October 21, 2017

Yirminci Gün / Kızılay'a Yürüdüm, Börek Vardı

Grip, Sevda'nın bütün hayatını ele geçirdiği için dün sabah tek başıma gitim spora. Kimse inanamadı. Salondaki varlığıma ikna etmek için Sevda'ya fotoğraf yolladım, çıkınca da annemi arayıp bu başarımı anlattım. "Aferin, sakın bırakma sporu" dedi çünkü biliyor çocuğunun huyunu. Kesin gözünün önünden yüzme kulübünden, basketboldan, matematik kursundan kaçışlarım geldi.

Çıkışta gene geçen günkü köpeğe bakındım, bulamadım. Eve yürürken kargoya uğradım, üç tane kitap almıştım, onlar gelmiş. Paul Auster'in yeni kitabı, Murat Yetkin'in Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı, bir de kargoyu bedavaya getirmek için aranırken bulduğum Tanizaki'nin Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın'ı. Japon yazarları hiç bilmiyorum, merak ettim bunu.

Duş aldım, üstümü değiştirdim. Kızılay'a gitmem lazımdı, barbar kocama mesaj attım, bir şey lazım değilmiş. Nadire'yi dürttüm, okuldaymış. İkisi de "Ne işin var Kızılay'da? Polis noktalarına yanaşma. Kalabalığa girme." diye azarladı. Bir yandan da yürüyordum, fenalık bastı. Kesin twitter'da filan bir şey okudular diye düşündüm.

Okumamışlar. Nadire "Yok yahu, bir şey okumadım. Sen gidince olay çıkma ihtimali yükseliyor diye dedim." dedi. Bir de acı acı güldü üstüne. Yüzünüze şimdiye kadar hiç acı acı gülünmediyse umarım asla başınıza gelmez, zamanın içinde sadece kısacık bir an değil çünkü o. Sırtında yüklerle geliyor.

Günün bilgisi: Ben gidince olay çıkma ihtimali yükseliyormuş gibi çok mesnetsiz bir algı var.

Elazığ uçağında yan yana otururken Nadire dönüp bana şunu dedi, "Ay bir arkadaşım beraber uçağa bineceğimizi duyunca emin olup olmadığımı sordu. Ben de dedim ki, ohoooo bütün uçak yanar, bizim koltuklarımız havada süzülerek yere konar, Mina da bir sigara yakar üstüne."

O arkadaş kim bilmiyorum. (KİM O ARKADAŞ?!) Gözlerimi kısarak baktım Nadire'ye uçakta. Zaten nadiren gidiyor bir süredir protestolara filan, onlara da bana haber vermeden gidiyor. Ben de babasına söz verip and içmiştim, ne kendim gidiyorum ne de Nadire'nin peşine takılıyorum. "Cigeram, kalabalığa girme." "Klem klem, gitme. Gitme, he?" Yemin ederim bu konuşma yaşandı İmam Amca ile aramızda ama hepsi bu kadardı. Detay yok, başı yok, sonu yok. Alnıma bu şekilde mühürledi ve iki hafta kadar sonra da gitti bu dünyadan. Ne yapabilirim? Hiçbir şey yapamam.

Algı mesnetsiz yazdım çünkü Nadiresiz gittiğim bir sürü yerden olaysız şekilde ayrıldım. Tek başıma itham ediliyor olmamı hiç adil bulmuyorum. Bu mevzuyu ortak loto kuponu oynamaya karar vererek kapattık dün gece.

Kızılay'a geri döneyim. Terziye üç tane pantolon bıraktım, sağı solu daraltılacak. Terzi yandan iğneleyip "İyi mi böyle?" diye sordukça onayladım, şu anda hiçbir fikrim yok neleri onayladım. Umarım çorap haline gelmez pantolonlar. Oradan çıkıp kitapçı dolandım, aradıklarımın yarısını buldum.

Konur Sokak'tan Yüksel'e çıkarken dev bir kalabalık vardı, meğer börekçi açılmış. Açılış dolayısıyla bedava börek dağıtıyorlarmış, izdiham vardı. İki adım yürüyünce de barikatla çevrili İnsan Hakları Heykeli'yle burun buruna geldim. Hemen arkası da polis karakolu gibi bir yer haline gelmiş. Bedava börekti, tomaydı, polisti, içim fena oldu. Sola kırıp bulvara indim, hızlıca eve döndüm.

Barbar kocam gelince biraz terasta oturduk, ben bir kadeh şarap içtim. Eski bir film seyredelim dedik, şunu bulduk Netflix'te:


Hitchcock filmlerini çocukken seyrettiğim için yapım yılları bana hep 1970'lerin sonlarıymış gibi geliyor, halbuki North by Northwest 1959'muş. Arka Pencere 1954, The Man Who Knew Too Much 1956, Kuşlar 1963. Konuşa konuşa seyrettik filmi, sokaklara baktık, evlere, eşyalara. Cary Grant filmde bir reklamcıyı oynuyor, her şey çok pahalı ve lüks görünüyordu.

Yatmadan Nadire'yi bir daha dürttüm, yeni kedi hasta iki gündür, canım sıkılıyor haline. Bir önceki gece gördüğü rüyayı anlattı. Meğer barbar kocam da beni görmüş. Rüyaları buraya yazmayı yüreğim kaldırmıyor, bilinçaltı ne acayip bir yer yarabbi. İkisinin de rüyalarında uzun zamandır tekrarlayan motifler var. Sen ne görüyorsun diye soracak olursanız, en son yün kazak gördüm.

8 comments:

  1. Bayılıyorum yazılarınıza,samimiyetinize...İmam amcaya çok üzüldüm,diyaloglarınızı çok sevmiştim.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Çok teşekkür ederim, o kadar seviniyorum ki okununca, anlaşılınca <3
      İmam Amca çok iyi değildi biz oradayken ama hiç beklemiyorduk, içime öyle bir oturdu ki anlatamam. İşte o diyaloglar kaldı hatıra, onları bağrıma basıyorum.

      Delete
  2. Çok tatlı bir anlatım :) Çok severek okuyorum.. Ben de her Kızılay'a indiğimde saçma bir kargaşanın içinde hissediyorum. Her şey birbirine karışmış gibi..

    ReplyDelete
    Replies
    1. Çok teşekkür ederim :) Ya valla evet, Kızılay hakikaten insanı serseme çeviriyor. Halbuki eskiden gider kitapçı filan dolanırdım, kahve içerdim bir yerlerde. Şimdi ne lazımsa alıp kaçıyorum, ne fena.

      Delete
  3. ben de çeşmealtı pazarında yanan tüpü bir tek o zaman görmüştüm. acı acı değil de sinsice güldüm, kaçıyorum! :)

    ReplyDelete
    Replies
    1. Gel gel, ateşin üstüne benzinle gel tabii. Yahu alçıdan şövalye heykelleri olan bir yer orası, tüp yanarak uçmuş çok mu allaaşkına?

      Delete
  4. Sizi biraz tuhaf buluyorum, oğluma benzetiyorum (5.5 yaşında) ve de seviyorum.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ay ben ne zamandır bir yoruma bu kadar gülmemiştim :) Ben de kendi hakkımda aynen böyle düşünüyorum. Çok selamlar, sevgiler <3

      Delete