben.
      Morrissey'i biraz anneme benzetiyorum, kendi kafalarının içinde bir adalet sistemi var, bize dışardan tuhaf görünüyor :D
      Bir tane sargılı kedi hatırlıyorum ben, arabanın kaputundan çıkardığın kedi? Hatta ben de burada paylaşmıştım aynı fotoğrafı, kaputa vurmayınca neler olabiliyor diye.
      Estağfurullah, siz olmasanız yazı yazmanın ne manası var.

      Delete
    2. Evet ablası ta kendisi :) Bir ayağı gidince bende temelli kaldı. İyi de oldu. Arkadaş oldu bücür :)

      Delete
    3. Aaaaa ay kıyamam <3 E tanışıyor sayılırız o zaman biz çocukla, selam söyle bizden, kafasını ısırırım!

      Delete
  3. :))) Köpek karikatürü süpermiş. Bizde Mısır eskiden istisnasız her dönüşümüzde kapıda karşılardı. Hatta kapıyı aralar ve "Bak şimdi şuradan burun çıkacak." derdik Gökhan'la. Ama Faik geldi geleli, aylardır hiiiç kapıya gelmiyor Mısır. Yatakta horul horul uyuyor. Yanına gidip "Heey beyim beyiiim, uyan!" diye ittirip dürtmeden de uyanmıyor. Morukladı zaar. Ya da karşılama işini Faik'e havale etti. Faik ise tepemize hoplaya zıplaya nasıl coşkuyla karşılıyor anlatamam. :))

    ReplyDelete
    Replies
    1. Faik'in coşkusu iki köpeklik coşkuysa demek ki, Mısır enerjisini ekonomik kullanmaya karar vermiş :)
      Offf bizim eve girmek çok hadiseli her seferinde, yırtılan palto cepleri, kaçan çoraplar filan ahahhah :D Her gelene ayrı karşılama töreni. Bunlar da moruklasa da gidip yataklarında ben dürtsem artık.

      Delete
  4. Ay yazmayı da okumayı da çok özledim, şurdan içeri girer girmez senin linke tıklıyorum, gelmezsem böyle sağ gözüm seğiriyor felan, sana fantastiko bişiler postalıcam ama önce şu çakma markamın lansmanını yapmam gerek, haftaya stüdyo çekimleri var. Bu arada Tunein ' i ben de 1-2 senedir kullanıyorum, son zamanlarda da meditasyon radyoları için, geçen dizim yaparken "natural storm channel" kanalına dalmıştım, evin içinde yağmurlar, seller, fırtına kıyamet sesleriiiiii.... Ev arkadaşım sen hastasın dedi ve odasına gitti. ahhh O'nun yeni ve full baskısını daha henüz arkadaşlar muhabetini yaptık, alacam ama malum şu içine girdiğim işi önce bitircem ^^

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ay yap o lansmanı, çok acil lazım kızım onlar bize ahahhahah :D Ahşap boncuk var mıymış diye soruyolar bir de.
      Ben karıştırayım madem tunein'i, bari biraz deniz hışırtısı falan, Angara'da hayat zor :D
      Sırada başka kitaplar var ama okuycam O'nu, sonra gelir buralarda ilenirim. Şimdiden gözümün önünde kırmızı plastik saçlar uçuşuyor, kör olmayasıca.

      Delete
    2. Elbette markamın kişiye özel tasarım ilkesi kapsamında ahşap da üretirim dkshajshahahah talepleri geri asla çevirmiyorum, detaylarını senden alırım, konuşuruz. Köpenklerin burnuna birer ıslak öpücük. Hadi bakalım.

      Delete
    3. Şimdiden en sevdiğim marka haline geldin :D Bizden de Tarçın patatesine kalpler, öpücükler <3

      Delete
  5. Ay sen üzünçlü bişi de yazsan benim ağzım kulaklarıma varıyor okurken, manyak mıyım neyim? (devamı ya da sen manyaksın şeklinde gelmeliydi ama ortalık yerde yazmayım ayıp olur. Hem ben senin aplanım, manyak da sevgi sözcüğü :) iyi ki yazmadım yani. Ay 2 haftadır melettin be tıklata tıklata, her seferinde kocaman bir "merdümgiriz" giriyor gözüme ve nedense aklıma mürdüm eriği geliyor, malum diyetteyim, salyalarımı toplayıp kapatıyorum blogu :) Heh, yaz işte böyle, bekletme insancıkları, sevildiğini bil, namkör olma :) Çenteni aldım, bir köşecikte sana kavuşmayı bekliyor. Bir ara yollarım, olmadı gelirkene getiririm. Hadi gittim ben öperin, köpenklere saygılar sunarım...

    ReplyDelete
    Replies
    1. İşte çantayı alıp mürdüm eriği doldurcaz içine, yiye yiye Ulus'a falan yürüycez, bak bunlar hep evrene mesaj :D Ay ne biliyim yaa, bir türlü yazamadım. Patates ektiydim ılık havaya kanıp, onlara ağlayabilirim bir sonraki yazıda. Ya da Tchibo ile pasif-agresif bir itişme içindeyim, bundan da bahsedebilirim. Hayatım heyecandan geçilmiyor gerçekten de :)
      Ne zaman gelceeniz? Gerçi burası da halen kış.

      Delete
    2. Mayıs sonunda ordayız, erikleri hazırla ama mürdüm çıkmaz daha can eriği olsun, diyete daha uygun hem :) Sen oradaki kışı bırak, buradaki bahara gel, köpenkleri kreşe yolla :)

      Delete
    3. Can eriği kilosu 150 lira diyorlar, mayısa kadar ucuzlarsa alırım, ucuzlamazsa çay içeriz artık :) Çöpün yanına bırakıcam köpenkleri, sonra kuşlar gibi özgürüm :D

      Delete
  6. Ee bu eve girince çorp kaçırma hadisesi de geçmiyor mu :) Görevli gelmek istemiyor bizim daireye adamcagız yarım saat sevmek zorunda kalıyor. Koruma güdüsü bizimkinde olmayacak hiç aman olmasın da aşırı yılışık kapıyı kim çalsa yatıyo ayaklarının dibine sev beni diye sevmezse de tırnaklarıyla sevmesini sağlıyor her gelenin.
    Balkondaki çamaşırlıktaki kurumaya yüz tutmuş çoğu çamaşırı yeniden yıkıyorum. Nasıl salya sümük yalıyor ve sürüklüyorsa. Ama balkondan tırsıyor :) Aşağı bakmıyor pek

    ReplyDelete
    Replies
    1. Koko unuttu çorapları da Kudi'nin en büyük eğlencesi hala. Valla koruma güdüsü yok diyorsun, lazım olunca çıkıveriyor, hafife alma çocuğu :) Bizimkiler de sucu abinin yolunu gözlüyor ama bazı durumlarda öyle bir havlıyorlar ki ben altıma işiyorum korkudan ahhahha :D

      Delete
  7. ben buralardaki herkesi seviyorum diyip gidiyorum. <3

    ReplyDelete