Showing posts with label kültürlü turizm. Show all posts
Showing posts with label kültürlü turizm. Show all posts

October 15, 2019

Ev Hali, Gitmediğim Bir Kahire Gezisi

Çeviri hafta sonuna kalmadı, çarşamba-perşembe yaptım. Cumayı da sağını solunu düzelterek geçirdim. Gene bu proje kapsamında ama daha uzun bir metni işinin ehli filolog bir arkadaşımız çevirdi. Oturup onu da okudum, neyi nasıl yapmış öğreneyim diye. Benim "olağandışı bir durum" dediğime "istisnai bir durum" demiş, kıskançlık içinde hemen kendi metnimdekini de değiştirdim "istisnai" olarak. Daha iyi veriyordu anlamı çünkü.

Aşk merdivenini de astık. Burası mutfak ve terasın bir araya gelip coştuğu bir köşe, burada sigara içiyoruz, bir bar ambiyansı oluyor. Aslında taburenin orada durup çeksem daha iyi olurdu ama o zaman da o tarafta kuruyan çamaşırlar, ütü masası, çamaşır sepeti, boş saksı tepeleri filan çıkacaktı fonda.

Neden terasta kurutmuyorsun çamaşırları diye sorabilirsiniz. Kurutuyordum eskiden. Dört bir yanımızda inşaat yoktu o zaman. Toz yağıyor şimdi. Yani şöyle açıklamaya çalışayım toz yağmurunu; gece kitabımı başucuma koyup yatıyorum, ertesi gece yeniden elime aldığımda üstü tozla kaplanmış oluyor. Gözlüklerim tozla kaplanıyor, masa tozla kaplanıyor.

Kamyonlar geliyor, kepçeler gidiyor, gece saat 1'de beton dökmeye başlıyorlar, gün boyu beton kırıyorlar. Evin üzerinden dev vinç geçiyor, gölgesi üstümüze düşüyor. Biz buraya eski mahalle, sakin mahalle, bahçesi ağaçlı apartmanlar diye gelmiştik. Bu ülke kimseye böyle şeylerin garantisini vermiyor, tamamen bizim gerzekliğimiz tabii. Sakin mahalle dev bir inşaat lunaparkına dönüştü, cam önlerinde saksılar olan apartmanları yıkıp aynayla kaplı beyaz eşya gibi şeyler dikiyorlar. Arada kalan boşlukları da kahveciler, yogacılar, seramik atölyeleri, şifa atölyeleri, hipster unlu mamüller dükkanları dolduruyor.

Köpekler havlayınca eskiden koştur koştur gider içeri sokardım, artık pek koşmuyorum. Kepçeye havlıyorlar çünkü, ne yapayım. Ben de havlamak istiyorum kepçeye, havlayamıyorum. Vincin ucuna koca bir leğen gibi bir şey takmışlar, içinde iki işçi abi ayakta duruyor, inşaatın zemininden çatısına çıkarken bizim terasın önünden geçiyor abiler endüstriyel leğenle. O kadar şaşırdı ki ayı çocuklarım, abilere havlayamadılar. Abiler bize, biz abilere baktık sessizlik içinde. Sonra vinç bir yumuşak kavis verdi leğene, abiler inecekleri yere doğru uzaklaştı.

Saat 15:00. Şimdi kalksam yemek yaparım, 3-5 gömlek ütülerim, yıkanıp giyinirim filan. Akşamüstü köpekleri veterinere götüreceğiz. Aslında sadece Koko'nun gitmesi gerekiyor ama onu alıp Kudi'yi evde bırakınca o dünya tatlısı, kalender köpeğin içinden bir canavar çıkıyor. "NEREYAAAA GİDİYOSUNUAAAZZ? BEEEN? BEEEEEN?!!!? HAAAAOOOOOUUUUUĞĞĞĞ!!!!" O yüzden o da giyinip kuşanıp veterinerin önünde oturmaya gelecek bizimle.

Giderken şu yazıyı bırakayım, 40 sene öncesinden bir baba-kız seyahat macerası. Şam'dan karayoluyla geze geze Bağdat'a gidilebilen günleri bir daha ne zaman görürüz bilmiyorum.

http://bianet.org/biamag/yasam/214323-turgut-bey-ve-kizlarinin-sira-disi-kahire-gezisi

Yazıyı babam yazdı, o korkunç amatör harita benim eserim. Valla çok sıkışık zamana geldi, elimden o kadar geldi. Zaten sayfaya koyarlarken bir de iki yana doğru uzamış coğrafya, görünce gözüm seğirdi.

Yazının sonunda Cem Akaş'ın Sevil Yurdakul yazısına bir link var, uzunca bir yazı. Ne hoş, ne ilginç bir kadınmış Sevil Hanım, onu da okumanızı tavsiye ediyorum naçizane.

Öberek gidiyorum, iyi günler diliyorum.

April 19, 2019

Küçük Miras. Büyük Miras.

Buralara uğramadığım zaman zarfında gene bir halı yıkatma macerası yaşadım. Ama bu sefer her şey pek düzgün gelişti. Ayrancı'da Detay Halı Yıkama diye bir yer buldum, aynı gün gelip aldılar, süratle yıkayıp sağ salim geri getirdiler. Arada telefon açıp "Şöyle bir durum var, bunu yapabiliriz ya da şunu yapabiliriz. Naapalım?" diye sordular filan. Memnun kaldım çok.

Fotoğraftaki Milas halı, ben büyürken Karşıyaka'daki evimizin salonunda seriliydi. O evden 21 yaşımda ayrıldım, yıllarca bu halıya bakmışım, kafama kazınmış. Annemin "Fakirlikten çıkar çıkmaz aldığımız ilk şey" olarak tarif ettiği bu halı aslında fotoğraftakinden biraz daha büyüktü. Yıllar içinde pabucu dama atılmış, Urla'nın tropik ikliminde harap olmuş, güveler saldırmış. Mecburen kenarlarından bir miktar kesip overlok yaptılar. Overlok moverlok, "Çocukluğumun üçgenleri kareleri çiçekleri!" diye alıp bağrıma bastım. Çalışma masamın önüne serdim, sanki Karşıyaka buraya gelmiş gibi oldu.

Biz geçen pazartesi akşamı toplaşmış Game of Thrones seyrederken Notre-Dame yanıyormuş, bölüm bitip de telefonlarımıza bakınca dehşete kapıldık. Sonra takip eden günlerde yazılanları çizilenleri okudum. Mesela Can Dündar'a hiç katılmıyorum:

Yorum yazısı yazmış herhalde ama o kadar üşendim ki bu minvalde bir yazıya vakit harcamaya. Sesi evet, Sivas'tan hatırlıyoruz. Ama kaza sonucu yanan bir yapı ile kundaklanan bir otelde öldürülen 35 kişiyi karşılaştırmak en azından hıyarlık bence. Ayrıca o köklü miras neden bir avuç fanatiğin elinde hapsolmuş olsun? O yapı neredeyse bin senedir orada duruyor, gördüğü ilk vicdansızlık bu değil, ki koca katedralin Yeni Akit'ten haberdar olduğunu da pek sanmıyorum. Göreceği son vicdansızlık da bu olmayacak çünkü en az bir bin sene daha duracak orada; bütün görkemiyle, insan türünün elinden çıkma şeylerin en ihtişamlılarından biri olarak. Nereye hapsoldu allahaşkına? Ben mesela buraya hapsoldum biraz, Yeni Akit'e maruz kalıyorum, Notre-Dame aldığı bütün hasara rağmen kuşlar kadar özgür bence. Yeni Akit ve o gece sosyal medyada "kilise yanıyor" diye coşan güruh son yıllarda iyice semirmiş olmalarının rahatlığı içinde, daha neleri alkışladı o güruh, kaç senedir ne katliamlara sevindiler. Yeni Akit'in tweetinin bi yerinde "Türkiye'nin ahı tuttu" da yazıyordu, neye referans veriyorlar, onu dahi anlamadım. Merak etmiyorum.

Neyse yani demem o ki, bu güruha cevap vermek gerzeklik, ciddiye alıp da tartışmak daha büyük gerzeklik. İnsanın gerçekten başka işinin olmaması, söyleyecek orijinal bir lafının olmaması lazım bunlara cevap vermek için. Tarih, bir hayli yavaş yazılan bir şey; bizim 70 senelik ömürlerimizin hiç bir manası yok tarih ölçeğinde. Eminim 1930'larda 1940'larda da insanlar Nazi rejimi asla sona ermeyecek zannediyordu mesela ve son derece normal bir ruh hali o. Ha sona erdi mi tamamen, o da ayrı bir mesele. Ermedi. Ve faşizmden rahatsız biriyseniz içi bomboş ağlak tweet atmak dışında mücadele yolları da var, en basitinden oturup anlatabilirsiniz neden yanan bir katedralin insanlık için önemli bir hadise olduğunu. Öğretmenseniz çocuklara anlatırsınız, tarihçiyseniz yazar yayınlarsınız, turist olarak gidip gördüyseniz size ne ifade etmiş olduğunu anlatırsınız, ne güzel olur.

Mesleği gazetecilik olan Can Bey'in bu canhıraş çığlığındaki elle tutulur tek şey Notre-Dame'ın köklü bir miras olduğu. Ve çok katmanlı bir miras, Parislilere başka şey ifade ediyor, Hristiyan dünyasına başka şey; benim gibi gidip görmemiş, dindar da olmayan, kendi halinde birine ise başka bir şey. Parçası olduğum insan türü muhteşem şeyler yapmaya da kadir. Bu hayat sadece yıkım, keder, savaş ve sonu gelmeyen gündelik itiş kakıştan ibaret değil. Binlerce yıllık geçmişimizde muhteşem şeyler de var. Çünkü ben evde oturup Twitter'a bakarken topluca beyinsiz olduğumuzu düşünüyorum, halbuki değiliz. En azından Patti Smith var mesela.

O gece gördüğüm (gerçek gazetecilik çabalarını ayırıyorum) en anlamlı şeyi Patti Smith paylaştı.


Altına şöyle yazmış:

"Bu
Jan Dark,
kazığa bağlanarak
yakılmıştı.
Sureti,
yanan katedralin içinde
dua ediyor."

Çalakalem çevirdim ama böyle işte. Hisleriyle yazmak işi konusunda herkesin bir Patti Smith olmasını beklemek tabii mümkün değil. Zaten artık yeniden inşa zamanı, olan oldu, ben bundan sonrasını merakla bekliyorum. Restorasyon-konservasyon hep ilgimi çekti, bu kadar büyük bir işin altından kalkmak için nasıl plan yapacaklar bakalım. Macron sevimsizinin "BEŞ YILDA DAHA DA GÜZEL YAPICAZ" açıklaması bende biraz ağaç kesip beton döken belediye başkanı hissiyatı yarattı ama Fransızlara güveniyorum.

Ve gidiyorum, köpenkler diz battaniyemi gasp etti, geri almaya çalışacağım. Böyle köklü bir battaniyenin, bir avuç köpeğin elinde, ne kadar acı. Meh meh meh. Haydin öbtüm.

July 12, 2018

Hoşçakal Dilim Karpuz

Markette dilim karpuz satışı kalkmış, belediye sorun çıkarmış, öyle dedi manav reyonundaki abi. Yani gerçekten, küçücük bir şeye sevinmiştim, onu da elimden aldılar. Üç tane şeftali aldım hüzün içinde. Bir de buğday aldım bir paket, bu yazın geri kalanını ayran çorbası içerek geçirmeye karar verdim. Çok sıcak.

Dün sabah uyandığımda hasta oluyordum, burnum akıyor, hapşırıyorum. Hafiften sürünerek spora gittim, grup dersi vardı. Oğlan ders başlamadan "Rahatsızlığı olan var mı?" diye sorunca "Ben üşütmüşüm galiba," dedim. "Ben de ya. Evet, şınav pozisyonu alıp bekliyoruz.." dedi oğlan ahhahhha! Şınav pozisyonu aldım mecburen ama iyi geldi oğlanın akan burnumu filan zerre umursamaması. Üşütmek zaten dev bir trajedi değil, bir de klimanın altında oturmuştum bütün gün, tamamen kendi gerzekliğimden oldu yani. Kendim de dahil olmak üzere kendi gerzekliği yüzünden hasta olan insanlara hiç sempati duymuyorum.

Spora gitmemin sebeplerinden biri de yaşlılık yıllarıma yatırım yapmak. Normal kilosunda, kendi kendine oturup kalkabilen, sosyal hayatını sürdüren, evi radikal biriktirici evine dönüşmemiş, sokağa çıkınca evsiz sanılmayacak, tavsiye alabilen filan bir yaşlı insan olmayı umut ediyorum. Benim hayatımdaki 60 yaş üstü katır inadı bireyler bu maddelerin birini tutturuyorsa üç tanesinde çuvallıyor.

Ay dün akşamki maç ne heyecanlıydı! Pek anlamıyorum futboldan ama vallahi hop oturdum hop kalktım. Yugoslav klasmanından Hırvatistan'ı tuta tuta geldik buralara kadar ama vallahi haketmişlerdi dünkü galibiyeti. (Ay etmedilerse bile çökük avurtlu Balkan akrabalarım dururken suratsız İngilizleri tutacak değildim allah allah?) Maç biter bitmez İngiliz damadımızın üstüne çullandık, mağlubiyeti pek olgunlukla karşılamadı. Biz de galibiyeti olgunlukla şaapmadık zaten. Şöyle şeyler yollayıp katır gibi güldük karı koca:


"Çıkacağım bu gruptan, yeter!" yazdı, "Groupxit" yazıp bir daha güldük tepine tepine. Ankara'dan Almanya'ya, oradan da Romanya'ya taşındılar, hala beyran çorbası diye ağlıyor oğlan, üzülüyorum aslında haline.

Yemek deyince aklıma geldi, son İzmir'e gidişimizde barbar kocamı Kemeraltı'na sürükledim, Mennan'a oturduk. Sokağı şaşırmışım, birine sordum "Ay burada Mennan vardı?!" diye, az daha yürüyecekmişiz meğer. Sorarken sesimdeki korkuyu, o ağlamama 30 saniye kalmış halimi görmeliydiniz. Çocukluğumun pastanesi, çocukluğumun kazandibi üzeri karadut dondurması. Ay allahım, kaç sene sonra aynı tad, aynı heyecan. İzmir'e turist gibi giderseniz bulup oturun Mennan'ı, vallahi pişman olmazsınız.

Gideyim köpenkleri besleyeyim. Yetişkin köpek mamasından yaşlı köpek mamasına geçelim diye düşündüm, vallahi içim bir tuhaf oldu sipariş verirken. 1 yaşından büyüklermiş gibi gelmiyor ama 8 oldular. Kudi'de değil ama Koko'da bir takım alametler başladı. Bıkmadan yazmaya devam edeceğim, cins kedi köpek peşinde koşmak bildiğiniz zalimlik. Biz de yedik o boku, o yüzden biliyorum. Bırakalım genler karışsın, doğanın işine karışmayalım, ırsi hastalıkları taşıyıp durmayalım. Sokaklar dünya güzeli köpeklerle dolu, barınaklar cins köpeklerle dolu. Cins ile cins olmayan arasında sizin hayatınızı etkileyecek tek fark cins olanların nesiller boyu yavrularına aktardıkları boktan hastalıklar.

Vallahi gündelik politikaya, değirmen gibi insan öğüten canım memleketimin değirmenliğine değinmeden bu kadar yazmayı başardım. Önümüzdeki günlerde sinemaya gitmek, hayvan gübresi almak, kendime bir yazlık pantolon bulmak, evdeki okunmayı bekleyen kitap kulelerini eritmek, e-kitap okuma şeysine kılıf dikmek gibi hedeflerim var. Binali Yıldırım meclis başkanı seçilmiş arkadaşlar biraz önce, umrunuz da mı? Önümüzdeki yerel seçimler umrunuzda mı? Meclis yansa koşar bahçesindeki köpekleri kurtarırım, sonra da bir kenardan yangını izlerim, vizyonum bu.

March 8, 2018

Bükreş / 10. Hafta

Bükreş'e gidip döndüm ben, Instagram hesabımdan da anlayacağınız üzere 2 kare fotoğrafla taçlandırdım seyahatimi. Kötü şöhretli saray binası ve Rumen birası. Saray gözümüze küçük bile göründü, biralar çok güzeldi.

Ya çok soğuktu, insanlık dışı soğuktu ve kar ve buz vardı. Kafamı kaldırıp etrafıma bakamadım, süvenir alamadım, kart atamadım, sadece donmamaya çalıştım. Ben pek seyahat yazısı yazabilen biri değilim, üzerime bir haller geliyor seyahatte. Ecnebi damadımız "Neden bu kadar pozitifsin sen?" ve "Neden herkes sana iyi davranıyor?" diye ayrı ayrı üzerime çullandı. Çünkü omleti soğuk geldi, yok efendim tezgahtar boksuratlıydı, taksici beş dakika geç geldi filan. Ben öyle biri değilim, omleti soğuk yediğimi farketmem bile.

Bükreş, güzel havalarda gidilirse, sevilecek bir yer. Medeniyet işaretlerine bakıyoruz hep bir yerlere gittiğimizde, bazı şeyler medeniyet işareti çünkü. Bükreş'te müzelerin tertemiz, yenilenmiş olması, sergilerin içeriği, hafta içi bile çocuklarla dolu olması işaretlerden biriydi. Okul gezisiyle zorla getirilmiş çocuklar değil, aileleriyle hoplaya zıplaya müze gezen çocuklar. Doğa Tarihi müzesinde evrim bölümü vardı, onu ayrıca yazdık bir kenara.

Bükreşliler yiyiyor ve içiyor, bu da bir başka medeniyet işareti. Çoluk çocuk akşam yemekleri, genci yaşlısı kafelerde oturmalar filan. Eksi 15 derecede bile hayat vardı yani. Rumen şarapları çok güzel, fiyatlar bizim burası gibi, süper ucuz bir yer değildi. Fakat iki şey tuhaf şekilde ucuzdu; taksiler ve kokteyller. Dünyayı gezip kokteyl içen biri değilim, ancak burayla karşılaştırabilirim ama 13-15 lira gibi fiyatlara gelsin mojitolar, gitsin long island ice tealer diye coştum 4 gün, içtiğim her şey nefisti. Havaalanından şehir merkezine 30 lira tutuyor taksi, tabii insan evladı taksici bulabilirseniz. Rumen taksicilerin berbat bir şöhreti var. Bu derdi de Über'e benzeyen bir uygulama indirip bertaraf ettik. Barbar kocam teker teker bütün şoförleri "Hagi?" diye taciz etti. "Futbol oynamıyordu, şiir yazıyordu!" diye, "He is a poet. A POET!"

Eski binalar duruyor, üzerlerine küçük plakalar çakmışlar, tarihini anlatan. Bir medeniyet işareti de bu. "Aoov neo-gotik, oooovv neo-klasik!" diyerek birbirimizi dürttük. Bir de grafik tasarım işi dikkatimi çekti; üzerinde yazı çizi olan her şey, işte peçeteden tutun da kafe menülerine, eski dükkan tabelalarına filan, çok özenliydi tasarımlar. Yani komşunun 17 yaşındaki oğluna yaptırmıyorlar kafenin logosunu. Sonra anlattılar, Romanya bütün dünyaya grafik tasarımcı ve internet teknolojileri uzmanı ihraç ediyormuş. Rumenler de bilmiyor neden, "Herhalde eğitim sisteminde bir şeyi düzgün yapıyoruz hala" dediler.

Çavuşesku'dan 1989'da kurtuldular, dışardan bakınca sanıyoruz ki tamamen kurtulmak mümkün, halbuki Çavuşesku'nun o dönem etrafındaki politikacılar hala siyaset yapıyormuş. Rüşvet, yozlaşma, çürüme var dediler. Bükreş de şehir olarak biraz perişan, biraz ihmal edilmiş görünüyordu.

Kardeşim bir fotoğrafımı çekti, Devrim Meydanı'ndaki anıtın önünde.


1989'da öldürülen insanların anısına yerleştirmişler buraya, eskiden Komünist Parti binası olan büyük binaya bakıyor. Çavuşesku'nun sık sık çıkıp konuşma yaptığı balkonunda son bir defa görünüp meydanı dolduran halka dehşet içinde baktığı, sonra da bir helikopterle kaçtığı bina. Şimdi bir bakanlık binası olarak kullanılıyor, anıtın etrafında da alçak bir duvar var, üzerinde hayatını kaybedenlerin ismi kazılı.

52 haftalık şalanjın 10. haftasında dünyayı nasıl gördüğümüzü yazıyoruz. Nasıl görmek istediğimi yazayım.

Bükreş'teki ikinci günümüz doğum günüme denk geliyordu, kardeşimle damadın Moldovalı ama Bükreş'te yaşayan bir arkadaşı arayıp akşama bir parti olduğunu haber verdi. Komünist dönemde polis karakolu olan bir binayı kulüp yapmışlar, çingene müzikleri çalınacakmış. Süper steril bir mekanda folklorik bir gece bekliyordum, o kadar yanılmışım ki.

Mekanın ortasına yerleştirdikleri derli toplu bar dışında karakol hala karakoldu, bir de bahçesini güzel ışıklarla süslemişler. Tuvalete filan giderken bildiğiniz o devlet dairesi açık mavisine boyalı koridorlardan geçiyorsunuz. Erken gidip bir masaya çöktük, "BANA KOKTEYL ALIN!" dedim hemen. Yarım saat geçmeden ve ne olduğumu anlayamadan kendimi delice dans eden kızlı oğlanlı drag queenli bir kalabalığın ortasında buldum. Çingene müziği de bildiğimiz eller havaya pop müzikti, yer yer Ciguli şarkıları tespit ettik. Her memlekette olduğu gibi Romanya'da da bir azınlık olarak Romanlar o kadar itilip kakılıyormuş, o kadar görmezden geliniyormuş ki müzikleri de yasakmış televizyonlarda. Gençlik de böyle partiler düzenliyormuş tepki olarak, dj'ler Romanmış, meşhurlarmış Bükreş'te. Drag queen de meşhurmuş, bütün gece yakalayıp karşılıklı dans etmeye uğraştım, yakalayamadım. Üç kere kostüm değiştirdi.

39 yaşıma bu kimbilir ne acılar görmüş eski karakol binasında, özgürce dans edip öpüşen gençliğin içinde girdim. Valla bana bir iyi geldi ki anlatamam. Onların mekanı ve hayatı bu şekilde dönüştürmeleri bana tarifsiz bir neşe ve umut verdi.

Dönüşüme, değişime inanıyorum. Dünyayı özgür ve adil ve önyargılardan arınmış bir yer olarak görmek istiyorum, allah bilir asla göremeyeceğimin de farkındayım. Gereğinden fazla naif olduğumun da ayrıca farkındayım, belki gerzeklik gibi de ulaşıyordur karşı tarafa. Eskiden üzülürdüm gerzek sanılınca, artık pek umrumda değil, bu da benim maceram. Bu macerada cımbızla da olsa iyi şeyleri seçip övüyoruz. Kin biriktirmiyor değilim, allah biliyor filler gibiyim, hiç unutmuyorum. Affetmeyip unutmamakta bir sakınca görmüyorum ama kimi mesul tuttuğumuzun önemi var.

İyileşmenin mümkün olduğunu, düzenin değişebileceğini, hasarın onarılabileceğini düşünüyorum. Mücadelenin bir sonu yok, bizim kendi küçük hayatlarımızın sonu var çok şükür, o son geldiğinde de ne kadar mücadele etmiş olduğumuzun önemi var.

Valla gerçekten her şey bok gibi, insanlık ölmüş gibi, geriye dönüş yok gibi. Ama etrafımızda bir kişi, iki kişi, üç kişi bir şeyler için çabalıyorsa bizim kimin yanında durup hangi çabaya omuz verdiğimizin önemi var.

Hayat gelip geçici, ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil; binalar boş kabuklar, içinde gençler dans ediyor mu edemiyor mu, onun önemi var.


Robert Montgomery'nin işi, günlerdir şiir gibi aklımda, içimden tekrarlayıp duruyorum, şuradan aldım fotoğrafı.

Evin içinde-dışında-başkalarının evlerinde emek veren, karşılığını alan ya da alamayan, başını dik tutup hayatın içinde yol alan bütün kızkardeşlerimin 8 Mart'ını tebrik ediyorum. Sen hariç Filli Boya. Sen fabrikalarında meslek lisesi öğrencilerini köle gibi çalıştırıp sonra gazlı reklam filmleriyle bizim yanımızdaymış ayağına yatıyorsun. Ne reklamları yiyiyorum ne sizin fabrikadan komada çıkıp hastanede hayatını kaybeden lise öğrencisi Oğuzhan Çalışkan'ı unutabiliyorum ne de ailesine "Vicdanımız rahat, bizim bir sorumluluğumuz yok" diye bağırılmış olmasını hazmedebiliyorum.

Reklamlara para harcayacağınıza staj koşullarını düzeltin fırsatçı vampirler.


January 18, 2018

Çay Nereden Geliyor? / Geçen Sene 12

Geçen gün bir arkadaşım paylaşınca gördüm, dünyada çay demek için hepi topu iki farklı kelime kullanılıyormuş, ya bizim gibi çay ve chay-chai versiyonları ya da té-tee-tea. Ve süper bir açıklaması var bunun, eğer çay kara yoluyla gittiyse bir yere, çay kalmış ismi. Deniz yoluyla taşındığı yerlerdeyse te kelimesinden türemiş.


Çin'de konuşulan çoğu lehçede çay için "cha" deniyormuş, Orta Asya'dan sağa sola taşındığını düşünün, işte meşhur İpek Yolu filan. Farsça, Urduca, hatta Rusça chay olmuş. Aşağı yukarı 2000 yıldır bu şekilde karayoluyla taşınıyormuş çay. (Haritada pembeler.)

17. yüzyılda Hollandalılar çay işine girince Çin'in kıyı bölgesi Fujian'daki limanlardan gemilere yüklemeye başlamışlar çayları, o bölgede de çaya "te" deniyormuş. Bütün Avrupa'ya buradan yayılmış çay. (Haritada maviler.) Portekiz hariç. Çünkü Portekizliler Fujian'dan değil, Macao diye bir kıyı bölgesinden taşımışlar çayı. Macao'da konuşulan lehçede çaya "cha" deniyormuş, Portekizce'de de öyle kalmış.

Eğer bir yerde bu "cha" ya da "te" değil de bambaşka bir kelime kullanılıyorsa anlayacakmışız ki çay orada doğal olarak yetişiyor, dışarıdan taşınmamış. Burma'da mesela "lakphak" deniyormuş.

Çok beğendim çayın bu dünyaya yayılma hikayesini. Çayı düzenli olarak İngiliz damadımız şahsında İngiliz koloniciliğine saldırmakta da kullanıyorum. Yani gerçekten, Hintlilerden çalmamışlar gibi bir de ne kadar İngiliz bir şey haline getirdiler sütlü çayı.

Geçen sene eylülde Urla'dan çeşitli gıdalarla dönmüşüz. Bir dolmalık biber krizi vardı, çok ekmişler, tüketemiyorlarmış. Torbalara doldurup getirdim.


Sonra annem "Yaptın  mı dolma? Biberleri naaptın? Biberler?" diye sıkıştırmaya başladı. Çürütmeden dolma yaptım, anneme de ayrıca kanıt olarak tencerenin fotoğrafını çekip yolladım. Bedavaya gelmiyor biberler, sorumlulukla birlikte geliyor.

Çay yapayım, mutfağı toplayayım. Dün akşam aynı anda hem kendimize hem de köpenklere yemek pişirince olaylar çığrından çıktı. Ve tabii ki 3 haftadır ütülenmeyi bekleyen bir miktar gömlek var. Hep var.

October 27, 2017

Zeljo'nun Köfteleri Bana Neler Etti

Kardeşim ve ecnebi damadımıza "Bana kartpostal yollarken arkasına politik şeyler yazmayın" dedim. Çünkü içimde endişeli bir teyze yaşıyor. Ay aslında o kadar da haksız sayılmam, bu iki kuduz yüzünden çeşitli anksiyeteler yaşıyor olmam bir yana, geçenlerde postanede "Artık kartlar da kayıtlı posta" dedi bana bir memur, kaç kartı hangi ülkelere attığımı yazdı bir yerlere. Göremedim de tam olarak neler oluyor, hiç anlamadım.

Ben hiç uyarmamışım gibi kart atmışlar son gittikleri yerden, Lizbon'un meşhur çinilerinin, karolarının komünist olduğundan bahsediyorlar kartta. Viva la Revolucion! diye devam ediyorlar. Mesaj yazdım hemen:


Özetle "Kart geldi. Çiniler nasıl komünist? Küba'da mıydınız da devrim sevinci yaşadınız boklar?" diye sordum. "E sen politik şeyler yaz demiştin, biz de yazdık," diye cevap geldi."Biz di pilitik şiylir yizdik," diyebildim.

Dün bir de paket geldi bunlardan, hediyelik şeyler. İçlerinde bir de şu vardı:


Elimde tuttuğum şey, bir paket peçete, üstünde "Benim sebzem et" gibi bir şey yazıyor. Komik mi? Değil. Çok acıklı aslında. Ama bunlar böyle eğleniyor.

Günün bilgisi: 5 sene sıkı bir şekilde vejetaryen olarak yaşamayı başardım. Geçen yılbaşı bir anda her şey kontrolden çıktı. Bu peçete o yüzden bana yollandı.

Yılbaşını geçirmek üzere Sarajevo'ya gidiyorduk, daha uçak kalkmadan başladı barbar kocam, "Zeljo'ya gidelim. Zeljo. Çevapi. Çevapçiçi. Gidicez di mi? İlk iş Zeljo'ya gidelim bak." Tamam dedim, ne diyeyim, ilk gidişimizde de musallat olmuştu Zeljo'ya. O köfteleri yerken ben ayran içip beklemiştim onurlu bir vejetaryen olarak.

Çantaları otele attık ve bu buzla kaplı kaldırımlarda koşmaya başladı. Ben de peşinden. Zeljo'ya girdik, yer de yok, bizi birilerinin yanına sıkıştırdılar. Zeljo şurası, Başçarşı'nın içinde:


Şurada anlatıyor kısaca nedir, nasıl gidilir diye. Fotoğrafı da oradan aldım.

Garson abi geldi, çökük çökük avurtlarıyla sipariş almak istedi. Uçaktan ineli yarım saat olmuş, hava eksi 18 derece, henüz nerede olduğumu anlamamışım, zaten bütün Boşnakçam toplam 5 kelime. Bir çevapçiçi diyemedim, iki ya da üç de diyemezdim, rakamlar kesinlikle aklıma gelmedi. Parmağımızla menüden gösterdik, abi gitti. "Kesin iki tabak gelecek," dedim, "Neyse artık, yiyebildiğini yersin."

İki tabak geldi, barbar kocam girişti. Ben tabağa baktım, baktııım, baktııım. "Ben bunu yiyeceğim," dedim. Bunu dedim. Ve yedim.

Nefes almadan yedim. Şunu yedim:


Somun içinde kömür ateşinde pişmiş köfteler, üstüne kaymak (yoğurt), hafif sotelenmiş soğan.

Sonraki günler de gitmeye devam ettik Zeljo'ya. Bir gün pazara gittik, teyzelerin kesip kesip verdiği kuru etleri, sucukları da yedim. Bir yandan da "Allahım bu kısa bir evre mi yoksa döndüm mü ben et yemeye?" diye kendimi sorguladım.

Dönüşte barbar kocama yemin ettirdim kimseye söylemesin diye. Kısmen utançtan ama çoğunlukla hayatımızı karman çorman edeceğinden. Çünkü 5 senedir vejetaryendim, herkes alışmıştı. Ona göre yemeğe gidiyorduk, ona göre yemek pişiriyorduk. Tatilde patlamışım, eve dönünce "Et yiyecek mi? Yemeyecek mi?" bunaltısı yaşayalım istemedim. Bunu bir günah gibi saklamaya hazırdım.

Saklayamadım. Telefon açıp Sevda'ya anlattım, ona da tembih ettim kimseye söylememesini. "Ben anlatırım sonra Nadire'ye," dedim. "Tamam," dedi.

Birkaç gün sonra Nadire'ye gittim, salona oturttu beni, elime çay verdi:

N: Eee nasıl geçti?
Ben: Ay işte çok soğuktu ama ne güzeldi. Konser vardı.
N: Ay boşver soğuğu, ne yedin ne içtin onu anlat.
Ben: Güzel bi kafe var, oraya gittik?
N: Ne yedin?
Ben: ...
N: Nasıl iyi miydi yemekler?

"Nooluyo ya?" diye ağlamaklı oldum. Meğer ben Sevda'ya günah çıkardıktan 15 dakika sonra tanıdığım ne kadar insan varsa mahallenin marketinde karşılaşmışlar. Oracıkta, reyonların arasında herkes her şeyi öğrenmiş. "SİZİN KONUŞACAK BAŞKA ŞEYİNİZ YOK MU?!" diye çıkışayım dedim, bir işe yaramadı.

Ve ondan sonra ben zincirlerimden boşanmışçasına et yemeye devam ettim. İşte 10 ay olmuş, duramadım. Öğlenleri yakaladığımı mahalle dönercilerine sürüdüm, "Bana lazanya yapın" diye ağladım, kıymalı pide yiyelim diye çekmediğim numara kalmadı.

Bazen Zeljo'nun facebook sayfasına bakıyorum açıp, köftelere bakıyorum. Biri köfte tabağını koyup altına "Vejetaryenlere göre değil!" yazmış, içimden acı acı güldüm. Ah güzel kardeşim, bir bilsen.

Eski halime döndüm, parça et, biftek miftek yemiyorum. Sebze yemeklerine et koymuyorum. Balığı herhalde en son 20 sene önce yemiştim, geçen Karaburun'da balık da yedim, sevmediğime yeniden karar verdim. Velhasıl şarküteri, döner möner, köfte, hamburger, ara sıra tavuk, yer yer hindi rutinine geri dönmüş oldum beş sene sonra.

Zeljo'da ağzıma köfteleri sokarken kocamın gizlice çektiği fotoğraflar da var aslında. Ve inanılmaz trajik görünüyor halim. Şantaj için kullanırım diye düşünmüştü, fırsat bulamadı. Bulamadım nerede fotoğraflar. Ayh bir de geçen bahar gidip Dersim'de dünyanın en güzel ineği Zoze'yle tanıştım, vicdan azabından büzülüyorum Zoze'yi düşündükçe.

Böyle yani vaziyet. Bilmiyorum böyle mi devam edeceğim, yoksa bir gün yeniden "Eh yeter!" der miyim.

Bu kendi çapında dev itirafı da tamamladığıma göre gideyim ütü yapayım, inekleri düşünmemeye çalışayım. Süper Loto da bana çıkmadı zaten.

October 1, 2017

İkinci Gün / Dutlar, Zeytinler

Çalışmayı bıraktığımdan bu yana cumartesilerin de eski manası kalmadı. Tam tersine, çok acil bir şey olmadıkça evden dışarı çıkmıyorum. Dün de çıkmadım. O ıspanak gene olmadı yani, hala kuru soğan yok evde, dondurucuya tıktım ıspanakları.

Dün sabah annem bir link yolladı, buraya da koyacağım, Yugoslav ülkelerinde 1920'lerde çekilmiş manzara, günlük hayat ve insan fotoğrafları. Kurt Hielscher diye bir Alman fotoğrafçı, bu yıllarda Avrupa'da seyahat edip hayatı fotoğraflamış, çok beğendim.

Şuradan ulaşabilirsiniz. Şu köy evinin güzelliğine bakın lütfen.


Bu fotoğraflara bakıp hayaller kuruyordum ki Zihni Beyciğim de Melih Cevdet Anday'ın Bosna seyahati yazısını yolladı. Annemin yolladığı linki Zihni Bey'fendiye, onun yolladığı yazıyı da anneme ilettim.

Melih Cevdet Anday'ın çok güzel Bosna yazısı şurada. Annem dedi ki:


Umarım dövmüştür Çetin Altan'ı.

Ceviz fidanı haberine çok duygulandım çünkü henüz ortada bir tarlamız filan yok. Barbar kocamla günde 12 saat mesai yaparak dolandık Urla ve Karaburun civarında, beğendiğimiz tarlaların çoğu bu annem-babam-ve diğerlerinin oluşturduğu gruptan gelen "ORADA YAŞANMAZ!" itirazıyla listeden çıktı. Neden çıktı? Çünkü en az paraya en çok metrekareyi arıyoruz.

Neyse, bu uzun ve zorlu bir yol, en azından bir adet cevizimiz var. Zaten bu bağ bahçe işleri için Kudret ve Tülay çiftine güveniyorum, Urla'da bir orman kenarına yerleşip de tam kapasite çiftçilik yapan bir tek onlar var. Skalanın diğer ucunda "Hay allah bu zeytinliği de dünya paraya aldık, ne yapacağımızı bilmiyoruz" diye zeytinlere karşı rakı içenler var. Ve vay canına eski solcuların bazılarında ne para varmış maşallah, akıl alır gibi değil. Anamı babamı ve Kudret ile Tülay'ı ayırıyorum, hayatları boyunca çalışıp para biriktirdiler, gözümle gördüm. Ve Urla'ya geldiklerinde Urla'da sadece Urlalılar ve keçileri vardı. 4 dönüm bir zeytinlik 825 bin lira değildi yani. Oha.

Dünün bir kısmını emlak ilanlarına bakıp tarla arayarak geçirdim. Bir ara annem aradı, komünal tarladalarmış, kuruttukları dutlar kapkara olmuş, çok üzülmüşler. Dedi ki acaba Nadire'yi arayıp sorabilir miymişim, onun annesi nasıl kurutuyor, annemler neyi yanlış yapmış olabilir. Annemi refüze ettim çünkü kız Dersim'e doğru yola çıktı dün, çekmiyor telefonlar. Telefonu kapattım, Nadire sanki dutları duymuş gibi "Ben sevimli Elazığ'a geldim" diye mesaj attı. Yav Elazığ'ın sadece şehir merkezini gördüm, gerçekten. Neyse.

Dut meselesinin çözülmesine de aracılık etmiş oldum. Silkeleyerek toplarsan kararıyormuş dutlar. Urla'dayken de zeytinleri döverek toplayınca ağacın bir sene küstüğünü öğrenmiştim. Benim ağaçlarım olunca silkelemeyeceğime ve dövmeyeceğime dair and içtim.

Dün de kaslarım ağrımaya devam etti, hamlık ne berbat bir şeymiş. Bugün biraz daha az ağlıyorum kıpırdayınca.

Gideyim ben. Gitmeden şunu bırakayım aşağıya. Urla'ya gitmeden annem yollamıştı "Al, dinle" diye. Urla'da da Tülay Teyze beni "Altın hızmaaaa mülayiiim" diye karşılayınca iyice yer etti türkü. Hala bazı sabahlar uyandığımda kafamda çalıyor. Hem Elazığ'ı da tamamen gömmemiş olayım. (Şehir merkezi hariç.)



July 26, 2017

Bakliyat ve Tişört - Dersim 3 / Ovacık'ı Pek Göremedik

Bu blog boyunca saçma sapan alışveriş tavsiyeleri vermiş olmam içime oturdu. İyi hiçbir şey mi yok yahu diye etrafıma bakındım. Şunları buldum:


Rabbim kimseyi ayna selfiesiyle sınamasın. Neyse.

Tişört, Özgür Kazova Tekstil'den. İki sene filan oluyor alalı, hunharca giydim, bana mısın demedi. Penyesi güzel ve yumuşak, baskısı sağlam. Üstümdeki "Gezi" modeli. Bir de "Göğebakan" almıştım, onu da çok severek giyiyorum. İkisi de pek beğendiğim Sadi Güran'ın illüstrasyonları.

Şunu da yazmam lazım, ben 40-42 bedenim, boyum 1.76, üstümdekiler erkek modeli ve XXL beden. Anca normal ve rahat tişört oluyor. Kadın modellerinin beli oyuk biraz, kolları da daha kısa. Bu klasik kesimi daha çok seviyorum. Neyse, bedenler biraz küçük olabilir yani, sipariş verirseniz aklınızda olsun. Sabah bir Göğebakan daha, bir de Saz sipariş verdim. Tişörtüm kalmadı doğru dürüst, bunlarla rahat ediyorum.

Şurada satılıyor, tanesi 20 lira.

Ovacık Belediyesi'nin nohut ve fasulyelerini almadan önce biraz sordum etrafa, fasulyesini övdüler. "Ulan taa nereden gelecek, bari geldiğine değsin!" diye 9'ar kilo sipariş verdim. Zaten 3 kiloluk paketlerde satılıyor. Bütün kış tükettik. Yani bayağı kalabalık bir grup olarak tükettik o 18 kiloyu, kızlara verdim, annemlere yolladım, arada yarımşar kiloluk paketler halinde hediye ettik eşe dosta. Çok acayip bir şekilde bereketli çıktı, hala fotoğraftaki kadar fasulye var. Bir bu kadar da nohut.

Tam olarak kaç paraydı kilosu hatırlayamıyorum, 7-9 lira arası bir şeydi. PTT ile ödemeli yolluyorlar, teslim alırken ödüyorsunuz yani parasını. PTT de bir miktar taşıma ücreti alıyor. Bizim mahallenin marketlerindeki bakliyattan ya ucuza geldi ya da onlarla aynı fiyata, üstelik Ovacık'ta çocuklara okul bursu oldu. Ve çok güzel nohut, çok güzel fasulye. Fasulye nohuta göre inatçı çıktı, pişmesi daha uzun sürüyor fakat nefis ikisi de.

Annemin arkadaşları da satın almak istemiş, bir türlü cevap alamamışlar, "Lanet olsun böyle komünizme!" dediler. O süreç biraz zorlu olabiliyor, çünkü bakınız sistem şu:


Ben erken davrandım, sabrettim, fasulyesizlikten ölmeyecektik nasıl olsa. 4 Ekim'de email atmışım belediyeye, 17 Kasım'da "Emaillerde aksaklık oldu, kusura bakmayın, bize telefon numarası verin" diye cevap yazmışlar. 24 Kasım'da da elime ulaşmış paketler. Tertemiz bez torbaların içinde geldi üstelik.

Demek istediğim, bu alışverişleri tabii ki destek olsun diye yapıyorum ama verdiğim paraların karşılığını da alıyorum, kuru kuru Ovacık fanatikliğinden değil. Gezi'nin de gazıyla "Yürü be patronsuz Kazova Tekstil!" furyasına hepimiz dahil olduk, iyi de yaptık, ne güzel tişörtler üretiyorlar. Kim, hangi şartlarda çalışıyor biliyoruz. Bayağı evlerine ekmek götürüyorlar.

Neyse, bekliyorum hasat yapılsın, gene kışlık fasulye ve nohut alacağım posbıyıklı başkandan.

Ovacık'ın merkezi bir avuç bir yermiş. Etrafında nefis köyler var, içlerinden gürül gürül su akıyor. Yüksek dağların arasında uzanan tepsi düzlüğünde bir ovanın ortasına kurulu Ovacık. Toprak da taşlı bayağı, geçerken "Oha kesin eski göl tabanı burası" dedik, taşçı toprakçı insanlar olduğumuz için. Şunu da yaptık tabii:


Nadire eliyle rabia yapmıyor, nüfusa dördümüzü ekliyor. Burhan Abi bir türlü yakına gelmedi, eline tutuşturduğumuz ipadden de nefret etti. Şu karenin 80. versiyonunu çekerken "EEE BESE!" diye bağırıp arabaya geri döndü.

Hatırlarsanız maceranın bir önceki bölümünde Munzur Gözeleri'nden sıkıca tuttuğumuz çişimizle ayrılmıştık. Bu sebeple koşarak Cuba Cafe'ye girip tuvaletinin önünde birbirimizi iteledik. Arkadaşlar, Cuba Cafe'nin tuvaleti unisex. Dünya birbirini döverken bu cinsiyete göre tuvalet meselesi için, Ovacık yürümüş geçmiş. Lafı bile edilmiyor. Çok yeri olmasa da şu son keşfimi araya sokacağım, Zihnin Arka Sokakları ve Bayansilvia ile güleriz sonra. Twitter'da görüp kopyaladım:


Tuvalet tertemizdi, bütün kafe pırıl pırıl zaten. Havalı bardaklar, tabaklar, kara tahtaya menü filan, bildiğiniz herhangi bir büyük şehir kafesinden eksiği yok, fazlası var. Çünkü bütün o pizzaların mizzaların yanında burada Dersim'in kendi yemekleri de var.

Tabii ki hiçbir şeyin fotoğrafı yok, şu iki kare var sadece:



Kahve de lezzetliydi. Biraz bakınıp Başkan Bey'i görür müyüz diye merak ettik. Yan masada birini "Başkan gelir akşamüstü" derken duydum. Fakat bizim yola çıkmamız lazımdı, Burhan Abi karanlıkta gitmek istemedi, genelde pek kimse gece yolda olmak istemiyor zaten. Kahveleri dikip kalktık, Ovacık'ın kısacık ana caddesinde bir gidip geldik. Berkin Elvan Halk Kütüphanesi'ni gördüm, Belediye Binası'na selam verdik, o sırada belediye otobüsü yanaşıp yolcu indirdi. Valla insan kendini tutamıyor, "Aooooo bedava ulaşımlı otobüs!!" diye tezahürat da yaptık. Genç kızlar akşamüstü yürüyüşüne çıkmıştı, Ovacık'ta bir akşamüstü piyasası olabilir, giyinip süslenip yürüyüş yapmalı piyasa. Ankara'da görmediğim kadar crop top gördüm Ovacık'ta.

Velhasıl, Ovacık'ta bir miktar kafe, bir adet bira içilecek yer filan var, başka da bir şey yok. Bungalov otel var yalnız, orada çok gözüm kaldı, güzel görünüyordu bungalovlar, ağaçların içinde, sessiz. Bir dahaki gidişimde birkaç geceyi orada geçirip arabayla sağa sola gidebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü sağda solda çok acayip yerler var.



Yeni keşfedilen buzul var bir de:
https://www.evrensel.net/haber/326038/munzurda-kesfedilen-buzul-ilk-kez-yerinde-goruntulendi

Bunlar hep 7 saatlik tırmanma, 10 saatlik tırmanma, bilmiyorum yapabilir miyim. Buralar olmazsa daha küçük ölçekli doğa yürüyüşleri yapmayı çok isterim. Neyime güveniyorum bilmiyorum. Hızır'a güveniyorum herhalde.

İki gün önce festival başlayacaktı Ovacık'ta:


Güvenlik gerekçesiyle izin verilmemiş, bir sürü de para harcamışlar hazırlıklar için, çok üzüldüm. Ovacık'a vakit ayıramadığımıza da üzülüyorum, o yüzden barbar kocamı da alıp tekrar gitmeyi çok istiyorum. Bir Dersim tatili yazısını daha özel güvenlik bölgesi ilanıyla bitirdiğime inanmayarak gidiyorum. Yarabbi.

July 5, 2017

Dersim 2 / "E cigeram ne etti bu insanlar sana?!"

Nadire köye en son bir arkadaşını götürdüğünde yıl 1990 filanmış, uçakta hıyar gibi sordum:

-Ay ben köye götürdüğün ilk sünni arkadaşın mıyım yoksa?
-Alevi de götürmüyorum ki.

Bu kısa konuşma benim ayrımcı hödüklüğüme vurgu yaptığı kadar Nadire'nin keçimsi karakterine de dikkat çekiyor. Gerçi bilemiyorum, telefon eden akrabaya eşe dosta "Nadire'nin arkadaşı geldi" deyince "Aovv bu zamanda geldi? Aferin valla" diyenler olmuş. Bu zamandan kasıt Dersim'in sağının solunun özel güvenlik bölgesi ilan edilmesi, yolların ulaşıma kapatılması, operasyon yapılması filan. Gene turistik tavsiye olarak gitmeden önce bu özel güvenlik bölgesi işini takip etmek gerekebilir, biz oradayken sadece Hozat, Ovacık ve şehir merkezi tarafları açıktı. Biz döndükten sonra oraları da kapattılar ama süreli şeyler bunlar, "Şu tarihten şu tarihe kadar" diye ilan ediliyor. (Sonra neden internette turizm şeysi bulamıyoruz? Ayh neyse.)

Bir yandan bu durum, bir yandan da benim kendimi ailenin en dini bütün olmayan üç evladının arasında bulmuş olmam, gittiğimiz her yerde "Bu Mina, dönmeye geldi" diye takdim edilmeme yol açtı. Ve aman yarabbi ne kadar eğlendiler anlatamam. Aldığım tepkileri ikiye ayırabilirim:

1. "Niye?"
2. "Ahahhahhhahha! Ay! (Gözünden akan yaşları siliyor)"

Ben olsam turizm broşürüne "insanları jilet gibi bir mizah anlayışına sahip" diye eklerdim, en azından benim tanıştığım herkes öyleydi, kendimi evimde gibi hissettim.

Eve vardık, mutfağa çöktük, Nadire'nin babası İmam Amca masanın karşısından gözünü kısıp bana bakmaya başladı. İmam Amca 70lerinde, upuzun boylu, heybetli, insan içine çıkarken üç parçalı takımını, kolalı beyaz gömleğini giyip fötr şapkasını takıyor, insanı kendi üstündeki kot ve tişörtten utandırıyor.

Kulakları iyi duymadığı için ben masanın ucundan duyuramadım sesimi, Nadire yanına çöküp benim yerime cevapladı, siz okurken herkesin avaz avaz bağırdığını hayal edin lütfen:

-Nadoo! Arkadaşın kimdir?
-Mina baba, okuldan arkadaşım. Dönmeye geldi. (Çünkü Nadire neden kaçırsın bu fırsatı, değil mi?)
-... (İmam Amca bana bakıyor sessizce.)
-Dönecekmiş baba, alevi olacakmış. (İyice kanırtsın ki olaylar patlak versin.)
-Dönecek miymiş? (Bana bakıyor. Ben ebleh gibi kafamı sallayıp onaylıyorum.)
-He.
-Anası babası kimdir?
-Anası solculuktan hapis yatmış, babası Dev-Gençli, Sinan Cemgil'in arkadaşı.
-Dev-Genç he? Sinan he? (Memnun oldu bu noktada.)
-He.
-(Bana dönerek) E CİGERAM NE ETTİ BU İNSANLAR SANA?!

İmam Amca'dan yediğim ilk fırça buydu, son da olmayacaktı. Kısa sürede ineğin peşine yollamaya başladı beni, "ZOZE NERDEDİR?" Sigara içmeme karışmaya başladı "DUFE DUFE!" İstemiyor kimse sigara içsin, çok da haklı, bir gün sıkıştırıp Nadire'yi sigaraya alıştırmamamı rica etti. Diyemedim ki ben bulduğumda fosur fosur içiyordu zaten, alıştırmayacağıma söz verdim mecburen. Ailedeki bütün kadınlar sigara içiyor ama bunu bir ninja kabiliyetiyle saklanarak yaptıkları için İmam Amca'nın haberi yok. Ben saklanmayı beceremedim, bir hafta boyunca işittiğim azarın sonu gelmedi.

Neyse, fırsat buldukça dönmek konusundaki niyetimi sorgulayan İmam Amca'ya kah konuyla zerre alakası olmayan bir deyişle, kah berbat aksanım yüzünden anlamadığı ve evden birinin tekrarlaması gereken Zazaca iki mısrayla karşılık verdim. Yakındaki bir türbeye gittik, Munzur Baba'ya gittik, her eve girişimizde Nadire'ye sordu "Naaptı? Öptü mü? Mum yaktı mı?" O arada Nadire gazladı da gazladı, "Hızır orucu da tutuyor. Aşure de yapıyor." Çoğu yalan. Aşureyi üç kişi birlikte yaptık, hayatımda herhangi bir orucu tutmuşluğum yok, oruç tutan biri değilim. İmam Amca bir türlü emin olamadı benim niyetimden, zaten kendi üç çocuğuyla beraber tam manasıyla bir kaos yaratmayı başardık bu konuda, birimizin dediğini diğerimiz inkar etti. Çocuklarını dalga geçiyorlar diye azarladı ama bana bir şey diyemedi.

Sonunda beni karşısına oturttu, önce sordu, "Sıdkı bütün müsün cigeram?" Dedim ki "Olmaya çalışıyorum. Olmak istiyorum." Sonra da dedi ki "Klem sen bunları dinleme, sen kalbin nereye diyorsa oraya git." Hayatımda bundan güzel, bundan nazik bir tavsiye almadım. Başka da tavsiyeye ihtiyacım kalmadı bence.

Munzur'dan biraz fotoğraf koyayım. Munzur Gözeleri'ne varmak için önce Munzur Vadisi'nden, sonra da Ovacık'tan geçtik. Vadi muhteşem güzellikte, çoğu zaman nehrin kenarından gidiyor yol. Milli Park aynı zamanda, girişten çıkışa kadar su alacak filan yer yok. O yüzden vadiye girmeden almak lazım.



Döndükten sonra da "Bir hafta gittin, üç kare fotoğrafla dönmüşsün!" diye fırça yedim, siz benim gibi olmayın, fotoğraf çekin. Ne bileyim yahu, etrafıma bakmaktan aklıma gelmiyor fotoğraf çekmek. Bakıyoruz fotoğrafa, ne güzel su, ne güzel ağaç tamam ama sesler, kokular, arabada çalan şarkı, nasıl güldüğümüz filan, onlar hep aklımda. Onları zaten anlatmanın bir yolunu bilmiyorum ben.

Vadinin girişine yakın Ana Fatma ziyareti var, orada da mum yaktık. Fotoğraf yok tabii.

Ovacık'a dönüşte uğrarız diye hızlıca geçtik, eve Munzur'dan su doldurup götürebilmek için beş dakika durup bidon aldık sadece. Sonra çok makbule geçti o su, evdekiler çok sevindi.

Munzur Gözeleri, Munzur'un doğduğu yer. Su küçük kaynaklardan çıkıp birleşiyor, coşkuyla akmaya başlıyor. Etrafı da yüksek, tepeleri karlı Munzur Dağları ile çevrili zaten. Oturacak yerler, gözleme ve çay var. Kendi yiyeceğinizi götürüp piknik de yapabilirsiniz. Fakat tuvalet meselesi dertli. Bir göz tuvalet var tepede bir yerde, daha yarı yoldayken tuvaletin oradan bizim gibi iki ziyaretçi seslendi bize, "AOOOO YOOOO DÖNÜN DÖNÜN! GERİ DÖNÜN! OLACAK GİBİ DEĞİL BURASI!" diye. Buradan yetkililere sesleniyorum, insani koşullarda çişimizi yapabilelim. Biz yapamadık o gün. Kimse yapamadı.


Munzur'a gelene kadar hiçbir aleviliklerini görmediğim yol arkadaşlarım nedense burada heyecanlandılar, bir taşa toprağa sevgi, bir içsel coşku içinde fotoğraftaki dağa doğru yürüdük, ilk göze o taraftaymış, oradan başlamak lazımmış çünkü. Yolda beni bir miktar itmek ve çekmek zorunda kaldılar ama vardık ilk gözeye.


Çok da güzel bir su. Zaten şişeleyip satıyorlar, Munzur Su dolum tesisleri de burada. İlk gözenin etrafından dolandık, daha da kayalık yerlerden tırmanıp hoplayıp zıplayarak düze indik, Nadire ile mum yaktık.


Kayaları da öptüm. Valla içimden geldi, en temiz hislerimle öptüm. Bir şey de dilemedim, hayat ile aramızda bir alacak-verecek yok, yaşadığımın farkındayım, en sevindiğim şey bu.

Bu muazzam güzellikteki yer kutsal olmayacaktı da ne olacaktı, zaten dünyadaki en doğal inanç sistemi bu. Kitaplı dinlerden önceki paganlığından/şamanlığından birazını bile olsa korumuş nereye gitseniz var bu, doğadan daha kutsal ne olabilir bir insan için? Seni doğup büyüdüğün toprağa bağlıyor, vallahi belki ayıp olacak ama dini vecibe için 3000 kilometre yol gidip dilini bilmediğin, tamamen yabancı bir coğrafyada dua etmek bana hep çok tuhaf gelmiştir, biraz da "endüstriyel" gelmiştir. Dersim'de dua ettiğimden de değil, ben misafirdim orada ama oralıların neden dua ettiğini anlayabiliyorsunuz. Haydi duayı geçeyim, herkes inançlı olmak zorunda değil; insanların dağla, taşla, otlarla, kuşlarla olan bağı beni çok etkiliyor. Yürürken bitkilerin isimlerini söylemeleri, mevsimleri tarif etmeleri filan, hayatta en özendiğim şey.

Gözlemecilerden birine çöktük, abla çok güleryüzlü, çok tatlıydı. Gözleme söyledik, "E valla üç tane kaldı sadece, onları da yapalı çok oldu?", çay söyledik, "Ya çay sıcak değil, çok rüzgar var, soğuyor çay?" Gözlemeler taze, çay da sıcaktı; ablanın standartları çok yüksekmiş ve yani insan neden gözleme satarken bu kadar açıksözlü olur bilmiyorum. Sonra gelip sigaramızdan aldı, biraz bizle oturup çay içti. Benim için "Yabancı herhalde?" demiş, nedense "Aaa yooo! Biraz önce döndü o!" diye girişmedi yol arkadaşlarım. Sessizce oturup çay içtik, rüzgar esiyordu, yüzüm güneşten yanmıştı, gürül gürül su sesi neredeyse bir bulut gibi etrafımızı sarmıştı.

Ve çok çişimiz vardı a dostlar. Yarım saat filan oturabildik ancak, arabaya doluşup Ovacık'a attık kendimizi. Yarın yazayım artık Ovacık'ı, Küba Kafe'yi filan.



June 30, 2017

Dersim 1 / Böyle Ne Bileyim, Farklı Bir Kültürel Yapı?

Efendim, ben de herkes gibi kalkıp bir yerlere gitmeden önce oturup gugıllıyorum, şöyle bir neler var bakıyorum. Sarajevo'ya mesela, ilk gidişimizde kendimizi körlemesine bıraktık sokaklara, pek de güzel oldu. İkinci seferden önce şu blogu buldum: http://www.gezicigunluk.com/etiket/saraybosna-gezi-notlari
Ne güzel anlamış şehrin ruhunu ve ne güzel yazıyor, çok beğeniyorum. Sarajevo'dan sonra başka seyahatler için de baktım bu bloga, hep iyi fikirler verdi, güzel yerler tavsiye etti.

Neyse işte, Dersim'e gitmeden önce de gugıllayarak bir yerlere varmaya çalıştım. Varılmıyor a dostlar. Yani yolunuz genellikle dosdoğru şavak tulum peynirine çıkıyor. Çünkü sizin coşkulu turistik niyetiniz ile arama sonuçları arasında beton bir duvar gibi devletin resmi dili dikiliyor. O da şöyle bir şey:


Tunceli ilinin Anadolu toprakları üzerinde coğrafya işgal etmesini geçiyorum, "occupying space" gibi bir manada kullanmışlardır belki, bilemiyorum. Ama aleviliğe alevilik denmiyor, "farklı kültürel yapı" deniyor. Yani "Bu fotoğraftaki kadın neden kayaları öpüyor? Neden mum yakmışlar?" filan diye merak ederseniz eğer, cevap "Farklı kültürel yapı."

Aynı bağlamda (ouuvv coşarak yazıyorum, bağlam mağlam) gene herkesin kayaları öpüp mum yaktığı Munzur Gözeleri'nden de "mesire yeri" olarak bahsediliyor, Munzur Baba ve Düzgün Baba ise "yöresel halk edebiyatı" başlığı altında ele alınmış. Öyle bir insan topluluğu yaşıyor Tunceli'de, kültürel yapı farklı, mesire yerleri var, ters lale var. Yani ne bileyim, yaşamayı severler, çevreye duyarlıdırlar filan ne güzel de ben en azından "engin hoşgörülüler" yazmaya utanırdım. Neye hoşgörülüler güzel kardeşim tam olarak? 

Tabii alternatif olarak turizm broşürü okumayabilirsiniz, sinirlenmeyebilirsiniz. Ben öyle biri değilim. Fakat bir yerden sonra bıraktım peşini çünkü misafir olarak seyahat etmenin muhteşem bir konforu var; hiçbir şey için çaba göstermiyorsunuz, her şeye maruz kalıyorsunuz. Ben tam olarak öyle biriyim.

Ankara'dan Elazığ'a yan koltuğumuzda oturan ve telefonunu kapatmayan, yetmezmiş gibi teke gibi kokan oğlanla uçtuk. Elazığ'da Nadire'nin abisi ve kardeşi bizi havaalanının önünden topladılar, köye doğru yola çıktık. Tek derdim Pertek feribotuna binmekti.

A post shared by Mina (@kokobella) on

Kafamdaki bütün Dersim görüntüleri instagram'da gördüğüm fotoğraflara dayandığından feribota binmezsem ölecektim. Nadire uçakta "Aa yoo ne feribotu? Karadan gideceğiz, daha kısa yol var" dedi, ağlamaklı oldum. Eğleniyormuş benimle. Feribotu beklerken ışkın da aldılar bana, bir yandan kemirdim bir yandan gözümü feribota dikip bekledim. 

Feribotta çay içtik, (feribot feribot feribot), Pertek'e indik, ilçeden çıkmıştık ki Nadire dönüp "Telefonlar birazdan çekmemeye başlayacak, arayacaksan şimdi ara. Buradan sonrası in dı midıl of noğver" dedi. Öyleymiş hakikaten. Ve fakat telefonsuz da yaşamak mümkünmüş. Şehre, ilçeye filan indikçe hızlıca twitter'a baktım, bir iki telefon ettim. Zaten ne barbar kocam ne de anam babam merak eden insanlar değiller. Babamla ilk konuşmamız şu şekilde gerçekleşti:

-Baba naber? Yav evde çekmiyo telefon, biz bir tepeye tırmandık da aradım.
-Aaa? Niye çekmiyor evde telefon?
-Dağların arasındayız? Bilmiyorum baba, baz istasyonu yok demek ki.
-Allah allah nasıl olmaz?
-Baba neyse. Ben sana ev telefonunu vereyim, bir şey olursa orayı arayın.
-Sizin evde telefon mu var?
-Ne?
-Sen nerdesin yahu?
-Dersim'deyim baba, köydeyim. Pes. Yani gerçekten.
-Aaaaa! E dur dur, doğru evet!

Bence bana telefon lazım değil. Gerçekten. 

Eve ulaştık, sarıldık öpüştük, mutfaktaki masaya çöktük. Sandalyemin arkasından bir esinti geliyor, anlamadım, dönüp örtüsünü kaldırınca ocağı gördüm. Ocak, dünyanın en güzel şeyi.


Ocak, bildiğiniz medeniyetin merkezi. Ay bu da tam "Deyzeeem ne bişiriyon?!" fotoğrafı olmuş ama siz öyle düşünmeyin. Nadire'nin annesi kendi feminist devrimini çoktan gerçekleştirmiş, "Size her gün yufka mı açacağım? Gidin ekmek alın!" diye püskürttü bizi. Bu ilk ve son yufkaydı yani, bir kısmıyla nan e şir yaptık, kalanını da kahvaltıda yedik.  

Bugünkü yazımı farklı kültürel yapı şeysiyle bitireceğim. Bize büyük odayı ayarlamışlar, Nadire'yle birbirine paralel iki yatağa yattık, kendimi yün yorgana dürüm gibi sardım. (Ha mesela turistik tavsiye olarak, mayıs ayında geceler soğuk oluyor, polar giyilir. Gündüzleri güneş çok yakıyor. Ara ara bitmek bilmeyen sağanaklar da yağıyor. Olaylar, olaylar.) Sabah yün dürümümün içinde uyandım, manzaram şuydu:


-Nadire? Bunların üçü de mi Ali?
-Hayır yahu, ortadaki Ali. Öbür ikisi Hasan ve Hüseyin.
-Alttakiler kim?
-12 imamlar.
-Birinin yüzü yok?
-Mehdi o. Daha gelmedi.

Sonra yattığı yerden 12 imamı saydı. Ya gözleri şahin gibi ya da ezbere biliyor, emin değilim zira Nadire'nin farklı kültürel yapıyla inişli çıkışlı bir ilişkisi var. O inişi çıkışı ilerleyen günlerde görecek, görmek ne kelime dev bir tokat olarak tecrübe edecektik.  

Bir cinayet, bir hırsızlık, bir yeşil leğen, uçan bir çaydanlık, kara kızıl bir gölge, kayaları öpebildim mi, destur alabildim mi, bunları hep yazacağım. Sözlerime "Klem klem, her şeyde bir hayır vardır" diyerek son veriyorum. Bir haftalık tecrübemin neticesinde spritüel olarak vardığım yer bu.

June 28, 2017

Hello.

Rüyamda Jonathan Rhys Meyers'i gördüm dün gece, hayırlara vesile olsun. Canıtın şu:


Oynadığı bir şeyi de seyretmedim kaç zamandır, nereden çıktı Canıtın bilemiyorum. Bir de eski sevgiliymişiz, bir yerlerde karşılaşıyorduk, alabildiğine manasızca.

Bütün kış boyu yaz günlerini özledim, birkaç saat önce camları kapatıp klimayı açtım, sokağa ürkek gözlerle bakıyorum. Apartmanda oturup yaz günleri hayal ederken aslında ağaç filan da var o hayalde, o şekilde ısı düşüyor biraz. Gerçek hayatta ağaç yok, bütün gün cayır cayır yanan bir çatı var.

Buraya yazmayalı olan bitenler içinde en heyecanlısı herhalde nihayet Dersim'e gidebilmiş olmam. Turist gibi gitmek gayet mümkünmüş, yollarda motorsikletli gezgin gençlerle karşılaştık, Ovacık'ta bungalov otel filan var. Ama ben hımbıl olduğum için Ankara'dan alınıp adeta bir bavulmuşum gibi doğrudan köye taşındım. Köyde de kıçıma bir şalvar, ayağıma da pembe plastik terlik geçiriverdiler, "Sürdün mü yüzüne güneş kremi? YÜZÜNE GÜNEŞ KREMİ SÜR!" diye azarlanarak bir hafta geçirdim. Gene de ciğer pembesi bir pandaya dönüşmeyi başardım.

Dağa, tepeye, ağaca doydum; önüme ne koyulursa yedim, gösterilen her istikamete doğru gıkımı çıkarmadan tırmandım. Köyde manzara şöyleydi:


Rüzgar esiyordu, her yer yemyeşildi, bazı günler güzel güzel yağmur yağdı. Parçalara bölerek anlatayım her şeyi önümüzdeki günlerde çünkü ne çok şey var.

Ay manalı bir şekilde bitiremiyorum yazıyı, aniden kalkıp gidiyorum. Haydin görüşürüz.

March 14, 2017

No.

Kar yağıyor Ankara'ya, sulu biraz gerçi ama yağıyor, hava gri. 90'lar popu açtım, Ace of Base filan, bir de mavi oje süreyim dedim. Bu evde oje sürülmüyor, sürer sürmez tüy yapıştı, zaten taşırdım da yer yer. Ay neyse yani, memleketin sokaklarında portakal bıçaklanmamışçasına yazmaya devam edeceğim.

Geçen yazki tadilat sırasında gizemli bir şekilde kaybolan sandalyelerimin başına ne geldiğini anladım. Aslında oluyor bayağı anlayalı, fotoğraf çekmek yeni geldi aklıma.


Bakın orada, duvarın üstünde duruyor bir tanesi. Evdeki adamlar kırıp kapının önüne bırakmışlar, karşımızdaki apartman görevlisi/otoparkçı abi de alıp kendine oturak yapmış. Böylece vedalaştık sandalyelerimle. Aslında vedalaşamadık, her sokağa çıktığımda görüyorum şu halini, gözüm seğiriyor.

O arada sokağımıza falafelci açıldı. Dün uğrayıp bir falafel dürüm aldım, beklerken çay verdiler, genç bir çift açmış dükkanı. Akşam barbar kocamla yarım yarım yedik, çok güzeldi. Menüsünü koyayım aşağıya, bir de arancini diye pirinçten içli köfte gibi bir şey yapıyorlarmış, İtalyan yemeği galiba:


Facebook sayfaları şurada, adres telefon filan orada mevcut. Menü siparişi verince kediler köpekler için küçük bir paket dostluk maması hediye ediyorlarmış.

Ay şu haberi görünce aklıma geldi, kaç sene önce Amsterdam'dan memlekete dönüyordum, check-in yaptırayım diye görevli kıza yanaştım Şikiphol Havalimanı'nda. Eve döneceğimden çok emindim fakat kız bana "Bu uçuşta adınız yok sizin?" dedi. İngilizce dedi, çok şükür gurbetçi memurların yardımı olmadan da anlaşabiliyorum yabancılarla. Neyse yani, bayağı dönüş biletim iptal edilmiş benim, bu kadar yıl sonra hala bilmiyorum neden böyle bir şey oldu.

Üzerinize afiyet kredi kartımı da patlatmışım, kıza da öyle dedim, "Ay ben şuursuz turistim, para filan kalmadı ki yeniden bilet alayım?" Kıza babamın telefon numarasını söyledim, aradık oradan, babam duymuyor telefonunu, zira Türkiye'de gece yarısı. Annemlerin evdeki bütün telefonları zarıl zarıl çaldırarak nihayet uyandırdım ebeveynlerimi, babam bir süre anlamadı ne istediğimi. Sonunda zorla kredi kartı bilgilerini alabildim, kendime uçak bileti aldım ve bindim o uçağa. Sabaha karşı eve geldiğimde bir de kapıda kaldım, gene sesimi duyurup bunları uyandırana kadar kapının önünde sigara içip free shoptan aldığım şekerleri yedim bir süre.

Neyse yani, babam telefonu açmasa ben de orada ölecektim, anlıyorum bakan hanımefendiyi, Hollanda'da böyle şeyler oluyor. Ben sonra başka havaalanlarında da fenalıklar geçirdim, yanlış tarihe bilet almalar olsun, kendi biletimi yanlışlıkla iptal etmeler olsun filan ama allah biliyor bir 3. dünya ülkesi vatandaşı olarak her zaman bir çanta dolusu evrakla yola çıktım.


Diyor ki ecnebi damadımız, "Sırbistan'a pasaportum olmadan girmeye çalıştım." Giremedi tabii. Daha doğrusu Viyana'dan çıkarmadılar, Avusturyalılar mantıklı insanlar oldukları için buna "Hiç çıkma buradan, zaten oraya giremeyeceksin" demişler. Ben damadın temiz bir Sırp dayağı yediğini filan hayal ettim ama dediğim gibi ben 3. dünya ülkesinde doğdum büyüdüm. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk vatandaşıysanız, bulunduğunuz ülkedeki temsilciliğinizi arıyorsunuz, telefonu hemen açıyorlar, size "Manyak mısın neden pasaportsuz seyahat ediyorsun?" demiyorlar, "Tamam bir saat içinde sana geçici bir seyahat belgesi ulaştıracağız" diyorlar. O arada havaalanında insanlar sizin için koşturuyor, acil bir vesikalığınız çekiliyor, elçiliğe emailleniyor, derken Sırbistan Dışişleri Bakanı havaalanını arayıp "Bindirin ulan o uçağa, biz alacağız sınırdan içeri!" diyor, havaalanında panik dalgası yaratıyor. Bu sefer sizi uçağa koşturuyorlar fakat biletiniz "Paşaportsuz gerizekalı" ibaresiyle iptal edildiğinden uçak siz olmadan kalkıp gidiyor. Söz verilen zamanda geçici seyahat belgeniz geliyor, bir sonraki uçağa biletinizi alıyorsunuz.


Ben panikle orada mısın, burada mısın, neredesin diye sorarken herif İrlanda barı bulmuş, orada oturuyormuş. Beyazlık, rahatlık, genişlik, ne ararsanız var.

Ay kalkıyorum ben bu masadan, sırtım ağrıdı, 90'lar popundan da tiksindim biraz. Şunun dışında, bunu seviyorum hala biraz:

February 14, 2017

Boyoz Bence Daha Mühim

Ay ben yazana kadar Sevgililer Günü geldi, ben çok başarısızım böyle günler olsun, ne bileyim doğum günleri olsun. Bir haftada yetişip kutladıysam doğum gününü, seviniyorum. Pakistan mesela, kökten bir çözüm arayışına girmiş:


Ben size söyleyeyim bugün Pakistan'da neler oluyor; sokaklarda yatan, anca karnını doyuran kesim zaten kutlanmış mı kutlanmamış mı farketmeyecek. Bir grup azgın kuduz sağda solda kalpli yastık filan yakıp yasağı kutlayabilir. Bizim gibi Pakistanlılar "Off allahım, ne biçim ülke?" diye hayatlarına devam edecek. 5 kuşaktır Cambridge mezunu, sahip olduğu toprakların ucunu bucağını bilmeyen ultra zengin kesim de bayağı içkili miçkili Valentine's Day kutlayacak.

Suyu çıkmış, içi çürük ülke manzaraları. Çürük deyince aklıma geldi, şu yazıyı geçenlerde okudum, buraya koymak istiyorum. Bunun adı aşk değil, flört şiddeti.  Yazının ikinci yarısında listelenen hıyarlıkların bir kısmı benim de başıma geldi, bir kısmını etrafımdaki kızlar yaşadı.

Şiddet derecesi düşük ama bunaltma seviyesi yüksek bir örnek, benimle konuşurken her cümleye "Hayır" ile başlayan ayı.

Ben: "Filmi beğenmedim ben, gözümüze sokmuş her şeyi."
Bu: "Hayır şimdi sinema sanatında car car car car...."
Ben: "Ne güzel lokantaymış burası."
Bu: "Hayır lokanta deyince esas bir de şurası var vır vır vır vır...."
Ben: "Her dediğime hayır diyorsun, nasıl konuşacağız biz?"
Bu: "Hayır öyle yapmıyorum."

Benim durmaksızın yanıldığım, bunun da bayılana kadar itiraz edip beni düzelttiği bu ilişki tahmin edersiniz ki 3 ay sürmedi. Zaten farklı şehirlerde yaşıyorduk. Allah hayatındaki insanlara sabır versin, ne diyeyim.

Nasıl, içinizde kalmış üç gram Sevgililer Günü heyecanını da yok etmeyi başardım mı? Meh meh meh. Amaan allahaşkına üç günlük dünya, alacaksanız alın ayol kalpli gül, güllü kalp. Ben olsam çorap alırdım, yaşlandıkça en güzel hediye çorapmış gibi gelmeye başladı. Ya da boyoz.

Hafta sonu Gediz geldi İzmir'den ve böyle bir şey varmış, hiç söylemiyorsunuz?


Havaalanı servisinden "Bavulu görünce korkma" diye mesaj attı, gene de bunu beklemiyordum. Özenle ayırdım, buzluk torbalarına yerleştirip kaldırdım. Bir fırın da burada açacak kadar boyoz var evde. Denemek için 3-5 tane attım fırına, gayet güzel oldu.

Kaç kere geldi gitti kız, nihayet Kıtır'a oturmayı başardık. Her geldiğinde deniyoruz, hep dolu hep dolu. İnsanlar işten çıkmadan yetiştik bu sefer, masa bulup oturduk. Biz iki kişi Kıtır'a ulaşana kadar yolda kar topu gibi büyüdü grup; bir kısmını yolda bulup kolumuza taktık, Sarıkafa "Ay Kıtır'a mı gitsek?" diye aradı içine doğmuş gibi. Bazıları birbirini tanımayan arkadaşlarım tanıştı, ne zamandır bu kadar neşeli bir akşamüstü geçirmemiştim. Bira içip çerçöp ne varsa yedik. 

"Kıtır ne ayol?" diye soracaklar için ekleyeyim, benim fotoğraf çekmek gibi bir alışkanlığım olmadığı için internetlerden buldum, şöyle bir yer:


Avizeleriyle meşhur bence.

Cumartesi akşamı da önce meyhaneye, arkasından halay çekmeye götürdük Gediz'i. Halay işi felaketle sonuçlandı, sonra yazarım çünkü diagram filan çizeceğim.

Sevgi dediğin illa partnere olacak değil, (pantere de olabilir ho hoh) (ayh özür dilerim gerçekten) bunun arkadaşı var, kedisi var, köpeği var. Şöyle bir dinleyeniniz varsa daha ne ister insan bilmiyorum.


Yerinde duramadığı için flu çıkmış çocuk, Miyu bu, teyzesi sayılırım. En çok onun sevgililer şeysini tebrik ediyorum zira bugün yarın ponponlar gidici.

Günün anlam ve önemine uygun bir şarkı bırakıp gideyim, ütü yapayım, kitap okuyayım.

February 9, 2017

Perşembe Fena Olmayabilir

Ay evi biraz toparlamam lazım ama nedense bir neşe, bir sevinç bastı bana. Kendi kendime şarkı söylüyorum, içimde iyi şeyler olacakmış gibi bir his var. (Lütfen yüzüme sıvama bunu hayat, lütfen.)

Şunu dinliyorum:



En azından nakaratı söyleyebilelim diye kamu hizmeti yapacağım.

"Svaku oluu isprati rom
A onda eto vedri, eto liyepi dana
Volim te
Povyeruy sırçzı mom
Toy şkolyki
Gye si mirna, gye si sama"

Bazı sesler Türkçe'de yok, ben de zaten dili bilmiyorum. Ama insan içinde söylersiniz bu şekilde utanmadan. Hemen çevirisini de koyayım, şuradan aldım:

"Her fırtınayı takip eder gök gürültüsü
Ve ardından gelir temiz, şahane günler
Seviyorum seni
İnan kalbime
Şu deniz kabuğuna
Huzurlu ve yalnız olduğun"

Gülmeyin, İngilizceyi de böyle öğrendim ben. (Hemen de sevinmeyin, sonra ODTÜ'de aylarca döverek tamamladılar geri kalanını.) (Sabır sabır, tekrar tekrar, formül aşağı yukarı bu.)

En azından seni seviyorum demeyi öğrendik bugün, daha ne olsun. (Boşnaklar da bizi sevecek mi?) (Ay tabii ki.) İçinde yalnız kalabilip huzur bulacağımız deniz kabuğu kalpler diliyorum hepimiz için. Hisli pop müzik gibi günler de temenni ediyorum, ağır şeyler düşünmek zorunda olmayacağımız zamanlar. (Güzel günler de bizi görecek mi?) (Deli misin, tabii ki.) (Sabır sabır, formül aşağı yukarı bu.) (Bir de dayanışmada ferahlık var. Onu da ben icat etmedim zaten.)

January 28, 2017

(11) Hippie Kostümü (12) "El eleeeeee çalsın oynansın halaaaay"

Barbar kocam Adıyaman'a gitti iş için. Genelde kebap fotoğrafıyla filan taciz ettiği için şu aşağıdakini görünce çok heyecanlandım:


Ay benziyor da uzaylıya biliyorum ama ben sinirleneyim diye yapıyor, o yüzden duymamazlıktan geldim. Biraz da kıskandım ne yalan söyleyeyim, ben yıllardır içimden taşan bir sevgiyle fotoğraflarına, çizimlerine bakıyorum; herif toplantı saati beklerken müzeye dalıp başbaşa dakikalar geçirmiş. 

Neyse, merak ederseniz eğer, "Adıyaman Kilisik heykeli" filan diye aratırsanız okuyacak şeyler var. Ben 9500 yıldan biraz daha yaşlı olduğunu ve ana tanrıça filan olmadığını düşünüyorum ama çok da mühim değil. Mühim olan, şu anda bildiğimiz kadarıyla Urfa-Diyarbakır-Adıyaman'ı içine alan bölgede Taş Çağı boyunca böyle bir manyaklık yaşanmış olduğu. Daha da mühim olan ise bu heykelin bulunduğu yerde arkeolojik kazı filan yapılmamış olduğu. Yani aslında hiçbir şey bilmiyoruz.

Neyse, başka eski şeylere atlıyorum buradan, şalanjın 11. sorusu dolabımdaki en eski kıyafeti soruyor. Ailece eski biriktirdiğimiz için hangi birini yazayım bilmiyorum. Elime bu elbise-gömlek geldi:


Annem 1974'te Bodrum'dan almış, Sandaletçi Ali'nin yan dükkanındaki terziden. Basmaaltı ya da bozuk basma denirmiş bu kumaşa, işte esas kumaşa desen basılırken altta kalan astar bu. Bizim evde pek sevilirdi, benim de küçüklük elbiselerim filan var basmaaltından.

Bunlarla takım sandaletler de var, Ali'nin elinden çıkma, kaldırdığım yerden çıkarmaya üşeniyorum. Belki yaz gelince yazarım, şu anda ayı gibi bir kazak ve takkeyle oturuyorum, sandalet filan başka bir hayatın şeysi gibi geliyor.

Ay anlamını da yazacakmışız. Anlamı şu, annem hayatı boyunca tuhaf şeylere ilgisi olan bir kadın oldu. Çarşıda yürürken ayakkabıcıların önüne çeker vitrindeki topukluları gösterirdim, isterdim ki tırnaklarını uzatıp sedefli ojeler sürsün filan. Bir anneler gününde aldığım dikiş sepetini verdiğimde yüzünde oluşan ifadenin acısını 30 senedir taşıyorum içimde. Annenize dikiş sepeti almayın.

Annem bir ayrık otudur. Ne güzel tabii ama sonra ben ergenliğimde isyanlar eşliğinde rakçı olup yırtık pantelonlar (Merhaba Rafet el Roman, merhaba sana!) filan giymeye başladığımda neden şok geçirdi ("Ay şoktadayım şu anda?!" Merhaba gündüz televizyonu seyredenler, merhaba size!), bunu açıklayamıyorum.

12'ye geçiyorum.

Son 10 yılda hayatımda çok şey değişmiş aslında, düşününce şaaptım. Evlendim mesela, hiç de öyle bir niyetim kalmamıştı. Bu konuda tecrübesi olmayanlara söyleyebileceğim tek bir şey var, olacak iş değil aslında iki kişinin bu şekilde hayat sürdürmesi. Yemin ederim çok saçma. Belki en iyi arkadaşım diyebileceğiniz biriyle nispeten dertsiz tasasız olabilir ki o zaman bile insanüstü anlayış, sabır, iyi niyet, diyalog filan gerektiriyor. Çok şükür şöyle şeyler söyleyebileceğim bir evlilik müessessesi içindeyim: "Bazen seni yere yatırıp tekmelediğimi hayal ediyorum ama gene de en çok seni seviyorum." Ay lütfen şımartıldığımı da sanmayın, aynı şekilde karşılık alıyorum. Ev emekçisi köpek annesi eşit kadın birey yoldaş kimliğimle varlık gösteriyorum çünkü.

İşten ayrıldım ve hiç pişman olmadım. Zaten geçtiğimiz 10 sene içinde geçirdiğim bir takım evrimler ve yaşadığım aydınlanmalar sayesinde büyük ihtimalle ya kapının önüne konmuştum ya da ne zaman koyacaklar diye bekliyordum şu anda.

10 sene önce ettiğim lafların büyük bir kısmını şu anda önüme koysalar utançtan yok olurum.

10 sene önce hayatımda olan insanların %90'ı filan şu anda yok.

Bu 10 sene geçtiği için çok seviniyorum, yaşlandıkça daha da bunalmaya başladım eski günlerden.

Şunu bırakayım gitmeden. Nedense sabahtan beri Eurovision şarkıları dinliyorum. Bunu da 10 Yıl Önce 10 Yıl Sonra diye hatırlıyormuşum, tabii o zaman olduğumuz yerde kalmış oluyoruz. Umarım birinizin daha aklına gelmiştir de tek blog bayatı ben olmam.



Off uçan halı filan. Elvan elvan çiçekler, vur sazın teline, yumak yumak dostluk bağları. Ulan insan bir davul filan götürür bari en azından, böyle halay mı olur?

Gideyim de bir elma yiyeyim bari. Barbar kocama da çekçek/kırma/kesme sipariş ettim, eli boş gelirse yakarım bu evi.