Showing posts with label hormon postası. Show all posts
Showing posts with label hormon postası. Show all posts

January 13, 2020

Brokoli Kürü, Goodreads Layklaması

Rüyamda 4 kiloluk dambıl gördüm. Bu bilinçaltı daha ne yapsın gerçekten. En son geçen yaz gittim spora. Sonra hava çok sıcaktı, güneş çok feciydi derken buralara kadar geldim. Kilo aldım, sırtım ağrıyor, belim ağrıyor.

Cuma günü Ovacık dükkanı, salça filan diye ağlaşınca Derya yorum yazdı, dükkana o gün uğramış ve salça varmış. Bunu duyunca ben bir silkindim, paltomu giydiğim gibi fırladım evden. Baktım fena değilim, yürüdüm Kızılay'a kadar. Sonra dükkanda ter bastı, tansiyonum düştü, can havliyle salçaları sırt çantama tıkıştırdım. Ama kendimi durduramadım, bir de Hüsmen Ağa'ya uğrayıp turşu aldım.

İki dakika nefes alayım diye Sakarya'ya yeni çaktıkları banklardan birine oturdum. Ya valla ne bileyim, Sakarya gene aynı Sakarya. Bankın yanındaki çöp tenekesinin suyu akmıştı, yanar döner tabelalardan göz gözü görmüyordu. Belki de bende bir sakatlık var tabii komşular, bu da çok mümkün. Cumartesi markete gidelim diye evden çıktık barbar kocamla, ayağımı kaldırıma koymamla söylenmeye başlamam bir oldu. Paltom kaldırıma park etmiş arabanın kapısına takıldı, paltomu kurtardım bu sefer dirseğim gene kaldırıma park etmiş bir sonraki arabaya çarptı. Sokaktaki inşaat gürültüsünden kendi sesimi duyamıyordum. Zaten bu kaldırımdaki arabaların yarısı inşaatçıların, diğer yarısı sokaktaki manikürcüye, muhasebeciye, vize ofisine filan gelen insanların. Evet, bir de vize ofisi açıldı.

Kaldırımdaki arabalara bağırdım, inşaata bağırdım. O gün ne kedi otu ne de sarı kantaron içmiştim, kesin bu yüzden oldu meh meh meh. Ay kantaronlar bir yana, bir haftadır brokoli kürü yapıyorum. Ya gözünüzü seveyim bu Doktor Saraçoğlu Bey'in sebze mebze kürleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Geçenlerde televizyonda gördük adamı, öyle bön bön seyrederken bir anda fibrokistik meme için brokoli suyu filan demeye başladı. Ben "Allah allah işe yarıyor mu acaba?" diye yarım niyetlendim, geriye kalan niyeti barbar kocam tamamladı, "YAHU YAP İŞTE NE VAR ALT TARAFI BROKOLİ??!" diye.


Fibrokistik meme ne öldüren ne kaldıran, insanı uyuz uyuz taciz eden bir durum. İnsanın eline çeşitli ebatlarda kütleler geliyor, o kütleler ağrı yapıyor, hassasiyet yapıyor filan.

Ay iyice sabah programına döndürdüm blogu. Valla ben de bilmiyordum, hayat böyle bir şeymiş 40'lı yaşlarda, kendimi bir anda buralarda buldum. Sırt ağrısı, brokoli suyu, çoban çantası otu.

Gitmeden bir şey daha soracağım, Goodreads'de layklama konusundaki adab-ı muaşeret kuralları nedir? Neyi layklıyoruz layklayınca? Ne yaptığımı bilmiyorum çünkü. "Ay okumuştum, çok güzeldi" diye mi layklıyoruz, "Hiçbir fikrim yok ama kitap güzele benziyor" diye mi? Kitap yorumlarını değil de "Mina şu anda şu kitabı okuyor" şeylerini soruyorum.

Çok teşekkür ediyorum, öbüyorum.

December 23, 2019

Viçır Is Not Viçıng, Çeşitli Mimarlıklar, Bazı Çeneler Ne Kutlu Çeneler

Çok rüzgâr var bugün burada, yağmur da yağacakmış, güvercinlere öğünlerini takdim ettim. Köpenkler karşılıklı koltuklarda uyuyor, Koko battaniyemi gasp etmiş ama alamayacağım kıçının altından, çok derin uyuyor.

The Witcher'ı sebat edip bitirdik, ben beğenmedim. Dizinin oyuncu kadrosu belli olmaya başladığında herkes kendini yerlere atmıştı, "Henry Cavill'den Geralt olmaaaağz!!" diye. Bence dizideki tek iyi şey Henry Cavill'di, gayet inandırıcı bir Geralt olmuş sesinden tutun haline tavrına kadar. Geriye kalan karakterlerin sevilecek bir yanı yok, karakterlerin bir derinliği yok. Bakılacak bir özellikleri de yok; saçları çok kötü, kıyafetler sıkıcı.

Saç, makyaj, kostüm departmanını geçtim, senaryo da iyi değil. Savaş çıkıyor, anlamıyoruz neden. Gelip şehri yakıp yıkıyorlar, kim bu düşman? Düşmana neden düşman olmamız gerekiyor? Bu insanlar kim? Bu kraliçe neden bu kadar gerizekâlı? Kadın kendini kuleden aşağı attı sonunda, "Ayh aptal kadın" diye gözlerimi devirdim. Ben Cersei'nin ölümüne ağlamış insanım.

Ayh neyse. Game of Thrones'dan sonra hayatın bir daha eskisi gibi olmayacağı belliydi zaten. Onun da son sezonundan hıncımı alamadım, haydi kapatıyoruz hop hop diye bitiriverdiler. The Witcher, o boşluğu dolduracak dizi değilmiş. Ama Henry Cavill'in köşeli çenesine ve karın kaslarına bakmak için seyrederim tabii ikinci sezonu.

Perşembe günü Urla'ya doğru yola çıkıyoruz, yılbaşından ziyade babamın 1 Ocak'taki 75. doğum günü vesilesiyle. Doğum gününden neredeyse bir hafta önce gidiyoruz çünkü biliyorsunuz çalışmayan telefonlar, çöken internetler, allah bilir utanıp bize söylemedikleri başka neler.

Hafta sonu bianet'e "forensic architecture" hakkında yazdı, valla okurken bir sürü şeyi merak edip gugılladım. Adli mimari tabir edilen iş gerçekten çok etkileyici, Eyal Weizman da enteresan bir mimar. Şuradan okuyabilirsiniz yazıyı. Weizman'ın kitaplarını ve El Cezire televizyonda yayınlanan Rebel Architecture belgesel serisini merak ettim. Weizmanlı bölümü şu:



Weizman'ın gözetleme kulesindeki bir askerle arasında geçen diyalogla başlıyor. Diyalog gerçekten İsrail'in Filistin'deki varlığının nefis bir özeti gibi. Weizman'ın iddiası, İsrail'in mimariyi ve yerleşimi bir savaş aracı olarak kullandığı. Bu bölümü seyredip diğerlerine de bakacağım. Rebel Architecture serisi, mesleklerini bir direniş yöntemi olarak icra eden mimarları anlatıyor.

Bir başka doğum gününü kutlayıp gideyim. Eddie Vedder, ay lav yu sins 1991.



Eski Türkiye'de MTV vardı, eski MTV de müzik kanalıydı. 1992'de 13 yaşında bir kuduz ergen olan ben, bütün dünyayla aynı anda oturup bu "unplugged" konseri izlemiştim. Bir daha da kendime gelemedim zaten.

Köşeli erkek çenesi motifini de hayatıma Eddie Vedder sokmuş olabilir, şimdi düşündüm de.

Çamaşır yıkamam, anamla babama götüreceğim şeyleri ayırmam filan lazım. Kalkayım masadan. Grunge hırkasını giymiş kardeşlerimden başlamak suretiyle hepinizi öbüyorum. iyi haftalar temenni ediyorum.

January 19, 2017

De Hadin Kratis'e Tilililiiliili

Ay kesin hepiniz gördünüz, güldünüz filan ama dayanamıyorum koyacağım buraya. Ne zamandır bu kadar gülmedim ahhahhhah ay sinirlerim bozuldu!

Bu, yönetmenler makyaj videosu çekerse:



Bu da dublajlı makyaj videosu:



Deniz Bağdaş kimdir bilmiyorum ama allah razı olsun, şu iki videoyla koca bir günü aldı götürdü. Yumurta almaya diye evden çıkacaktım, kardeşim bir tane ruj istedi, hayat beni Gratis'e doğru itiyor resmen. İndirim de başlamış, bu mübarek perşembe günü Hızır beni soktuğu gibi çıkarır umarım o dükkandan.

December 18, 2013

Kim La Bu Ben Howard?

Of nerden nerelere yarabbi. Kardeşimle konuşuyordum, bana şunu yazdı: "Abla, hala biri Wrecking Ball cover'lasın diye bekliyorsun di mi?"

Ya bekliyorum evet. Ne yalan söyleyeyim Miley Cyrus'un söylediği halinden de hoşlanmıyor değilim, pop müzik ağlak olduğu müddetçe gayet de sevdiğim bir şey. O arada Miley Cyrus, Lana Del Ray'in Summertime Sadness'ini cover'lamış, kardeşim tavsiye edince onu bulup dinledim.Sonra konuşma şöyle devam etti, abilerimden ablalarımdan özür dileyerek olduğu gibi aşağıya koyuyorum ama yani ergen olduğumu da hiçbir zaman saklamadım sizden.


Bu Call Me Maybe'yi yazan her kimse ona, söyleyen kıza falan gerçekten minnettarım, yemin ederim bu dangalak ergen hezeyanıyla dünyayı daha sevimli bir yer yapmayı başardılar. Önce Steve Kardynal'in versiyonu beni mutlu etti, şimdi de bu.

Ben Howard kim, nasıl oluyor da bilmiyorum kim olduğunu, ne biçim cover yapmak bu?! O nasıl tekinsiz bir atmosfer, gözünü sevdiğimin uyuz İngiltere'si, neden en etkileyici müzikler hep senden çıkıyor? Kavun falan dedim, kaşsız kirpiksizsin, zaten 26 yaşındaymışsın, sana da çok gıcığım Ben Howard.

Şarkı genç kız şarkısı olduğundan kelli arada "bütün oğlanlar beni kovalıyordu" falan derken kıkırdayan ve fakat alıp kendi şarkısı yapan, 4 buçuk dakikada "aha da cover böyle yapılır" diye beni paketleyip paspasın üzerine bırakan bu çocuğa ne desem bilmiyorum.

Müzik beni hep çok heyecanlandırıyor.

November 21, 2013

Drink

Yıllar önce seyrettiğim bir eski Türk filminde Kartal Tibet oturduğu yalıdan fırlayıp üstü açık arabasına atladı, sevdiği fakir kıza gitmesi gerekiyordu acilen. Tam o esnada şımarık zengin kızlar olan arkadaşları onu engellemeye çalıştılar, "Oooo hadi gidip Hilton'da birer drink alalım" diye. Kartal Tibet drink almadı, sevdiği kıza gitti.

Bu yandaki akşam drink'ini çok hakettim ben bugün. Ruhum hırpalandı biraz. Bir yandan da gene bir helloradio listesi dinliyorum, sanki bilmiş de hazırlamış gibi kurban olduğum, o kadar güzel geliyor ki.

İyi bir haber bekliyordum bugün, bir arkadaşımdan. Ses çıkmayınca aradım, olaylar ummadığımız gibi gelişmiş. Ağladı telefonda, ben de ağladım biraz, beraber küfrettik. İnsanın adalet duygusunun üzerinde tepinilmesi kadar kötüsü yok.

Tost yer, çay içer başka bir arkadaşımın doğum günü hediyesini veririm diye Tunalı'ya inmiştim. Hepsi boğazıma dizildi, oturduğum kafenin ortasında "allahbelasınıversinosavcının"  diye ağladım tostun üstüne, çok güzel oldu gerçekten. Bu aralar bağzı şeylere yüksek sesle lanet etmemek gerekiyormuş, öyle diyorlar. Sonra arkadaşım geldi, hediyesini ve kartını verdim. O arada doğum gününün önümüzdeki cumartesi olduğunu farkettim. Gelecek sene daha da erken kutlamaya söz verdim.

Van'daki çocuklar için bere ve eldiven aldık birlikte, atkı bulamadık doğru dürüst. Örerim belki, bilmiyorum yetiştirebilir miyim.

Flamingo Pastanesi'nde kaçamak birer çay içtik. Yan masadaki kızların küçük bir köpeği vardı kucaklarında, karabaş bir sokak köpeği geldi masalarına. Oynamak istedi, bir şeyler istedi. Ben de onu alıp eve getirmek istedim. Öyle olamıyor maalesef, alamıyorum, komşular polis çağırmaya kalkıyor, köpekler birbiriyle anlaşamıyor.

Babama uğradım, kafasına kafasına üç tane sigara içtim. Bir çeviri işi varmış, babam kitabı ararken usulca kaçtım.

Eve geldim Cinnah yukarı yürüyüp, Koko'ya yemeğini verdim, benim canım bir şey yemek istemedi. Evanası'nın blogunu okudum baştan sona. Bir yerde Sabahattin Ali'den bahsedip alıntı yapmış:

“Sonra çıkıyorsun dışarı, bakıyorsun güneş hâlâ tepede. Bir cigara yakıyorsun ve yıllardır kurduğun cümleyi bilmem kaçıncı kez kuruyorsun: “ne yapalım, kısmet değilmiş…”

Nasıl ağladım anlatamam, Sabahattin Ali mahvetti beni bu gece, okudukça ağlıyorum. Ne kadar güzel bir insan olmak lazım bunu yazabilmek için? Sonra böyle bir adamı öldürdüklerini düşündüm. Sonra bunu nerden bildiğimi düşündüm. Annem anlatmıştı bana Sabahattin Ali'yi; belki de 12 yaşındaki çocuğunuza, hikaye anlatan güzel insanların öldürüldüğünü anlatmamanız gerekiyordur, başka annelere referans olsun diye söylüyorum. Bana olan oldu artık, annem de böyle şeylerden sızlanınca üzerine alınmıyor hiç. 

Neyse.

Telefonum kendi kendine sağı solu arıyor. Evde tek başımayken gaipten arkadaşlarımın, annemin ve Saka Su bayisinin seslerini duyuyorum. Çok arananlar alıştı sayılır, yüksek sesle adımı söylüyorlar, o zaman duyup telefonu alıyorum elime. Bu da bir nevi iletişim, bir mahsuru yok.

Yarın yeni bir gün, o yüzden bir an önce yatıp uyuyasım var. Aklımdan şunu geçirerek gidiyorum;

"Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze..."


October 31, 2013

Bolonezle Şaka Olmaz


Dün gece rüyamda Tom Hiddleston'ı gördüm, spagetti bolonezle ilgili bir şakaya gülüyorduk. Dün bütün gün adamdan bahsettim, 10 aydır da et yemiyorum, böyle oldu sanırım netice. Bolonez sos hasreti sardı her yerlerimi. Tom Hiddleston tam olarak nerden çıktı bilmiyorum, beğeniyorum.

Biraz fotoğraf falan bakayım derken The Crow filminin yeniden çekimleri için adının geçtiğini okudum bir yerlerde, hatta evde makyajı falan yapıp deneme fotoğrafları göndermiş yapımcılara. The Crow her ne kadar ergenliğimin kült filmi de olsa devam filmleriyle birlikte tam bir kariyer karadeliği, giren çıkamıyor. Biraz heyecanlandım gerçi, odam filmin posterleriyle kaplıydı, ilk filmin repliklerini hem Türkçe hem İngilizce ezbere biliyorum hala.

Neyse, içim dışım Hiddleston oldu, sizi de şu aşağıdaki videoyla başbaşa bırakıyorum, gerzek gibi dansedişine kurban.

May 28, 2013

operation smile ve küçük thalita

dün gece bi belgesel seyrettik, anne karnında hayat nasıl başlıyor, doğuma kadar neler oluyor diye. çok güzel bi bbc belgeseliydi, adı "inside the human body", ilk bölümdü bu sanırım. çok acayip bi şey öğrendim, onu anlatacağım hemen.

anne karnındaki embriyonun yüzü 2-3 aylık dönemde oluşup bildiğimiz insan yüzünü andırmaya başlıyormuş ve o dönemde gerçekleşmezse bu, asla da gerçekleşmiyormuş. bi puzzle gibi birleşiyor yüz diye anlattılar belgeselde, en son birleşip bütün parçaları yerine oturtan yer ise üst dudağımızla burnumuzun arasındaki olukmuş. bu oluğa geri döneceğim.

aşağıdaki videonun ortalarında görebilirsiniz parçaların nasıl oluşup birleştiğini, bi embriyonun scan'lerini birleştirip hazırlamışlar görüntüyü.




dudağımızı üstündeki oluk tam birleşmediği zaman tavşan dudak ya da yarık dudak denilen deformasyonla doğuyormuş bebekler. genetik bi faktör falan değilmiş yani bu, anne karnındaki bi anda işlerin beklendiği gibi gitmemesinin bi sonucuymuş.

seyrettiğimiz belgeselde gönüllü çalışan doktorlardan oluşan bi organizasyon vardı, "operation smile" diye, operasyon gülücük gibi yani. her 3 dakikada 1 çocuğun yarık dudakla doğduğunu, bu yüzden yemek yemekte, konuşmakta, sosyalleşmekte sorunlar yaşadığını ve bazı ailelerin bu ameliyatı karşılayamadığını anlatıyorlar web sayfalarında. 1982'den beri, çoğunlukla da 3. dünya ülkelerinde 200.000'den fazla çocuğun gülümsemesini tek kuruş almadan düzeltmişler.

brezilyalı küçük kız thalita, dün geceki belgeselde vardı, biraz karıştırınca ameliyatı yapan doktorun çektiği bu videoyu buldum. videonun 2. dakikasından sonra bi ara kameranın ekranını thalita'ya çeviriyorlar ve ameliyattan sonra ilk kez kendisini görüyor. o büyüyen gözler, o küçük gülümseme, dünyanın en güzel yüzü resmen. tabi ki ağladım seyrederken. dün gece bu gönüllü doktorları seyrederken barbar kocam dedi ki, "bu doktor akşamları 2 kadeh içki içiyorsa cehenneme mi gidecek yani?"

thalita ve doktoru david chong aşağıda.



February 5, 2013

eve döndüm

slash ve yanında myles kennedy, çok güzeldi. tam vaktinde çıkıp 2 saat durdular sahnede, yıllar benim yanlarıma kulplar eklerken slash'i alnından öpmekle yetinmiş. maaşallah, canavar gibiydi.

myles kennedy de ne güzel bi insanmış! uzaktan bakarak edindiğim intibalar hep doğruymuş allahım, şahane bi rock vokalmiş. daha da meşhur olsun, evine bol bol ekmek götürsün gibi temennilerimiz oldu kendisi için.

13 yaş grubu rakçı çocuklar vardı, yakaladıklarımı önümüze geçirdim. hem ezilmesinler hem de daha iyi görsünler diye. ben o yaşlardayken annem izin vermiyordu böyle şeylere.

kostümümü giydim, botlarım 30 kilo falan çektiğinden biraz acılı oldu, hala bileklerim sızlıyor. ama gene olsa gene giyerim, vardı öyle yaşıtım boğazlı kazaklı kadınlar ortalıkta. böyle konserlere, düğünlere falan kazakla giden insanları hiç anlamıyorum. hani bi laf var ya, "çalıştığın işe göre değil, çalışmak istediğin işe göre giyin" diye, hayat çok kısa yahu, yaşlanıp gideceğiz. bazı yaşıtlarım hiç eğlenmiyor, üzülüyorum. (yok yahu, ne üzüleceğim, sıtkım sıyrıldı uyuz insanlardan, bana ne.)

konser çıkışı taksim'e tırmandık küçükçiftlik park'tan, yol boyu konuştum. şunlardan bahsettim:

1. ergenlik ikonumu gördüm, daha ne isterim.
2. bu kadar iyi bi konser beklemiyordum, parayı basıp sahne önü alsaymışız hiç pişman olmazmışız.
3. bok gibi günler yaşıyoruz, en azından şahsım adına, etrafımda olup bitenler beni çok mutsuz ediyor. bu 2 saate ve akabinde yaşadığım artçı şok mutluluğa ihtiyacım vardı. hem tamamiyle bencil sebeplerden hem de "allahım çok şükür daha ölmemişiz, umut var" diyebilmek için.

taksim'de sağa sola bulaşıp dolandık barbar kocamla. babylon lounge'ın önünde sigara içerken bana yanımızda duran kızları gösterdi, "bak onlarda da motorcu botu var" diye, şarladım hemen "özür dilerim ama benim botlarım 15 yıllık, ben zımba moda oldu diye böyle giyinmiyorum" diye. anlayacağınız çok gaz aldım konserden, beni bi süre idare eder bu.

sözlerimi babamla aramızda geçen bi telefon konuşmasıyla bitirmek istiyorum. kardeşimle istanbul'a placebo konserine gitmiştik, ertesi gün babam aradı:

babam: nasıldı konser? güzelmiş galiba, gazetede okudum.
ben: evet baba, çok güzeldi.
babam: plak gibiymiş değil mi?
ben: ne?
babam: böyle kaset gibiymiş?
ben: ne kaseti yahu?
babam: kaset gibi çalmışlar.
ben: (nihayet meseleye uyanmak) ay evet evet, kaset gibiydi aynen!

müzik olmasa n'aapardım bilmiyorum.

January 20, 2013

metalika

bu yandaki metallica tişörtünün sweatshirt versiyonu vardı bende, ergenliğimde çok giydim, hatta doğum günü hediyesiydi galiba. çok hatırası var. yıllarca gözüm gibi baktığım halde sonunda paspas oldu, o yüzden bu fotoğrafla yetineceğiz, bi şey anlatacağım çünkü.

bi önceki yazıda bahsettiğim lise arkadaşım hayatıma önce kabus olarak girdi. çantamı 4. kattan aşağı atmalar, sandviçlerimi çalmalar, altımdan sıra çekmeler falan. şişman, gözlüklü ve diş telli bi kız olarak elimden geleni yaptım ama başa çıkmak mümkün değildi. sonra hormonlarımız biraz dengelenir gibi oldu, arkadaş olduk, hatta kazık kadar uzun tipler olarak sıra arkadaşı olduk. ha eziyet bitmedi tabi, gene attı çantamı pencereden aşağı ama ben umursamamaya başladım. ben ne kadar asi, rakçı ve yağlı saçlıysam o da o kadar mahalle delikanlısıydı. en sevdiğim sınıf arkadaşlarımdan biridir, hep öyle oldu.

hala anlattığımız bi kuşadası gezisine gitmiştik günübirlik. bütün gün kuduruldu plajda, bu arkadaşımın gözüne kestirdiği bi kız vardı, onun dikkatini çekeceğim diye beni sırtlayıp denize attı. o arada ayağı takılıp kendi de yuvarlandı suya. hava kararmaya başladı, kuruyamayacağımızı anlayınca bana birileri ceket meket verdi, bu hormon bombası kazık arkadaşım da benim çantamdaki yedek sweatshirte kaldı. metallica sweatshirtüne.

geçen cuma gecesi, herhalde yüzüncü kez gene bu kuşadası gezisini hatırladık. metallica'nın hayatımızdaki yerinden bahsettik, o sweatshirtle mahalleye girmenin delikanlılığını nasıl yerle bir ettiğini anlattı, güldük gene. annesi yıkayıp ütüleyip yollamıştı sweatshirtümü, ben en çok bu detayı seviyorum.

12 yaşımızdan beri tanışıyoruz, bunca yıldır hiç bi zaman ne ortak zevklerimiz oldu, ne de bi konu üzerinde anlaşabildik. ama o ortaokul-lise yıllarında yanımda olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. süper bi sıra arkadaşı, okulu kırma partneri ve bodyguard oldu bana. eğer çantamın pencereden aşağı atılması gerekiyorsa bunu kendi yaptı, başka da kimse ilişemedi bana.

izmir'de buluşmak için sözleşip ayrıldık, uçağa yetişmesi gerekiyordu. bu şarkıyı gıyabında kendisi için çalıyorum. yaşasın pazar pazar hevi metal.




August 1, 2012

baby are you lonesome now?

the killers sonbaharda yeni albüm çıkarıyormuş. bu arada yeni şarkılarını çok beğendim, döne döne dinliyorum. ne yalan söyleyeyim o kadar da ilgilendiğim bi grup değildir ama bu şarkı çok güzel, albüm de böyle olur umarım.

brandon flowers da iyice david boreanaz'a benzemiş, daha ne isterim allahım? bu rockabilly saçlar, deri ceketler falan, eveth.
video da taştı kenardan ama küçültmeyeceğim, daha iyi görebilelim istiyorum ahhahah!

April 27, 2012

corc'un sahibi

kaç gündür ryan gosling'ten bahsetmiyoruz. 9gag'de görmüşken kaçırmayayım dedim, köpeği corc ile.


February 9, 2012

swedish meatball

true blood'ın yeni sezonu yaza kadar çıkmayacak, o arada vakit geçirtecek eric northman kaynağı buldum. ikea köftesi kadar isveçli alexander skarsgard fotoğrafları için şuraya bakabilirsiniz.




February 3, 2012

rid of me

pj harvey'nin bazen eve koşup battaniyenin altına saklandığından nerdeyse emin olsam da hayatımda gördüğüm en badass madafaka sahne performansı bu, mezardan çıkar gene de o adamın hayatını karartır. üstelik kılı kıpırdamadan yapar bunu.

topukluların üzerinde cılızcacık pj harvey, koca sahnede sadece bi gitarla, bütün bi kadın nüfusunun intikamı alınmamış aşk acılarının hesabını tek başına kapatıyor.

i'll tie your legs
keep you against my chest
no you're not rid of me


January 2, 2012

ryan is the real deal

ryan gosling çok da ilgimi çeken bi aktör değildi, sonra all good things'i seyrettik. bayağı tüyler ürperticiydi performansı. film, aşk hikayesi olarak başlayıp yürümeyen bi evlilik hikayesi gibi devam edip dehşet verici bi gerilim hikayesi halinde nihayete eriyor. ya da ermiyor. gerçek olaylardan esinlenilmiş, enteresan bi filmdi.

2011 yapımı drive'ı indirdim, bakalım o nasıl? 8.1 almış imdb'de.

bunları yazdıktan sonra filmografisine baktım ve utanç içinde hayatta en sevdiğim filmlerden biri olan "lars and the real girl"deki lars olduğunu farkettim ryan gosling'in. bu durumu aktörün karaktere bürünmedeki inanılmaz başarısı olarak yorumlayıp geçmek istiyorum, aksi halde alzheimer olduğumu düşünmeye başlayacağım.

bütün bunlar youtube'da ryan gosling'i sokak kavgası ayırırken görmemle başladı. çizgili atleti, eşorrrttmanıyla yürürken kavgaya dalıp ortalığı yatıştırıyor. bayılırım böyle etrafıyla interaktif insanlara. videoyu çeken kızlar çok çığlık atıyor yalnız, sesini kısıp izleyin. sonra da lars and the real girl'e bi göz atın.




marlon

aurasına kurban olduğum. tişört insana bu kadar mı yakışır?


December 2, 2011

norman sen en iyilerine layıksın

walking dead seyrediyoruz. ikinci sezonda bi çocuk kayboldu gruptan ve allahım bitmek bilmedi çocuğu arama-bulma çalışmaları. kal burda dediler sana di mi yavrucuğum, neden kendi kendine koşturuyorsun ormanın içlerine içlerine?
neyse, walking dead'de en favori karakterim redneck daryl. redneck medneck ama sanırım bi yerlerde bi kalbi var. bi de tabi norman reedus canlandırıyor.
norman'ım.
boondock saints'teki rol arkadaşı sean patrick flannery'nin makus kaderini paylaşıyor sanırım norman da. bi türlü olmadı, bi filmle falan patlamadı. en son lady gaga'nın klibinde gördüm, lady gaga ucundan ruj çıkan bi tabancayla taciz ediyordu norman'ı. şöyle ki;


hiç hoş değil.
neyse ki walking dead'de karizması var, ok falan atıyor zombilere, kolları yırtık gömleklerle dolaşıyor. 


evet. neyse. norman reedus bi yandan da helena christensen'in yavrusunun babası. bu şekilde birleştirin tabi genlerinizi, kimseye yaşam hakkı bırakmayın.


norman reedus'u daha havalı rollerde ve daha çok kolsuz gömlekle görmek istediğimi de ekleyerek ıspanak pişirmeye gidiyorum.



November 28, 2011

our mere existence

mr.horny direktör levni yılmaz bu zor günlerimde bana çok iyi geliyor. aslında bi saattir babasının bi fotoğrafını arıyorum ama bulamadım. önce lev yılmaz kim, onu açıklığa kavuşturayım. 1973 massachusetts (oyh, yazarken ter aktı sırtımdan) doğumlu filmci, yayıncı, sanatçı. beni ilgilendiren kısmı, youtube üzerinden yaydığı "tales of mere existence" animasyonları. bilmiyorum animasyon mu denir yaptığı işe, aşağıya koyacağım, siz karar verin.

inanılmaz monoton bi sesle anlattığı, bi yandan da çizdiği hikayeler genelde günlük hayat, ilişkiler, çocukluğu falan gibi konular etrafında dönüyor. ben çok gülüyorum, çünkü bi yandan süper kişisel olabilirken bi yandan da herkesin için için düşündüğü şeylerden bahsediyor. seyredip kendiniz karar verin.

soyadından kıllandığımız üzere babası türk, kendisi de bi-iki animasyonunda söylüyor zaten, "babam amerika'ya yerleşmiş türk bi fizikçi" diye.kim acaba diye bakındım, adıyla geçen bi yerçekimi teorisi var, çok eleştirilmiş ama var yani. hüseyin yılmaz hakkındaki bilgi kırıntıları fakir bi çocukken amerika'ya gittiği ve MIT'de 3 ayda doktorasını verdiğiyle sınırlı internette.

levni efendi en son şunu koydu youtube'a, ilişkiler üzerine. herkeslerin prens-prenses olduğu, masal gibi ilişkilerin-evliliklerin yaşandığı, kıçlarda don yokken kredi kartına 1200 taksitle tektaşların alındığı memleketimin kızları ve oğlanları, bakın bakalım domates alırken de eğlenebiliyor musunuz sevgilinizle? onu olduğu gibi seviyor musunuz, yoksa daha şimdiden yemek yiyişine, ailesine, parasını nereye harcadığına, arkadaşlarıyla takılmak istemesine, ayakkabısına, burnuna falan gıcık mısınız?

lev yılmaz'ın en sevdiğim tespiti şu oldu; bazı insanlarla beraberken dünya kocaman, olasılıklarla dolu bi yer gibi gelir, her şeyi yapmak için fırsatınız ve gücünüz olduğunu düşünürsünüz. bazılarıyla ise hayat gerçekten üzerinde oturduğunuz kanepe ile sınırlıdır. lev'in tuvalet kağıdı testi gibi benim de müzik testim var, bana bilmediğim iyi bi grup dinletmeyen biriyle asla yürümez.



bunu da hormonlarım için ekliyorum, levyılmaz aylaykyuverimaç.



November 27, 2011

mr.boz

herkes yattı, çay içip o ses türkiye'yi seyrediyorum. show tv gerçekten de çöp programların ana gemisi ve ben dayanamıyorum çöpe. şu dakkaya kadar şarkı söyleyen herkesi çok beğendim, elenenlere çok üzüldüm, günlerdir hormon bombası gibiyim. aynı anda hem herkes ölsün istiyorum hem de televizyona ağlıyorum. bi paket biscolata portakallı püsküüt bitirdim biraz önce.
neyse, murat boz'u ilk farkettiğimde antep'te şalgamcının televizyonunu seyrediyordum. çok güzel bi dükkandır, antep'in meydanında, önünde 2 tane küçük masası var. ben şalgam suyu sevmem, bu dükkan bence dünyanın en güzel limonatasını yapıyor.
uzun bi kazı sezonunun sonlarına doğruydu, televizyon seyretmeyeli aylar olmuştu, bi anda kral tv'de murat boz'u gördüm. güneş yanığı beynim murat boz'a başka zaman olsa vermeyeceği bi tepki verdi, gözlerimi alamadım ekrandan. o günden beri beğeniyorum mr.boz'u, her gördüğümde aklıma şalgam suyu geliyor olsa da.
demin ekranda zar zar ağlarken görünce şüphelendim, hemen bi internet araştırması yaptım, o da balık burcu, canım benim.

çok yazdım bugün, kendimi durduramıyorum.

October 12, 2011

bones don't lie

bones'un 6. sezonunu bitirdim nihayet, bu da toplamda 129 bölüm seyrettiğim manasına geliyor, en baştan seyrederim, hiç sıkılmam.
bones'a sarmam david boreanaz'a taa buffy the vampire slayer ve angel zamanından beri hasta olmam sayesinde oldu. o köşeli çene, o yavru köpek bakışları, o ince ruhlu-geniş omuzlu vampir kombinasyonu falan, ankara'ya ilk taşındığım günlerde aklımı kaçırmamamı sağladı. bi süre sonra çok ciddi bi mimar arkadaşımla buffy'deki dandik canavarların kritiğini yapar olduk. buffy, izin verirseniz sizi anında içine çekecek bi diziydi. ucuzdu ve çok eğlenceliydi ve tabi ki kızla oğlan ne zaman kavuşacak falan diye seyrettirdi kendini. angel'ı sadece david boreanaz'a bakmak için seyrettim, bi yerde zaten buffy'nin spin-off'u, uzantısıydı ve deyvit'in omuzları da yıllar içinde daralmamıştı.
bones uzun yıllar hüküm süren bi deyvit boşluğunun arkasından bombe gibi geldi, insanlara tavsiye etmeye de korkuyorum, çünkü her bölüm aşağı yukarı aynı şablona sahip. neden seviyorum o zaman;

1. deyvit bu sefer de renkli komik çoraplar giyen, yer yer melankolik, çoğu zaman süper-kuul ve her zaman fbi'ın en keskin nişancısı ve en başarılı ajanı. ve omuzları hep geniş, çenesi hep köşeli.
2. esas kız dr. brennan antropolog. antropolog! deschanel ailesinden zerre hazzetmesem de bu deschanel'i sevdim yıllar içinde. dizideki karakteri 3500 IQ, sosyal olarak biraz tuhaf ve tabi ki deyvit'le aralarında 129 bölüme yayılan bi çekim, bi "allahım ne zaman öpüşçekler?" durumu var.
3. her bölüm bi ceset bulunuyor, konu katili bulmak üzerine kuruluyor. seri katiller de oldu, cinayet çıkmayan olaylar da, ama hep bi ceset var.
4. dr. brennan karakteri tepeden tırnağa bi bilim adamı, herşeyi bu şekilde açıklıyor, manyaklık derecesinde nesnel. ilk başlarda itici bile geliyor insana soğuk nevale falan diye ama tabi ki dizinin senaristleri onu da sevdirmenin bi yolunu buluyor ilk sezon içinde. benimse en başından beri televizyon tarihinde en sevdiğim karakter, kendi içinde çok naif çünkü, "because bones don't lie" diyor ve hiç de yanılmıyor.
5. her bölümün nerdeyse yarısı laboratuvarda geçiyor, türlü teknolojiyle (bazıları sadece televizyon evreninde varolan teknolojiler) ipuçları bulunuyor, geek'ler nerd'ler harıl harıl çalışıyor, arada komikli şeyler oluyor, nihayetinde kötü adamlar yakalanıyor, kozmosun düzeni yeniden sağlanıyor, adalet yerini buluyor. bazen deyvit kötü adama bi de yumruk çakıyor, içimiz iyice rahatlıyor.

yeni sezon kasımda başlayacakmış, o arada "uvvv ben varım bu uyuzluğa" derseniz hiç üşenmem dvdlere yazar yollarım, 6. sezon finalini birileriyle konuşmam lazım, zor durumdayım.