Showing posts with label alışveriş. Show all posts
Showing posts with label alışveriş. Show all posts

December 4, 2020

Her Yer Çok Kalabalık

AL SANA PORTAKAL hadisesinin ertesi günü Sevda'yla mahallede buluştuk, sırt çantama bu yandaki üç portakalı koydu. Bir miktar da mandalina. Ben de onun çantasına annemlerin yolladığı limonlardan koydum. Sonra biraz yürüyüp ayrıldık. Ne kadar ideal ebatlarda üç portakal değil mi bu sefer?

Eve dönerken çiçekçiye uğrayıp çiçek aldım, bir de peynirciden Tire Süt Koop kaşar peyniri. Hafta sonu sokağa çıkma yasağı var diye günde iki kere ellerimi arkama bağlayıp mutfağı teftiş ediyorum, almam gereken bir şey var mı diye. Halbuki biz hafta sonları dışarı çıkmayı bırakalı yıllar oldu. Çıkılmıyor bu taraflarda dışarı, ne parklarda bir kıçlık yer oluyor ne de dükkanlara girmek mümkün oluyor. 

Bugün öğlen Tunalı'ya indik Sevda'yla, plak almak için. Plağı aldık, çay içmeyi reddettik, baklava vardı onu da reddettik. En son yüzümüze dezenfektan sıkarak uğurladı Shades Süleyman Bey. Göze sıkılabilen bir şeymiş ondaki, "GÖZ AMELİYATLARINDAN SONRA KULLANILIYOR!" dedi, tartışacak halim yoktu, zaten biraz korkuyorum kendisinden. Almak istediğim plağın bir beyazı, bir de siyahı vardı. Beyaz olan limited edition filan, "Ya bunların arasında ne fark var allahaşkına?" diye bütün samimiyetim ve cehaletimle sordum. Yere çökmüş yeni gelenler kutusunu karıştırıyordum, arkamda ayakta dikiliyordu. Cevap gelene kadar süren sessizlikte kesin gözlerini kısıp enseme baktı ve içinden "Allahım nelerle uğraşıyorum?!" filan dedi. (Beyaz plağı aldım.) 

Hazır inmişken markete filan da girelim bari dedik ama mümkün olmadı, Tunalı'da kıyamet kopuyor bugün. Her yerde uzun kuyruklar var, normalde sakin olan dükkanlar bile tıklım tıklımdı. Sevda gözünü karartıp mandıraya girdi, peynir reyonunun önünde biz yaşlarda bir kadın peynir alıyordu ama nasıl almak? Şöyle almak: "Şu yumuşak peyniri de anneciğime alayım, evet yarım kilo, anneciğim çok seviyor. Şu kaşardan da oğluşuma istiyorum, oğluşumun kaşarı. Anneciğimin, oğluşumun, anneciğim, kaşar, tulum, evet oğluşumuşun, annnnnneciğiiimmm peyniriş..." Ya acaba şuradan uçsam, tekmemi kadının beline denk getirebilir miyim diye hayal kurdum mandıranın kapısında dikilirken. Hayatını anlatmaya gelmiş, reyonu tıkamış, dükkanı işgal etmiş, peynirci abiyi esir almış. PANDEMİ VAR HAN'FENDİ. VİRÜS VAR. Herkes delirmiş.

Şunu gördünüz mü?

Haberin tamamı şurada, okumak isterseniz. Şaşırdık mı? Eh, pek şaşırmadık. Komik mi peki? Valla bence değil. Çok acıklı. Bir yandan da aşırı sağcı ve muhafazakar hükümet ne demektir sorusunun bir haber başlığına sığacak kadar özetlenmiş cevabı olmuş. Bize parmaklarıyla başka bir istikamet gösterirken kendileri durmaksızın bok attıkları o kültürlerin, yaşamların, özgürlüklerin nimetlerini sonuna kadar tecrübe ediyor. Macar Lgbti komünitesine ve mütteffiklerine, insan gibi yaşamak isteyen hepimize sabır, dayanma ve mücadele gücü temenni ediyorum. 

Ve gidiyorum. Nasılsınız, iyi misiniz? 3 günlük eve kapanmaya hazır mısınız? 

December 1, 2020

İçe Doğru Göçmek

Sanalmarket'ten 3 adet portakal rica etmiştim, bunları yollamış market çalışanı. Mutfakta kendi kendime güldüm biraz. Fotoğraftan pek anlaşılmıyor ama en büyük olan kafam kadar, en küçük ise ufak bir mandalina ebatlarında. "AL PORTAKAL! AL! ÜÇ TANE AL!" diye torbaladığını hayal ettim, allah biliyor ben de o ruh haliyle yaşıyorum. Üstelik bütün gün sebze meyve de doldurmuyorum torbalara. 

Benim bu taneyle sebze meyve alma huyum evde hır çıkmasına sebep oluyor 10 senedir. İki sebebi var taneyle almamın; şu yaşımda hâlâ kestiremiyorum kiloyla alsam aşağı yukarı kaç tane gelecek, diğer sebep de çok alıp çürütüp çöpe atmak istememem. 

Bu tabii biraz pandemisiz hayatın alışkanlığı, taneyle almak, markete manava filan girmeye gocunmadığım zamanlar, evde bittikçe fırlayıp gidebilmenin rahatlığı. Barbar kocam "KİM GİDİP ÜÇ PORTAKAL ALIR?!" diye isyan ediyor. Ben alıyorum çünkü portakalların ikisi dolapta durmaya devam ediyor, beş gün oldu. Bir tanesini yiyen de benim zaten. Orta boy olanı yedim.

Yeni sokağa çıkma yasaklarıyla beraber ruhunuz daraldı mı? Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi, bunun bir sonu yokmuş gibi geldi mi dinlerken? Bana öyle oldu. Sonra hemen silkinip kendime geldim. Önce televizyondaki altyazıyı okuyup anlamayan barbar kocama bağırdım. Sonra da kafamda plan yapmaya başladım.

Zaten feci şekilde salmıştım, ne bir küçük egzersiz ne yediğine içtiğine dikkat etmek ne de günlük rutin filan kalmıştı. Bugün itibariyle yeniden gündelik hayatımı toparlamaya çalışacağım. İnternetlerde şunu buldum:


İZOLASYONDA İYİ OLMAK İÇİN GÜNLÜK YAPILACAKLAR LİSTESİ:

Temel şeyler: Duş / Meditasyon / ... (Kişisel hijyen ve kafayı rahatlacak bir aktivite gibi düşünebiliriz.)

- Bir şeyi ya da bir yeri temizlemek 

- Büyümekte olan, canlı bir şeyle ilgilenmek: Çocuk / Bitki / Köpenk ve benzerleri

- Yaşadığın anın farkına varmak: Bir ses ya da şarkı / Bir his / Gördüğün bir şey / Bir manevi-dini aktivite (Bir şarkıyı gerçekten baştan sona dinlemek, sırtına vuran güneşi düşünmek; "anda kalmak" dedikleri şey herhalde bu. Bilmiyorum tam olarak nasıl oluyor ama bu da bir tür egzersiz, deneriz yapmayı bence.)

Aynı evde yaşamadığın biriyle iletişim kurmak

- Nabzını yükseltecek bir şey yapmak

- Sonradan "İyi ki yapmışım" diyeceğin bir şey yapmak

Bir gün daha ben duvarlara bakarken geçip gitsin istemiyorum. Şu kadar aydır tamamen göçmemiş olmamın tek sebebi, sanırım, daha önce bir defa tamamen göçmüş ve yardım almış olmam. Göçmeye yaklaştığımı fark edip müdahale ediyorum elimden geldiği kadar.

Neyse işte, böyle. Biraz dambıl indirip kaldırayım, duş alayım, doğru dürüst giyineyim. Sonra sandviç yapacağım, bir de çay. Annemleri arayayım. Şu saksısı elimde kalan kaktüsü yeni bir saksıya yerleştireyim. Banyoyu temizleyeyim. Miley Cyrus'ın yeni albümünü dinleyeyim, merak ediyorum. Bir adet de makale okumayı filan başarırsam listeyi tamamlamış olurum. Belki 1993 senesinde ettiğim bir lafı neden ettiğimi düşünmeden uyuyabilirim bu gece ahhahhha ay çok korkunç!

Nasılsınız, iyi misiniz? Bugün neler yaptınız? Pandeminin de sonu var, bitecek biliyorsunuz değil mi?
 

July 17, 2020

Kitaplı Mim 8

Ay gene günler ben şaşkınlıkla etrafıma bakarken geçip gidiverdi. Hiç bozuntuya vermeden kaldığım yerden devam edeyim.

"Açık düzen kitaplık sevenlerden misiniz, yoksa camekanlı ve kapaklı kitaplıkları mı tercih edersiniz?"

Valla açık düzen seviyorum ama mecbur kaldık camekanlı kitaplık almaya. Açık raflı mutfaklara da çok özeniyorum, böyle biraz çiftlik evi havası olan. İnşaatlar yüzünden mi, konut-iş yeri dengesinin bozulduğu ve trafiğin her gün biraz daha arttığı bu zavallı mahallede oturuyor olmaktan mı bilmiyorum, bu evin tozuyla başa çıkamıyoruz. Siliyoruz, 2-3 saat içinde yine toz tabakasıyla kaplanıyor her şey. Kapaklı eşyalarla yaşamaya mecburuz bir nevi. 

Yaprak bitlerinden kurtulduk ama o arada bir kısım bitki de pert oldu. Akşamsefaları herhalde sessizce ölecek diye bekliyordum, yarısı kurudu zaten, nasıl olduysa bir adet çiçek açmış.


Bir çiçek, hiç çiçekten iyidir diye kendi avuttum. Bu yaz hiçbir şey coşmadı terasta, hepsinin bir ayağı çukurda gibi. 

Manisa'nın bir köyünden ekmek sipariş ettim, kendimi tutamadım ekmeklere bakarken, çok sipariş etmişim. Gelen bütün ekmekleri ikiye kestim, yarım yarım sarıp sarmalayıp Sevda'ya götürdüm dün. Bir süre ekmek yiyeceğiz, bilmiyorum belki Kasım'a kadar filan.

Ekmekler ve bazı haşhaşlı çörekler filan:


Anası Afyonlu barbar kocam haşhaştan nefret ediyormuş, gözlerimi devirdim. Kayınvalidem sağ olsaydı ona götürürdüm, polisiye dizi seyredip yerdik birlikte. Benim kadar düzenli Hawaii Five-O seyreden tanıdığım tek insandı. 

Sevda'dan dönerken çiçekçiye uğrayıp bir demet krizantem, bir demet de adını anında unuttuğum eflatunlu bir çiçek aldım. Aylar sonra ilk defa eve çiçek getirince moralim düzeldi. Çiçekçi abi de normalde olmadığı kadar neşeliydi, eflatunların içine biraz da beyazlarından ekledi, müesseseden.

Hava parçalı bulutlu ve serince bugün, sabah sevinerek kalktım yataktan. Pek verimli bir gün olmuyor ama en azından her şeyden nefret etmiyorum, evi yakasım yok, tam bir gerizekalı olduğum konusunda kendimle tartışmıyorum filan, gene iyi.

Geçenlerde Instagram'da görünce haberim oldu, meğer Barbara Lynn diye biri varmış! Ay o kadar beğendim ki döne döne dinliyorum:


Öbüyorum, şöyle şöyle go-go girl gibi gidiyorum:


May 22, 2020

Tabiat Hadiseleri, Martin Beck, Dondurma

Belediye dün sarı alarm verdi, ufak çaplı fırtına gelecek diye. Söz dinleyen bir yurttaş olarak çıkıp saksıları filan indirdim. Sonra da "Hiç fırtına gelecek gibi durmuyor" diye gözlerimi şüpheyle kısıp beklemeye başladım. Şüphe, genlerimizde var. Ve hava çok sıcaktı dün.

Fakat belediye haklı çıktı, tam bir fırtına olmasa da ara ara kuvvetli rüzgar esti bütün gün, hâlâ da esiyor. Yaşlandıkça hava durumu hayatımın çok büyük bir kısmını işgal etmeye başladı, telefonumda üç ayrı meteoroloji app'i var. Sonra dün akşamüstü şunu gördüm internetlerde:


O küsuratlı ortalamalar, o hava ve yer olaylarının detaylı açıklamaları; heyecanla okudum, barbar kocama da yüksek sesle tekrarladım, "HAVA VE YER KATMANLARI! ZIT KUTUPLU YAPILAR!" diye. Bugün hava kapalı, serin, yağmurlu ve hakikaten yer yer şimşekli/yıldırımlı. 

Daha önce okumadığım bir polisiye serisinin ilk kitabını bitirdim geçenlerde. Maj Sjöwall ve Per Wahlöö'nün Komiser Martin Beck serisi. 


Olaylar İsveç'te geçiyor, bir kadın cesedi bulunuyor, polis katilin peşine düşüyor; tam bir klasik polisiye. Barbar kocam okuyup "Oh çok şükür allahım, sanatsız düz polisiye!" diye sevindi. Sanatlı polisiye tam olarak nedir emin değilim ama ne demek istediğini anladığımı düşünüyorum. Aslında sorabilirdim ne demek istediğini fakat mutfağa yürüyordum, duramadım, yürümeye devam ettim.

Sanırım kitabın sağına soluna antik Maya ritüelleri filan serpiştirilmediği için sevindi. Grangé-Dan Brown türü, illa bir şeytana tapan illuminati, bir kafayı pagan ayinleriyle bozmuş seri katil, bir simgeler semboller filan. Martin Beck'te bir Kuzey Avrupa minimalizmi var. Kurban var, polis var ve bir de doğal olarak katil var. Cümleler kısa kısa, diyaloglar dallanıp budaklanmıyor.

Benim en hoşuma giden tarafı kitabın 1960'larda yazılmış olması, ilk defa 1965'te basılmış. FBI'a mektup yolluyor İsveç polisi, sonra oturup cevap bekliyorlar. 10 gün sonra cevap geliyor FBI'dan. Basın toplantısında sigara dumanından göz gözü görmüyor. Kurbanın adını öğrenmeleri mesela, 3 ay sürdü. Bayıldım bunlara, Amerikalı polis yılbaşı kartı filan attı Martin Beck'e. Etkilendiğim bir başka şey de olay örgüsünün, karakterlerin, bilhassa da katili tanımaya başladığımız bölümlerin alabildiğine modern yazılmış olması. Sade, gerçekçi ve modern.

Kitapla ilgili sevmediğim tek şey kapağı oldu, insanın başı dönüyor kalabalıktan. Her taraftan bir şeyler fırlıyor, kaç ayrı çeşit font var bu kapakta güzel allahım? 

Seri 10 kitaptan oluşuyor, 5. kitap geçenlerde çıktı.

Yine dün internetlerde bir de şununla karşılaştım:


Başka bir şey düşünemez oldum, hayatta başka bir amacım kalmadı. Hiçbir yerde görmedim bunu ben, bizim buradaki mandırada da yoktu. Gidip mandırayı darlayacağım, belki getirirler. 
Gideyim biraz bulutlara bakayım. Öberek gittim.

April 20, 2020

Evde Toprak, Onur, Yaşam 19 / Kokomo, Sürünüyorum, Le Hanım

Çiçekçiye gidemiyorum, barbar kocamın dünkü budama histerisinden arta kalanlarla idare edeceğim.

Ne yaptığını bildiğini hiç sanmıyorum; sinir içinde dal kesiyordu, gübre döküyordu, yanaşıp bir şey de diyemedim. Umarım canına kastetmemiştir gariban bitkilerimizin.

Ben de akşamsefası tohumlarını ektim. Bir paket de petunya tohumu buldum çekmecede, şu yapımarketlerde filan satılanlardan. Onları da ektim, bilmiyorum çıkar mı. Başka bir boş saksıya da arpa ektim, köpenkler arada yiyiyor. Toprak bitti bunları yapınca, aslında tam bu aralar seraya gidip çiçek ve toprak alırdık her sene. Bu sene elimizdekilerle idare edeceğiz.

Patatesi ve sardunyayı terasa çıkardım ama şüpheler içindeyim, belki de erken daha. Domates ve biber ekeyim diye heyecanlandım, geç kalmışım. Geçen ay çimlendirmeye başlamam lazımdı evin içinde. Gene de içimden "Ay belki olur?!" diye biber ekmek geçiyor, bunu bir düşüneyim.

Benim gariban çabalarım bir yana, memleketimizde bir Çiftçiler Sendikası varmış. Sabah internetlerde dolanırken rastladım, 17 Nisan Dünya Çiftçilerinin Mücadele Günü vesilesiyle bir mektup yayınlamışlar. Mektup şurada. Büyük şirketlere ve zincir marketlere karşı yerel köylü kooperatiflerini, küçük üreticiyi, komşumuzu ve yerel tohumları desteklemeye çağıran mektup, "Toprak, Onur, Yaşam!" diye bitiyor. Gerçekten topraktan ve sudan daha önemli bir meselemiz yok bence de.

Bir arkadaşım şunu paylaşmış:


Ay çok da severim, acayip eski arkadaşım, nasıl güzel dans eder, şu anda görsem Dirty Dancing usulü koşarak atlarım, havada tutar. Fakat külliyen yalan şu paylaştığı şey.

Hiçbir şey durmadı, tüketim tam gaz devam ediyor, normale filan dönmedik. Tam tersi normalden gittikçe uzaklaşıyoruz. Bütün lüzumsuz tüketimimiz kargo çalışanlarının, Getirci ve Bana Bi'ci kurye çocukların üzerine çökmüş vaziyette. Evden çıkmayan kesim alıştığı gibi yaşamaya devam edebilsin diye daha çeşit çeşir Getir Metir çıkacak ortaya. Kapitalizm çünkü, yeter ki biz para harcayalım. O avmleri yarın açsalar tıklım tıklım dolar hepsi, allahaşkına dolmaz mı?

Ama işte oturup düşünmek için bir fırsat bu. En azından çocuklarımıza bir şey anlatmak için bir fırsat. Ada'ya (kendim doğurmuş olsam bu kadar sevmeyebilirdim, yakın arkadaşımın kızı) daha ilk günlerde anlattık, sen evdesin ama çalışanlar var, bir düşün gerçekten neye ihtiyacın var diye. Eşya taşımaktan canı çıkmış bir kargo çalışanını görüp de anlamasına gerek kalmadı, anladı ne dediğimizi. Şimdi can sıkıntısından her gün online alışveriş yapan sınıf arkadaşlarını dehşetle izliyor. Bizimki de gayet giyinsin etsin, makyaj malzemesi alsın, dışarı çıksın filan bir kız çocuğu. Üstelik hiçbirimizden korktuğu da yok, biz başardıysak herkes başarabilir. En son alabaş turp almak için çıktı dışarı ahhahhha ay allahım, Zara'dan kurtardık ama nasıl oldu bilmiyorum turp hayatının başköşesine oturdu çocuğun.

Hazır buralara gelmişken iki şey soracağım. Ayrancı-Cinnah-Tunalı civarında gidip alacağım ya da kendileri eve giderken bize de bırakacak kahveci var mı bildiğiniz? Çekirdek kahve, herhangi bir tür olur. Yeter ki kargoya vermesinler.

İkinci soru da bunun aynısı ama sebze, meyve ve süt ürünleri için. İstanbul civarındaki bazı çiftlikler gibi tarikata dönüşmemiş, makul fiyatlı, gerçekten kendi ekip biçen küçük üretici biliyor musunuz Ankara'da?

Ne zamandır Mansur Bey'den bahsetmedik, Mansur Bey'den bahsedeyim çünkü Mansur Bey ne yapması gerektiğini biliyor:


Ankara'da oturuyorsunuz ve çölyaklı mısınız? Onu da düşünüyor:


Müzikli şalanjın dünkü ve bugünkü maddelerini de yapıvereyim. Sahilde dinlenecek bir şarkıya tabii ki Akdeniz Akşamları yazmak istiyorum ama Saçaklı yazdı geçenlerde, o yüzden ikinci tercihimi bırakıyorum:



İç Anadolu'da yaşıyoruz, sahil filan gördüğümüz yok. Bana daha ziyade yaz akşamüstlerini hatırlatıyor Kokomo. Terası yıkamışız, parmak arası terlikler, masaya sürahiyle içecek taşıyorum, bardaklara kağıt şemsiye sokuşturuyorum, güneş kıpkırmızı batıyor.

Bütün gün aklıma takılan bir şarkı. Sabah uyanır uyanmaz kafamda çalmaya başlayan ve bütün gün kurtulamadığım bir grup şarkı var, biri şu:



Bir diğeri de şu:



İzzet Altınmeşe'yi de seviyorum ama bunu Grup Yorum daha güzel icra ediyor.

Özgür şarkılar ve özgür topraklar dileğiyle olduğum yerde tek kişilik küçük bir halaya giriyorum, çabucak öberek gidiyorum.

February 13, 2020

Gene Çoraplar, Bir Kayıp Valiz, Bir Güzel Şarkı

Valla benim fikrimin ne önemi var tabii ama gene de yazacağım; bunlar sevgimizi anlatan hediyeler değil. Bunlar Çin'de seri üretilmiş, milyonlarcası aynı anda piyasaya sürülmüş, insanın evde nereye koyacağını bilemediği, sürekli tozunu almak zorunda kalacağı plastik ürünler.

D&R gerçekten bir milyoncu dükkânı olmuş artık. Şu reklama kitap, plak filan koymak akıllarına gelmemiş.

Çoraplardan bahsedeceğim yere geldiğimizi düşünüyorsanız çok haklısınız, oraya geldik. Çorap alın sevdiklerinize komşular, çorap harika bir şey.

Üşüyene kalın yünlü çorap, renkli giyinene neşeli çorap, ciddi giyinmek durumunda olanlara takım elbise çorabı ve kaliteli külotlu çorap. Termal çoraplar var. Benim sadece yatarken giydiğim pofuduk çoraplar var. Dize kadar çorap ne güzel bir şey mesela.

Çorap örebiliyorsanız, en güzeli o. Eldiven, bere, atkı. Kitap ne güzel hediye. En güzel şarkılardan bir karışık kaset (playlist demek istiyorum yani). Evde yapılmış ekmek, kek, tart, kurabiye, reçel. Ben mesela barbar kocama hediye olarak bir aydır ütülemediğim gömleklerini ütüleyeceğim. Gömlek ütülediğim için esas bana hediye alınması gerekiyor bence.

Yarın babam geliyor ve sanırım otobüsle gelecek İzmir'den, uçağa binmek içinden gelmiyormuş. Umarım yollarda kavga çıkarmaz ya da bunu bir yerde unutmazlar. Bir kere unuttular Afyon'da, bir Batum otobüsüne binip gelmişti. 12 adet limon sipariş ettim, elimdeki reçel tarifi 12 limon gerektiriyor. Bahçelerindeki ağacın limonları çok güzel. Yollayın deyince ödemeli kargoya veriyor insafsızlar.

Babamın bu seyahati bir valiz krizini de açığa çıkardı. Geçen sene doğum gününde bir kabin valizine verilmeyecek kadar para vererek bir kabin valizi almıştık. 70 küsür yaşında, seyahat ediyor, bari şık bir valizi olsun diyerek. Çok da beğendi, Urla'ya bir gittiğimde baktım koruma kılıfıyla filan saklıyor valizi. Peki sonra ne oldu?

Şu oldu, valiz yok ortada. Peki neden? Çünkü evlerinde dizi çekildi bunların. Yapmayın etmeyin, hayatınız mahvolacak dedik. Çekim ekibini dört kere refüze ettiler, o ekip her seferinde geri geldi kapıya. İçlerindeki en tatlış kızları ve oğlanları yolladılar annemle konuşmaya; oğlan "Emine Abla, sizin evi ayarlayamazsam işim bitik benim" diye boynunu büktü, kız "Emine Abla, varlığımızla yokluğumuz bir olacak" dedi. Sonra iki tırla dayandılar kapıya. İki tır. Ve 80 kişilik ekip.

Bütün ev alt üst edildi, kullanmayacakları eşyaları depoya kaldırdılar, kendi dekorlarını da getirdiler. Ortaya harman edildi bizimkilerin eşyalarıyla bunların eşyaları. Peki sonra ne oldu?

Dizi bok gibi çıktı. Senaryo bok gibi. Genç oyuncular kütük gibi. Tutmadı dizi, bitirdiler. Eşyalarını toplayıp gittiler ama o kaos içinde olan oldu. Aradan üç ay geçti, annem hâlâ youtube'dan diziyi izleyip email atıyor bunlara "Yeşil komodinimi almışsınız" diye, komodin kargoyla geri geliyor. Sanat yönetmeni kendi evinden kıymetli bir tablo getirip asmış duvara, o da kayıp.

Annemle babam bizim hediye valizin fiyatını bilmedikleri için o kadar önemsemediler, dizlerine vura vura kazma ve küreklerine yanıyorlar. Bir mezar kazma sahnesi için bunların kazmasını ve iki adet küreği alıp gitmişler, söz verdikleri hâlde geri getirmemişler. Benimkilerin canını alın ama kazmasını küreğini el arabasını almayın, geri istemeye de utanıyorlar, içlerine oturdu.

Babam Urla'ya geri dönerken çantasına sığamazsa büyük çöp poşetlerine koyacağım eşyalarını, ailecek çöp poşetlerine layığız.

Gideyim bir dertli çoban bohçası çayı filan bir şey yapayım. Şişman kedi kuyruğu otu çayı.

Alabama Shakes dinliyor musunuz? Ne güzel grup.



Öbtüm.

February 4, 2020

Gene Hayvanlar, Bir Çift Çizme, Çoraplar

Sabah 05:30'da HAVHAVHAOOVĞ uyandım, allahım neden havhav ya, gerçekten? Yataktan fırladım, Kudi salonun ortasında sabit nazarlarla halkının türküsünü icra etmekteydi. Yatağa gelmeye ikna ettim; kafası dizlerime, kıçı göğsüme gelecek şekilde yattı ve kesinlikle uyumadı. Uyumadığı gibi bir de neden bilmiyorum kendi kendine sevindi, kuyruğu pat pat ağzıma burnuma girdi. "Ay yeter!" diye kalktım yataktan, kahve yaptım. Bugün de böyle başlamış oldu.

Saat 07:18 şu anda, biraz çalıştım, biraz blog okudum. Köpenkler tabii ki horul horul uyuyor. Tabii ki. Yağmur var, fırtına var, ikinci tur kahveyi yaptım. Sizden saklayacak değilim, birkaç tur Mahjong oynadım.

Kazaklı köpeğin adı Roza olmuş. Sebebini sordum çünkü hâlâ bir anlam arıyorum anamla babamda. Yüzü Rottweiler'a benziyormuş, Rottweiler'ın Ro'su. "Za neyin za'sı?" diye soramadım, ne cevap alacağımdan korktum. Bir cevabın olmaması ihtimalini de düşündüm, bu ihtimali de endişe verici buldum. Neyse, Roza kendine mahalle köpeklerine rastlamayacağı bir alan ve rota oluşturmuş, gündüz dolanıp akşam yatmaya bahçeye geliyormuş.

Bahçede buldukları yavru kara kedi de körmüş meğer. Onun adı da Köri olmuş, neden diye açıklamama gerek yok sanıyorum. Belki biraz annemlerin dünyasını anlamanıza yardımcı olabilir, çok memnunlardı buldukları adlardan. Köri henüz eşyaların yerini ezberleyememiş, sağa sola tosluyormuş. Ama kedi kumunun yerini tespit edip orayı kullanmaya başlamış. Çomar ayısının Köri'ye olan gıcığı devam etmekteymiş. Çomar, annemle aralarına uçan sinek girsin istemiyor. Bütün gün annemle el ele otursunlar, gözlerinin içine başka hayal girmesin istiyor.

Kalan Müzik yeni bir Zeki Müren albümü çıkarmış, bildiğimiz ve sevdiğimiz şarkılar var içinde. Kapak çok güzel:


Ne kadar sade, ne kadar temiz ve ne kadar çarpıcı bir kapak tasarımı. Valla çok beğendim. Plak versiyonuna baktım hemen, 100 lira civarıydı. Elim varmadı almaya, Zeki bey affetsin. Isınma ve gıda gibi öncelikleri var hayatın.

Bir de çoraplar var.

Derya'nın güzel blogunu bayağıdır takip ediyorum, "Ben kimim ki fikir belirteyim?!" diye tarif edebileceğim bir hissiyat yüzünden hiç yorum yazmamıştım. Sessiz sessiz okuyordum, Ankara hayatı ve eliyle ürettiği güzel şeyler. Neyse, sonra olaylar hız kazandı filan derken geçen hafta buluşup kahve içtik. Tanıştığıma çok sevindiğim bir blog komşum oldu Derya, buralardan arkadaşlığa doğru evrilmeyi umuyorum kendisiyle.

Olaylar neden hız kazandı? Çünkü Derya bir süredir kendini durduramıyor ve çorap örüyor. Bir de üstelik renkli ve desenli o çoraplar. Hem fahri çorap başkonsolosu olduğum, hem de bir saksağan gibi parlak renklere doğru "AĞĞĞĞKK GAAAAK GOĞĞK" diye meylettiğim için olaylar kaçınılmaz şekilde o kahve buluşmasıyla neticelendi. Cesaretimi toplayıp yorum yazdım, bir miktar güzel şeye talip oldum:


Sarı çantanın üzerinde arı var! Sarılaaaar, arılaaar, şimdi gözümde canlandılaaar:


Ay çok beğeniyorum! Derya'nın blogunda bir küçük dükkân var, beğenilecek başka şeyler de var.

Çoraplarımı giyeyim, saat de 09.14 oldu o arada, biraz gündüz olur gibi oldu. Ama siz gene de çok şaapmayın, tam olmadı gündüz. Güneş yok en azından. Onun yerine son derece suratsız ve ıslak bir Ankara var bugün. Gideyim biraz makale okuyayım. Naapıyorsunuz bugün? İyi misiniz?

January 22, 2020

Köpekler, Peynirler, Kooperatifler

Annem dün gece rüyasında küçük bir köpek görmüş. "Ay üstelik küçük, yaşar gider evde, yer kaplamaz" diye peşine düşmüş köpeğin. Annem yaklaştıkça köpek uzaklaşmış, yakalayıp eve sokamadan uyanmış. Rüyayı anlatırken bile bozuluyordu yakalayamadığı için.

Bazen köpenklerden kaçıp saklanıyorum evde, bir on dakika sessizce oturmak istiyorum.


Gelip buluyorlar. Bulunca çok seviniyorlar. Mutfağın o tarafa bir bank koydum, hava güneşliyse insanın sırtına güneş vuruyor, pek hoş oluyor. Buralara saklandığımı kısa sürede öğrendiler. Koko banka çıkıp sırtını bana yaslıyor, Kudi dizlerime yaslanıyor. Herhalde sürü hayatı böyle bir şey.

Gidip pırasa filan alayım. Dün okudum, zaten her şeyde pestisit var, mevsiminde almadığımız meyve sebzede daha da çok varmış. Yani bu aylarda aldığımız domates, salatalık, biber böcek ilacı kaplıymış. Bir kenara kaydetmedim yazıyı, yüzdeler filan veriyordu. Nasıl kaçacağız bu kimyasallardan bilmiyorum. Boynumu büküp pırasa ve kereviz alıp geleyim.

Güvenlik Caddesi üzerindeki Aksel Mandıra, Tire Süt Kooperatifi'nin mamüllerini satmaya başlamış. Yoğurt ve kaşar peyniri aldım geçen gün. Et yiyiyorsanız, sucuk ve hazır köfte de var. Hem lezzetli hem de doğrudan üreticiden almış oluyoruz. Tire Süt Koop, sevdiğim kooperatiflerden.

Cumartesi sabahına da diş hekiminden randevu aldım, karı koca el ele tutuşup sabahın 10'unda gideceğiz. Başıma gelecekleri yazmak istemiyorum, dev bir tatsızlık diyerek geçeceğim. Geçen yazdan beri dişlerimden başka çok az şey düşünebildim.

Dişçiden çıkınca Cafe Vengo'ya yürüyüp Kars Belediyesi peynirlerinden alırız belki diye kendimi avutuyorum. Kars Belediyesi de Ovacık gibi doğal ürünler satmak için kooperatif kurdu. İnternetlerden satılmıyor henüz sanırım, Ankara'da Cafe Vengo'dan almak mümkünmüş. Bal, tereyağı, peynir çeşitler filan. Biraz çay da içeriz, güzel gözleme de var Vengo'da, arka tarafında oturulacak ferah bir yeri var.

Saat 4, gideyim hazır hâlâ biraz güneş varken. Hava çok soğuk değil mi ya? Gaz faturası geldi, ondan da bahsetmek istemiyorum. Kaloriferi kısıp kalın kazak giydim, sinir içindeyim.

January 10, 2020

Kara Köpekler, Kuru Otlar Ve Diğer Şeyler

Çay koyayım diye mutfağa giderken koridorda kafamı sola çevirdim, göz göze geldik:


Bebekken de yatak yapardı kendine, hepsi yapıyor zaten. Ama yaşlandıkça sanki daha konforlu tasarımlar görmeye başladık gibime geliyor. Kıçının altındaki şey koca bir çift kişilik yorgan.

Siyah hayvanlara bir de arkadan ışık vurunca böyle kara lekeler gibi çıkıyorlar. Seçemiyorsanız ben yardımcı olayım, "Hayırdır?" diye bakıyor. Dokuz senelik ömrünü, sorgulayarak ve edebildiği her şeyi manipüle ederek geçirdi.

Annemin bir süredir aradığı bir kitap var, baskısı yok. Çok da yana yakıla aramıyor aslında ama bana dert oldu. Aklıma geldi, bir baktım ki Urla İlçe Halk Kütüphanesi'nde varmış kitap. Anneme haber verdim, "O kütüphane nerede acaba?" dedi. Yeri tabii bulunur da anlaşılan pek hayat emaresi yok kütüphanede. Annemin de kütüphane alışkanlığı yıllar içinde ölmüş bana kalırsa.

Neyse, geçen hafta Urla'da sağa sola giderken gördüm, sağlık ocağı olarak kullanılan binayı restore edip halk kütüphanesini buraya taşıyacaklarmış. Valla çok sevindim, bizim eve de acayip yakın hem. Şöyle güzel, eski bir Rum evidir:


Kasım 2020 diye vermişler işin bitiş tarihini, heyecanla bekleyeceğim. Burası o kadar işlek bir yeri ki Urla'nın. Bu cadde sağlı sollu kafe ve bar dolu, inanamayacaksınız ama deneysel füzyon mutfağı da var. Bu işlek turistik yerin göbeğindeki bu güzel binayı başka bir şey yapmayıp kütüphane yapacak olmalarına inanasım gelmiyor.

Ben de gerçekten tam bir sahtekar gibi kütüphane övüp duruyorum, hâlâ gidip bir kitap ödünç almışlığım yok Kızılay'daki kütüphaneden. Evden çıkmıyorum, çıkabilsem Kızılay'a gidip salça da alacağım. Ovacık Koop dükkânına güzel salça gelmiş, bitecek diye endişeler içindeyim. Neyse, kütüphane kullanmak 2020'de yapmayı umduğum şeylerden biri.

Bir diğer umudum da sabitfikirli bir sinir küpü olmayı bırakabilmek. Örnek veriyorum; Ada'nın bir ders için yazdığı final ödevi.

Yazıp yolladı, hızlıca okudum. Ödevde bir şey yok, yazmış çocuk naapsın. Geriye kalan her şeye sinirlendim. Önce ödevin konusuna sinirlendim; düşünün Osmanlı Tarihi dersi almışsınız, final ödevinizin konusu şu, "Osmanlı tarihini yazınız."

1000 kelimeyi geçmeyecekmiş ödev. 1000 kelime dediği şey, 2 sayfa filan ediyor. Bunlar zaten okuyan yazan bir nesil değil. Bu duruma da sinirleniyordum ama yapacak bir şey yok, kuşak farkı var. Bambaşka bir hayata doğdular ve öyle büyüdüler. Ama üniversite yahu bu.

Yani bu hoca 5 tane obje/eşya/alet bir şey koysaydı bunların önüne, deseydi ki "Birini seçin, tarih boyunca nereden nereye geldi bu obje, yazın" deseydi, bunlar bari biraz çalışmış, düşünmüş filan olacaktı. Hoca bunlardan bir sömestrelik dersi iki sayfayı geçmeyecek şekilde özetlemelerini istemiş.

Bu çocuklar aptal değil, neden aptallarmış gibi ödev veriliyor?

Tabii kendimi durduramadım, psikopat gibi hocayı filan da gugılladım gözlerimi kısarak. Neye yaradı bütün bunlar? Hiçbir şeye yaramadı. Bunu yapmayı bırakmak da yine 2020'de becermeyi umduğum şeylerden biri. Bu harlı sinir, lüzumsuz nefret, fil gibi kin gütmek filan insanı insanlıktan çıkarıyor.

İnternetlerden çeşitli kuru otlar sipariş ettim, kedi otu ve sarı kantaron çayları anksiyeteye iyi geliyormuş. Hızımı alamadım, bir de "İyi uykular çayı" aldım. Barbar kocam "Tam olarak neye endişeleniyorsun? Gelecek kaygısı mı?" diye sordu geçenlerde. Anksiyete deyince aklına anca gelecek kaygısı gelebildi.

Gelecek kaygısı da duyuyorum tabii, alt-kategorileri de var, hepsine ayrı endişeleniyorum. Hiçbir şey yoksa ortalıkta, gece kafamı yastığa koyunca "Dışarısı çok soğuk, evler soğuk, insanlar ne yapıyor bu soğukta, kediler köpekler ne yapıyor, o köpek videosu ne korkunçtu..." diye alıyor başını gidiyor. Yav ben hâlâ yüksek seslere dünyanın sonu gelmiş gibi sıçrıyorum, saniyesinde ter içinde kalıyorum. Ne bileyim, barbar kocam neden her şeye endişelenmiyor, buna da şaşırmıyor değilim.

Ay o arada kargo geldi, paketin üzerinde içindeki bütün otların listesi var. Keşke "BUHRAN VE BASUR TEHLİKESİ!!!" diye etiket yapıştırsalarmış, kargo şirketinde çalışan ve otlardan anlayan biri olsaydım meh meh diye gülerdim benim kargoyu görünce. Çoban çantası otu çayı komşular, poposal problemlere iyi geliyor diyorlar.

Gelmiyor da olabilir tabii. Bitkilere inanmakla inanmamanın tam ortasında duruyorum, çok inanmak istiyorum ama bir yandan da modern tıp diye bir şey var. Neyse.

Gidiyorum, iyi hafta sonları temenni ediyorum.

December 12, 2019

Koyunsuzluklar, Köpekler

Geçen gün marketten çorap aldım, aradığım her şey çorapta mevcut gibiydi:


Daha sıcak kışlık koyunlar, konforlu sıcaklık, büyük ayaklar. Valla koyunları görünce başka bir şeye bakmadan attım sepete. Meğer koyunların bu çoraptan hiç haberi yokmuş:


Zaten büyük de geldi. Belki Koko'ya giydirir, güleriz.

Lucky'i bitirdim. Çoğu zaman kikirdeye kikirdeye birkaç yüz sayfa okuduktan sonra dün sabaha karşı 3:30 sıralarında tutulduğum ağlama krizi hâlâ yer yer devam ediyor. İnsanlıktan çıktım. Gözlerim balon gibi şiş, yüreğim yanıyor.

Sezgin Kaymaz ne kadar rahat yazıyormuş, okurken hiç tıkanmıyor insan, kendini itelemesi gerekmiyor. Kaymaz'ın iyi yazarlığı bir yana, hiç aklıma gelmezdi bir doberman köpek bireyin etrafında gelişen roman okuyacağım ve o dobermanın bu kadar isabetli anlatılmış olacağı.

9 senedir Koko ayısıyla yaşıyor olmasaydım romandaki bazı detayları anlamazdım herhalde; içinde gizli bir körük varmış gibi uzayan o boyun, o müessese haline gelmiş dev küsmeler ama anında barışmalar, o arzular ve ihtiraslar kapsamında insanların dizlerine dayanan sivri kafa. Ve tabii o obüs mermisi gibi uçarak yatağa girip tam ortaya yatmalar, sabaha kadar bir kaya gibi yerinden kıpırdamamalar, sonsuz horlamalar, yıllarca yok olan yatak mahremiyeti. Lucky tabii, edebiyat dünyasının sevgili bir karakteri, bir sürü şaşırtıcı numarası var. Bizimki normal ev köpeği. Ama Sezgin Bey, olağanüstü bir gözlemciymiş gerçekten; bir köpeğin itliğinden böyle nefis bir şekilde bahsedebilmeyi herkes beceremezdi. Köpeğin fazladan bir itliği de yok aslında, Lucky yavrucuğum normal bir doberman. Bana normal geldi, normali böyle değil mi bunların?

Ve gündüzleri Lucky'yle evde oturabilmek için memuriyetten istifa etmeye kalkışan Aysel. Aysel ben seni anlıyorum. "Evkaftaki memuriyetimden" Koko'nun taksi durağında takıla takıla ahlakı bozulmasın diye istifa etmedim ama allah biliyor Koko'yla başbaşa kalacağız gündüzleri diye ayrı bir sevinç içindeydim. O ilk işsiz kışımda çok güzel oturduk evde diz dize. Tam depresyona girmediysem Koko sayesinde. Koko sayesinde yarım depresyonla atlattım o çalışma hayatını bırakmanın -aslında hiç de beklemediğim- etkisini.

Sezgin Bey bir yandan da duygu sömürüsü yapmadan yazan biriymiş. Bilhassa içinde köpekler de olan bir romanın insanın hislerini kanırtması çok mümkün, ben zaten bir köpek azar işitse ağlayacak insanım. Sezgin Bey'in çok güzel bir dengesi var, çok doğal; yer yer doğaüstü bile olsa, olmayacak tesadüfler sıralansa bile normal hayat akışı gibi okuyor insan.

Sözlerimi bitirirken yıllardır bana "Oku bak, sen kesin seversin" diyen eşe dosta, yedi sene önce kitabı yollayan Kırmızı Başlıklı komşuma, gittiğim nikahta nikah şahidi bile olmayı başararak neden bilmiyorum bir türlü hayatımdan eksik olmayan Sezgin Kaymaz'a seslenmek istiyorum. Sevdim gerçekten ama sabaha kadar ağladım, öyle içli içli de değil, katıla katıla ağladım. O kadar ağladım ki Koko uyandı, kalktı geldi yüzümü gözümü yaladı panikle. Koko böyle yapınca daha da çok ağladım. İçtiğim sigaranın haddi hesabı olmadı sabaha kadar. Burnum tıkalı, gözlerim şiş, boğazımda bir yumru var, kitabın son satırı aklıma geliyor devamlı, ha desen gene ağlayacağım.

Ne istediniz benden?

Ay bu nasıl olabilir ya? Neden bu kadar ağladım, aklımı kaçıracağım?

December 3, 2019

Tabaklar, Çeşitli Hayvanlar

Annem birilerine düğün hediyesi almak istiyordu, internetlerden almak istiyordu, haftalarca kaçtım bu işi yapmaktan, geçenlerde pes edip oturdum kompüterin başına. Biliyorsunuz bu ailenin internetler sorumlusu olarak görev yapmaktayım.

Karaca'dan yemek takımı beğenmiş. Sepete attım, ödeme ekranında "satın al"a tıkladım, ekran dondu falan filan. Aldık mı tabakları, almadık mı, hiçbir şey belli değil. Neyse, esas şoku kredi kartından indirimli fiyatı değil, indirimsiz fiyatı çektiklerini gördüğümde yaşadım. İşte efendime söyleyeyim çağrı merkezi aramalar, ulaşamamalar, yeniden aramalar, "Lütfen iptal edin"ler. Ayh bütün günümü yedi bu iş.

Karaca'da indirim var diye yemek takımı almaya kalkarsanız aklınızda olsun, eğer annem gibi sonsuza kadar taksit olsun isterseniz indirim ortadan kalkıyormuş. Yalnız yanlış hatırlamıyorsam eğer, taksit menüsünden taksit seçerken hiç de öyle görünmüyordu. Çok da emin değilim, belki de ben farketmedim. Ay zaten kargoya verme tarihi olarak da 20 Aralık filan yazıyordu. Neden almaya kalktık o yemek takımını bilmiyorum.

Bu siparişi iptal edince (umarım iptal olmuştur tabii, bundan da emin olmak mümkün değil henüz) başka bir hediye almak icap etti. Annem yeniden peşime düştü:


Pazarları çalışmıyorum. Aslında cumartesileri de çalışmıyorum. Akşam 5'ten sonra da çalışmıyorum. Fakat kimse takmıyor çalışma saatlerimi.

Ben kendimi hazırlamıştım başka bir yerden hediye almaya, annem dün eski usül alışverişe çıkmış. Bir dükkandan satın almış yemek takımını, onlar kargoya vermişler. Çok sevindim bu gelişmeye.

Kediler, kalorifer yatağının hakkını vermeye devam ediyorlar:


Peteklerin arasına itinayla soktuğu arka patilerine dikkatinizi çekerim. Hayvanlardan bahsediyorum madem, kardeşim ve damadın köpeği Mara'yı hatırlıyor musunuz?

4 sene önce "Çok hasta, kendini arabaya attı, veterinerde kalıyor" diye ilan görüp "Yazık veterinerde helak olmasın, bir yuva çıkana kadar biz bakalım" diye almışlardı. Ecnebilerin "foster fail" dedikleri geçici yuvaya kalıcı kapak atma işinin yarı kör ve dişsiz kraliçesi Mara, kardeşim ve damatla birlikte Ankara'dan Almanya'ya, oradan Romanya'ya, derken Avrupa'yı enlemesine katederek Portekiz'e ulaştı. Artık bir okyanus köpeği olarak hayatına devam ediyor.



Karayoluyla biraz geze geze gittiler Portekiz'e, o yüzden yol boyu fotoğrafları var salağın. Eyfel Kulesi ile, Sacher kekle filan.

Ay saat 3 olmuş, gidiyorum ben. Zaten bir yere bağlayacağım yoktu yazıyı, beri çorba filan yapayım, kitap okuyayım. Nasılsınız, iyi misiniz?

December 2, 2019

Sanatlar, Kültürler

Ohh yarabbi başım ağrıyor, insan sıfatına giremedim, haftaya böyle başlamamak gerekiyor.

Dün öğlen, Aylin'in dürtmesiyle haberdar olduğumuz Sezgin Kaymaz söyleşisine gittik Kızılay'a. Bunca senedir hâlâ bir kitabını okumuş değilim Sezgin Kaymaz'ın, yani nasıl başarabildim inanın bilmiyorum. Kaç sene önce blog komşularımdan biri Lucky'i yollamıştı, o kadar uzun zaman oldu ki kimin yolladığını unuttum. "Lucky'i okusan kesin seversin" tavsiyesini kaç kere duydum allah bilir. Aylin, imzalatıp yolladı başka bir kitabını. Evde mevcut olduğu halde okumadım yani.

Ve hiç utanmadan kalktım söyleşiye gittim dün. Aslında ben son ana kadar karar veremez ve nihayetinde üşenirdim ama Sevda kitapları okumuştu, kafasında sorular vardı, Sezgin Kaymaz'ı merak ediyordu. Sevda tatmin oldu söyleşiden, her şey tam tahmin ettiği gibiymiş.

Söyleşiden sonra okurlar sorular sordu, bahsi geçen kitaplar hakkında en ufak bir fikrim olmadığı için boş nazarlarla takip ettim bu kısmını. Aylin'in kocası omzumu dürtüp "Ben yanlış mı anladım, sen hiç mi okumadın Sezgin Kaymaz'ı? Niye geldin sen buraya?" diye sordu. "Ay sus allahaşkına, herkes duyacak. Ya sakın söylemeyin Sezgin Bey'e, hepsini okuyacağım bak and içiyorum!" dedim. İşim de vardı, paltomu filan alarak kaçtım soru-cevap kısmı bitmeden. Aylin arkamdan hâlâ "İmzalatayım mı sana yeni kitabı?" diye soruyordu. Ne cevap verdim bu soruya peki ben? Müspet cevap verdim ya, gerçekten, "Evet" dedim.

Sezgin Kaymaz, esprili, kendiyle dalga geçen, gayet hoş bir insanmış. Kitaplıktan Lucky'i çıkardım, masama koydum. Bu sefer olacak gibime geliyor.

Kitap bakınırken (ay hâlâ kitap diyor?!) Nesin Çocuk Vakfı'nın 2020 takvimini gördüm, hayvanlarla yoga temalı. Bir adet kendime, bir adet de yoga ile seviyeli bir ilişki sürdürmeyi başaran tek arkadaşım Sevda'ya aldım. Ay çok güzel takvim!


İllüstrasyonlar Serkan Akyol'un, Instagram'da takip ediyordum; bir illüstratör biliyor olmama ayrı sevindim, takvime ayrı. Her ay memleketimizin bir başka nesli tükenmekte olan hayvanı, bir başka yoga akışı (yoga flow filan, biliyorum hep bunları) yapıyor. Mart ayında alageyik var mesela.

Asacak yer arıyorum. Evde hiç boş kovuk kalmadığı gibi pek boş duvar da kalmadı.

Hepimize iyi haftalar diliyorum, nohut ve pilav pişirmeye gidiyorum. Öbüyorum.

July 24, 2019

Plastikler, Kinayeli Kediler

Sabahları kahve çekip barbar kocamın eline tutuşturuyorum, ofise götürüyor. Evde orta halli, elektrikli bir öğütücü var. Aynısını bir de ofise almaya kalkmasın diye gönüllü oldum bu işe, o giyinirken ben kahve çekiyorum, 1 dakikanın altında bir sürede evden çıkıp gidiyor.

Bu kahveyi buzdolabı poşetlerine, ufak kilitli torbalara filan koyuyordum. Sonunda isyan etti "Harcadığımız plastiğin haddi hesabı yok, bir cam kavanoz bulalım" diye. Valla çok sevindim. Ben eline bez torbalar, cam saklama kapları tutuşturuyorum zaten. Ama bunlar o ofisten asla geri gelmiyor eve, ofiste de bulamıyorum, bir karadelik gibi emiyor o ofis içine giren her tür eşyayı. Bu sefer kendisi akıl ettiği için sahip çıkıyor sisteme. (Ya evet, 44 yaşında bu adam, adamları böyle yetiştiren düzene lanet olsun.)

Şundan iki tane aldım BİM'den, tanesi 1 lira 30 kuruştu galiba:


Bir gün unutsa bile geri getirmeyi, ikinciyi doldurur veririm eline.

Kağıt ve plastik çöpleri ayrı torbalara biriktirmeye başladım. Yani bir torba dolusu kağıt ve başka bir torba dolusu plastik bırakıyorum sokaktaki konteynere. Camları zaten hep ayrı atıyordum. Sokak Atık Toplayıcıları Derneği'ne gitmem gerekti geçenlerde bir iş için, orada sordum, böyle ayırıp bırakırsak toplayanlara biraz daha kolay olurmuş.

Ay bir çay yapayım, hiçbir şey içmeden oturmak ne zor.

Geçenlerde Kızılay'daki Ovacık Kooperatif dükkânına girdik, tulum alacaktım. Alışveriş yapan kısa saçlı, neşeli bir kadın laf atıp salçayı övdü. "Ay madem öyle ben de şu çayı övebilir miyim size?" dedim. Neticede o çay, ben de salça aldım, sevinçle ayrıldık. Valla salça güzelmiş, Urfa'da bir kadın kooperatifinin mamülü.

Bu plastik atık meselesinde bir adım bile yol alabilmiş değil bizim ev, yani bu kahve kabı filan devede kulak. O kadar çok plastik atık çıkıyor ki evden. Bilmiyorum, belki artık barbar kocam da dertlenmeye başladığı için biraz gelişme olur. Ben büyükşehirde bunları düşünürken anamla babam Urla'da her yere kendi kaplarını götürüyor. Sütü, zeytinyağını filan inekleri ve ağaçları olan komşularından kaplara doldurtup alıyorlar. Sırf bahçelerindeki limon ve kayısı ağaçlarını düşününce bile bozuluyorum. (Hayır, kargoyla yollamıyorlar. İki kere zorrrrla limon yolladılar, birini alıcı ödemeli yolladılar. O kadar çok söylendim ki ikincinin kargo ücretini kendileri ödediler. Sovyet bunlar diyorum, ciddiye almıyorsunuz beni.)

Sovyet demişken, kedilerimizin iki fotoğrafını paylaşmak istiyorum:



Kocam yolladı mesıncırdan, "Ne kadar mutlu iki kedi" diye cevap yazdım. "Nasıl mutlu? Kinayeli mutlu mu?" yazdı.

Ay nasıl kinayesiz olsun? Bu kadar boksuratlı iki kediyi hayatımda görmedim. Bizi tokatlamaktan daha yeni vazgeçtiler, şimdi arada birbirlerini dövüyorlar. Beyaz olan (Pamuk), diğerinin (Cingöz) burnunu yardı iki kere. Ay keşke zamanında Cingöz'ün adını Orhan koysaydık, ahahhahhah ne eğlenirdik! Bu kaçan fırsata üzülerek gidiyorum, varsa eğer suratsız kedilerinizi de öbüyorum.

January 8, 2019

Keteler

Toni Collette pek sevdiğim oyunculardan biri. Geçen cuma akşamı seyrettik bu yandaki filmini, valla sinir bozucu bir gerilimdi, beğendim ben. Ha türünün çığır açan bir örneği mi? Değil. Ama seyredilir.

Gerilim-korku türünde aileden birine bir haller olur da diğer fertler bir türlü anlamaz ya durumu, ben anlardım gibime geliyor. O kadar çok korku filmi seyrettim ki anında uyanırdım, küçük bir çanta hazırlayıp evdeki lanetlenmemiş canlı bireyleri alır ve arkama bakmadan kaçardım. Filmlerin ilk beş dakikasında kaçanlar genelde kurtuluyor. Barbar kocama bu şekilde ifade ettim.

O ise beni iyileştirmeye çalışırmış. "Nasıl olacak o?" diye sordum, beni bir odaya kilitleyip günde üç kere yemek itecekmiş kapının altından. Bir de düzenli aralıklarla yavru köpek atacakmış içeriye. Çomarlar ve Bobiler. "Kaşlı köpek atarım üzerine," dedi.

Valla çok arzu ediyorum yerli mamül, kendinden kaşlı köpek. İnternetlerde bulduğum şu fotoğraftaki çocuk gibi:


Nasıl bir ciddiyet, bir ağırbaşlı varoluş. Sorumluluk sahibi bir aile ferdi olacağı her halinden belli.

Evde yer yok, üçüncü bir köpeğe imkân yok. (Aslında bana kalsa orta boy bir taneye var yer.) Ama barbar kocamla şöyle anlaştık, yani ben anlaştığımızı düşünüyorum çünkü bir cevap alamasam da ayda iki kere yüksek sesle dile getiriyorum; gidip de sahiplenmem hâlihazırda evde iki canavarla yaşıyorken ama yolda karşılaşırsam, efendime söyleyeyim peşime takılırsa, hiv hiv hiv bir şeyler derse filan ben alır eve getiririm. Bunu yaparım. Eğer fotoğraftaki gibi oturaklı bir çocuksa Reşo, gerzek bir hödükse Kete koyacağım adını. Her şey hazır.

Kete olsa evde, yerdim. Bu mahalleye doğru dürüst bir fırın açılsa keşke. Doğru dürüstten kastım şu, endüstriyel olmasın ama ne bileyim mesela bir keke "Ama o bizim bebeğimiz, sevgimizle glutensiz yaptık" diye fahiş fiyatlar da istemesinler. Çölyaklı komşularımı tenzih ederim, bir tuhaf beslenme trendleri ve bir tuhaf fiyatlandırmalar uçuşuyor memlekette, onu demek istedim. Ayrıca mahallede açılan bir kahveciden çekirdek kahve almak istediğimde aynen bu cevabı almışlığım var, "Ama çekirdekler bizim bebeklerimiiiiz, böyle satmıyoruuuaz!" Nereden senin bebeğin oluyor kahve çekirdekleri, elinle mi dikip hasat aldın? Artizan martizan peşinde değilim, normal ev usulü unlu mamül peşindeyim.

Kalkayım da en yakın markete gideyim, kuşlara verebileceğim hiçbir şey kalmadı evde, ekmek de yok. Son bayat ekmeklerle kavanozun dibinde kalmış bulguru bıraktım dışarıya, iyice kalabalıklaşmış güvercin nüfusu, anında yediler her şeyi. Yarın ve öbür gün -8'e inecek diyor meteoroloji, ne biçim santigrad dereceler bunlar bilmiyorum, keşke ekvatora daha yakın bir yerde yaşasaydım.

January 3, 2019

Bir Sen Kaldın Pembe Krups

İki satır yazayım, Kızılay'a inmeye niyetliyim çünkü her şey durmaksızın bozulmakta.

Herhalde 4-5 ay oluyor, saç kurutma makinası bozuldu, iyice bir şeydi. Barbar kocamla marketten Fakir marka bir tane aldık, marketten saç kurutma makinası almaya taraftar değildim ama durum acildi. Fakir de bozuldu, 4-5 ay sürdü yani ömrü. Verilen paraya mı yanayım, kış ortası gene ıslak saçla kalmamıza mı, dünyaya saçtığımız plastik atıklara mı?

Bu iyonlu miyonlu çok atraksiyonlu makinalar habire bozulur dururken ne çalışıyor biliyor musunuz? Şu:


Aile içinde Almancı Krupsu diye bildiğimiz bu makina yıllardır çalışıyor. Alıp eve getirdim idare edelim diye ama barbar kocam iyi kurutmuyor diye ağlaşmaya başladı anında. Geçen pazar gene aynı markette, aynı rafın önünde durdu, "Alıyorum ben bu Fakir'den bir tane daha?" dedi. Kükremişim, "GERİZEKALI MIYIZ BİZ?!" diye. Barbar kocam gerçekten bu dünyada yanlış olan her şeyin sebebi olan insan grubuna dahil. 

O allahın belası Fakir'i bedava verseler almam şu saatten sonra, saçlarım kuruyana kadar evden çıkmam ama gene de almam o 5 ay dayanacak elektrikli çöpü. O yüzden en yakın tamirciyi Kızılay'da tespit ettim, ilk bozulan iyice makinayı götüreceğim bugün. Umarım tamir oluyordur.

Hazır tamir turnesine çıkmışken barbar kocamın fermuarı bozulan paltosunu da terziye bırakacağım. O fermuar da 3 sene dayanabildi, hazır giyimin hiç hayatı kolaylaştırdığı filan yok, tersine bir lanet gibi. Kaç senede bir palto almamız lazım? Ergenliğimden kalma taş gibi yağmurluklar, ceketler var, onlar da hazır giyim?

Ay bugün olanca sevimsizliğimle uyandım ben, kulaklıklarımı takıp yürüyeceğim Kızılay'a. Gitmişken komünist tulum ve zeytin de alayım bulursam. Sonra da yürüyerek eve döneyim, kendimi başka türlü yatıştıramayacağım sanırım.

February 15, 2018

Hiçbir Şeyde Gözüm Yok

Sen yanımdaaa ol yeteeer, kapkaranlık odamaaaa, mehtap gibi dol yeteeer. Gözlüklerime seslenerek başladım yazıma. Sibelynka'nın blogunda gıybet konusu olmuşlar. Denzel Washington bile taktıysa ben ne yapabilirim?


Fotoğrafı Sibelynka'nın blogundan aldım, ben severek takip ediyorum çünkü çok güncel; yeni filmleri hiç kaçırmadan yazıyor ve çok güzel bir tonda yazıyor. İnsana kendi kararını vermesi için alan bırakıyor. Denzel Washington'ın bu yeni filmi pek ilgimi çekmemişti ama hem döktürüyormuş oynarken hem de filmin yönetmeni pek beğendiğim Nightcrawler'ın yönetmeniymiş, bunları okuduktan sonra izlemeye karar verdim.

Gözlüklere döneyim. Valla Denzelinkiler tabii biraz dönem gözlüğü, benimkiler kaldırım gözlüğü. Ben de tahmin etmezdim ki böyle bir kangrene dönüşsün bu gözük meselesi.

Kısaca özetleyeyim, ben ilkokulda taktım ilk gözlüğümü, uzağı göremiyorum. Yıllar geçti, baktım bir gözüm göremiyor aslında uzağı, diğeri neredeyse sağlam. Gözlüksüz de idare edebildiğim için "Bizi ölüm bile ayıramaz" hisleriyle gözlük almayı bıraktım. Bir ara tek gözüme lens verdi doktor filan, neyse.

2011'de Interpol konserine gitmiştik İstanbul'a, Ortaköy'de dolanırken kardeşim kaldırımda satılan çerçeveleri gördü, "Aa çerçeve alayım!" diye o tarafa seğirtince ben de peşinden gittim. Madem alınıyor ben de alayım diyerek aldım, aynı iki çerçeveyi aldık, tanesi 5 liraydı. Sonra Ankara'ya dönünce doğru dürüst cam taktırdık.

Kardeşiminkini şimdi kocası takıyor. Adeta seyyar gözlükçüden numaralı gözlük alan amcalar gibi aldı takıyor, çok iyi görüyormuş. Ben de evde, sinemada, televizyon seyrederken filan takıyorum 7 senedir. Gerçekten herkes çeşitli seviyelerde nefret ediyor, annem hakaretlere kadar vardırırken işi, kocamın yüzünden tiksinti bulutları geçiyor, görüyorum.

Saçaklı'aanım 1 lira ile ölçekli fotoğraf talep etti. Aha alınız, Clark Kent bir, ben iki:


San'at güneşi pozu vereyim dedim, insanın içinde olmayınca olmuyor. Ama vintaj filtre bastım. Elimden o geldi.

Kırılmıyor, kaybolmuyor, kulaklarımı acıtmıyor, kafamın bir parçası haline geldi. Kıyamıyorum a dostlar. Tuhaf hislerle bağlıyım bu garabete, seviyorum. Fakat bu aralar göz doktoruna gitmek istiyorum (bu aralar dediğim, geçen bahar başladım söylenmeye), belki yeni reçeteyle yeni bir gözlük alırım kendime, bilmiyorum. Biraz da Ada'ya özeniyorum, birden fazla gözlüğü var, Mango'dan filan 3 kuruşa çerçeve alıp yaptırdı, çok güzel oldu.

Utanmadan "alışveriş" ve "moda" diye etiketledim bu yazıyı meh mehhe mehe. Gideyim giyineyim, o arada aynada san'at güneşi pozlarına çalışırım. Cessie ile buluşacağız çünkü otobüs-kazağımı teslim alıp bir miktar kitap vereceğim. Otobüs-kazak: dün bir çılgın projeydi, bugün gerçeğe dönüştü. Çok heyecanlıyım.

İki tane de kitap bitirdim, yarın kazakla beraber yazarım. Öbtüm.

February 6, 2018

Kuşları Dengeli Besliyorum

08:30'da oturdum kompüterin başına, öğlen vakti yazdıklarımı yolladım danışmanıma. Ondan cevap gelene kadar ne yapacağımı bilemedim, ütü yapmaya başladım. Ütüden de fenalık geldi, biraz da buraları iteleyeyim bari.

Neredeyse bir hafta olmuş yazmayalı, bu haftanın şalanj sorusunu da ilerleyen günlere bırakacağım çünkü "Bu haftanın en güzel hadisesi" namına yazabileceğim bir şey yok henüz ortalıkta. Belki olur hafta bitmeden.

Geçen haftanın en güzel hadisesi ise zeytinyağıydı sanırım. Urla'ya son gittiğimizde köyleri dolanırken Gödence Köyü'nde durup kooperatiflerinden yağ almıştık. Bitti o yağ geçenlerde, mecburen marketten aldım bir şişe. Aynı şey olmuyor. Neyse, telefon edip sipariş verdim, 3 günün sabahı geldi iki teneke zeytinyağı, biraz da tarhana, az miktarda kurutulmuş domat. Yağa sevindiğim kadar bir aydır ertelediğim bu işi nihayet yapmış olmama da sevindim.

Gödence, Seferihisar'a bağlı, dağlar tepeler üzerine kurulu. Filtreli bir fotoğrafını koyayım, kooperatifin web sayfasından aldım:


Günler uzadı biraz, vallahi içim sevinçle doluyor akşam 5'te hava kararmayınca. Şubat çabuk geçer, mart da canımıza okumazsa güneşli günler ufukta belirecek.

Havalar soğuduğundan beri kuşlara yiyecek birşeyler bırakıyorum terasa. Kenarda kalmış buğday, ufalanmış bayat ekmek filan ile başladığım bu işte annemsi bir adanmışlık noktasına varmış bulunuyorum. Yulaf, bulgur ve buğday karıştırıp vermeye başladım, terasa gelen kuşların sayısı da her geçen gün artıyor. Bu sefer de doğanın dengesini mi bozuyorum, naapıyorum bilmiyorum. Ama her gün aynı saatte karşı çatıya dizilip bizim eve bakmaya başlıyorlar, yarı yolda bırakamam garibanları. Hafta sonu stokladım bulguru, buğdayı. Nereye kadar beslemem lazım bunları, onu da bilmiyorum.

Ütüyü bitirdim o arada, gideyim köpekleri dürteyim biraz bari.

January 19, 2018

Bez Çanta Peşindeyim / Geçen Sene 13


Her sene farklı bir tema ile bez çanta ve defterler çıkaran Aras Yayıncılık, bu sene de arzu ve ihtirasla peşine düşeceğim bir seri üretmiş. Türkçe, Ermenice, Kürtçe ve Yunanca'nın aykırı harfleri. Çanta ayrı, defterler ayrı güzel. Zaten almak istediğim kitaplar da vardı, insan daha ne ister hayattan. Sipariş vermeden babamı aradım, istediği kitap varsa toptan şaapayım diye, "Dur bir bakayım da liste çıkarayım," dedi. 4 saattir gelmedi liste, endişeler içindeyim.

Şunu geçen sene Dersim'de köyde bitirdim:


Daha önce hiç Saroyan okumamışım, babam hep "Sen seversin, oku bak bi!" deyip dururdu, haklıymış. Sanki karşılıklı konuşuyormuşuz gibi içten bir anlatımı var, bazı yerleri içime oturdu okurken. Çevirisi de çok düzgündü ama bir dahakini İngilizce okuyayım diye düşündüm, yazdığı dilde nasıl diye merak ettim.

Geçen sene en çok Urla'da fotoğraf çekmişim. Arada yazıyorum, sabah sessizliği, kediler geliyor, ağaç mağaç diye pastoral pastoral. Halbuki manzara şu:


Bu da pastoral tabii bir nevi ama insanın sinirleri bozuluyor, sabahın köründe ikimizden başka kimse yok ortalıkta ve bana layık gördüğü bu Cenifır'ın. Cenifır evet. Keyt Moss da var.

Gitmeden bir parça müzik bırakayım.



On birinci senesinde, iyi bir insan için, hala utançla başım öne eğik.

December 5, 2017

Konversçi Biriyim

Eveth. Paul Auster'in yeni kitabının adının 4 3 2 1 olmasının bir sebebi varmış, heyecanı kaçmasın diye yazmayayım buraya ama benim gibi gece yatakta okuyup kitabın üstüne uyuyanlar için biraz zorlu bir okuma olabilir. Her bölümün dört ayrı altbölümü var, olaylar, olaylaaar.

Sıpotifay'da ne kadar "konsantre ol! focus! ultra focus! intense studying!" filan listesi varsa gezdim dolandım, böyle şeylerden medet umuyorum çünkü çalışmam lazım. Burada ne işim var o zaman? İki satır yazıp kaçacağım, blog yazmak da lazım bir şey. Çay demleyeyim bari, zaten hava karanlık, zaten arzu ettiğimden 2 saat geç kalktım yataktan, zaten gitti günün yarısı.

Ay öğlen yazmaya başlamıştım, saat neredeyse 16:00, aman yarabbi. Bu kadar zor olacağını tahmin etmemiştim her gün kendimle ilgili 1 adet bilgi yazmanın. Kaçıncı çayı içiyorum belli değil o arada. En iyisi saçmalayarak gideyim ben.

Günün bilgisi: Converse'çi biriyim ezelden beri. Converse Chuck Taylor All Star, bildiğimiz bez olanlar.

Geçenlerde şu fotoğrafı görüp saklamışım, şimdi hatırlamıyorum, en çok konversi olup da rekor kıran adam mıydı? Öyle bir şeydi.


İlk çiftimi anneme aldırabilmek için uzun süre ağlaşmam gerekmişti. Halihazırda bir çift iyi durumda yazlık pabucun varsa neden ikincisini istediğini anlamaz çünkü anamla babam, öyle insanlar değiller. Kendi paramı kazanmaya başlayana kadar böyle sürdü bu. Yürürken kıvrılan yerlerinden açılır bu konversler, giymeye devam edersin. Pank rakçı filansan bantlayıp giyersin. Altı yarılıp da kızıl ebeveynimin standartlarında bile "Giyilemez" hale gelince yenisi alınır.

Kendi paramı kazanmaya başlayınca ağlamama gerek kalmadan alabilmeye başladım ama gene de o tutumlu ahlak yapıştı kaldı üstümde. Bu fotoğraftaki hale gelmedim. Şu anda mesela, evde bir çift yenice bez konvers var, bir çift de 10 sene önce aldığım güderi konvers. Ayakkabılarıma iyi bakıyorum, zor eskiyorlar.

Her şeyle giyiyorum, her yere giyiyorum. Kışın hava yağmurlu değilse yün çorapla da giydiğim oluyor. Uzun süre yürünmez de bunlarla, ne rahatlar ne de ayağın anatomisine en ufak bir destek verirler. Gene de kalbimde devasa bir yerleri var.

Ne bez ayakkabı fırtınaları geldi geçti, elim varmadı hiçbirine. Aylavyu konvers. Herhalde biraz da İzmir'deki neşeli, hafif, güzel ergenliğimi hatırlatıyor bunlar bana. Bahar gelmiş, palmiye ağaçları varmış, vapura binip Alsancak'a gidecekmişiz, hayat en fazla bir bulut kadar ağırmış gibi.

Gittim. Öbtüm.

November 15, 2017

Kazlara Somun Atmayın / Gene Çay

Oha ayın on beşi olmuş. Kasım hiç bu kadar hızlı geçmemişti sanırım. İyi ki erken kalkıp spora gidiyorum, gün uzuyor diye seviniyordum. Buna sevinebilmek için spordan eve dönmek gerekiyor, gene bütün günü sağda solda oyalanarak yedim.

Sevda sandviç yapmış, Kuğulu Park'ta yedik. Bir aile yanlarında getirdikleri naylon torbadan somun somun ekmek çıkarıp kazlara atmaya başladı. Yasak aslında beslemek o kindar nemrutları, hazmedemiyorlarmış hamuru. Her tarafta tabelalar da var, "Hayvanları beslemeyin" diye uyaran. Ben bu aileye söylenirken iki kadın daha yanaşıp simit ve poğaça fırlatmaya başladı, bu sefer ördeklere. "Ayy nasıl da açlar!" dedi kadınlardan biri, bir yandan da arkadaşı fotoğraf çekiyor diye poz veriyordu. Yani üç beş instagram laykı uğruna ördekleri simitle doldurdular. Aç filan değil ördekler, kulübelerinin etrafı marul doluydu.

Ağaçların altında oturan pos bıyıklı bir belediye amcası bulup şikayet ettim. Olanca sakinliğiyle "Dinlemezler ki. Dinlemiyorlar," dedi. Muhbir vatandaş olarak görevimi yerine getirdim ama bir boka yaramadı. Halkımız kazlara somun atmak istiyor.

Kızılay'a yürüdük çünkü biliyorsunuz çorap almam lazım. Tam olarak aradığım şeyleri bulamadım, her yer çok kalabalıktı. Otobüsle Güvenlik'e attık kendimizi, bir de çay almamız gerekiyordu.

Geçenlerde twitter'da görmüştüm, Hopa Çay Kooperatifi var, aracı yok, üreticiden çay diye. Web sayfalarını buldum:


Adeta 1 Mayıs'a gider gibi düştüm çayın peşine, "Halk kazanacak ulan! Çay!" diyerek. Kolay değil çünkü böyle şeylere ulaşmak. O Kazova Tekstil internet üzerinden satış yapmaya başlayana kadar çektiğim çileyi bir ben biliyorum. Bir de tabii sabitfikirli bir buzağı olmamdan ötürü arkadaşlarım biliyor. Mecburen.

Kızılay'da Nar-inn Kafe'de var diyorlar, bir de Güvenlik'i kesen Ali Dede Caddesi'nde Modern Zamanlar kitap-kafede. Biz Modern Zamanlar'dan bir kilo Çoruh Harmanı alıp ikiye böldük. Başka çeşit yoktu zaten ellerinde. Demledik de hemen, güzel, yumuşak içimli bir çay. Ama ben pek anlamam çaydan, bir de anlayana içirmek lazım. Kahveden de anlamıyorum bence.

Günün bilgisi: Herhangi bir şeyden anladığımı iddia edemeyeceğim. Belki biraz köpekten anlıyor olabilirim. Bakınca anlarım yani ne istiyor, derdi neymiş filan. Ama bunu da öyle dev bir iddia olarak şaapmayın lütfen, köpekler komplike hayvanlar değil. Hav huv yapıyorsa ihtimaller üçtür, bilemediniz beştir.

Kerevizden de hiç anlamıyorum, işin içine portakal suyu giriyor diye hemen gözümde büyüyor. Ama gidip gidip alıyorum o kerevizleri. Oturup pişirdim. Bu sene kış sebzeleriyle de kavga etmeye başladım, şimdiden pırasadan yıldım.

Hiç Manic Street Preachers dinlemiyoruz, halbuki hep dinlemek lazım.