Showing posts with label meşhurluk. Show all posts
Showing posts with label meşhurluk. Show all posts

August 2, 2019

Köpenkler, Pullar, Helena

Klavyenin altına bir kitap sıkıştırdım, hayatıma devam ediyorum. Üç gündür nasıl güzel çalışıyor. Nasıl güzel çalışıyor? Normal bir klavyeden beklenenleri yerine getiriyor, tuşa basınca ekranda karşılığını görüyorum.

Merkür şeyi varmış arkadaşlar, neden haber vermiyorsunuz? Bırakın yazı yazmayı, kompüteri açmazdım bilseydim. Kudi, iç parazit tabletlerini yutturduğumun gecesi her şeyi kustu. Salonun ortasına, kilimin üzerine. Tabletleri de mi kustu bilmiyorum, gözlerimi kapayıp temizledim ortalığı. Pek sevmediğim bir veterinerden aldım bu iç-dış parazit ilaçlarını, Kudi, ensesine dış parazit şeyini sürdükten sonra da atarlanmıştı. Çocuğa bok atıyorum ama ben de sürekli şüpheler içindeyim. Veteriner bir kadın aslında ama ne zaman gitsem kocası oturuyor, kadın yok ortalıkta. Annemin köpeklerinden biri Leishmania (ne siz sorun, ne ben anlatayım, korkunç bir hastalık), onun için bir tasma sordum. Adam içeri gidip karısını telefonla arayıp geri geldi, işime yaramayacak bir tasma gösterdi filan. İçim daralıyor böyle şeyler olunca.

Ay buraya da sorayım, belki bir bilen vardır. Şunu arıyorum:


Bu ya da pire, kene vesairenin yanında tatarcık ve sivrisinekleri de uzak tutan herhangi bir tasma. Bir ara internetlerde görmüştüm, şimdi hiçbir yerde bulamıyorum.

Köpenklerle devam ediyorum; sabah gördüm, orduda görev yapan köpekler onuruna pul serisi çıkıyormuş Amerika'da:



Ordu mordu umrumda değil, ne güzel grafik tasarım allahım! Biz de görürüz umarım bir gün işinin ehli insanların tasarladığı pulları. Mayıs ayında şu çıkmış mesela:


Nerede duruyor bu insanlar, anlayanınız var mı? Fon ne yani? Yeşillendirilmiş Mars yüzeyi mi? İnsanlar insan mı, vitrin mankeni mi, bunu da asla bilemeyeceğiz. "Hayaller"in Y'sinin koltuk değneği olduğunu anlamam 5 dakika sürdü. Amerikan pullarını tasarlayanlar diyecek ki "Fon, bayrağın renkleri; yıldız şunu temsil ediyor, bunu temsil ediyor." Biz ne diyeceğiz? "Yeşil radyoaktif atık var sanırım?"

Ergenliğimin süpermodeli Helena Christensen'le tek taraflı aşk-nefret ilişkim tam gaz sürüyor. (Instagram'da takip ediyorum yani kadını.) Köpeğini alıp Danimarka'ya ailesinin yanına gitti. Geçen gün story'sinde şunu gördüm:


Dikkatli bakarsanız, koltuğun köşesinde kürklere kıvrılmış yatıyor çocuk. Bunda bir şey yok. Dikkatinizi çekmek istediğim şey koltuğun üzerine serilmiş olan örtü, aynen benim ve milyonlarca köpekle yaşayan insanın serdiği gibi bir örtü. "Helena da insanmış!!" diye kocama yolladım. 

Helena'nın insan olduğu konusunda şüphelerim var, köpeği de tüy dökmüyormuş deseler hemen inanırım. Ama allahaşkına bir bakın, bu kadın 51 yaşında.



51 yaş, çok yaşlı olduğu için değil. Kadın o kadar güzel ki 71 filan da farketmeyecek zaten. Şu durduğu yerden atlayıp yüzdü, valla sinirlerim bozuluyor ama kendimi de durduramıyorum.

Nazar etme ne olur, çalış senin de olur felsefesini izleyerek dambıllarımı ve matımı alayım. Sıcakta salona gitmeyi gözüm yemedi, zaten ne gerek var, evde kendi kendime de fenalık geçirebilirim, birkaç set mekik ve planke bakıyor o iş.

Güzel bir hafta sonu temennisiyle gidiyorum, gözlerinizden öbüyorum.

January 17, 2018

Geçen Sene 11 / Ceyn Fondalık

Geçen sene eylülde gene Urla'ya gitmişiz.


Özbek Köy burası, yemek yemiştik. Yan masada oturan ve uzaktan bile köpek görse çığlık atmaya başlayan kazık kadar kadın olmayaydı pek huzurlu bir akşam yemeğiydi. Çığlık ata ata ciğerlerimi söndüren kadın akabinde köpeğin fotoğrafını çekip instagrama koymayaydı belki o kadar sinirlenmezdim. (Sinirlenirdim.)

Sabah şunları gördüm:



İlk fotoğraf için "LA Modern Sanat  Müzesi galası için kırmızı halıdayım" yazmış. İkincisinde "Bu da ertesi sabahki halim. Fermuarını açamadığım için elbiseyle uyudum. Bir kocam olmasını hiç bu kadar istememiştim," yazıyor.

Jane Fonda'yı sevmeyip de ne yapalım, kendiyle dalga geçebilen insan olmak ne güzel.

Çalışmaya gidiyorum, küçüklerin gözlerinden, büyüklerin alınlarının çatından öbüyorum.

December 6, 2016

Hellö.

Ay bu yeni halini hiç sevmedim ben buranın, yeni yazı yazmak için nereye basacağımı aradım bir süre. NE GEREK VARDI BLOGGER??!

Her gün "Aaa şunu bloga yazayım" diye onlarca şey geçiyor aklımdan, nedense bir türlü oturamıyorum kompüterin başına. Geçtiğimiz haftaların akılda kalan hadiselerini yazayım bari.

Annemle babamın Ankara'daki evini boşalttık, eşyaları Urla'ya yolladık. Babamı da beni de göçerten bir faaliyet oldu bu; her sabah evden çıkıp gittim, akşama kadar eşya ayıkladım, çöpe attım, koli yaptım, taşıdım filan. Hatıralar geçidi tabii bir yandan, fotoğraflar, defterler, kuduz karneleri...


Eveth. Ama yani o çocukluğumuzdan itibaren bilinçaltımıza yerleşen kamu spotlarının bir faydası varmış. Önce sabunlu suyla yıkayın, sonra en yakın kuduz merkezine koşun. Kardeşim ısırıldığında kuduz merkezi Çinçin'deydi, sabahın 4'ünde maceralı bir seyahat olmuştu. Köpek kuduz değildi, benimki sürü protokolüne aykırı hareketlerde bulunmuş gecenin bir saati.

Bu arada çöplük prensesi Mara'yı kazasız belasız Almanya'ya yolladık. Yani kazasız belasız deyince hakkını vermiyor, bayağı bir mucizeler geçidiydi. Önce fotoğraf koyayım, Alman çayırlarında mutlu bir kütle:


Dertli bir iş yurtdışına evcil hayvan çıkarmak, 3 ay öncesinden çalışmaya başlamak gerekiyor. Pahalı da bir hayli. Ama becerdik. Uçuş günü her şey o kadar yolunda gitti ki inanamadım. THY görevlisi kızın kibarlığı ve tatlışlığı (Sevgili Emine, her dileğin gerçek olsun senin!), son anda hesapladığımızdan daha az para ödememiz, herkes 3 metre uzakta dururken Çorumlu Almancı bir çiftin Mara'yı yerlere yatırıp yarım saat mıncırması filan.

Çocuk sağlimen vasıl olunca rahatladık, annemle dedikodusunu yaptık:


Teyzelerimin ikisi de gurbetçi olduğundan tecrübemiz var yumuşak terlik ve valkmen konusunda. Annemle gıybetin de sağı solu belli olmuyor, tam hızımı almış edebiyat dünyasına çemkirirken araya fotoğraf soktu:


Ben hızımı alamamışım, hala yazıyorum. Annem Hakan Akkaya'yı çok kibar, efendi ve mütevazı bulmuş. Mahallenin çocuklarından sonra dükkanda çalışan elektrikçi abi ve çırağıyla da neşeyle fotoğraf çektirmiş. Resmen o uyuz Ege kasabasında senden benden renkli bir hayatı var annemin.

Hafta sonu 3 tane incecik kitap bitirdim, başka da bir şey yapmadım. Goodreads'de yenilen pehlivan misali her sene kendime ulaşamayacağım sınırlar koyuyorum, yılın bitmesine azıcık kalmış, anca 30 kitap okumuşum.


Muhtelif Evhamlar Kitabı'nı Sarıkafa verdi, ne zamandır bu kadar beğenerek öykü okumamıştım. Acıklı öyküler, ben uyarmış olayım. Ama kanırtmıyor, ders vermiyor, okuyanı aptal yerine koymuyor; pek güzel kurmaca öyküler. Tam olarak neyle karşılaştırıyorum bilmiyorum ama içimden klasik öyküler demek geliyor. Onu bitirip İntihar'ı okudum, gencecik bir yazarın intihar eden arkadaşının arkasından yazdıkları. Bir hayli de etkilendim, kalbimi sıkıştırdı ama gidenin arkasından dövünmek yerine o hayatın bende bıraktıklarını koruyup kollamaya meyilli biri olarak büyük bir saygıyla okudum. Peşinden de Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler. Adının vaad ettiği her şeyi verdi allah için, bu kitabı da sevdim. Gene acıklı öyküler, başka hayatlar, başka acılar. Tam da okumak istediğim gibiydi. Bu üçü arka arkaya hafta sonumu bir depresyon panayırına çevirdi, kendim ettim kendim buldum, naapıyım.

Gideyim biraz sebze alayım ya da zebze alayım, o da olur. Geçenlerde durduk yere "ARTIK BU EVE DIŞARDAN YEMEK SÖYLENMEYECEK!" diye halılarda yuvarlandım. Bence sağlığımızı filan düşündüğümden değil, et yiyen barbar kocamın önüne bir olasılıklar denizi serilirken bana sadece kaşarlı pide düşüyor. O yüzden üşenmeyip manava gidiyorum, gelsin pırasalar, gitsin kerevizler. Hem daha ucuz.

Dolarlarınızı bozduruyor musunuz? Herkesler dolar bozdurup memleketin birlik ve beraberliğine çimento dökerken benim payıma düşe düşe 1 manat düştü.


Kim kakaladı bilmiyorum ama ben dolaşımdan çıkardım, masanın üstünde duruyor, birbirimize bakıyoruz manatla. Bir gün kavgaya filan girersem "Bir manatlık adamsın ulan sen!" diye kafasına atacağım hasmımın.

Giderken şunu bırakayım, sabahtan beri delirmiş gibi bunları dinliyorum, İspanyol paça pantolonun üstüne çiçekli gömlek giyecek hale geldim, favorilerim uzadı. Anatolian Rock Revival ne güzel bir fikir olmuş, youtube kanalı şurada, neler neler var.



Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden, kedilerin ve köpenklerin kafalarının tepelerinden öperekten gidiyorum, arayı açmam, gene gelirim.

November 28, 2014

Son Akşam Yemeği ya da Il Cenacolo (Aferin)

Bugün, başka hiç derdimiz yokmuş gibi, geçen yaz Leonardo Da Vinci'nin Son Akşam Yemeği ile yaşadığım maceradan bahsetmeye karar verdim.

Tatilimizin 5 gününü Roma'da neşeyle geçirdikten sonra Milano'nun bir miktar dışında kalan Varese kasabasına intikal ettik çünkü barbar kocamın işleri vardı. Yani gün boyu ortalıkta olmayacaktı ve benim başımın çaresine bakmam gerekiyordu. Dediler ki "Git, Son Akşam Yemeği'ni gör. Ama nasıl bilet bulursun bilmiyoruz", internete girip tur mur aradım, en erken bilet bir ay sonrasına. Barbar kocamın, yıllardır birlikte iş yapmak vesilesiyle, tuhaf bir aile ferdi haline gelen arkadaşı Andrea dedi ki, "Sen gene de git manastıra, biletçiye ağla."

Ertesi sabah otele taksi çağırdım, taksiciyle bir gece önceki dünya kupası maçını konuştuk, biraz hayatımı anlattım, o da biraz hayatını anlattı, beni tren istasyonuna bıraktı. Bilet alıp trene bindim, Milano bir saat mesafede, açtım kitap okuyordum ki bilet kontrolü için janti bir amca dolaşmaya başladı.

Biletimi uzattım, bir şeyler dedi, "Ay İtalyanca bilmiyorum" dedim, ön koltuktan bir kız İngilizce olarak müdahale etti, meğer trene binmeden biletimi deldirmem gerekiyormuş. "Aiiyyy bilmiyordum, hay allah naapıcaz!!!" diye kıvranırken amca biletimi deldi, bir şeyler dedi. Çevirisi kızdan geldi, "Güzel mavi gözlerinin hatırına bu seferlik affediyorum". Tam "Ama gözlerim mavi değil?" diyecek oldum ki küçük flörte uyandım, yan cebime koydum, vagon sakinleri kıkırdadı.

Milano'ya indim, metroyla şehir merkezine attım kendimi. Yeryüzüne bir çıktım ki şununla burun buruna geldim. Duomo di Milano.


3-5 gün önce başka bir katedralin kubbesine tırmanırken panik-atak geçirmiş olmanın sıkıntısıyla ve biletçiye ağlamam gerektiğinden basıp manastıra yürümeye başladım.

Uzaktan kırmızı tuğlalı manastır göründü, Santa Maria delle Grazie.


İnşası 1497'de bitmiş. Böyle tarihler gördükçe, kaldırıma çöküp ağlayasım geldi bütün tatil boyu. Bu gene bir şey değil, 1099 gördüm Milano'da. Yani tabi ki yüzlerce yıl zarfında tamir-tadilat görmüş bütün bu binalar, beni esas vuran binlerce yıldır kutsal olan alanlara inşa edilmiş olmaları. Pagan tapınağı varmış, Romalılar kısmen onun da malzemesini kullanıp kendi tapınaklarını inşa etmiş, sonra Hristiyanlar ya elden geçirip ya sıfırdan başlayıp manastır yapmış, katedral dikmiş. Kültürdeki bu devamlılık ne güzel. Öyle böyle değil, NE GÜZEL! Şehir bu alanlara göre, bu alanların etrafında gelişmiş; bütün yollar katedrale çıkıyor, öyle beton apartmanların, çöplüklerin arasında boynu bükük kalmış tarihi bina aramıyorsunuz.

Neyse. Manastıra girip bilet gişesine yürüdüm. Gözlerimi kırpıştıra kırpıştıra ilk bilet ne zamana diye sordum. Abla bana biraz bakıp "Tam 4 saat sonra geri gel" dedi.

Ben: Allahım nasıl yani, bugün mü 4 saat sonra?
Abla: Si, si. Bir bilet iadesi var, sana veriyorum.
Ben: Ühühüühü çok teşekkür ederim, çok!
Abla: 15 dakika erken gel. Sakın geç kalma.
Ben: GRAZIE! GRAZIE!

4 saati sağda solda kahve içerek, yan masalara laf atarak, barbar kocama kısa mesaj yoluyla nispet yaparak geçirdim. 15 dakika da değil, yarım saat önce manastırın bahçesinde bittim. Tam hatırlamıyorum, 15 ya da 20 kişilik gruplar halinde alıyorlar içeri ve nasıl bir törenle alıyorlar.

Bizim grubun sırası geldi, biletler kontrol edildi, grubu ikiye böldüler, bir holden içeri doğru yürüdük. Arkamızdaki otomatik kapı kapanıp bizi camdan bir bölmeye hapsetti, birkaç dakika durduk. Önümüzdeki kapı açıldı, biraz yürüyüp tekrar durduk, tekrar yürü, tekrar dur. Esas salona giren kadar ısımızı falan ayarladılar resmen, ben olsam fısfısla dezenfekte de ederdim, İtalyanlar henüz o kadar delirmemiş.

Nihayet girdik küçük yemek salonuna. Bütün gruptan kollektif bir nefes bırakma fısırtısı çıktı, "Hhhhhhhhaaaaa!"



Leonardo keşişlerin yemek yediği salonun duvarına yapmış Son Akşam Yemeği'ni. Nerdeyse 5 metreye 8 metre gibi ebatları. Ve allahım, İtalya'daki her sanat eseri gibi bunun da hikayesi çok acayip.

Leonardo işi almış ama bitirmesi yıllar sürmüş. Gelip iki kaş göz boyayıp aylarca ortadan yok oluyormuş. Manastırdan biri çemkirecek olmuş, cevabını şu şekilde almış, "Çok konuşmasın, zaten Yahuda'nın yüzü için model arıyorum, keşiş efendiyi model alırım, sonsuza kadar ihanetçi Yahuda olarak kalır duvarda."

Acaba duvar resmine kapıyı bu keşiş mi açtırdı diye düşünüp güldüm içimden. İsa'nın hemen altındaki gri dikdörtgen, zamanında oraya açılmış bir kapı. Birileri Da Vinci falan dinlemeyip kırıvermiş duvarı. Herkesin ayakları görünüyor, İsa'nınkiler kapıyla gitmiş.

İlk görüşün heyecanı geçince resmin ne kadar solduğunu farkettim. Leonardo, geleneksel fresko tekniğiyle değil, kuru duvar üzerine bir takım numaralarla boyamış, tempera dedikleri yumurtalı bir boya karışımı falan. Resim zaten biter bitmez bozulmaya başlamış, bir 60 yıl kadar sonra "Tamamen mahvoldu" diye kayıt tutmuşlar manastırda. Ben aceleci keşişi suçluyorum, daha önce de yazdım, sanatçının işine karışmamak lazım. Özellikle de İtalyan olanların işine.

Velhasıl Son Akşam Yemeği bir restorasyon belası haline gelmiş; birileri fresko muamelesi çekip onarmaya kalkmış, bütün boyayı bozmuş; başka biri bu bozulmaları kazımak zorunda kalmış; birileri onarırken birkaç havarinin yüzünün ifadesini değiştirmiş, halk ayaklanmış; o arada savaşlar, bombalamalar; bir ara cephanelik olarak kullanılmış manastır, askerler havarilerin gözlerini oymuş. Yani düşünün, kendi halinizde bir keşişsiniz, zaten 2. Dünya Savaşı patlamış, şehir bombalanıyor, bir de Son Akşam Yemeği'ne bakmak zorundasınız. Kum torbalarıyla kapatmışlar sağını solunu, bir şekilde bugüne kadar gelmeyi başarmış duvar.

Son restorasyon kampanyası 21 yıl sürmüş, bugün gidip de gördüğümüz duvar resmi bu restorasyonun neticesi. Ahı gitmiş vahı kalmış anlayacağınız, gördüğümün ne kadarı Leonardo'nun boyadığı gibi duruyor hala, hiç bilmiyorum.

15 dakikamız vardı tam olarak resimle. Yanımdaki çift, cep telefonuyla fotoğraf çekmiş, üzerlerine 5 tane salon görevlisi orta yaşlı kadın atlayınca farkettim. Ama nasıl atlamak, yavrusunu koruyan şahinler gibi. Adam "Tamam kapattım telefonu" falan dedi, kar etmedi, bütün resimleri teker teker sildirdiler telefondan. Kadınları çok takdir ettim. Turistlerden nefret ediyorum, kendi turist halimi de sevmiyorum.

İsa ve havarilere son bir bakış atıp çıktım, koşa koşa metroya, ordan gara, ordan Varese'ye. Varese'de taksi durağı olmadığını ve yoldan da taksi maksi geçmediğini dehşetle farkettiğim gün oldu bu. Pizzacıdan taksi durağı telefonu aldım, aradım ağladım. Kaldırıma çöküp sigara içmeye başladım, hava kararırken "Allahım acaba İngilizce anlaşabildik mi telefonda?" diye dertlenmeye başladım. Sonra uzaktan sarısını gördüm taksinin. Kapıyı bir açtım ki sabahki şoför.

Ben: Sen Varese'nin tek taksisisin di mi?
Taksici: Ahahhahhaha, evet!
Ben: Burda kaldım sandım, asla otele gidemeyeceğim sandım, hava karardı, ne biçim yer burası, yoldan taksi geçmez mi, yarım saattir seni bekliyorum?
Taksici: Yahu sana dedim telefonda, müşterim var, on dakikaya geliyorum dedim.
Ben: Duymadım ki öyle dediğini.
Taksici: Neyse. Neler yaptın bugün?
Ben: Son Akşam Yemeği'ni gördüm!
Taksici: Biz İtalyanlar ne diyoruz ona biliyor musun?
Ben: Il Cenacolo.
Taksici: Aferin.

Her koşulda aferinimi alırım.

November 13, 2014

Perşembe Postası

Bozuk para çanağını masaya boşalttım, teker teker dizdim, hesapladım. 40 liram varmış.


Yarım saat kadar da fotoğrafa filtre, şablon falan arandım. Nasıl harcayacağım bunları bilmiyorum. Adım Bakkaldelirten'e çıkacak.

M.K.Perker'in ufak tefek dergisi Türk Mucizesi'nin 2. sayısı çıkmış, hemen aldım. Şu kareye çok güldüm.


Dergi güzel, özellikle "Anadolu Rock Grubu Bateristi Timur Abi" ve arka kapaktaki "Fuat Borman Nerede?" hikayelerine mehehhehe diye güldük, dürte dürte birbirimize gösterdik evde.

Geçenlerde gene komşu pavyonda hır çıktı, bir ara uyanır gibi oldum, sonra polis sirenlerini duyunca dalmışım tekrar. Yumruklaşmaya normel normel geliyor polis, silah sesi olunca sirenle. Ertesi sabah apartmanın bahçesinde bunu bulduk.


Ne diyeceğimizi bilemedik.

Hafta sonu kızlar geldi, bizde kaldı. Saçaklı'yı ve Mino'yu, blog yazmak vesilesiyle tanıyorum, mazimiz burası yani. Gezdik dolandık, Samanpazarı civarında bir kafeye oturduk. Instagram'a bakayım dedim, Mino çok güzel bir fotoğraf koymuştu, hemen beğendim, bir de "Aaaa neresi ayol burası??" diye haykırdım. Sessizce arkamdaki duvarı gösterdiler parmaklarıyla.


Sandalyemde 45 derece dönüp ben de bir fotoğrafını çektim duvarın. Çay yerine kahve içtik, gönül koymadık gene de.

Geçen bayram barbar kocamın abisine gitmiştik. Herkes güp güp kavurma yerken ben bir köşede ağlamayayım diye kısır yapmış, çok duygulandım. Kalkmaya yakın bir de kitaplarını yağmaladım, elindeki bütün eski basım Stephen Kingleri naylon torbalara doldurup eve getirdim. Tam olarak getiremedim aslında, çoğu arabanın bagajında kaldı. Neyse şöyle şeyler işte hep:


Biraz Philip K. Dick de var, bagajda. Ev-ofis-Yozgat falan arası seyahat ediyorlar haftalardır. Dünya güzeli keçe defteri de Mino getirdi, Gönül Ağacı diye bir projenin ürünlerinden. Belki denk gelirsiniz bir yerlerde, dar gelirli kadınların el emeği, göz nuru. Tarih attım içine ama yazmaya kıyamadım henüz.

Babam Ankara'ya geldi, yorgan bulamıyormuş evde, şimdi çıkıp kendi evinde yorganlar nerde duruyor göstermeye gideceğim. Gizemli yorganları, kendi hayatımın bir büyük gizemine bağlayıp bitireyim yazıyı.

2013 Haziran'ından sonra delirmiş gibi tartışma programı seyretmeye başladık. Bütün programlara katılan kır saçlı bir gazeteciye gözüm iyice alıştı o arada. Fakat bir akşam, konuk olduğu programa bir de telefonla bağlanınca kafam karıştı. Abdülkadir Selvi ile Hüseyin Yayman gizemi o gece başlamış oldu. Hüseyin Bey'in soyadını uzun zaman Yaman sandım. İkisinden birini ekranda her gördüğümüzde evde şu yaşanmaya başladı:

Barbar kocam: Aaa bak Hüseyin Yayman çıktı.
Ben: ...
B.K.: Yoksa Abdülkadir mi?
Ben: Evet.
B.K.: Hohohohoh bildiğin Hüseyin yahu!
Ben: Hisiyin mi? Kim? İvit.
B.K.: Valla abartıyorsun, Abdülkadir işte.
Ben: Allahım al canımı kurtulayım.

Uzun zaman geçti, artık ayırabiliyorum gözlerimi kısıp dikkatli bakınca. Zaten Abdülkadir Selvi daha çok çıkıyor televizyona, sallasam bile şansım daha yüksek onunla.

Şöyle bir an yaşanmış televizyonda, kaçırdığıma çok üzüldüm.


Hayatımın kombosu, füzyonu, atomik reaksiyonu olacakmış. Fotoğrafla avunuyorum. Haydi çıktım ben, güzel perşembeler olsun hepimize.


September 27, 2014

(13) En Sevdiğim Yazar-lar!


Gabriel Garcia Marquez. Çünkü kimse onun anlattığı gibi hikaye anlatamıyor.



Edgar Allan Poe. Çünkü karanlığın, melankolinin, içli gözyaşlarının, korkudan karanlıkta tuvalete gidememelerin babası.



Roald Dahl. Çünkü "En önemlisi, etrafındaki dünyayı pırıldayan gözlerle seyret, çünkü en büyük gizemler her zaman en olmayacak yerlerde saklıdır. Sihre inanmayanlar, onu asla bulamayacaklar."

July 17, 2014

Barok Roma I: Bernini

Gezi yazısı yazamıyorum, yazarken içim sıkılıyor. Bir de yani gittiğim yer de öyle keşfedilmemiş bir cennet falan değil, dünyanın en çok turist gören şehirlerinden biri. Gördüğümde beni ergenler gibi heyecanlandıran şeyleri yazacağım.

Aylar önce ve sanırım bu filmi seyrettikten sonra aldığımız biletlerin tarihi yaklaşınca panikle bavul aramaya başladık. Şahsım adına bavul toplamaktan da havaalanlarından da nefret ederim, seyahat halinde olmaktan da çok hoşlanmıyorum. Gidilecek yere varınca seviniyorum, allahtan. Evde bavul yoktu diyorum size, öyle gezgin bir aileyiz.

Roma çok güzel. Gerçekten çok güzel. Turist olmak için harika bir yer. Turlardan kaçan insanlar olarak elimizdeki gezi rehberine muhtacız hep, bu sefer duvara tosladık. Çünkü ucuz diye aldığım şu yandaki rehber bok gibiydi.

Önceden belirlenmiş yürüyüş rotaları var rehberde, o rotalara uymuyorsanız kullanması tam bir kabus. Bir de çok özetlenmiş vaziyette bilgiler. Benim gibi, bir kilise inşa edilirken kim kimin ekmeğiyle oynamış, o heykelin yüzü neden o tarafa bakıyormuş falan öğrenmek isteyenlerdenseniz, bu rehber, o rehber değil.

Dünya turizm başkenti diye her yerde İngilizce bilgi panosu bulurum diye düşünüyorsanız, sizin de kalbiniz kırılacak. Umurlarında değilsiniz, Roma'nın göbeğindeki postanede kimse İngilizce konuşmuyordu mesela, size Milano'da bir tütüncüden kartpostal yolladım, bilmiyorum gelir mi. Pul diye yapıştırttıkları şeylerin üzerinde "Size bir video mesaj var!" falan yazıyor, sakın inanmayın, yok öyle bir mesaj.

Velhasıl, ya paraya kıyıp kulaklık alacaksınız ki onlar da her yerde yok ya da bir gece önce internetten çalışacaksınız. Bir alternatif de Kolozyum gibi, Pantheon gibi, görülmesi allahın emri yerleri görüp kendi fetiş konularınızın peşine düşeceksiniz. Biz öyle yaptık.

Aile fetişimiz iki şahsiyeti kapsıyor; 1571-1610 arası yaşamış Barok ressam, bedess madırfakır Caravaggio ve 1598-1680 arası yaşamış Barok mimar-heykeltraş-ressam, altın çocuk Bernini. Zaten Roma, bu ikisi olmadan bir hiçmiş, onu anladık.

Önce Galleria Borghese'ye gittik, "Yarına bilet var cnm" dedi kasadaki oğlan, bileti alıp ertesi gün koşarak geri döndük. Galleria Borghese, "özel sanat kolleksiyonlarının kraliçesi" olarak biliniyor, hiç itiraz etmeyeceğim, haklılar. Borghese ailesi, o meşhuuuur ailelerden, Mediciler gibi. Sanat kolleksiyonu, kardinal olan bir Borghese ile başlamış, bu kardinal aynı zamanda Caravaggio'nun ve Bernini'nin de en büyük destekçisi zaten. Papa V. Paul'ün de yeğeni; iktidar, güç, para mara bildiğiniz gibi değil.

Önce Bernini'nin heykellerini gördük, bu aşağıdaki Apollo ve Daphne.


Apollo, dünya güzeli su perisi Daphne'ye göz koyar. Daphne istemez, Apollo kovalar, Daphne bir nehir tanrısı olan babasına yalvarır, "Ya güzelliğimi yoket ya da hayatımı mahveden bu bedeni değiştir!" diye. Daphne, ağaca dönüşür.

Ve Proserpina.


Yunan mitolojisinden bildiğimiz Persephone aslında, yeraltı tanrısı Hades de ona göz koyar, alır yeraltına kaçırır. Persephone'nin annesi Demeter, tarımın, toprağın, bereketin falan tanrıçasıdır, kızının arkasından yıkılır. Anlatmaya üşendiğim bir yığın itiş kakışın sonucu Persephone yılın altı ayını yeraltında kocasıyla, altı ayını yeryüzünde annesiyle geçirmeye başlar. Persephone yeryüzüne çıkınca karlar erir, çiçekler açar, bahar gelir yani.

Yunan-Roma tanrılarının tecavüzcü manyaklar olduğunu düşünmeyelim bir an için, Bernini taştan hayat çıkarmış, allahım yarabbim nasıl mümkün olabilir böyle bir şey?! Saçlar ani bir hareketle dönünce uçuşmuş, dirsekler atılıyor, Persephone ayak parmaklarıyla bile kaçmak istiyor. Ete gömülü o parmaklar?

Sorsanız bir çok şey olmak isterim ama Bernini'yle aynı dönemde yaşamış bir heykeltraş, mimar falan olmak istemem. Tam da öyle birinin hayatı için google'da Francesco Borromini'yi aratabilirsiniz. Kiliselerden ve zenginlerden sipariş alırken sıkıntıdan fenalıklar geçiren, melankolik, fevri Borromini en sonunda kendi canını almış. Bernini her ne kadar bir rakstar da olsa Borromini'nin hayaletini hala yanında taşıyor; birinin adını anan, diğerini de anıyor. Sonsuza kadar kurtuluş yok onlar için, birbirleriyle lanetlenmişler.

Bernini'nin Roma'daki numaraları saymakla bitecek gibi değil, kiliselerde heykeller, altarlar, Vatikan'daki San Pietro bazilikasının içinde ve dışında bir çok iş, meydanlarda çeşmeler. Şu var mesela, The Ecstasy of St. Teresa, Santa Maria della Vittoria kilisesinin içinde bir şapelde.


Azize Teresa önemli bi şahsiyetmiş, heykelde onun yaşadığı ilahi bir an tasvir ediliyor, yazdığı anılarından hareketle. İlahi bir kendinden geçiş sipariş edilmiş Bernini'ye, ortaya çıkan netice bir miktar "Ouuuvvv ilahi dedik ama bu kadın bayağı orgazm oluyor?!" tepkisi almış. Almış da ne olmuş, Teresa nerdeyse 400 yıldır her gün melekle karşılaşıyor, o ilahi an 400 yıldır sürüyor; milyonlarca turist, hacı, inanan-inanmayan da her gün önlerinde saygıyla duruyor, bu ana şahit oluyor. Ben inançlı biri değilim, beni insan ırkının bir ferdinin tonlarca ağırlıktaki taşı havada uçuşturması etkiliyor. O boşluktaki ayağın kırılganlığı, o elbisenin hafifliği. Ve tecrübeyle sabit ki insanlık, müteasıp sığırları değil özgür ruhları bağrına basıp hatırlıyor. Yoksa niye 40 derece sıcakta yüzlerce hacıyı iteleyip şu heykelin önünde iki dakika geçirmek isteyeyim, değil mi?

Son olarak tabi ki bir fil var, hep bir fil var. Bu seferki Bernini'nin fili. Karşılaşma anımız sanırım Roma'da dolaşmanın tam olarak nasıl bir his olduğunu da anlatıyor biraz.

Bakına bakına gezerken Santa Maria sopra Minerva kilisesine girdik, Roma-Katolik kiliselerinin en önemlilerinden biriymiş, biz gene bir heykel peşindeydik. Michelangelo'nun Christ the Redeemer'ı, yani Kurtarıcı İsa.


Dünyanın gördüğü en büyük ustalardan birinin elinden çıkma ve onun diktiği yerde duruyor 500 yıldır, sessiz bir meydana bakan kilisenin loş bir köşesinde. Michelangelo'ya saygılarımızı sunup çıktık, file tosladık.


Sırtında taşıdığı Mısır dikilitaşını civarda bir yerlerde bulunca bir kaide yaptırıp meydana dikmeye karar vermişler, kaideyi Bernini'ye sipariş etmişler. O da bu fili önermiş, "kusursuz bilgiyi taşımak için sağlam bir akıl gerekir" diyerek. Siparişi veren dönemin Papa'sı, işte eskizler yapılmış falan, herkes filden memnun derken gene bu meydana bakan başka bir kilisenin rahibi, heykeli kendi kilisesinin önüne istemiş, üstelik fil yerine de köpekler olsun istemiş. Bu kilise bir Dominikan kilisesi, Domini Cane, yani "tanrının köpekleri", yani tanrıya sadakat falan. Papa reddetmiş ama Dominikan rahip pes etmemiş, projenin her anında araya girip Bernini'yi çıldırtmış. "Bu fil, bu dikilitaşı taşımaz, filin altına bir küp koysun destek için" diye tutturmuş, Bernini "Ben bundan çok daha ağır şeyleri havalarda uçuşturdum, sen kimsin?!" diye itiraz etmiş ve fakat Papa destek için küp ekleme fikrini kabul etmiş.

Bernini "Ya sabır" diyerek küp yerine bir küre tasarlamış, filin karnının altına yerleştirmiş, görünmesin diye de filin sırtına bu örtüyü atmış. Fakat esas intikamını şöyle almış; bu aşağıdaki, filin kıçı.


Burası da kıçın baktığı istikamet, Dominikan rahibin kilisesi.


Yani ne yapıyormuşuz, sanatçının işine karışmıyormuşuz. Yoksa sonsuza kadar fil kıçına bakmakla lanetlenebiliyormuşuz.

Caravaggio da yarına kalsın, kendi yazısını hakediyor zaten. Uyumsuz, suratsız, sokak çocuğu, dünyanın en karanlık ama en ışıklı resimlerini yapan, diyorum işte bedess madırfakır Caravaggio. Haydi bakalım.

February 25, 2014

Ne Diyorsun İmelda?

Bu son 8-9 aydır aklıma İmelda Marcos geliyor sıklıkla. Gündemden düşeli çok oldu, genç arkadaşlarım bilmiyor olabilir, Filipinler'in först leydisiydi bir zamanlar. Google'a adını yazınca "ayakkabı?" diye öneriyor arama motoru ki haklı, bir de şöyle bir ayakkabı manyaklığı var. 


Marcos çifti 20 yıl kadar ortalığın canına okudu, para para para, İsviçre bankalarında hesaplar, yolsuzluk, akıl uçurtacak zenginlik. Sonra ayaklanmalar falan derken kaçtılar ülkeden, geriye bu 3500 çift civarı ayakkabısı kaldı kadının. Ha kaçıp sefalet içinde yaşadılar, adalet yerini buldu falan sanıyor olabilirsiniz, ben öyle sanıyordum ta ki geçen yaz biraz okuyana kadar. Zaten kaçtıkları yer Hawai imiş, sonra Bay Marcos ölmüş, İmelda da geri dönmüş memleketine. Şu anda ülkenin en zengin kadını, net değeri 5 milyar dolar, senatörlük yapmış, çocukları mecliste, bir tanesi vali olmuş falan. Haklarında açılmış 900 civarı dava var, teker teker düşüyormuş onlar da. Ayakkabılar için de bir müze inşa edilmiş, İmelda bakmaya gelmiş ayakkabılarına falan. 


Bir acayip. (Ay gerçekten mi?) Değil galiba o kadar acayip. Biz acayibiz insan ırkı olarak. Ne bileyim.

Şiştim ben. İmelda ne yapıyordur acaba tam şu anda, internetten ayakkabı mı bakıyordur? Benim yetiştirmem gereken bir şeyler var, çalışıyorum mecburen. Arkadaşlarım okulda gaz altında. Yol açılışı var çünkü, asfalt yol çok önemli bir şey biliyorsunuz. Çok önemli. Aç karnına 3 kahve içtim, 10 kadar da sigara. İnsanın midesi de çok önemli. Sabah yataktan anonsla fırladım, sokaktan minibüs geçiyordu "yol açılacak, başbakanımız gelecek" diye. Köpenklerle hazırola geçtik. Başbakanımız, elhamdülillah, çok önemli.

Sen bilirsin bu işleri, ne olacak halimiz İmelda?

November 18, 2013

Camila

Camila Vallejo 25 yaşında, Şili'deki öğrenci eylemlerinin liderlerinden ve haberlere göre artık bir milletvekili.

Erkek arkadaşlarımın bir kısmı Şili'ye gitmeye karar verdi bugün, bir tanesi Şili meclisinde çaycı olmayı deneyecekmiş.

Son derece harika habercilik yapan gazetelerimize denize girerkenki falan fotoğrafları düşmeden haber vereyim dedim size.

Öğrenci lideri ve bir hayli güzel olmasının yanında bir de coğrafyacı. Ayrıca 2011'de Die Zeit'ın kapağındaymış, aynı sene The Guardian okuyucuları tarafından "Yılın İnsanı" seçilmiş, yine 2011'de Time dergisi tarafından yayınlanan "Önemli 100 İnsan" listesindeymiş, 2012'de Newsweek onu "Korkusuz 150 Kadın" listesine almış.

Geçtiğimiz ay bir de kız çocuğu olmuş Camila'nın.

Olaylar olaylar. Bakalım milletvekili olarak bir faydası olacak mı halkına, babam düzenli olarak Şili gazetelerini takip ediyor, en kötü ondan alırım haberlerini. (Babamın düzenli olarak takip ettiği başka şeyler için bakınız: Yunan medyası, YÖK tez bilgi bankası, bahçedeki kediler, Urla-İskele balık mezatı, bazı arkadaşları, yaş üzüm rakısı, zeytin rekoltesi.)

November 16, 2013

"Warhol tanıdığım en salak insanlardan biriydi..."

"...çünkü söyleyecek hiçbir şeyi yoktu."

Cümlenin sahibi Robert Hughes, bir sanat eleştirmeni, geçen sene televizyonda şans eseri "The Mona Lisa Curse" belgeselini seyrettik ve çarpıldık. Sanatın nasıl bir piyasa haline geldiğinden, ödenen meblağlardan, dönen dolaplardan bahsediyordu; iddiası, bu çirkinliğin önemli bir kilometre taşının Mona Lisa'nın New York'a "gezmeye" geldiği ve önünde kilometrelerce kuyruğun oluştuğu 1963 yılı olduğu. Mona Lisa o kadar bilindik bir imaj haline geliyor ki bütün anlamını yitiriyor, laneti de böyle başlıyor.

Zihnibeyler'e belgeselin adını ararken küçük bir parçasını buldum, şansıma zaten aradığım yeriydi.

Aşağıdaki videoda Hughes önce Damien Hirst'e, sonra Andy Warhol'a, akabinde tanımadığım başka birine ve final olarak da konuştuğu zengin Warhol kolleksiyoncusuna giydiriyor.



6 parça halinde şurdan seyretmek mümkün belgeselin tümünü, benim için son derece zihin açıcı bir deneyim olmuştu. Robert Hughes hiç lafını sakınmayan ve başka türlü düşünebilen bir eleştirmenmiş, ciddi şekilde hayranlık besliyorum.


October 31, 2013

Bolonezle Şaka Olmaz


Dün gece rüyamda Tom Hiddleston'ı gördüm, spagetti bolonezle ilgili bir şakaya gülüyorduk. Dün bütün gün adamdan bahsettim, 10 aydır da et yemiyorum, böyle oldu sanırım netice. Bolonez sos hasreti sardı her yerlerimi. Tom Hiddleston tam olarak nerden çıktı bilmiyorum, beğeniyorum.

Biraz fotoğraf falan bakayım derken The Crow filminin yeniden çekimleri için adının geçtiğini okudum bir yerlerde, hatta evde makyajı falan yapıp deneme fotoğrafları göndermiş yapımcılara. The Crow her ne kadar ergenliğimin kült filmi de olsa devam filmleriyle birlikte tam bir kariyer karadeliği, giren çıkamıyor. Biraz heyecanlandım gerçi, odam filmin posterleriyle kaplıydı, ilk filmin repliklerini hem Türkçe hem İngilizce ezbere biliyorum hala.

Neyse, içim dışım Hiddleston oldu, sizi de şu aşağıdaki videoyla başbaşa bırakıyorum, gerzek gibi dansedişine kurban.

October 1, 2013

Rumer Şarkı Söylermiş Meğer

Bruce Willis'le Demi Moore'un çocuklarından biri Rumer. Zaman zaman içine gömüldüğüm Hollywood dedikodusu bloglarında genelde çenesinden bahsedilirdi. (Ah her koşulda evvela kadınlar parça pinçik ediliyor.) "Rumer Willis çene" diye öneriyor google arama motoru, siz düşünün artık durumun vehametini.

Her zamanki gibi başka şeyler araken kızın şarkı söylediğini fark ettim. Üstelik sesi de güzel. Videoların sesi en düzgün olanını aşağıya koyacağım. Sanırım bir klüpte düzenli olarak çıkıp şarkı söylüyor. Birileri çekip koymuş youtube'a. Hoşuma gitti benim, bir mahalle düğünü havası var.

Bir toplumsal vaka olarak "meşhur çocukları"nı akademik çalışma konusu yapan bile olmuştur eminim, kendi çapında bir endüstri haline geldi bu çocuklar. Yeni prenses Kate doğurduktan sonra bebeği sardığı battaniye yok satmış, battaniye yahu! İngilizleri anlamakta daha da güçlük çekiyorum; hadi öbürleri film çekiyor, dizilerde oynuyor falan, yeteneklisi var, sesi güzeli var ya da sadece peri kadar güzel diye bakmak hoşumuza gidiyor, o da kabulüm. Ama bu kraliyet ailesi hem hiç bir iş yapmıyor hem de yamru yumru insanlar.

En aklı başında sandığım İngiliz bir arkadaşıma bu konuyla ilgili fikirlerimi beyan edip bu ailenin yersiz zenginliğinden rahatsız olup olmadığını sorduğumda şöyle bir cevap aldım; "Ama o araziler, saraylar, şatolar falan bu ailenin malı, yüzyıllardır onlara ait mülkler bunlar." Bu nesnel bakış açısını takdir etsem de içten içe sırf uyuzluklarından bu konuyla uğraşmadıklarını düşünüyorum. Belki de bir zamanlarki parlak imparatorluk günlerinin anısıyla avunmak hoşlarına gidiyor, bilemiyorum. Nostaljik bir figür olarak bile olsa ortalıkta bir boka yaramayan prenslerin falan dolaşmasını ve milletin sevgiden baygınlık geçirmesini anlamakta güçlük çekiyorum.

Bruce Willis'in kızından girip İngiliz kraliyet ailesinin fiziki özelliklerine hakaret ederek çıktığım yazıyı burda bitiriyorum. Video aşağıda, Rumer müzik piyasasına girecekse bile umarım kötü kötü ergen popu yapmaz da böyle indie mindie bir şeyler yapar. Bu dünyaya bir Miley Cyrus yetiyor.






April 20, 2013

antonyo mi amor

antonio banderas'a çok hastaydım küçükken, hala da beğeniyorum. bu da çok güzel bi fotoğrafmış. kaşlarına kurban. şurda buldum.

.
desperado'yu mahallemizin sinemasında seyretmiştim. bu aşağıdaki sahne, şahsi "unutulmayan film sahneleri" listemde ilk 5 arasındadır.

April 11, 2013

marina ve ulay

performans sanatçısı marina abramoviç'ten daha önce bahsetmiştim. 2010'da modern museum of art'ta "the artist is present" diye bi performans gerçekleştirmişti. toplam 736 saat boyunca marina abramoviç hiç kıpırdamadan ve konuşmadan masada oturmuş, gelen ziyaretçiler de sırayla karşısında oturmuşlar. yoğun hisler, gözyaşları, şüpheyle karşılayanlar, her türlü reaksiyon var ama abramoviç yaşlı bi ağaç gibi karşılarında. bu kadını bu kadar ilgi çekici bulmamın sebebi bu sanırım, hem çok pasif hem de çok etkileyici, performanslar kendisiyle ilgili değil, karşısındakini yansıtıyor.

neyse, geçenlerde kardeşim bu aşağıdaki videoyu gösterdi, bahsettiğim performans sırasında marina'nın eski sevgilisi ulay gelip karşısına oturuveriyor. o anda da performans, izleyiciyi yansıtmaktan çıkıp bi anda tamamen sanatçının kendisiyle ilgili bi şey haline dönüşüyor, haliyle de aradaki bariyer ortadan kalkıyor.

bu arada eski sevgili dediğime bakmayın, çok fırtınalı bi aşkmış 70'lerde. artık hislerinin eskisi gibi olmadığını farkedince çin seddi'nin iki ucundan yürümeye başlamışlar, ortada buluşunca son bi kere sarılıp bi daha birbirlerini hiç görmemişler. aklıma bi aralar flört ettiğim birine çok sinirlenip bardan çıkışım geldi. planım, kendimi bi taksiye atıp havalı bi şekilde ordan uzaklaşmaktı. bindim de taksiye ama o arada bi çöp kamyonu önümüzü kesti. şoför de arka arkaya bi gaza bi frene basarak sıkıştığımız yerden kurtulmaya çalıştı. arka koltukta bu gaz-fren-gaz-fren fırtınası içinde öne arkaya savrulurken kafamı çevirip camdan baktım, flörtüm kaldırımda durmuş bana bakıyordu. bu sahne dakikalarca bu şekilde devam etti, dünyanın en manasız dakikalarıydı onlar. neyse zaten bahsi geçen flört de gözden düşmüş doğu avrupalı bi artistik buz patencisine benziyordu.

ikisi de buz patencisine hiç benzemeyen ve eminim ki bindikleri taksiler anlamlı bi şekilde gecenin karanlığına karışan marina ve ulay'ın yıllar sonraki karşılaşması göreceğiniz şekilde olmuş. ağladım biraz ben seyrederken. ulay'ın o yumuşak ve bin tane şey anlatan yüzü, marina'nın bi anda dağılıvermesi, o masanın üzerinden birbirine uzanan eller falan beni çok fena yaptı.

November 21, 2012

fiona'nın köpeği

fiona apple'la ilişkimiz inişli çıkışlı oldu, "çok arızalı kadın" halleri beni bunalttı bazen. ama bu iyi bi şarkıcı, hisli bi insan ve çok da güzel bi kadın olduğu gerçeğini tabi ki değiştirmiyor. bazı yazdığı şarkılar da çok fena yapar beni.

en son kendime bi karışık fiona apple playlist'i yapmıştım, öylece yuvarlanıp gidiyorduk. sonra bugün facebook'ta turnesini iptal ettiğini öğrendim. hayranlarına uzun bi mektup yazmış, köpeği çok hastaymış, ölürken yanında olmak istiyormuş.

internette dalga geçenler de var, üzülüp destek çıkanlar da. ben mektubu çok içten buldum, bi de oturup eliyle yazmış, 4 sayfa. şurdan bakabilirsiniz. köpeği janet bi pitbull, 4 aylıkken boynunda bi ip ve her tarafında ısırık yaralarıyla sokakta bulunmuş, dövüş köpeğiymiş yani. fiona apple o zaman 21 yaşındaymış, "artık bi yetişkindim ve janet benim çocuğum olmuştu" yazmış. aradan geçen 14 yıl boyunca janet bırakın agresifliği, hırlamamış bile, birbirlerine arkadaş olmuşlar, geceleri sarılıp uyumuşlar ve bi süre sonra anne-kız ilişkisi yön değiştirmiş. "kafamı göğsüne gömüp ağlardım, çenesini kafama bastırır, patileriyle boynuma sarılırdı" diye anlatmış fiona apple.

şimdi çok hastaymış, fiona apple'ın da güney amerika turnesine çıkması gerekiyormuş, şunları demiş: "şu anda gelemem, lütfen beni anlayın. evden bi kere daha gidersem öleceğinden ve onu uğurlamak için yanında olamamaktan korkuyorum. aldığımız kararlar bizi biz yapıyor ve ben kariyerini arkadaşlık ve sevginin önüne koyan bi kadın olmayacağım. ben evde kalıp en sevdiğim ve en eski dostuma yemek yapacağım."

benim hoşuma gitti bu mektup. arkadaşı olsaydım, "çok iyi yaptın" derdim. ölümü algılama şeklini de kendime yakın buldum, "janet bi köpek olmaktan çıkacak, onun yerine her şeyin bi parçası olacak; rüzgarın, toprağın, karın ve benim, gittiğim her yerde benimle olacak."

hasta olmadığı halde koko'yla evde oturmayı bi çok şeye tercih ediyorum. fiona apple dinleyelim bari birlikte.
bu en sevdiğim şarkılarından biri, ilk başta bu kızı sevme nedenlerimden biri de bu herhalde, şarkılarında aşk kumsalda birbirine koşan iki kişi değil, her şey yolunda değil. hayat öyle bi şey değil çünkü.

October 8, 2012

zeki müren ve m.m.

antika pazarını şöyle bi çabucak gezdik. algıda seçicilik en sevdiğim psikolojik şeylerdendir (şeyler?, ay neyse.), her yer kartpostal doluydu. lakin 3 liradan aşağı fiyat söylemediler, ben de kolleksiyoncu olduğumu düşünmüyorum, o yüzden almadım kartpostal. bu kolleksiyon meselesini bi düşünmem lazım.

gelelim aklımı kaçırdığım dakikalara. şu aşağıdakini bi tezgahta gördüm, fiyatını sorduk, antikacı amca da benim kadar heyecanlanmış olacak ki öyle az buz bi rakam söylemedi. uzaklaştık. yarım saat sonra geri döndük, kocam the barbarian pazarlık yaptı, anlaştığımız rakam ne beni ne antikacıyı çok memnun etmedi. ama almasaydık ben kendime gelemezdim.



zeki müren, marilyn monroe'nun mezarında fatiha okuyor. antikacının dediğine göre geçenlerde vefat eden bi müzisyenin evinden çıkan onlarca fotoğraftan biriymiş, arkasında 1963 yazıyor.

istikamet çerçeveci, bi ikonaymış gibi asacağım duvara, her geçişte bi fatiha da ben okuyacağım, ikisinin ruhuna.

August 15, 2012

boyama kitabı

bill murray'li boyama kitabı çıkmış, çok beğendim! şurda gördüm. peki şu bill murray hikayelerini duydunuz mu; tanımadığı insanların partisine gittiği, insanlar eğlenirken evi süpürüp, çıkarken de "kimse size inanmayacak" dediği? ahhahaha! çok var bunlardan, gizlice yan masasındakilerin hesabını ödediği, süpermarkette rafların arasından fırlayıp su tabancasıyla insanlara saldırdığı falan. hepsi de bill murray'in "herkese anlatabilirsin ama kimse sana inanmayacak" demesiyle bitiyor.




July 7, 2012

pol sana çok gıcığım


interpol'ün paul banks'i 5 şarkılık EP çıkarmış, benim haberim yok. radyo dinlemenin güzel taraflarından biri bu, haberim oluyor. sinatra şarkısını çok güzel cover'lamış, aşağıya koyuverdim.


helena'yla da hala ayrılmamışlar, bu havuzlu fotoğraflara çok gıcık kaptım. evrendeki mutluluğu vakumlamaya devam edin siz, biz faniler evde oturur çay falan içeriz, n'oolcak.

Paul Banks