September 19, 2016

Katürga. Karga. Kargoş.

Sabah şununla uyandım:



Annemlerin ev zemin katta, yatak odası sokağa bakıyor. Kaldırıma yanaşmış nakliye kamyonuyla burun buruna yatıyormuşuz da haberimiz yokmuş, abilerden biri baştan sona çaldı Mihriban'ı telefonundan. Aşk kağıda yazılmıyor Mihribaaan Mihribaaaan. Ergenken duyup çok beğenmiştim, annem hemen kasetini almıştı. Herhalde kısmen çocuğu kendi memleketine turist büyümesin diye, kısmen de satanist bir hippie olmayayım diye. Ama tabii anne hesapları her zaman tutmuyor, Mihriban dinleyen satanist bir hippie olarak yaşadım bir süre. (Yok yav, satanist değildim. İzmir gibi yerde nasıl satanist olunur bilmiyorum zaten, iklimi müsait değil.)

Kalktım köpenkleri çıkardım, Mihribaaan Mihribaaaan. Her nesnenin bir bitimi var ama aşka hudut çizilmiyor Mihriban. Kaka rekoltesi çok düşük bugün, okullar açılmış bir de, her yer çocuk doluydu. Kakaya çömmüş köpeklerim vasıtasıyla hassas annelere rahatsızlık vermeyeyim diye arka bahçeye kaçtık. Sevda'yı aradım, Ada okula gitti mi diye sordum. "Gitme dedim, gene de gitti" dedi. Anne gibi anne. Ya da allahtan Ada disiplinli bir çocuk, bilemiyorum. Esas derdim Ada kırtasiye alışverişi yapacaksa ona yapışmak, neyse akşama sorarım artık.

Annem instagram'da kamuya açık şekilde uyardıktan sonra koltuklara çarşaf serdim.


Hiç de sevmiyorum böyle çarşaflı koltukları ama annemin gazabından korkuyorum. Okuyacak kitabı kalmamış, "Ben yollarım sana canım anneciğim" dedim. Katürgayla yollamamı istedi. Valla öyle dedi:


Kargalı katürga. Çıkayım bari, Kızılay'da işim var, yolda ilk bulduğum kargacıdan yollarım kitaplarını. Ne güzel bayram boyunca sessizdi sokaklar, evden de pek çıkmadım. Şimdi Kızılay'ın göbeğine yürüyeceğim, hoff. Üç ayrı rotam var; panik-atak rotasında taksiye binip gideceğim yerin kapısında iniyorum, orta karar rota arka sokaklardan yürümeli, normal rota olunca bulvardan Kızılay'ın göbeğine yürüyorum. Ankara, hep alıyorsun, karşılığında iç sıkıntısı veriyorsun, insanı üzüyorsun.


(Yolda görmüştüm, sonra da şurada görüp aldım: http://tugceturksoy.tumblr.com/post/108155244488/sitem-art-d-sticker-ankara-streetart-hahahah )

Neyse, haydin iyi haftalar. Belki sonbahar filan bir şeyler olmuştur dışarda, bi bakayım.

10 comments:

  1. Annelerle uğraşma iki yanında iki köpekli heykel olursun. Şimdi asileri taş yapmıyorlar heykele çeviriyorlar ona göre. Mektubu bekliyorum, taahhütlü ha, kargayla da yollayabilirsin :)

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ay şanım yürürdü ayol :) Köpeklerin gözlerine led lamba koysunlar, yanıp sönsün yeşil kırmızı.
      Kargayla yollıycam herhalde, senin postacıyı tamamen ekarte etmiş olurum hem.

      Delete
  2. Satanist hippi ahahahaha :D Yazıyı baştan okumama neden oldu tanımlaman.

    Dün de ben Kızılay sokaklarına indim. Şöyle bir kitapçıları dolandım (sorma gene doldurum kollarımı-sanki hiç kitabım yokmuş gibi pozlarda). İmge'nin kapısındaki kahveci uçmuş. Tadilattan ziyade galiba taşınmışlar. İyi de oldu aslında çünkü kitapçının yeri iyice gözden ırak bir hal almıştı. Hani bilmeyen birisi görüp de aaa kitap var diyip girmezdi. Her yerde kocaman kahveci tabelaları vardı. Ankara'da son zamanlarda bence haddinden fazla kahveci açılıyor. Tamam ben de seviyorum oturmayı fakat hepsi de kayde değer olmuyor. Bir makine alıyor adamlar, iki cezve tamam ! Tunalı'daki Dost'un yanına da bir kahveci açılmış (veya ben yeni gördüm dün). Yakında bizim evin altına da açacaklar diye korkuyorum Fermina. Ankara'yla olan love-hate ilişkimde son durum bu.

    Mihribaaaaan Mihriban.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ben de meylettim dün kitapçılara ama son anda vazgeçip eve yürüdüm. Off artık biz de dalga geçmeye başladık kahvecilerle, Tunalı Dost'un yanındaki yaz başında açıldı, bir kere oturduk. Ben anlamıyorum ki iyi kahveden. Küçük esnaf destekleyelim diye kahveyi buralardan alıyoruz, en son barista (ay cümle içinde kullandım baristayı, hiç aklıma gelmezdi) oğlan 125 gram şundan 125 gram bundan vereyim diye tutuşturdu elime. Utancımdan diyemedim ben anlamıyorum Kolombiya ile Senegal arasındaki farkı, bazı sabahlar üşengeçlikten üçü birarada içen insanım.
      Kebap49'a doğru giderken bir tane açıldı, oturup limonata içtik, iki bardak limonataya 30 lira verip kalktık. Yerlere o renkli, eski usül taşları döşeyince her şeyin fiyatı 2 ile 3 ile çarpılıyor herhalde. Bütün bunlar bir yana, bu yeni nesil kahvecilerin atarından gına geldi bana, kimsenin yüzü gülmüyor dükkanlarda. Sanırsın roket bilimi, öyle bir ciddiyet. Zaten her yer uzun sakal ve ilginçli insan. Ben pastane insanıymışım, bunu anladım. Nasıl kahve getirirlerse onu içip yanında milföy yemek istiyorum. Garsonla insan sohbeti etmek istiyorum.
      Ay dolmuşum ben de kahveci meselesine ahhahhhahha :D

      Delete
    2. Ayyy bundan sonra hep Selanik Flamingo'ya gidelim o zaman, hem gözden ırak, hem garsonu şakacı :)

      Delete
    3. Tam dişime göre pastane orası valla :) Ay ben kızları sürükleyecektim oraya, unuttum. İlk fırsatta gidelim, kulaklarını çınlataraktan senin <3 Sen artık bir Angara rehberi yazsana yahu, halk olarak faydalanalım.

      Delete
  3. Replies
    1. Arada değişsek mi köpenkleri Ebru? Ben de Luna'yı Zeytin'le tost yapıp yemek istiyorum :)

      Delete
  4. Yorumunu Amsterdam'da okudum sanırım, geri döndüğümde yeni yazı yazmışsın, açar açmaz köpeklerin yatışını gördüm bir gülme geldi. Vondelpark'ta minik mantarlardan yedikten sonra ben de bu şekilde yatmışım. Bir miktar yazıcam ama bayaa flu 1 hafta. Serseriliklerim bitti döndüm, kedime sarılıp kışın gelişini izlicem. O ara belki kış mevsimi hk bi kaç bişi karalar Berlin'i ve Vondelpark'ı yazarım.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ay ne güzel maceralar valla delice özeniyorum <3 (Bana mantar yedirtmeyenler utansın -burada kardeşime sesleniyorum-) Yaz lütfen her yerleri, bana çok iyi geliyor okuması. Kış da gelsin, ben hazırım.

      Delete