Showing posts with label arkeoloji gerçeği. Show all posts
Showing posts with label arkeoloji gerçeği. Show all posts

November 26, 2021

Doktor Ama Bir Faydası Yok

Komşular, Romalılar, buralarda mısınız? Hellö.

Ayh ne biçim bir yazdı ve ne biçim bir sonbahar. Buraya yazmadığım ayları aynen şöyle geçirdim:

Oha 5 ay olmuş! Neyse ama, inanmazsınız doktoramı bitirdim, jüriye çıktım, geçtim. Ve bu sefer kaçmayıp o insanı doğduğuna pişman eden "Odtü'ye tez teslim ediyorum" sürecinden de geçip mezun oldum. Jüri ne güzeldi ama ondan sonra ters gidebilecek her şey ters gitti. Tabii ki bir gece önce kütüphanenin database'ine yüklediğim pdf, ertesi gün yüklediğim yerde yoktu filan. Kayıp formlar, yağmur gibi sağdan soldan gelen "Hocam, bir sorun var" emailleri. Ohh allahım. Merkür şaapıyordu tam bu dönem ahhahhha!

Neyse, herkesle beraber bu ikiliye de teşekkür ettim tezin başında:

Elbakyan'ın Sci-Hub'ı olmasaydı ben nah yazardım bu tezi. Dio'nun verdiği moral desteği de başka yerde bulamazdım. Bir video çakıp gideyim, tez dışında da çeşitli aydınlanmalar yaşadığım bir yaz oldu, umarım yavaş yavaş her şeylerden bahsederiz birlikte. 


Ağğğğğ Bığraaayğğn! Eğer İstanbul'a gelirlerse aynen böyle haykırmak üzere giderim o konsere. Gelmezlerse evde haykırırım zira Türk lirasının hiçbir manası kalmadı (Shut up.) Bayağı battı memleket (Shut up.) Fakat albüm çok güzel galiba (Shut up.) Yazık değil mi hepimize? Delirir gibi oldunuz mu çünkü ben oldum galiba?

January 10, 2018

Arkeolojik Hanehalkı Yorganı / Geçen Sene 5

Dünkü tez çalışmalarımın neticesinde bir yorgana ulaştım.

Böyle yazayım ki heyecanlı bir giriş olsun istedim, aslında ara vermiş gerzek gibi Twitter'a bakıyordum ki yorganı gördüm:


100 küsur yıllıkmış, İngiltere'de küçük bir kızın hayalgücünden fırlamış, annesi de oturup işlemiş. O küçük kız sonra tekstil tasarımcısı ve tarihçisi olmuş zaten. Yorganın ortasındaki ev, ailenin Oxfordshire'daki eviymiş, 17. yüzyılda inşa edilmiş. Ev de yorgan da kültürel miras kapsamında koruma altında şu anda. Şurada bir miktar bilgi var hakkında.

Yorganın adı da var, "The Homestead and the Forest Quilt", çiftlik ve orman yorganı yani. Homestead lafı sadece binayı değil, müştemilatı ve etraftaki araziyi de kapsadığı için çok hoşuma gidiyor. Kuru kuru binaların içine ve etrafına insanları serpiştiriyor; gündelik yaşamı, yapılan işleri, insanın çevresiyle ilişkisini filan da düşündürüyor.

Arkeoloji de kuru kuru binalardan ve takır takır çanak çömlekten ibaret kalmasın, hep saraylara ve tapınaklara ve anıt mezarlara bakmayalım, "Nerede ayol bu senin benim gibi sıradan insanlar?" şeklinde sıralayabileceğim bir dizi silkinme sonunda aşağı yukarı bu yorganla aynı yere vardı. "Household archaeology" yani hanehalkı arkeolojisi diye bir yaklaşım bu. İşte mesela Maya yerleşimlerini çalışanlar bir evin binasını, bu binanın etrafını çeviren ve günlük işlerin yapıldığı toprak alanı, onun da dışında kalan çöplerin ve atıkların biriktirildiği alanı ve en dışardaki kaktüs bahçelerini bir bütün olarak kabul ediyor. Hanehalkı ya da mesken dediğimiz şey bütün bu alanların toplamı çünkü gündelik hayat bütün bu alanlarda sürüyor, izlerini de bütün bu alanlara bırakıyor. Toprağa kemik parçası düşüyor, yakılan ateş iz bırakıyor, başka yere tohumlar dökülüyor filan. Bu izleri toparlayıp onları bırakan insanlar hakkında bir şeyler söyleyebilmek esas amaç.

Neyse yani, evin etrafındaki bahçeyle, ağaçla, nehirle, ormanla, aslanla kaplanla bezeli yorganı görünce sevinçten içim yandı dün. Danışmanıma da yolladım, bir süre yorganlardan bahsettik. Nadire'yle konuşurken de tezi yazmayı bırakıp kanaviçeye geçmeye karar verdim. Dev ebatlı arkeolojik doktora kanaviçesi. Neticede ben de bir takım evlerde ve etraflarında yapılan gündelik işlerin peşindeyim, ateş mi yakmışlar, mutfak neresiymiş, çöpü nereye atıyolarmış gibi dertlerim var. Kanaviçe olarak ifade etmeye karar verdim, sonra dürüp sırtıma atacağım, Sosyal Bilimler Enstitüsü'ne bırakacağım. Onlar düşünsün.

Geçen sene nisan ayında Urla'ya gitmişiz. Sabah kalkınca kimseyi görmek zorunda kalmadan kahve yapılabilen ve bahçeye çıkılabilen bir ev olduğu için çok memnunum.


Ben burada oturmuş yeniden insan suretine bürünmeye çalışırken kediler gelmişti, hava hafifçe serindi, birkaç kumru dışında ortalık sessizdi.

Gideyim sessiz bir bahçe hayal ederek bulaşık makinesini boşaltayım, tarhana çorbası yapayım. Hayat resmen yemek yapmakla, yapmıyorsam düşünmekle, düşünmüyorsam tabak çanak tencere yıkamakla geçiyor. Çileye bak yarabbi.

January 28, 2017

(11) Hippie Kostümü (12) "El eleeeeee çalsın oynansın halaaaay"

Barbar kocam Adıyaman'a gitti iş için. Genelde kebap fotoğrafıyla filan taciz ettiği için şu aşağıdakini görünce çok heyecanlandım:


Ay benziyor da uzaylıya biliyorum ama ben sinirleneyim diye yapıyor, o yüzden duymamazlıktan geldim. Biraz da kıskandım ne yalan söyleyeyim, ben yıllardır içimden taşan bir sevgiyle fotoğraflarına, çizimlerine bakıyorum; herif toplantı saati beklerken müzeye dalıp başbaşa dakikalar geçirmiş. 

Neyse, merak ederseniz eğer, "Adıyaman Kilisik heykeli" filan diye aratırsanız okuyacak şeyler var. Ben 9500 yıldan biraz daha yaşlı olduğunu ve ana tanrıça filan olmadığını düşünüyorum ama çok da mühim değil. Mühim olan, şu anda bildiğimiz kadarıyla Urfa-Diyarbakır-Adıyaman'ı içine alan bölgede Taş Çağı boyunca böyle bir manyaklık yaşanmış olduğu. Daha da mühim olan ise bu heykelin bulunduğu yerde arkeolojik kazı filan yapılmamış olduğu. Yani aslında hiçbir şey bilmiyoruz.

Neyse, başka eski şeylere atlıyorum buradan, şalanjın 11. sorusu dolabımdaki en eski kıyafeti soruyor. Ailece eski biriktirdiğimiz için hangi birini yazayım bilmiyorum. Elime bu elbise-gömlek geldi:


Annem 1974'te Bodrum'dan almış, Sandaletçi Ali'nin yan dükkanındaki terziden. Basmaaltı ya da bozuk basma denirmiş bu kumaşa, işte esas kumaşa desen basılırken altta kalan astar bu. Bizim evde pek sevilirdi, benim de küçüklük elbiselerim filan var basmaaltından.

Bunlarla takım sandaletler de var, Ali'nin elinden çıkma, kaldırdığım yerden çıkarmaya üşeniyorum. Belki yaz gelince yazarım, şu anda ayı gibi bir kazak ve takkeyle oturuyorum, sandalet filan başka bir hayatın şeysi gibi geliyor.

Ay anlamını da yazacakmışız. Anlamı şu, annem hayatı boyunca tuhaf şeylere ilgisi olan bir kadın oldu. Çarşıda yürürken ayakkabıcıların önüne çeker vitrindeki topukluları gösterirdim, isterdim ki tırnaklarını uzatıp sedefli ojeler sürsün filan. Bir anneler gününde aldığım dikiş sepetini verdiğimde yüzünde oluşan ifadenin acısını 30 senedir taşıyorum içimde. Annenize dikiş sepeti almayın.

Annem bir ayrık otudur. Ne güzel tabii ama sonra ben ergenliğimde isyanlar eşliğinde rakçı olup yırtık pantelonlar (Merhaba Rafet el Roman, merhaba sana!) filan giymeye başladığımda neden şok geçirdi ("Ay şoktadayım şu anda?!" Merhaba gündüz televizyonu seyredenler, merhaba size!), bunu açıklayamıyorum.

12'ye geçiyorum.

Son 10 yılda hayatımda çok şey değişmiş aslında, düşününce şaaptım. Evlendim mesela, hiç de öyle bir niyetim kalmamıştı. Bu konuda tecrübesi olmayanlara söyleyebileceğim tek bir şey var, olacak iş değil aslında iki kişinin bu şekilde hayat sürdürmesi. Yemin ederim çok saçma. Belki en iyi arkadaşım diyebileceğiniz biriyle nispeten dertsiz tasasız olabilir ki o zaman bile insanüstü anlayış, sabır, iyi niyet, diyalog filan gerektiriyor. Çok şükür şöyle şeyler söyleyebileceğim bir evlilik müessessesi içindeyim: "Bazen seni yere yatırıp tekmelediğimi hayal ediyorum ama gene de en çok seni seviyorum." Ay lütfen şımartıldığımı da sanmayın, aynı şekilde karşılık alıyorum. Ev emekçisi köpek annesi eşit kadın birey yoldaş kimliğimle varlık gösteriyorum çünkü.

İşten ayrıldım ve hiç pişman olmadım. Zaten geçtiğimiz 10 sene içinde geçirdiğim bir takım evrimler ve yaşadığım aydınlanmalar sayesinde büyük ihtimalle ya kapının önüne konmuştum ya da ne zaman koyacaklar diye bekliyordum şu anda.

10 sene önce ettiğim lafların büyük bir kısmını şu anda önüme koysalar utançtan yok olurum.

10 sene önce hayatımda olan insanların %90'ı filan şu anda yok.

Bu 10 sene geçtiği için çok seviniyorum, yaşlandıkça daha da bunalmaya başladım eski günlerden.

Şunu bırakayım gitmeden. Nedense sabahtan beri Eurovision şarkıları dinliyorum. Bunu da 10 Yıl Önce 10 Yıl Sonra diye hatırlıyormuşum, tabii o zaman olduğumuz yerde kalmış oluyoruz. Umarım birinizin daha aklına gelmiştir de tek blog bayatı ben olmam.



Off uçan halı filan. Elvan elvan çiçekler, vur sazın teline, yumak yumak dostluk bağları. Ulan insan bir davul filan götürür bari en azından, böyle halay mı olur?

Gideyim de bir elma yiyeyim bari. Barbar kocama da çekçek/kırma/kesme sipariş ettim, eli boş gelirse yakarım bu evi.

March 18, 2015

İki Haftalık Şeyler

Oheyy nerdeyse iki hafta olmuş yazmayalı. Gerçi bir şey olduğu da yok ama işleyen demir ışıldar filan diye yazayım ben gene de. (Merhaba Zihnin Arka Sokakları'nın blogger olmayıp buraları okuyan arkadaşı!) (Çok seviniyorum vallahi.)

Biraz dağınık olacak, iki haftadır aklıma ne geldiyse şöylece bırakıyorum.

Bu Kabataş hadisesi hakkında ne bulursam okudum, bayağı vakit harcadım buna. Şu yazı, çok derli topluydu. Sonra aklıma yıllaaar öncesinden bir fotoğraf geldi.


Bayağı üstü çıplak, kafası bandanalı erkek var yahu. Tamam bandana değil, tişört ama gene de yani. Datça burası, yıl 2001. Fotoğraf çekilecek diye bağladıydı kafasına, yoksa yarı çıplak çalışmıyoruz. Hoş Bodrum Kalesi'nde bikiniyle çalışmışlığım var ama o saylanmaz, öğle aralarında burçlardan denize atlıyorduk, başka türlü bir evrendi orası.

Satın almamalı üçüncü ayın ortalarına geldim, bugün oturup biraz sökük filan dikmem lazım. Hiç giymediğim etekleri, elbiseleri giymeye başladım. Aslında derdim etekle değil, külotlu çorapla. İsmine bile inanılmaz gıcık kapıyorum, giymesi ziyadesiyle rahatsız ediyor beni. Neyse, biraz daha sabır, havalar ısınır nasıl olsa.

Stephen King kitaplarını barbar kocam aldı, Marquez biyografisini de Ada aldı doğum günümde. Bay Mercedes'i okudum, normel polisiyeymiş. İnanmazsınız, ne bir hayalet, ne bir kendi kendine yer değiştiren eşya; bildiğiniz dedektifli-katilli polisiye. Yazarı tanınmamış biri olsaydı, 3 liraya indirim sepetinden alırdık bence.

O ise sansürsüz yeni baskı. Çok emin değilim ama galiba ben kitabı okumadım, filmini seyrettim ergenken. Yani yakın zamana kadar Yüzüklerin Efendisi serisini okuduğumu zannediyordum, meğer tamamen uyduruyormuşum. Herhalde bu da öyle. Film yüzünden mi yoksa daha önce de var mıydı bilmiyorum, palyaçolardan hiç hoşlanmıyorum. Yolumu değiştiririm görünce, ter basar filan, öyle bir iç fenalığı. "Pennywise, you fucked my life" diyerek bu bahsi kapatıyorum.

Bu filmi çok merak ediyordum, biraz bozuldum seyredince. Gerçek bir hikayeden uyarlanmış, 1984'te İngiliz madencilerin grevine destek veren gey ve lezbiyenlerin hikayesi. Thatcher dönemi, işçiler perperişan, grev bir yıl sürmüş. Bir avuç insan para topluyorlar, grevdeki işçilerin aileleri için. Sendika, geylerle adı anılsın istemeyince ve sanırım yardım paraları sendikanın dehlizlerinde kaybolup bir türlü ailelere ulaşmadığı için, bir minibüse doluşup bir madenci kasabasına gidiyorlar. Topladıkları paraları elden vermek için, destek vermek için. İşte sonra olaylar gelişiyor.

Yani o kadar nefis bir hikaye ki, işçi sınıfı ve gey-lezbiyen dayanışması, filmin sonunda ağladım zarıl zarıl. Benim ağlama eşiğim düşük. Yoksa filmi beğenmedim.

İçinde Thatcher gibi bir insanlık düşmanı vampir, zorlu bir grev, açlık, işsizlik, geylerin mücadelesi, homofobi, AIDS'in aniden patlayıp yayılması gibi hayati meseleler olan bir filmi neredeyse bir Disney filmine çevirmeyi başarmışlar. Birileri aniden masaların üzerine çıkıp şarkı söylemeye başlıyor, herkes şarkıya katılıyor. Manasız bir neşe, oyuncuların şirin şirin kafalarını bir sağa, bir sola yatırmaları falan. Mark Ashton mesela, "Lezbiyenler ve Geyler Madencileri Destekliyor" grubunun kurucularından biri, gerçek hayatta Komünist Parti Gençlik Örgütü'nün üyesi, genel sekreterliğini yapmış bir dönem ama filmde tabii ki bahsi geçmiyor. Amerikalı seyirciler yabancılamasın diye kesip atmışlar çocuğun politik bağlarını. O Amerikalı seyirciler bir şeyi de yabancılamasın.

Arkadaşım S.'ye aynen bunları anlattım, "Ama belki filmin bu hafifliği daha iyidir, daha çok insana ulaşmasında bir sakınca yok" dedi. Hemen hak verdim ama filme olan gıcığım geçmedi. Billy Elliot da aynı dönemde, gene grevdeki bir ailenin içinde geçiyordu, bundan on kat daha iyi filmmiş Billy Elliot. O evdeki, kasabadaki çaresiz bekleyiş, grev kırıcılar, Billy'nin umutsuz dans tutkusu, o dünya güzeli arkadaşı. Daha gerçekçiydi.

Neyse yani, Pride da insana umut veren, iyiliğe ve bir araya gelebilmeye prim veren bir film. Ve tabii 1984'te yaşanan o dayanışma gerçekten tarihi bir dayanışma, ilerleyen yıllarda da devam ediyor. Çocuğum olsa seyrettirirdim.

Yandaki iletişim kutucuğundan bir tavsiye gelmişti, "tunein" diye bir uygulama varmış, hatta bir Morrissey radyosu varmış diye.


Hemen dahil oldum, memnuniyetle dinliyorum ne zamandır. Buradan Sena'ya teşekkür edeyim, valla çok makbule geçti, köpenklere selamını da ilettim.

Köpenk deyince, şuna çok gülüyorum birkaç gündür. Siz evden çıkınca köpekler bütün gün ne yapıyor diye merak ediyorsanız, cevabı aşağıda.


"Bak söylüyorum, öldü bu. Kesinlikle geri gelmeyecek."
"Kapa çeneni Skeeter."
"Ama ya haklıysa? O ZAMAN NOOLUCAK?"

Ben her seferinde çabucak geri geleceğimi söylüyorum, bilmiyorum faydası oluyor mudur. Kudi'nin pek bir şey anladığını zannetmiyorum, belki Koko anlıyordur. Ama tembihlerim ve vaadlerim Koko'nun tezgah üstünden malzeme yürütüp terasta ekmek arası kurabiyeyle piknik yapmasına engel olmuyor. Sanırım benim ölmemden ziyade aç kalmaktan korkuyor. Dobez.

Gideyim de faydalı bir şeyler yapayım. Haydin görüşürüz.

February 4, 2015

(10) Düğün Şarkısı / Evlenirken Çok Sıkılmıştım

Bugünün meydan okuma sorusu kapsamında düğünümde dans etmeyi umduğum şarkıyı yazmam lazım. Düğün oldu bitti, dans da edildi lakin elim o güne ait fotoğraf koymaya varmıyor. Sıkıntıdan fenalıklar geçirmiştim.

Çok sevdiğim bir başka adamla samimi pozumuzu koyuyorum. Yıl 2008'miş, mazimiz daha da eski aslında.

Urfa Müzesi'nin eski müdürü Eyyüp Bucak, enteresan bir insandı. Bu heykel aslında uzun zamandır müzedeymiş ama o dönem, başka bulguların da etkisiyle yeniden keşfedilip acayip heyecan yaratmıştı, 2000'lerin başı olması lazım. Küçük bir ekip olarak kendi kazı evimizde çalışacaktık o yaz, geldiğimizi haber verelim diye makamına çıktık. Konuşmak için sıramızı beklerken, bizden önce gelen bir National Geographic fotoğrafçısı olay çıkardı. Israrla depoya inip bu heykelin fotoğrafını çekmek istiyordu, sergideki vitrinleri açtırmak istiyordu, küstah da bir herifti. Eyyüp Bey canına okudu, paketleyip kapının önüne koydu fotoğrafçıyı. Öylesine rezil etti ki herifi, odanın öbür ucunda biz sarardık korkudan. Sonra hiçbir şey olmamış gibi bize dönüp "Depoyu ve heykeli görmek ister misiniz?" diye sordu, yutkunup kafamı salladım. Bizi önüne katıp depoya indirdi, heykel depoda yerde uzanmış yatıyordu. Heyecandan ağlamıştım başında.

Fotoğrafta sarıldığım, Kültür Müdürlüğü'nün bahçesindeki sahtesi tabii ki; orijinali de depodan çıktı, sergileniyor. (Eğer Urfa Müzesi'nin taşınma işleri bittiyse, geçen sene kapı duvardı.) 11 bin yaşındaki bu Urfalı'nın hikayesi için şuraya bakabilirsiniz.

Düğüne dönecek olursak, biz gidip Belediye'nin nikah salonunda evlendik. Hiç şarkı markı da gelmedi aklımıza. Bir odada birbirimize bakıp sıramızın gelmesini beklerken kardeşimden bir mesaj geldi, "Ablo, annemin kuzeni başka bir gelini sen sandı, fotoğraflarını çekip ağlıyor. Ayrıca gelin-damat salona girerken ne çalıyor farkında mısınız?"

Şu çalıyormuş:



Valla ne yalan söyleyeyim, bugün evleniyor olsam üşenir müdahale etmezdim ama o günün heyecanıyla koşup müzikten sorumlu abiyi bulduk. "Burdan bir şey seçin" diye bir liste gösterdi bize, gözümüze çarpan ilk tanıdık şarkıyı seçtik. O da şuydu:



Hiç de sevmem aslında, sıkıntılar basıyor Elvis Costello "şiiiiiiiiiii" dedikçe. Aylar sonra barbar kocam itiraf etti, şu çalsın istermiş aslında:



"Sadakat mi istiyorsun?
Bu gözlere bak o zaman.
Sonsuza kadar
Ateş gibi yanacaklar.
Her şeyi yapardım; yalvarırdım, çalardım, ölürdüm
Seni bu gece kollarımla sarmak için" mealindeki şarkı sözleri biraz içimizi tarif ediyor, dışımız ise geceler boyunca mısır patlatıp korku filmi izliyor.

Düğün şarkıları zinciri böyle bitmedi, bir de dans şarkısı var tabii. Gece yemekli-canlı müzikli bir yere gittik, kendi halimizde dans ederken arkadaşlarımız müzisyenlere gidip bizim için şarkı istemiş, o gün evlendiğimizi söylemiş. Bilhassa belirtmeleri iyi olmuş çünkü ben geline meline benzemiyordum. Grup, bizim için şu şarkıyı çaldı.



"Kapı açık, arkanı dön ve çık"ı duyunca dönüp şöyle bir baktım şarkı söyleyen kıza. Ne denir? Hiçbir şey denmez. Zaten akabinde biri gelip kocama "Ay biz de burda yapmıştık düğün yemeğini, 3 ay sonra boşandık. Sonunuz bize benzemez inşallah" demiş.

Gecenin ilerleyen saatlerinde buzda kayıp düştüm, herkes düştü o gece. Evde de biri teras kapısını kırıp camın içinden geçti, Koko kırık cama bastı filan. Böyle başlayan evliliğimiz, 4 seneyi geride bıraktı, gene iyiyiz valla.

November 3, 2014

Mozaikler ve İstihdam Meselesi


Efendim, Zeugma'da mozaiklere basılmış filan, herkes heyete giydiriyor twitter'da, facebook'ta. Gaziantep'in AKP'li belediye başkanı Fatma Şahin'in hemen sağında duran açık renk pantollu bey'fendi, Zeugma'nın kazı başkanıdır. Profesör Bey bizzat basıyor mozaiklere, ona neden çemkirmiyoruz anlamadım.

Bu arada atanamayan arkeologlar örgütlendi, seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Kültür Bakanlığı'nın arkeolog ve sanat tarihçisi istihdam etmesini istiyorlar. Bir ara kadro sözü verilmiş, bir gelişme olmamış; protesto için açlık grevine başladılar. Bu yukardaki fotoğrafı da hemen "Arkeologlar, bilim insanları işsiz; vandallar mozaiklere basıyor" diye yorumlamış birileri. Şöyle dertlerim var:

1- Dört yıllık arkeoloji bölümü bitiren herkes bilim insanı değildir. Ben de bitirdim, ordan biliyorum. Anlıyorum ne demek istenildiğini ama bu geniş tanımlamalarla, bu veryansınlı romantizmle bir yere varamıyoruz.

2- Bakanlığın alacağı 100, hadi olsun 200 arkeolog iş bulmuş olacak; geriye kalan binlerce arkeolog ne olacak? Bakanlık kaç kişiye iş verebilir? Her sene kaç yüz insan arkeolog olarak mezun oluyor, bunun çözümü bakanlık mıdır?

3- Bilim, bakanlık ofislerinde 9-5 arası yapılan bir iş midir?

4- Arkeolojinin onlarca sorunu var, neden illa ki devlette istihdam diye de sorasım var aslında. Ama işsizlik çok korkunç bir şey, dilim varmıyor. Bakanlık, işini iyi yapacak arkeologları istihdam etsin tabi ama diğer sorunları da konuşalım. Kazı izinleri bakanlık tarafından veriliyor diye susmayalım mesela. Mesela yeni mezun arkeologların iş sorunu, arkeoloji bölümlerinin tepesindeki hocaların da sorunu olsun. Eğer olmuyorsa, o çok kıymetli hocalar da ayıplansın. Her orta yaşını geçmiş profesörün bir nevi Sezen Aksu mertebesine yükseltilmesini ve öldür allah eleştirilmemesini anlamıyorum.

5- Açlık grevine itirazım var. Arkadaşım işaret etti buna ve çok haklı buldum. Açlık grevinin çok acılı, çok korkunç bir geçmişi var bu ülkede. Taraftar olursunuz ya da olmazsınız, önemli değil; önemli olan ne kadar ciddi bir şey olduğu konusunda hemfikir olabilmek. Tabi Levent Kırca usulü, bir öğünlük bir açlık grevinden bahsetmiyorsak eğer. (Merak edenler için bakınız 1990'ların sonuna doğru Levent Bey'in sansürü protesto etmek için öğle yemeğini atlaması.)

İşsizliği çok ciddiye alıyorum fakat bu "Bakanlıkta bir kadro verilse öyle bir bilim yapacağız ki Anadolu'nun bütün tarihini ayağa kaldıracağız" söylemini ciddiye alamıyorum. Az sayıdaki istisnayı tenzih ederek şunu söylemek istiyorum, akademik ünvanı yükseldikçe sesi kısılıyor meslektaşlarımın. İster meslekle ilgili sıkıntılar olsun, ister memleketle ilgili.

Ha "Sen naaptın peki bacım?" diye soracak olursanız, aşağı yukarı 20 sene debelendim bu işin içinde ve kaçtım sonunda. O zaman zarfında da bir sürü şeyi kafam almadı benim; tek kelime yabancı dil konuşup yazamayan akademisyen nasıl olur ("Yes, i will go yesterday"), neden bir bakanlık temsilcisi sabahın 4'ünde yatağımın ayakucunda dikilir ("Hastaydın ya, kontrol etmeye gelmiştim"), neden elin valisine evrim teorisine inanıp inanmadığımı söylemek zorundayım (bir inanç meselesi olarak bilimsel teoriler) ya da ekipçe canına kastettiğimize inanan bir başka bakanlık temsilcisinin her histeri krizini neden idare etmek zorunda kaldım ("Bana heladaki ibrikle su verdiniz, bebeğimi düşürdüm"). Hela ibriğiyle su vermemiştik ve zaten hamile değildi.

Bunlar gene işin "magazin" kısmı, beni esas dehşete düşüren vakalar işin bilim yapılan kısmından çıktı hep. Dürüst olmak gerekirse bıktım ben, halim kalmadı. Geride kalanlara insanüstü sabır temenni ediyorum; kamp hayatıydı, hiyerarşisiydi, insan ilişkileriydi, kadrosuydu, işsizliğiydi filan bir hayli zorlu bir mücadele. Hakkını vererek, eleştiri kabul ederek, kendini geliştirerek, işin sorumluluğunu hissederek yapanlara selam olsun. Umarım Kültür Bakanlığı söz verdiği kadroları açar ve istihdam edilenlerin iyi işler yaptıklarını, istihdam edilmeyenlerin sesine ses olduklarını, memleketin arkeoloji politikaları üzerine düşündüklerini görürüz.

February 6, 2014

Mozaik Falan Yapmışsınız Uğraşıp Ama Buralar Hep Market Olacak

Efendim bu güzel perşembe günü kısaca bir arkeolojik meseleden bahsedeceğim. Duymuşsunuzdur, İzmir'in bir ilçesinde dünya güzeli mozaikler bulunmuş, BİM Market depo yapmak istiyor diye sit derecesi düşürülmüş, mozaikler taşınacakmış falan. Neden dertleniyoruz peki, neticede mozaiklere bir şey olmamış?

Böyle şeyler mozaikler, Hürriyet'in web sayfasından aldım.



1. derecede sit alanı ilan edilen bir alanda bilimsel kazılar dışında hiçbir faaliyet mümkün değildir. Tarım yapamazsınız, inşaat yapamazsınız. "Aynen korunması" kanunen garanti altına alınmış olur. Bu derece 3'e doğru indikçe gevşer, inşaata yönelik çözümler aranır falan filan, yeter ki kalpler kırılmasın, aman inşaatlar durmasın.

Yerinde koruma meselesinin hem teknik hem de duygusal tarafları var. Mesela bu mozaikli villa burda tek başına mı duruyordu yoksa başka villalar da var mıydı? Mesela rüzgar ne taraftan esiyordu, villanın sahipleri gün batımını mı seyrediyordu, ben gitsem acaba o binlerce yıllık manzarayı seyredip bu eski İzmirliler'i anlayabilir miyim? Bu mozaiklerin üstünden kaldırılan topraklar acaba iyice elekten geçti mi, içinde tohum mohum var mı diye incelendi mi? Ne yediklerini biliyor muyuz? Acaba yakınlarda bir yerde tarlaları, bağları var mıydı? Niye buraya yerleşmişler, neden terketmişler, bunları biliyor muyuz?

Bakın bu aşağıdaki boşluk, Bergama'daki Zeus Sunağı'nın arkasında bıraktığı boşluk.


Tam göbeğinde ağaç bitmiş. Sunak yıllardır Berlin Müzesi'nde sergileniyor ve hepimiz yıllardır tepiniyoruz sunağımızı geri verin diye. Çünkü o bu topraklara ait, çünkü onun bir yeri var. Çünkü sunak koparıldığı köklerine geri dönerse ihtişamını daha iyi anlayacağız, Bergamalılar'ın sunağın önünde durup vadiye baktığını hayal edebileceğiz, yanından geçen incecik yolla ve etrafındaki diğer yapılarla birlikte değerlendirip içimize sindirebileceğiz.

Ay çünkü bu kaldırıp götürme işi yüz sene öncesinin kafası, cahil cühela memleketler yapıyor bunu. Kaldır götür, uyuz gibi müzeye kapat o mozaikleri, 40 yılda bir belki bir okul gezisi falan gelir, çocuklar esneye esneye bakar toz içindeki eserlere. Çünkü renkli ve göze güzel görünen şeyleri toplayıp götürdükten sonra toprakta kalan insan izlerinin hiç önemi yok. Ben bu yerinde korumanın önemini 12 yaş grubu çocuklara anlatmayı başardım, çok büyük bir başarı da değil aslında, şu yukardaki fotoğrafa bakıp kendileri anladılar. "Öğretmeniiiim, sunağın yerinde kocamaaan bi boşluk vaaaar!", böyle heyecanla ve dev gibi açılmış gözlerle falan. Aynı sunumu bir takım karar merciilerine de teklif ediyorum buradan, para falan da istemem, herhalde 12 yaş çocuklara anlatır gibi anlatılmasına ihtiyaç var. Yahu Zeus Sunağı'nı niye istiyoruz o zaman ağlaya ağlaya? Berlin'deki de müze. Ne güzel bakıyorlar orda, temiz temiz.

Sakin başlayıp çemkirerek bitirdiğim yazımı burda noktalıyorum. Belki kazılar devam edecektir, belki İzmirliler antik hemşehrileri için bir şeyler yaparlar, belki kalır mozaikler ait oldukları evin içinde. Bu sit dereceleri oyuncak oldu yalnız, en çok ona endişeleniyorum. Hepimize ait miras üj-bej kişinin vereceği kararlara bağlı, tuhaf değil mi biraz? Kimseye güvenim yok.

January 14, 2014

Halet Çambel


Halet Hanım'ı kaybettik iki gün önce, bir şeyler yazmak istedim çünkü beni çok etkiledi, onun gibi insanlar pek yok artık. Yukardaki fotoğrafta nasıl da güzel. 1916 doğumluymuş, nerdeyse 100 yaşını görecekti, hep derler açık havada çalıştıkları için arkeologlar uzun yaşar diye. Halet Hanım'ın durumunda nicelikten değil nitelikten bahsetmek gerek.

Sorbonne'dan mezun bir arkeolog, Türkiye'yi o meşhur 1936 Berlin Olimpiyatları'nda temsil etmiş, eskrim dalında. Jesse Owens'ın atletizm dalında 4 altın madalya alıp Hitler'i delirttiği olimpiyatlar. Koca bir stadyumun Führer'i selamladığı bir organizasyonda "aşağı ırk"tan bir şampiyon olmak.


Peki Türkiye'den gelen 20 yaşında gencecik bir kız olarak Hitler'in davetini reddetmek? Halet Hanım, Hitler rejiminine hükümet yolladığı için geldiklerini, kendi istekleri ile asla gelmeyeceklerini söyleyerek gitmemiş Hitler'le tanışmaya. Gene eskrim dalında yarışan Suat Fetgeri Aşeni ile olimpiyatlara katılan ilk Türk kadın sporcular olarak tarihe yazıldı isimleri.


Halet Hanım Hitit çalıştı hayatı boyunca, Helmut Bossert gibi efsane bir isimle Hititçe'nin çözülüp okunmasında parmağı var. 1950'ler gibi erken bir dönemde "eserler bulundukları yerde sergilenmelidir" diye ayak direyen, kocası alaylı mimar Nail Çakırhan'la Karatepe'de bir açıkhava müzesi yaratan da Halet Hanım'dır. Çoğunluğun derdi tapınak mapınak, güzel eşyalar bulmakken kültürel miras meselesine dertlendiği için zamanının bir hayli ilerisinde bir bilim insanıydı, etikti, haklıydı, arkeolojik vicdanı vardı.

Anadolu'nun doğusu 1950'lerde arkeolojik olarak ölüydü, okuduğum bir makalede bu bölgenin ikliminin çok sert olduğundan, bu yüzden de tarihöncesi dönemlerde kimsenin buralarda yaşamadığından bahsediyordu biri. Halet Hanım bu talihsiz saptamalara pabuç bırakmadı, 1963'te Chicago Üniversitesi'nden bir bilim adamını da yanına alarak eşek sırtında gitti doğuya, tek tek tespit ettiler höyükleri, kayıt altına aldılar, kazılar başladı.


Halet Hanım çalıştığı toprakları ciddiye alan, seven, bu kültürü önemseyen biriydi. Kendi jenerasyonundan bazı arkeologlar ve tarihçiler gibi "Bütün dünya Türk'tür" hezeyanlarına kapılmayacak kadar da zihni berrak bir bilim insanıydı.


Mimarlık diploması olmadığı halde dünyanın en prestijli ödüllerinden Ağa Han Mimarlık Ödülü'nü kazanan Nail Çakırhan'la 70 yıl kadar evli kaldılar, oturdukları dünya güzeli Kırmızı Yalı'yı Boğaziçi Üniversitesi'ne bağışladılar.

Benim için bir kahraman, kızların da harika işler yapabileceklerinin kusursuz bir örneği, 98 yıllık bir ömrün nasıl yaşanması gerektiğini gösteren bir rehber Halet Hanım. Hem kendi kuşağı içinde hem de şu anda aktif çalışan kuşaklar içinde tüm kalbimle saygı duyduğum bir kaç isimden biri.

Değiştirdiği hayatlar, yeniden hayat verdiği eski halklar, yetiştirdiği kuşaklar, dünyanın en güzel topraklarına verdiği bir ömür ve güzel yüzü önünde saygıyla eğiliyorum. Duyduğum hayranlığı ve kalbimi sıkıştıran üzüntüyü kelimelerle anlatmanın imkanı yok.

August 16, 2013

Biraz Gidiyorum, Geri Geleceğim

Fotoğrafta çaktırmadan beni takip ederken gördüğünüz adam hocam olur. Aynı zamanda bölüm başkanı, aynı zamanda tez jürimin başkanı, aynı zamanda malzemelerini çalıştığım kazının da başkanı.

Tanışıklığımız benim arkeoloji okumaya başlamamdan öncesine gidiyor aslında; 12 yıldır öğrencisiyim, 10 yıldır da asistanı.

Bu zaman zarfında her an her şey harika değildi doğal olarak ama aklımda hep en komik anlar kaldı.

Ben ve sarı kafalı arkadaşıma gelip bu şekilde devam edersek yalnız öleceğimizi ima etmesi, bu konuşmanın bir şekilde kader tanrıçası Fortuna'ya bağlanması ve "Açık denizdeysen kendini Fortuna'ya bırakman gerekir" diye bitmesi, hocanın arkasından bakakalmamız.

Yüzlerce kişinin katıldığı bir toplantı sırasında bir telefonun çalmaya başlaması, "Allahım kesin hocanın telefonu bu!" diye salonun en arkasından önüne doğru karanlıkta koşmaya başlamam, konuşmacı olduğu için sahnede bulunan hocanın acı içinde kıvranması, çantasını bulup telefonu etkisiz hale getirmem ve çömelmiş ördek pozisyonunda yerime geri dönmem.

Yurtdışına gidecek olan hocanın havaalanından arayıp "Beni uçağa almıyorlar, neden almıyorlar?" diye söylenmesi, "Uçağınız dün kalktı." diye cevap vermemiz sonrası yaşanan sessizlik.

Kazıda arka arkaya 3 gün patlıcan yedikten sonra "Buranın patlıcanı meşhur galiba?" demem, buna içerlemesi ve 10 yıl sonra bile her fırsatta yüzüme vurması.

Kazıda günlük işleri bitirdikten sonra muhtarın kahvesine bira içmeye gitmek için hocanın yatmasını beklememiz, kesinlikle yatmaması, en sonunda çalıştığı odanın penceresinin önünden çömelmiş ördek pozisyonunda geçmemiz, arkada kalan birinin dengesini kaybedip o pozisyonda yavaşça yana devrilmesi.

Kazının fotoğrafçısını karanlık odaya kilitleyip gitmesi, fotoğrafçıdan bütün gün haber alamamamız, oğlan kendi çabalarıyla kurtulup gelince bir de "Nerdeydin şekerim?!" diye fırçalaması.

Sabahın köründe Diyarbakır'da otobüsten inip kaldırımda hocayla karşılaşmam, söylediği ilk şeyin "Total station'ı getirdin mi?" olması, getirmem gerektiği konusunda en ufak bir fikrim olmadığından "Yoo." demem üzerine sinirlenmesi, elime yarım simit tutuşturup çalışacağım kazıya bırakması, bırakırken de "Eti sizin kemiği benim" şakaları yapıp en sonunda sessizce "İyi bakın lütfen çocuğa." demesi.

Hızlı gece hayatı yaşadığım dönemde gece çıkıp eve dönemeyip doğrudan ofise gittiğim günlerden birinde benim deri pantolon, sırtı olmayan yelekle falan çalışmam, onun ofise gelip bir şeyler sorması, dakikalarca konuştuğumuz halde gözünün ne saçıma bulaşmış simlere ne de akmış rimelime falan takılmaması. Böyle şeyleri asla farketmediği gibi kesinlikle umursamaması.

Yukardaki fotoğrafı gösterdiğimde çok gülmesi. Böyle şeyleri hocaya gösterebilmenin rahatlığı.

Bu ilişkinin sonlarına geldik, 2 ay içinde tezimi teslim etmeyi planlıyorum, işim bitiyor okulda. Zaman zaman sentimental dalgalar vuruyor, eski günleri falan düşünüyorum gördüğünüz üzere ama kararımı verdim, zaten yapabileceğim çok bir şey de yok.

Bu vesileyle ben 2 ay kadar sessiz kalabilirim, gerçekten çok işim var. Merak etmeyiniz. Zaten sonra hep buralardayım. Motivasyon olsun diye şunu ekleyip gidiyorum.

August 1, 2013

Bir Düğün, Bir Fotoğraf, Bir Şöför

Başka bir şeyler ararken bu iki fotoğrafı buldum. 2008 yılında Maraş'taki kazı kampında çekildi ikisi de. Güneydoğu'daki kazılarda bazı efsane isimler vardır, herkesin tanıdığı, eline asistan gelenlerin profesör olduğunu gören falan. Biri zaman zaman bahsettiğim aşçı N. Abi, bir diğeri de şöför M. Abi. Zaten çoğu zaman takım olarak giderler kazıya, paket program.

M. Abi'ye sadece şöför demek biraz ayıp oluyor, beyaz minibüsüyle kazı ekibini dağlardan taşlardan geçirirek taşır tabi ama yıllardır kazılarda çalıştığı için başka maharetleri de var. Mesela toprakları sudan geçirip suyun üzerinde kalan buğday, tohum gibi bazı organik malzemeleri toplamak çoğu kazıda rutin bir iş, "suda yüzdürme/floatation" tekniği denir. M. Abi bunu tek başına çok güzel icra eder, zaten çoğu kazıda su pompası ve bidonlarla sistemi kendisi kurar. Bir kazı evindeki küvete su pompası bağlayıp tohum ayıkladığına dair söylentiler var, ben görmedim ama yapmış olması çok muhtemel.

İngilizce konuştuğu yetmezmiş gibi bir de şöyle bir huyu var; siz kazarken gelir bakar bakaaar, "20 santim daha inersen taban gelecek bak" der, gider. Hepimiz kazı stratejisini M. Abi'ye göre şekillendirmeyi öğrendik, zira taban gelir dediği yerden taban geldi hep.

Fotoğrafın çekildiği gece, kazı evimizin bahçesinde düğün vardı, sabahlara kadar halaylar falan. M. Abi kıyafetimin sadeliğini eleştirip belgelemek istedi, verdim makinayı eline, çekti.


Ben kesmedim, orijinali böyle. Kıyafetimi de savunacak olursam, temiz kalmış tek kostüm buydu. Ve aslında kulaklarımda da sallantılı küpeler var, elimden geleni yaptım ben o düğün için.

Neden kafam yok fotoğrafta, onu anlamak için de bir sonraki kareye bakıyoruz. Buyrun.


M. Abi ile aramızda boy farkı var, ciddi boyutlarda. Burda gene boylu poslu çıkmış. Makinayı göz hizasında tutunca da kafamı alamamış kareye. 2 ay falan güldük, cevap vermeye tenezzül etmedi kendisi. Üzerimde çok hakkı var, hastaneye yetiştirdi beni kaç kere, bazen de kendisi müdahale etti. Bir yandan cep telefonundan türkü indirip bir yandan da kafamdan aşağı soğuk su döküp ayaklarımı havada tuttuğu bir an var mesela, asla unutmayacağım.

Rutin asker ve polis kontrollerinde durdurulunca teypte Kürtçe kaset varsa usulca kapattığımız dönemlerden beri tanışıyoruz. Her seferinde "Bir daha öldürseler gelmem kazıya!" diye ayrılıp ertesi sene aynı kazıda karşılaşıyoruz. Böyle tuhaf ve hasarlı bir ailem var yani oralarda. Çok özlüyorum, ondan yazdım sanırım bu yazıyı.


July 26, 2013

Genşşler Toplanmış

Kartondan Direnişçi geçenlerde Uykusuz'un içinden çıktı, hemen oturup yapıştırdım. Elimin uzanacağı mesafede 3 ayrı tip yapıştırıcı, 5 çeşit de yapışkanlı bant var. İtlik kopukluk zor zanaat.

Arkeolojik kazılarda genelde karın tokluğuna çalıştım bunca yıldır. Fotoğraftaki iki kedi herhalde bir kazı ekibinden aldığım ilk ve son hediyedir. Gözüm gibi bakıyorum, hediye eden çift de harika insanlardır, nevi şahsına münhasır ikisi de, bir Alman ve bir Amerikalı.

Bu çift aynı zamanda 4 sene kadar önce bir yaz, kardeşimi Kudüs'te mahsur kaldığı yerden kurtarıp Ramallah'a taşıdı, üzerine bir de yatacak yer ve yemek temin etti. Bunlar olurken ben Maraş'taydım. Çekmeyen telefonlar, kayıp cüzdanlar falan içeren bir hayli gerizekalı bir hikaye. Nasıl buldular birbirlerini hala bilmiyorum, kafamda canlandırdığım sahnede Reinhard sisler içinde belirip kardeşimi kurtarıyor.

40 dakika sonra Güvenpark'ta Ethem için toplanma var, onun ve diğer çocukların aileleri orda olacak anladığım kadarıyla, Ethem'in 40'ı münasebetiyle. Oraya gidip mi ağlasam, evde mi ağlasam bir yandan çalışırken, bilmiyorum. Spor ayakkabılarımı giyeyim bir, öyle karar veririm.

Şu anda bu çalıyor:

July 10, 2013

yeryüzü iftarı


Stormtrooper olsam, şu en sağdaki olurdum. İşaret parmağımı rendeledim dün, fırsat yakalamışken dram yaratmaya çalıştım, kimse kaale almadı. Ne zaman yemek yiyeceklerini sordular. Kardeşim manzara karşısında biraz öğürmüş olabilir. Biraz ama.

Ben kendime mutfak aletleriyle saldırırken annemle babam neşe içinde Midilli'ye gitti. "Nereye gidiyorsunuz be?" sorularını duymamazlıktan geldiler, bayağı kedileri köpekleri komşularına emanet ederek falan tüydüler. Ezelden beri yaşadığım "oha-kesin-geri-dönmeyecekler!" fobisini bastırıp buzdolabı mıknatısı ve çok pahalı değilse turistik bez çanta siparişi verdim. Sonra telefonları çekmez oldu. Ege'de yaşamanın dayanılmaz hafifliği.

Son senelerde Ramazan hep kazı zamanına denk geldi, aklıma inatla oruç tutan ve zaman zaman bayılan işçilerimiz geliyor hep. Üç kuruş yövmiye için bütün gün sıcakta taş taşımak ama oruçtan da vazgeçmemek. Çok saygı duyuyorum, bayılan olunca gölgeye taşınır, isteğe tabi olarak su verilir ya da verilmez. Güneydoğu'da hayat, bu taraflardaki hayattan daha acımasız bazı zamanlar.

Bu yandaki gibi hazırlanmış tepsiler Urfa'da pek popülerdi, ben en son oralardayken. Evde istediğiniz gibi hazırlayıp ekmek fırınına götürürsünüz, bir kağıda tepsinizi tanımlayan birkaç kelime yazıp elinize tutuştururlar, şu kadar saat sonra gel diye yollarlar. O kadar saat sonra gidip pişmiş tepsinizi teslim alırsınız, yanında lavaş mavaş da alırsınız. Ekmeğin parasını alırlar, pişirme parası falan istemezler. Vermeye kalksanız anlamazlar zaten neden öyle bir şey yaptığınızı, hakaret kabul ederler, bozulurlar.

Her kazının kendi adetleri, kuralları oluşuyor zaman içinde. Bütün kazılarda geçerli olan ender kurallardan biri, 3 öğün yemeğin hep birlikte yenmesidir mesela. Öyle tabağınızı alıp bi kenara kaçamazsınız, o sofraya illa ki herkes oturur, aç olsa da olmasa da. Yanındakiyle küs de olsan, karşındakinden nefret de ediyor olsan, o tabaklar elden ele dolaştırılır, yanındakilerin de bardağına su koyarsın.

Yemek yemek biraraya getirir.

Ekiple yemeğe oturmadığım ender bir kaç günde çok hastaydım hep. Ama onun da çözümü bulundu tabi. Yemek masasının dibindeki iki ağaca gerili hamağa taşıdılar beni ve koluma bağlı serumu. Ben hamağa yattım, serumu ağacın dalına taktılar, yattığım yerden hem antibiyotiğimi aldım hem sohbete dahil olabildim. Aslında önemli olan yemek de değil sanırım, önemli olan masa!

Genşşler bu akşam Güvenpark'ta sofra kuracakmış, dün akşam İstanbul'da yaptıkları gibi, "sponsorlu, pahalı otel iftarlarına karşı halkın sofrası". Oruç tutmuyorum ama yemek yapabiliyorum, sofrada oturmayı da çok seviyorum. Bütün bu direniş günleri benim için inanılmaz bir öğrenme süreci oldu. Kendimi eşitlikçi, özgür düşünceli zannediyordum, halbuki hala atabileceğim adımlar varmış, bazı konularda kalıplarım darmış.

Bu yüzden pötikareli masa örtümü alıp gidiyorum. 20:30'da Güvenpark'ta. İstanbul'da ilişmediler, umarım burdaki de tomasız geçer. Özellikle Toma 2'yi bir kere daha görürsem çantamla küt küt vurmaktan korkuyorum. Evine git Toma 2, yuvana dön, seni görmeden sigara alamaz oldum. Sen git, kuğular geri gelsin.

November 8, 2012

pakistan'ın göbeğinde sex&drugs&rock'n roll

her gün yeni bi atraksiyonla uyanıyorum, dün öksürük başladı, bugün de çılgınca burnum akıyor, hayırlısı olsun diyerek esas konuya geçiyorum.

haberleri okurken pakistan'da yaşayan kalaş (ya da kaleş) kabilesiyle ilgili bi foto-galeri gördüm. çok acayip bi kabile hakikaten, ne fiziksel özellikleri ne de adetleri pakistan'ın geri kalanına hiç benzemiyor. pakistan'a gittiğimde babam anlatıp bi takım kitaplar tutuşturmuştu elime. dışarıya oldukça kapalı bi topluluk, öyle hop diye gidip gezemiyorsunuz. pakistan'ın içinde seyahat başlı başına bi kabus zaten. orda kaldığım bi ay süresince havaya uçmayan yer kalmadı, buna havaalanı dış hatlar girişi de dahil. türkiye'ye döndükten sonra da gezdiğimiz pazar yerinin, kahvaltıya gittiğimiz otelin falan bombalandığını gördüm televizyonda. oralarda çalışan insanlarla fotoğraflarım falan var, pakistan kalbimde bi yaradır.

kalaşlar'a dönecek olursak, bu karmaşık ve tuhaf yapılarıyla her antropologun rüyasıdır herhalde. UNESCO "ciddi bi şekilde tehlikede" olarak değerlendiriyormuş durumlarını; pakistan iç savaş yaşıyor, fakirlik ve sefalet at koşturuyor, bi yandan da tabi radikal islam önüne çıkan her şeyi ezip geçiyor doğası gereği. bunları düşünerek fotoğraflara bakarken galeriye eklenmiş olan metinleri farkedip sinirlendim.

kalaşlar, hakikaten de "büyük iskender'in kayıp kabilesi" olarak anılıyor, renkli gözlü, açık renk saçlı insanlar çünkü. böyle bi başlığa itirazım yok, çünkü ilgi çekici, iskender'in ordusundan kalanların soyundan geliyor olmaları fikri falan. fakat genetik çalışmalar tabi ki yapıldı ve böyle bi bağ bulunamadı, kalaşlar kıta yunanistan'la akraba olmaktan ziyade kendi coğrafyalarında yaşayan gruplarla benzerlik gösteriyor genetik olarak. ki bu çok mantıklı, çünkü gelenekleri de doğunun en eski kültürlerini hatırlatıyor. ama demek ki foto-galeriler hazırlayan bi milliyet gazetesi çalışanından ya da metnin orijinalini yazan her kimse, açıp da iki satır wikipedia falan okumasını beklemeyecekmişiz. galeri boyu her yer büyük iskender. tamam, hadi bu benim hassasiyetim olsun, merak eden azıcık karıştırıp doğrusunu öğrenir.

fakat bu ne?


kalaş kabilesi tabi ki içki, esrar ve cinselliği serbest yaşamıyor. bereketi, baharı kutlayan festivalleri var, orda şarap sunuyorlar. aynen anadolu'nun bi çok eski kültüründe olduğu gibi. çokeşli bi topluluk, bunu da yargılamak bize düşmez. esrar nerden çıktı bilmiyorum. pakistan'ın kuzeyi ve afganistan, anavatanı esrarın bokun püsürün, belki öyle bi bağlantı vardır.

metnin devamı daha da fena, genç oğlanlar istedikleri kadını seçiyormuş, evli kadınlar başka erkeklere kaçıyormuş, seks ayinleri falan. evli kadınlar isterlerse yeni bi koca alabiliyorlar, çokeşlilik böyle işliyor yani kalaşlar'da ve bi adamın 5 kadın almasına alışık kafalar tam tersiyle karşılaşınca hemen bi fantezi dünyası fırlayıvermiş. taliban dokunmuyormuş kalaşlar'a. öyle bi şey mümkün mü? taliban'ın dokunmadığı neresi kaldı, kız çocuklarının kafasına sıkıyorlar.

size doğru dürüst bi kaynak vermek isterdim ama türkçe aratınca hep bu aynı metin çıkıyor maalesef.

gazetede okuduğum en önemsiz haberde bile aklıselim görmek istiyorum, böyle çarpıtılmış, "erkek" kafasıyla sallanmış yazılar okumak istemiyorum. bu saldırgan dil beni sinir ediyor.

September 10, 2012

2009'da çin malı oyuncak gibi bozulmuştum ben

böyle de komik biriyimdir, fotoğrafta alana giriyor olduğumun altını çizmek için yaptığım hareketlere dikkatinizi celbederim.

bu fotoğrafta şu anda olduğumdan 15 kilo falan zayıfım, zira dizanteri/kanlı ishal olduğunu tahmin ettiğim bi takım işler gelmişti başıma. her şeyin 2 serumla tedavi edileceğine inanan biri olduğum için asla öğrenemeyeceğiz teşhisi. serumları yedim, bi miktar da sanırım atlar için üretilmiş ishal kesici yuttum, sonra hasankeyf'e gittim. burası orası.



pek güzeldi her şey. sonra kazıya dönünce gene çığrından çıktı, çünkü ben gerizekalı gibi 300 litre falan açık ayran içtim burda, kuzu muzu bi şeyler yedim. ben pek et yemiyorum norrmel hayatımda. ama işte buralara gidince sabah kahvaltısını urfa biberinden mamul salçayla falan yapıyorum. sonra gene hastane, tuvaletin önünde yatmalar, ağaç dalına asılı serumla kazıda çalışmalar falan. 2009 yılı bu, çok amazon bi yazdı benim için. bi daha da bu kadarını yapamam herhalde, o kudret damarlarımdaki kanda mevcut değil artık.

August 7, 2012

boduru

bodrum'u çok severim, kalesini de (ayrıca khaleesi'yi de) çok beğenirim. verba volant eski bi fotoğrafını koymuş facebook'a, aklıma geldi.

en gerizekalı arkoooolojik anılarımdan biri bodrum kalesi'yle ilgili.

lisans öğrencisiydim, o zamanlarki en yakın arkadaşımla staj yapmıştık 4-5 ay bodrum kalesi'nde. INA yani sualtı arkeoloji enstitüsü'nün güzel bi gönüllülük programı vardı, hala vardır herhalde. günde 7 dollares ve yatacak yer karşılığı gidip işlere yardım edebiliyorsunuz, dalmaksa dalmak, restorasyonsa restorasyon. çok şey öğrendim ben orda. 7 dolar bodrum gibi yerde yetmiyor tabi ama kalacak yerde güzel mutfak falan vardı, idare etmiştik iyi kötü. arkeolojide evden destek gerekiyor bi miktar maalesef.

süper bi laboratuvar şefi vardı, her gün başka bi iş yarattı bize, her şeyi görebilelim diye. osmanlı batığı camlarını da yapıştırdım, uluburun batığı'ndan çıkma altın eserlere saklama kutusu da yaptım. bahsedeceğim günün sabahı da bizi kulelerden birine yolladı, elektrik süpürgesiyle toz alalım diye. fransız kulesi'ydi galiba, hatırlamıyorum şimdi. bu kuleler dışardan göründüğünden daha derindir, deniz seviyesinin altında da kayaya oyulmuş vaziyette devam eder. o elektrik süpürgesini laboratuvardan kuleye indirene kadar tavuskuşu saldırısı da dahil başımıza gelmeyen kalmadı ama en saçması bu değil.

işimiz bitti, çıktık akşamüstü, bira içelim bari diye kumbahçe tarafına bi yere gittik. böyle fotoğraftaki gibi denize karşı oturmuş, birileriyle sohbet ediyorduk. "tatilde misiniz?" diye sordular, "yok çalışıyoruz" dedik. "aa nerde?" sorusuna cevap olarak elimizle kaleyi gösterdik "aha şurda" diye, ki çok havalı buluyordum bunu yapmayı. ve o anda farkettik ki koskoca kulenin bütün ışıklarını açık bırakmışız, carıl carıl yanıyor lambalar.

sabaha kadar kıvranıp sabah ilk iş tavuskuşlarını, manyak horozları falan ite ite gidip ışıkları kapatmıştık. ilerleyen günlerde devasa bi küpün altında kaldığımız da oldu ama onun fotoğrafı var, bulunca yazarım.

hayatımın ilk güneş tutulmasını bodrum kalesi'nin burçlarından seyretmiştim, asla unutmayacağım, çok etkileyiciydi orda olmak.

yaaa işte para mara biriktiremedim ama böyle şeyler biriktirdim 16 senelik arkeoloji maceramda diyerek emekli amca gibi bitireyim yazımı. (emeklileri tenzih ederim, annem de emekli benim.)


August 1, 2012

mellaart

şimdi gördüm, çok üzüldüm. james mellaart ölmüş, çatalhöyük'ü bulan ve ilk kazan mellaart. doğru dürüst bi fotoğrafı yok ortalıkta, bu pul kadar şeyi koydum mecburen. elinde çatalhöyük'ünün bi fotoğrafı, arkasında kilimi. biliyorsunuz bu motifler bu toprakların binlerce yıllık mazisidir, mellaart bunu ilk söyleyenlerdendi. ah gözünü sevdiğimin 1960'lar arkeolojisi, yeni fikirlerin havalarda uçuştuğu, özgürlükçü 1960'lar.

müze gezdirirken çok da iyi şeyler söylemem mellaart hakkında, bi takım şaibeli durumlar içinde bulmuş hep kendini, içinde yayınlanmamış raporlarla yanan evler, havaalanında bavuldan çıkan eserler, nedense yerini unuttuğu mezarlardan gelme eserler, vapurda giderken elinden denize düşüveren eserler falan. bi konuda hakkını veririm, hep de vereceğim, dünyanın en güzel yerlerinden birini kazdı. ve kimsenin yapmadığı gibi yorumladı bulduklarını. çatalhöyük'te hayat hakkında konuştu, insanlar hakkında, mevsimlerden, çiçeklerden, inanç dünyalarından bahsetti. bunlar benim için çok önemli.

çatalhöyük'te onun kazdığı alanların üzerine çatı örttüler, gezebiliyorsunuz. çok heyecanlanmıştım görünce, nefesim kesilmişti "allahım mellaart'ın kazdığı yerdeyim!" diye.

mellaart'tan çok etkilenip lisans tezimi çatalhöyük hakkında yazmıştım, sonrası çorap söküğü gibi geldi, neolitik döneme bulaşmamın sorumlularındandır kendileri. iyisiyle kötüsüyle harika bi hayat yaşadığını düşünüyorum, önünde saygıyla eğiliyorum. çatalhöyük durdukça mellart'ı da hatırlayacak insanlar.




June 4, 2012

eski şeyler, yeni şeyler

bu fotoğraf 2004 mayıs'ında yozgat-kerkenes'te çekilmiş, bugün ilk defa gördüm, duygulandım biraz. en sağdaki benim, sarı kafalı olan da sarı kafa tahmin edeceğiniz üzere. en solda annesinin kucağındaki bebek, koca kız oldu, abla oldu hatta.


anlatacağım şeyler var aslında ama sıkılırsınız. tatsızlaştı çok ortalık diyeyim sadece, belki sonra yazarım. bu fotoğraf tarih oldu. kerkenes kazıcısının elinden alındı, sarı kafa başka bi şehire taşındı. ikisinin arasındaki süreçte arkeoloji tatsız bi şeye dönüştü.

oysa şu aşağıdaki yazdığımda 13 yaşında falandım, örrrtmen panoya asmıştı. bugün bi kitabın arasından düştü.
diyorum ki, "ben arkeolog olmak istiyorum. insanların nasıl yaşamış olduğunu bilmek istiyorum. bence bu şekilde hayatın nasıl değiştiği ve gelecekte nasıl olacağı konusunda bi fikrimiz olabilir. bu yüzden arkeolojiyi harika ve çok da önemli buluyorum. arkeolog olmak isteyenlerin çok sabırlı olması gerektiğine inanıyorum. güneşin altında küçük bi fırçayla bi şeyler bulmaya çalışmak hoşuma gidiyor. çünkü bi şey bulunca o çabaya değiyor. para kazanıp kazanmamak da umrumda değil!"


13 yaşındaki kendime "ah canım yaa" demek istedim, keşke hiç bitmese o naiflik. bi süredir arkeoloji, kazı falan deyince aklıma gelen ilk şey sahra tuvaleti. çok isabetli.

May 10, 2012

most wanted tabak

müzeydi, müzayedeydi hızımı almışken bi mektup da bağdat müzesi'ne yolladım.

bu yandaki tabak ırak'ta bi kazıdan çıkmış zamanında. halaf kültürü diye geçer, çok acayip insanlarmış yemin ederim. bağdat müzesi'ndeydi, çalındığını okumuştum. akibetini merak ediyorum.

8000 yıllık ve çok güzel olmasının yanında eski ders kitaplarımdan birinde fotoğrafı vardı, çok hayal kurdum ben küçükken buna bakarak. öyle bi hukukumuz var. benim biraz param olduğunda savaş çıktı, asla ziyaretine gidemedim.

kader ağlarını ördü bi noktada, son 10 senedir hep bu kültürün çıktığı kazılara gidiyorum rabbime şükürler olsun. (rabbim bana halaf dedi. ahihihi ayy, kendi kendime güldüm kötü kötü.) bu kadar güzelini görmedim lakin henüz. benim elime geçenlerin üzerinde halay çeken insanlar, şişman ördekler falan var hep. oysa ki bu, sanatlı manatlı resmen.

bakalım cevap gelecek mi?

bu arada "osman hamdi'yi satın alsanıza" diye email attığım kültür bakanlığı, "yapabilemeyiz çünkü yurtdışında" diye cevap verdi.

eveth.


üzülüyorum çok

geçen şubat'ta atina'da arkeoloji müzesi soydular, bayağı maskeli silahlı falan. beş kuruş para olmadığından memlekette, müzede 1 adet kadın güvenlik görevlisi bulunmaktaymış, direnince bağlamışlar. silahlı soygunculara direnmeye kalkışan kızkardeşimin önünde eğiliyorum.

antik olimpiyat oyunlarına dair eserlerin sergilendiği müzeden 60-70 kadar heykel uçmuş, o arada cam-çerçeve-vitrinler inmiş, canına okunmuş ortalığın. müzeler uyuzdur muyuzdur ama böyle şeyler olunca kendi evim soyulmuş gibi kalbim kırılıyor. bi nevi kendi evim soyuluyor zaten, hepimizin eşyaları bunlar.

bağdat müzesi'nin savaş sırasında yağmalanmasını televizyonda seyretmiştim, müze görevlisi kadın haber ekibini ağlaya ağlaya gezdirmişti, o orda ağladı, ben seyrederken ağladım. sonra e-bay'e bile düştü o heykelcikler, mühürler, boncuklar. ıraklıların hayatlarını mahvettikleri yetmezmiş gibi bi de binlerce yıl önce yaşamış insanların hayatlarını çaldılar.


atina'dan çalınanlarsa büyük ihtimalle bizim ruhumuz duymadan yeni evlerine yollanacak. redneck amerikan askerleri olmadıklarını düşünüyorum bu seferki hırsızların.


bu, yunanistan'ın kültür ve turizm bakanı pavlos geroulanos. tarih okumuş amerika'da, high honour'la mezun olmuş. biri harvard'dan öbürü MIT'den iki master diploması var. istifasını verdi müzenin soyulduğu gün.
acıklı çok.

May 9, 2012

yüksek yüksek tepelerde ev kurmak

bugünkü google doodle'ıyla howard carter'ın doğum günü kutlanıyor, tutankamon'un mezarını açan howard carter, eski usül arkeolojinin en meşhurlarından. silindir şapkalar, papyonlar, kazıya katılan leydiler, lordlar. ve bence bu eski usülün en hoş geleneğidir, kazı yaptığın yere bi de yerel mimariyle süslenmiş bi ev kondurmak. carter'ın luksor'daki evceğizi gibi.

hiç hazzetmediğim herr schliemann'ın da vardır böyle bi roma villasından bozma malikanesi, duvarlarındaki fresklerde karı-koca tanrılarla ziyafet yemeği yerler falan.

herrrneyse, herkesin aradığı troya'yı ben bulmuş olsam herhalde ben de aklımı kaçırırdım. ama içi kötüydü o schliemann'ın, bakın buraya yazıyorum.

carter'a dönecek olursak, ilk karşılaşmamız bu yandaki kitap sayesinde olmuştu. çok güzel kitaptır, okumadıysanız tavsiye ederim. "arkeolojinin romanı" diye geçer, ben ilkokuldaydım okuduğumda, kolay okunur bi kitaptır yani. yunan, mısır ve mezopotamya'daki ilk arkeolojik keşifleri anlatır, kanlım schliemann, çok sevdiğim 3 dilli rosetta taşı ve onu ilk okuyan champollion, carter ve tutankamon, çivi yazısının çözülüp okunması ve daha neler neler.
hızınızı alamazsanız bi de "tanrıların vatanı anadolu" var aynı yazarın, bu toprakları anlatır, hititleri, nasıl keşfedildiğini, hititçe'nin çözülmesinin güzel hikayesini.
c.w.ceram, aslında kurt wilhelm marek diye bi alman gazeteci-yazardır bu arada, nazi geçmişi kendisini rahatsız etmiş, takma adıyla kitap yazmış ölene kadar. valla naziydi, arkeolojiydi, bunlar birbirinden çok uzak kavramlar değil zaten bence.
giderken size çok sevdiğim bi arkeolojik türküyle veda ediyorum. 1997 yazında yassı bi höyüğün tepesinde binlerce yıl önce birilerinin oturduğu evleri kazarken aklıma geldiydi. annemi çok özlemiştim, 18 yaşındaydım, kazının asistanları zaman zaman eziyet ediyordu, çamaşırlarımı 2 haftada bi leğene basıyordum, astığım ipten köpekler çalıp kaçıyordu, velhasıl 4 saatlik uykuyla dana gibi koşturup duruyordum. yetmezmiş gibi bi de avuç içi kadar bi bebek mezarı bulunca iyice sinirlerim bozulmuştu, yanında kilden küçücük oyuncaklarıyla. allahım dram üstüne dram.