Bizim Büyük Challenge'ımızda bu sene daha az madde var, tema da Sait Faik. Geçen senenin şalanjını bitirmeye muvaffak oldum, kendi kendime çok sevindim, bu sene de yapacağım.
Yani insanı sıkıştırıyor bazen, "Okumak istediğim şeyleri okuyamıyorum şalanj yetiştireceğim diye!" isyanlarına sebep olabiliyor. Allah biliyor, bıraksanız ben bütün seneyi cinayetli polisiye okuyarak geçiririm. Harlan Coben üzerine Jo Nesbo okudum, onu da bitirip bir adli antropolog David Hunter macerasına başladım. Demek istediğim, kendi halime bırakıldığımda asla Sait Faik okumuyorum ben.
Bir yandan da hoşuma gidiyor mesela kapağı mavi kitap aramak, kahramanı kadın karakter olan kitap bulmak filan. Neyse, Bizim Büyük Challenge'ımız 2020 böyle.
Geçen gün Sevda'yla kitaplardan ve şalanjlardan bahsediyorduk, önüne bir kağıt çekti, kendi kitap şalanjımızı yapmayı teklif etti. Gözlerimi kısmış durumu değerlendirirken ilk kitabı yazıverdi kağıda, Roberto Bolano'dan 2666. "Ay naapıyorsun?!" demeye kalmadan ikinciyi de yazdı. Proust'tan Kayıp Zamanın İzinde 1.
Altta kalmayayım diye İnce Memed 1 ve Hasan Ali Toptaş'ın son kitabı Beni Kör Kuyularda yazdım.
Biz Bolano okumaya kalkıştık geçen sene, Vahşi Hafiyeler. Niye hatırlamıyorum İngilizcesini okumaya başladık, ben 200. sayfa civarı pes ettim. Gece uyumadan okunacak şey değildi, konsantrasyon istiyordu, yolumu kaybettim, içinden çıkamadım, bıraktım. Bir süre sonra Sevda da bıraktı. Niye yazdı o kitabı? Çünkü iki ay önce şunu yolladım:
Çünkü Patti Smith Bolano okuyor, ne zaman okusa uzun uzun övüyor. Patti'yi sevdiğimizden, o postallarına, o küçük turne bavuluna hayran olduğumuzdan bu sefer 2666'yı deneyecekmişiz. Kitap 900 küsur sayfa, ohh allahım.
Proust ise bir kangren haline geldi yıllar içinde. Düzenli olarak Proust ihtimalleri belirdi ve yok oldu, belirdi ve yok oldu. Proust okuyacak insan olmadığımı defalarca belirttim, bir işe yaramıyor, o ihtimal hep yeniden beliriyor. Boynumu büküp kabul ettim bu sefer. (Kayıp Zamanın İzinde serisi 7 kitap mı komşular?! Ay hiçbir şeyden haberim yoktu, şu anda biraz daha üzülüyorum o şalanj kağıdını Sevda'nın elinden alıp yakmadığıma.)
Neyse, onar adet kitap yazdık, yirmi kitaplık bir şalanjımız oldu. Patti Smith'in okuduğu başka kitaplar da var listede, araya bir Stephen King sokmayı başardım, listedeki bazı yazarlarıysa hayatımda ilk defa duyuyorum. Ben Hasan Ali Toptaş yazınca Sevda karşı hamle olarak Orhan Pamuk'tan Benim Adım Kırmızı yazdı. Böylece yarısı hayatta okumayacağım kitaplardan oluşan bir şalanja girmiş oldum.
Kalkayım masadan, bir şeyler yiyeyim, evi süpüreyim. Çamaşır asılacak, ütü yapsam iyi olur. Çorba yapsam da iyi olabilir mesela. Kitap okusam ne hoş olur tabii, bu şalanjlar nasıl bitecek yoksa. İyi hafta sonları diliyorum, elinizden tutup zorla çekerek 20 yıldır görmediğiniz deli teyzenizmişim gibi manasız bir neşeyle öbüyorum.
Showing posts with label BizimBüyükChallenge'ımız. Show all posts
Showing posts with label BizimBüyükChallenge'ımız. Show all posts
January 17, 2020
November 29, 2019
Gururlar, Önyargılar, Kediler
Gündüz gelip Gurur ve Önyargı filan diye burada atıp tuttum, akşam oturup Crazy Rich Asians seyrettim. Bir de ağladım sonunda. Aslında hemen hemen aynı konu; zengin oğlan, fakir kız.
Filmdeki kız, devlet üniversitesinde ekonomi profesörüydü gerçi, öyle bir fakirlik ve sınıf farkı. Gurur ve Önyargı'daki Elizabeth de hali vakti yerinde bir ailenin kızı. Ama az zenginler diğerleriyle karşılaştırınca, sanırım sonradan zenginler, ailede esnaf var (büyük skandal), annesi görgüsüz (gözler devriliyor, arkasından dedikodusu yapılıyor), küçük kız kardeşleri yakışıklı subay peşinde filan, biliyorsunuz işte. Elizabeth'e aşık olan Mr. Darcy dün oturdu mektup yazdı; "Elizabeth, ailenin tiksinti verici durumuna rağmen ben hislerimi kontrol edemiyorum" diye özetleyebilirim mektubu. Ahhahhha ay sinirlerim bozuldu!
"Car car car. Vır vır vır." Yaşım itibariyle Mr. Darcy deyince gözümün önüne Colin Firth geliyor. Filmi seyretmedim, nasıl oluyor da gözümün önüne Colin Firth geliyor bilmiyorum.
150 sayfam kaldı, nasıl bitecek merak ediyorum. EVLENECEKLER Mİ? Okuduğum 250 sayfa tamamen evlilik ihtimalleri üzerineydi; evlenenler, evlenemeyenler. Yani akıl almayacak bir görgü kuralları yumağı içinde evlenmeler ve evlenememeler. Belki bugün oturup bitiririm.
Gurur ve Önyargı, Bizim Büyük Challenge'ımız listemin son kitabı. Sene bitmeden bitireceğim şalanjı, çok seviniyorum. İki kitap daha okursam sene bitmeden, goodreads'de kendime koyduğum kotayı da doldurmuş olacağım. 45 kitap okurum demiştim 2019'da, Gurur ve Önyargı 42. kitap. Valla az tabii bu sayı ama geçen seneye göre gelişme var, buna da çok seviniyorum. Çapım bu kadar.
Dün akşam Mansur Yavaş'ın şehrimizde fırtına uyarısı verdiğini görünce terasa çıkıp uçabilecek şeyleri içeri aldım. (Uçabilecek şeyler: barbar kocamın 4 mevsim dışarıda bıraktığı plastik terlikleri, belediye standartlarında faraş ve süpürge, bir miktar boş saksı, bir adet köpek yatağı.) Fırtına çıkmadı, yağmur yağıyor ara ara. Bakkala gittim, dönerken apartmanın önünde kaydım. Son anda bahçe demirine yapışarak düşmemeyi başardım. Vampir olduğundan şüphelendiğim komşulardan biri banyo seramiğiyle kaplattı apartmanın girişini geçen bahar, "Kayacak mıyız?" diye sormuştum, "Asla!" demişti, tırtıklıymış çünkü seramiklerin üzeri. Vampirler düşünsün valla, ben en azından kırılan kemiklerimin iyileşebileceği bir yaştayım hâlâ.
Kedilerimize iki yatak aldık; biri normal kedi yatağı, diğeri kalorifere asılanlardan. İyi yapmışız, çok sevindiler. Yani gene dövüyorlar birbirlerini kim hangi yatakta yatacak diye ama en azından kavga bitince yataklardan birine razı olup uyuyorlar.
Köpeklerimiz birbirlerini dövmüyor, kendi kendilerine gidip uyuyorlar. Yetmedi bu domestik fauna, bir de akvaryum aldık eve. Bilahare yazarım, zaten içinde henüz üç-beş bitki var sadece. Hâlâ da anlayabilmiş değilim neden sever insan akvaryum.
Ay dört bir yandan indirim bildirimleri yağıyor, insan nasıl yaşar böyle? Geçen hafta ev terliği almıştım, şimdi daha mı ucuz? Değil mi? Bu fiyatlar gerçekten indirimli mi? Modern hayat kendimi enayi gibi hissettiriyor. Kompüteri kapatıp gidiyorum, iyi hafta sonları diliyorum, alınlarınızdan öbüyorum.
Filmdeki kız, devlet üniversitesinde ekonomi profesörüydü gerçi, öyle bir fakirlik ve sınıf farkı. Gurur ve Önyargı'daki Elizabeth de hali vakti yerinde bir ailenin kızı. Ama az zenginler diğerleriyle karşılaştırınca, sanırım sonradan zenginler, ailede esnaf var (büyük skandal), annesi görgüsüz (gözler devriliyor, arkasından dedikodusu yapılıyor), küçük kız kardeşleri yakışıklı subay peşinde filan, biliyorsunuz işte. Elizabeth'e aşık olan Mr. Darcy dün oturdu mektup yazdı; "Elizabeth, ailenin tiksinti verici durumuna rağmen ben hislerimi kontrol edemiyorum" diye özetleyebilirim mektubu. Ahhahhha ay sinirlerim bozuldu!
"Car car car. Vır vır vır." Yaşım itibariyle Mr. Darcy deyince gözümün önüne Colin Firth geliyor. Filmi seyretmedim, nasıl oluyor da gözümün önüne Colin Firth geliyor bilmiyorum.
150 sayfam kaldı, nasıl bitecek merak ediyorum. EVLENECEKLER Mİ? Okuduğum 250 sayfa tamamen evlilik ihtimalleri üzerineydi; evlenenler, evlenemeyenler. Yani akıl almayacak bir görgü kuralları yumağı içinde evlenmeler ve evlenememeler. Belki bugün oturup bitiririm.
Gurur ve Önyargı, Bizim Büyük Challenge'ımız listemin son kitabı. Sene bitmeden bitireceğim şalanjı, çok seviniyorum. İki kitap daha okursam sene bitmeden, goodreads'de kendime koyduğum kotayı da doldurmuş olacağım. 45 kitap okurum demiştim 2019'da, Gurur ve Önyargı 42. kitap. Valla az tabii bu sayı ama geçen seneye göre gelişme var, buna da çok seviniyorum. Çapım bu kadar.
Dün akşam Mansur Yavaş'ın şehrimizde fırtına uyarısı verdiğini görünce terasa çıkıp uçabilecek şeyleri içeri aldım. (Uçabilecek şeyler: barbar kocamın 4 mevsim dışarıda bıraktığı plastik terlikleri, belediye standartlarında faraş ve süpürge, bir miktar boş saksı, bir adet köpek yatağı.) Fırtına çıkmadı, yağmur yağıyor ara ara. Bakkala gittim, dönerken apartmanın önünde kaydım. Son anda bahçe demirine yapışarak düşmemeyi başardım. Vampir olduğundan şüphelendiğim komşulardan biri banyo seramiğiyle kaplattı apartmanın girişini geçen bahar, "Kayacak mıyız?" diye sormuştum, "Asla!" demişti, tırtıklıymış çünkü seramiklerin üzeri. Vampirler düşünsün valla, ben en azından kırılan kemiklerimin iyileşebileceği bir yaştayım hâlâ.
Kedilerimize iki yatak aldık; biri normal kedi yatağı, diğeri kalorifere asılanlardan. İyi yapmışız, çok sevindiler. Yani gene dövüyorlar birbirlerini kim hangi yatakta yatacak diye ama en azından kavga bitince yataklardan birine razı olup uyuyorlar.
Köpeklerimiz birbirlerini dövmüyor, kendi kendilerine gidip uyuyorlar. Yetmedi bu domestik fauna, bir de akvaryum aldık eve. Bilahare yazarım, zaten içinde henüz üç-beş bitki var sadece. Hâlâ da anlayabilmiş değilim neden sever insan akvaryum.
Ay dört bir yandan indirim bildirimleri yağıyor, insan nasıl yaşar böyle? Geçen hafta ev terliği almıştım, şimdi daha mı ucuz? Değil mi? Bu fiyatlar gerçekten indirimli mi? Modern hayat kendimi enayi gibi hissettiriyor. Kompüteri kapatıp gidiyorum, iyi hafta sonları diliyorum, alınlarınızdan öbüyorum.
July 19, 2019
Hello!
3 aydır kayıp değilmişim gibi kenardan giriverdim bloga, hello komşular. Hello kapıyı duvar bulup bir anlam veremeyen kıymetli dostlar, Romalılar; ya valla biraz kafam çalışıyor olsa "Biraz kapatacağım blogu, sonra geri geleceğim" yazmayı akıl ederdim. Özür dilerim, akıl edemedim. Kafam çalışmıyor.
Ama bence biraz da bu gerzekliğim yüzünden gelip okuyorsunuz yazdıklarımı meh mehe heh. Sabah kendimi yataktan kazıyarak kalktım, kahve yaptım. Kahve yaptığımı düşünüyordum, yapamamışım. Makineye su, kağıt filtre filan koymuşum fekat kahve koymamışım. Baştan başladım, ruhum öldü o arada. Sürünerek spora gittim. İkidir deli bir kız musallat oluyor salonda, umarım iki seferle kalır da buralara ağlamak zorunda kalmam.
Pek bir şey de olmadı galiba geçen aylar boyunca; sporu sallamıştım-4 kilo aldım-spora yeniden düzenli gitmeye başladım, kendime bir cilt hastalığı teşhisi koydum, sokağa mümkün olduğu kadar az çıkıp mümkün olduğunca kitap okudum. Spordan ve küçük ölçekli cüzzamdan bilahare bahsederim, şunları okumuşum blog kapalıyken, yav niye eskisi gibi çok okumuyorum, bir avuç kitap. Neyse:
The Cat Who Wasn't There'de macera bu sefer İskoçya'da geçiyordu; kediler evde, Qwilleran turistik gezideydi. Bizim Büyük Challenge'ımızın bir yerlerine sokuşturmayı başardım bu kitabı da.
Yol'u Pulitzerli kitap maddesine sokayım diye okudum. Bitirdiğimde beklediğimi bulamadığımı düşünüyordum, bir süre sonra kitabın bayağı kafama nüfuz etmiş olduğunu farkettim, bir tuhaftı.
Sardalye Sokağı çok güzeldi. Bunları okuyarak Gazap Üzümleri'ni okumayı mütemadiyen öteliyorum sanırım ama nereye kadar. Eninde sonunda onu da okuyacağım, Steinbeck'i çok seviyorum. Barbar kocam okudu Gazap Üzümleri'ni, bitirdiği gece "İyi hiçbir şey olmadı" diyerek usulca başucuna bıraktı kitabı.
Guguk Kuşu, J.K. Rowling'in takma isimle yazdığı bir polisiye serisinin ilk kitabı. Valla gayet derli topluydu, millet "DİYALOGLAR ÇOK UZUN!!" diye şikayet etmiş, ben beğendim. Devam edeceğim okumaya seriyi.
Hayvanlardan Tanrılara Sapiens'i o kadar uzun bir zamana yayarak okudum ki bir yerden sonra sadece bitsin diye okudum. Bunu da şalanj maddelerinden birine yazdım.
Karıncaların Günbatımı, bu sene okuduğum en iyi romanlardan biriydi. Ben ne yazsam hakkını veremeyeceğim burada, iyi edebiyat ne güzel bir şeymiş yarabbi.
Cesur Yeni Dünya'yı Sarıkafa'dan araklamıştım, 5 senedir filan evde duruyordu. Keşke daha genç yaşlarımda okusaymışım, daha çok heyecanlanırdım. Gene heyecanlandım ama emekli amca gibi heyecanlandım.
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni ergenliğimde okumuş olma ihtimalim çok yüksek. Geçenlerde Urla'da gecenin bir saati elimdeki kitabı bitirince can havliyle bunu aldım kitaplıktan, baktım hiçbir şey hatırlamıyorum, okudum. Çok da beğendim. Urla'da bu şapkalı kapaklı eski İletişim Yayınları baskısı vardı, Can Yayınları pek güzel bir kapak tasarımıyla basmış. Steinbeck'in köpeği Charlie'den sonra bağrıma bastığım bir diğer köpek oldu Karenin. Güzel yazılmış köpek birey karakter bulunca seviniyorum, her yer köpek olsun istiyorum.
Rağmen: İlkler ve Gece Bülteni'ni yazdım galiba önceki postlarda. Kalkacağım masadan çünkü barbar kocam eve geldi ve yazlık diskosuna çevirdi ortalığı. The Beach Boys'dan Kokomo ile başladı, bir saat sonra aklına benim de bu evde yaşadığım geldi, sevineyim diye Stone Temple Pilots çalıyor. Gerçi Kokomo'yu da ben seviyorum. Bence müzik zevkinin en azından yarısının müsebbibi benim, böyle de faydalı bir insanım.
Kalktım, gittim, iyi hafta sonları. Pazartesi filan görüşürüz bence. Öbtüm.
Ama bence biraz da bu gerzekliğim yüzünden gelip okuyorsunuz yazdıklarımı meh mehe heh. Sabah kendimi yataktan kazıyarak kalktım, kahve yaptım. Kahve yaptığımı düşünüyordum, yapamamışım. Makineye su, kağıt filtre filan koymuşum fekat kahve koymamışım. Baştan başladım, ruhum öldü o arada. Sürünerek spora gittim. İkidir deli bir kız musallat oluyor salonda, umarım iki seferle kalır da buralara ağlamak zorunda kalmam.
Pek bir şey de olmadı galiba geçen aylar boyunca; sporu sallamıştım-4 kilo aldım-spora yeniden düzenli gitmeye başladım, kendime bir cilt hastalığı teşhisi koydum, sokağa mümkün olduğu kadar az çıkıp mümkün olduğunca kitap okudum. Spordan ve küçük ölçekli cüzzamdan bilahare bahsederim, şunları okumuşum blog kapalıyken, yav niye eskisi gibi çok okumuyorum, bir avuç kitap. Neyse:
The Cat Who Wasn't There'de macera bu sefer İskoçya'da geçiyordu; kediler evde, Qwilleran turistik gezideydi. Bizim Büyük Challenge'ımızın bir yerlerine sokuşturmayı başardım bu kitabı da.
Yol'u Pulitzerli kitap maddesine sokayım diye okudum. Bitirdiğimde beklediğimi bulamadığımı düşünüyordum, bir süre sonra kitabın bayağı kafama nüfuz etmiş olduğunu farkettim, bir tuhaftı.
Sardalye Sokağı çok güzeldi. Bunları okuyarak Gazap Üzümleri'ni okumayı mütemadiyen öteliyorum sanırım ama nereye kadar. Eninde sonunda onu da okuyacağım, Steinbeck'i çok seviyorum. Barbar kocam okudu Gazap Üzümleri'ni, bitirdiği gece "İyi hiçbir şey olmadı" diyerek usulca başucuna bıraktı kitabı.
Guguk Kuşu, J.K. Rowling'in takma isimle yazdığı bir polisiye serisinin ilk kitabı. Valla gayet derli topluydu, millet "DİYALOGLAR ÇOK UZUN!!" diye şikayet etmiş, ben beğendim. Devam edeceğim okumaya seriyi.
Hayvanlardan Tanrılara Sapiens'i o kadar uzun bir zamana yayarak okudum ki bir yerden sonra sadece bitsin diye okudum. Bunu da şalanj maddelerinden birine yazdım.
Karıncaların Günbatımı, bu sene okuduğum en iyi romanlardan biriydi. Ben ne yazsam hakkını veremeyeceğim burada, iyi edebiyat ne güzel bir şeymiş yarabbi.
Cesur Yeni Dünya'yı Sarıkafa'dan araklamıştım, 5 senedir filan evde duruyordu. Keşke daha genç yaşlarımda okusaymışım, daha çok heyecanlanırdım. Gene heyecanlandım ama emekli amca gibi heyecanlandım.
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni ergenliğimde okumuş olma ihtimalim çok yüksek. Geçenlerde Urla'da gecenin bir saati elimdeki kitabı bitirince can havliyle bunu aldım kitaplıktan, baktım hiçbir şey hatırlamıyorum, okudum. Çok da beğendim. Urla'da bu şapkalı kapaklı eski İletişim Yayınları baskısı vardı, Can Yayınları pek güzel bir kapak tasarımıyla basmış. Steinbeck'in köpeği Charlie'den sonra bağrıma bastığım bir diğer köpek oldu Karenin. Güzel yazılmış köpek birey karakter bulunca seviniyorum, her yer köpek olsun istiyorum.
Rağmen: İlkler ve Gece Bülteni'ni yazdım galiba önceki postlarda. Kalkacağım masadan çünkü barbar kocam eve geldi ve yazlık diskosuna çevirdi ortalığı. The Beach Boys'dan Kokomo ile başladı, bir saat sonra aklına benim de bu evde yaşadığım geldi, sevineyim diye Stone Temple Pilots çalıyor. Gerçi Kokomo'yu da ben seviyorum. Bence müzik zevkinin en azından yarısının müsebbibi benim, böyle de faydalı bir insanım.
Kalktım, gittim, iyi hafta sonları. Pazartesi filan görüşürüz bence. Öbtüm.
January 2, 2019
Hello 2019
Valla yılbaşı gecesi yatağa girerken düşündüm, muvaffak bir yıl kapanışı ve yıl açılışı yaptığıma karar verdim.
Bir alt sokağımıza mezeci açıldı, sanırım Antakyalılar. Pazartesi öğlen bir koşu gidip 3-5 çeşit meze aldım, bir miktar da ben yaptım evde. Mezeci komşumuzdan aldığım atomun elimden uçması ve yarım saat kadar buzdolabından ve mutfak yerlerinden yoğurt silmek zorunda kalmam dışında büyük bir felaket yaşanmadı, küçük şeyler yaşandı.
Bana sorsanız, "Köpenklerden hangisi gerzek?" diye, hiç düşünmeden Kudi'yi işaret ederim. Ama zehir gibi acı atomu yerlerden yalayan tabii ki Koko oldu. Acıya rağmen kendini durduramadı, mutfaktan kovalamak zorunda kaldım. Bir süre evin içinde birbirimize bağırarak koştuk.
İlerleyen saatlerde burnuyla itmek suretiyle sehpanın üzerindeki rakı bardağını yere düşürüp kırdı. Koko gene. Gözlüklerimi takıp cam kıymığı topladım yerden. Ve tabii 6 saat kadar yemek dilendi masadan; ağlayarak, dev patileriyle yemek yiyenleri dürterek. Dilenerek bir yere varamadığı durumlarda çaktırmadan peynir yürüttü masadan, sehpalardan. O kadar uzun boylu ve öylesine göd darçın ki durdurmak mümkün değil.
Ufak bir pasta almıştık, gece yarısı olunca maytapları yakıp masaya getirdim. Maytaplar sönmek bilmedi, herkes ayağa kalkıp öpüşerek birbirini tebrik etmeye başladı. Valla yılbaşı benim içimi kıyıyor biraz, yalan söyleyecek değilim. Yanıma yanaşanı öptüm filan, gözüm maytaplardaydı "Bitse de söksem pastanın üstünden" diye. Söner sönmez göbeğinden tuttum bir maytabı çünkü gerizekalıyım. Sol elimin işaret ve baş parmaklarını dağladım.
Neyse işte, herkes gittikten sonra yatakta parmaklarım usul usul zonklarken, 2018'in son kitabını biraz gecikmeli bitirirken muhasebe yaptım. Başlangıç olarak hayatımda ilk defa yatmadan gecenin bulaşıklarını makinaya doldurup o makinayı çalıştırdım, sığmayanları elde yıkayıp kaldırdım. İnsanlık için küçük, benim için dev bir adım. Ev dağınık olduğunda çok mutsuz oluyorum ama temizlik yapmak da yaşama sevincimi yok ediyor. Bunu çözmeyi umuyorum bu sene.
Yıllardır mıyır mıyır "Alayım evet almalıyım tabii alsam iyi olur" diye ötelediğim ehliyeti nihayet aldığım sene oldu 2018. Trafiğe çıkıyor muyum? Hayır. Çıkacak mıyım? Bilmiyorum valla. Ama ehliyet aldım. Üstelik aradan 8 sene geçmeden gidip başvurdum, eve geldi postayla ehliyet.
Yine insanlık için küçük kategorisinden, bir fırın eldiveni almayı başardım. Bilmiyorum kaç sene önce, fırın eldivenini yakmayı başarmıştım, o günden beri mutfak havlusu filan katlayıp tutuyordum fırın kaplarını. Ben sakarım. Defalarca yaktım kendimi. 2018'in son haftasında aldım bir eldiven.
2018 Bizim Büyük Challenge'ımızı bu şekilde kapattım, 5 madde eksik kaldı. Valla hiç bozulmadım eksik kalanlara, okuduklarıma çok seviniyorum. Seveceğimi hiç sanmadığım kitapları sevdim, başlarda fenalık geçirdiğim kitapları neşeyle bitirdim. Bu şalanj olmasa Vanya Dayı'yı asla okumazdım ben mesela. Okurken cümlelerin kafamın içinde berbat bir tiyatrocu vurgusuyla yankılanması ve gözümün önüne neden bilmiyorum sürekli Cihan Ünal'ın gelmesi dışında çok hoşuma gitti.
Puşkin'in Erzurum Yolculuğu, Oscar Niemeyer'in Dünya Adil Değil'i, Aşiq u Maşuq ne zamandır evde duran kitaplardı; üçünü de çok severek okudum.
Winterson'un Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın'ını, Sevgi Soysal'ın Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ni, Werner Herzog'un Buzda Yürümek'ini Sevda'dan ödünç alıp okudum. Üçü de bitirdikten sonra bir süre hakkında konuşmaya devam ettiğim kitaplar oldu. O arada linocut baskı yapan eski bir arkadaşımdan şu geldi, Latince "yürüyerek çözülür" anlamına geliyormuş:
Herzog, yakın arkadaşının Paris'te ölüm döşeğinde olduğunu haber alınca Münih'ten Paris'e doğru yürümeye başlamış. Bir tür dua gibi, Herzog yürüyerek Paris'e varırsa arkadaşı ölmeyecek.
Çok etkilendim bu fikirden de, yürüyüşten de, Herzog'un tuttuğu bu günlükten de. Belki "yürüyerek çözülür" 2019'un mottosu olur. Bugün duvara çakacağım arkadaşımın hediyesini.
Fakat esas bir kitap beni çok çarptı, bir öykü kitabı, yazarın ilk ve tek kitabı. Ne zamandır okuduğum en kendine has, en kimselere benzemeyen yazar Breece D'J Pancake oldu.
(Fotoğrafı şuradan aldım.) Annem alıp okumuştu, "Bir yazarın ilk kitabı" maddesine uydurayım diye okumaya başladım. Gitmedi bir türlü, tökezleye tökezleye, elimden bıraka bıraka ilk birkaç öyküyü bitirdim. Sonra ne oldu bilmiyorum, kendimi delirmiş gibi okurken buldum. Ağladım, bazı öyküleri bitirince "Aaa yok olamaz?!" diye geri dönüp baştan okudum.
Pancake öyle bir şekilde yazmış ki "Ve sayın okuyucu durumlar bomboktu" diye gözünüze sokmuyor, sadece anlatıyor ve siz bundan daha bombok bir durum olamayacağını anlıyorsunuz. Ağaçları, mevsimlerin dağlara vuran ışığını, yolların karla kaplanmasını anlatıyor; karakterler kendilerini anlatıyor, gözünüzün önünde kararlar alıyorlar, durduramıyorsunuz, kaderlerine doğru gidiyorlar. Karanlık, melankolik, çoğu zaman umutsuz, yer yer şiddet dolu öyküler.
Son yıllarda o kadar çok "yeni yazar-ilk kitap" okuyup sıkıntıdan fenalık geçirdim ki elim gitmiyor artık. Olmadı mı olmuyor. Ama işte sonra biri çıkıveriyor, 20li yaşlarında bu öyküleri yazmış, 26 yaşında kendini öldürmüş, oturup okuyorsunuz, canınıza okunuyor. Kendini öldürmüş olmasının, öykülerini okuma deneyimine bir etkisi yok aslında. "Keşke ölmeyeydi de daha çok yazaydı" değil "Allahım şükürler olsun ki bunları yazmış!" diye düşündüm. Bu bir avuç öykü, yaşayıp da her iki senede bir kedi osuruğu gibi öykülerini üzerimize atacak bir sürü yazarın rüyalarında bile göremeyecekleri kadar iyi çünkü. Ama bir yandan da Pancake'in doğup büyüdüğü yerlerde geçiyor öyküler, ister istemez o kendiliğinden sona ermeyecek umutsuzluğu da düşünüyorsunuz.
Tek tük anlamadığım cümleler oldu; bahsi geçen araba garajda mı yolun kenarında mı, bu insanlar nereye bakıyorlar filan gibi. Bilmiyorum çeviride mi tıkanıklık olmuş yoksa orijinali de mi böyle, çünkü ölümünden sonra yayınlanmış kitap. Çok da önemli değil zaten, Yüz Kitap'a ve anneme Pancake'i hayatıma soktukları için çok teşekkür ediyorum. Daha da överdim kitabı ama masadan kalkmak istiyorum, belim ağrıdı, çayım bitti.
Olanca suratsızlığımla "2018 neydi ki 2019 ne olsun" diyerek bitirmek istiyorum aslında yazıyı. Fakat çok şükür ki gerzek tarafım durumu dengeliyor, iyi şeyler de olabilir. Çünkü neden olmasın?
(Eduardo Galeano-Hikâye Avcısı)
Davullu zurnalı, yürümeli çözmeli bir sene diliyorum hepimize.
Bir alt sokağımıza mezeci açıldı, sanırım Antakyalılar. Pazartesi öğlen bir koşu gidip 3-5 çeşit meze aldım, bir miktar da ben yaptım evde. Mezeci komşumuzdan aldığım atomun elimden uçması ve yarım saat kadar buzdolabından ve mutfak yerlerinden yoğurt silmek zorunda kalmam dışında büyük bir felaket yaşanmadı, küçük şeyler yaşandı.
Bana sorsanız, "Köpenklerden hangisi gerzek?" diye, hiç düşünmeden Kudi'yi işaret ederim. Ama zehir gibi acı atomu yerlerden yalayan tabii ki Koko oldu. Acıya rağmen kendini durduramadı, mutfaktan kovalamak zorunda kaldım. Bir süre evin içinde birbirimize bağırarak koştuk.
İlerleyen saatlerde burnuyla itmek suretiyle sehpanın üzerindeki rakı bardağını yere düşürüp kırdı. Koko gene. Gözlüklerimi takıp cam kıymığı topladım yerden. Ve tabii 6 saat kadar yemek dilendi masadan; ağlayarak, dev patileriyle yemek yiyenleri dürterek. Dilenerek bir yere varamadığı durumlarda çaktırmadan peynir yürüttü masadan, sehpalardan. O kadar uzun boylu ve öylesine göd darçın ki durdurmak mümkün değil.
Ufak bir pasta almıştık, gece yarısı olunca maytapları yakıp masaya getirdim. Maytaplar sönmek bilmedi, herkes ayağa kalkıp öpüşerek birbirini tebrik etmeye başladı. Valla yılbaşı benim içimi kıyıyor biraz, yalan söyleyecek değilim. Yanıma yanaşanı öptüm filan, gözüm maytaplardaydı "Bitse de söksem pastanın üstünden" diye. Söner sönmez göbeğinden tuttum bir maytabı çünkü gerizekalıyım. Sol elimin işaret ve baş parmaklarını dağladım.
Neyse işte, herkes gittikten sonra yatakta parmaklarım usul usul zonklarken, 2018'in son kitabını biraz gecikmeli bitirirken muhasebe yaptım. Başlangıç olarak hayatımda ilk defa yatmadan gecenin bulaşıklarını makinaya doldurup o makinayı çalıştırdım, sığmayanları elde yıkayıp kaldırdım. İnsanlık için küçük, benim için dev bir adım. Ev dağınık olduğunda çok mutsuz oluyorum ama temizlik yapmak da yaşama sevincimi yok ediyor. Bunu çözmeyi umuyorum bu sene.
Yıllardır mıyır mıyır "Alayım evet almalıyım tabii alsam iyi olur" diye ötelediğim ehliyeti nihayet aldığım sene oldu 2018. Trafiğe çıkıyor muyum? Hayır. Çıkacak mıyım? Bilmiyorum valla. Ama ehliyet aldım. Üstelik aradan 8 sene geçmeden gidip başvurdum, eve geldi postayla ehliyet.
Yine insanlık için küçük kategorisinden, bir fırın eldiveni almayı başardım. Bilmiyorum kaç sene önce, fırın eldivenini yakmayı başarmıştım, o günden beri mutfak havlusu filan katlayıp tutuyordum fırın kaplarını. Ben sakarım. Defalarca yaktım kendimi. 2018'in son haftasında aldım bir eldiven.
2018 Bizim Büyük Challenge'ımızı bu şekilde kapattım, 5 madde eksik kaldı. Valla hiç bozulmadım eksik kalanlara, okuduklarıma çok seviniyorum. Seveceğimi hiç sanmadığım kitapları sevdim, başlarda fenalık geçirdiğim kitapları neşeyle bitirdim. Bu şalanj olmasa Vanya Dayı'yı asla okumazdım ben mesela. Okurken cümlelerin kafamın içinde berbat bir tiyatrocu vurgusuyla yankılanması ve gözümün önüne neden bilmiyorum sürekli Cihan Ünal'ın gelmesi dışında çok hoşuma gitti.
Puşkin'in Erzurum Yolculuğu, Oscar Niemeyer'in Dünya Adil Değil'i, Aşiq u Maşuq ne zamandır evde duran kitaplardı; üçünü de çok severek okudum.
Winterson'un Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın'ını, Sevgi Soysal'ın Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ni, Werner Herzog'un Buzda Yürümek'ini Sevda'dan ödünç alıp okudum. Üçü de bitirdikten sonra bir süre hakkında konuşmaya devam ettiğim kitaplar oldu. O arada linocut baskı yapan eski bir arkadaşımdan şu geldi, Latince "yürüyerek çözülür" anlamına geliyormuş:
Herzog, yakın arkadaşının Paris'te ölüm döşeğinde olduğunu haber alınca Münih'ten Paris'e doğru yürümeye başlamış. Bir tür dua gibi, Herzog yürüyerek Paris'e varırsa arkadaşı ölmeyecek.
Çok etkilendim bu fikirden de, yürüyüşten de, Herzog'un tuttuğu bu günlükten de. Belki "yürüyerek çözülür" 2019'un mottosu olur. Bugün duvara çakacağım arkadaşımın hediyesini.
Fakat esas bir kitap beni çok çarptı, bir öykü kitabı, yazarın ilk ve tek kitabı. Ne zamandır okuduğum en kendine has, en kimselere benzemeyen yazar Breece D'J Pancake oldu.
(Fotoğrafı şuradan aldım.) Annem alıp okumuştu, "Bir yazarın ilk kitabı" maddesine uydurayım diye okumaya başladım. Gitmedi bir türlü, tökezleye tökezleye, elimden bıraka bıraka ilk birkaç öyküyü bitirdim. Sonra ne oldu bilmiyorum, kendimi delirmiş gibi okurken buldum. Ağladım, bazı öyküleri bitirince "Aaa yok olamaz?!" diye geri dönüp baştan okudum.
Pancake öyle bir şekilde yazmış ki "Ve sayın okuyucu durumlar bomboktu" diye gözünüze sokmuyor, sadece anlatıyor ve siz bundan daha bombok bir durum olamayacağını anlıyorsunuz. Ağaçları, mevsimlerin dağlara vuran ışığını, yolların karla kaplanmasını anlatıyor; karakterler kendilerini anlatıyor, gözünüzün önünde kararlar alıyorlar, durduramıyorsunuz, kaderlerine doğru gidiyorlar. Karanlık, melankolik, çoğu zaman umutsuz, yer yer şiddet dolu öyküler.
Son yıllarda o kadar çok "yeni yazar-ilk kitap" okuyup sıkıntıdan fenalık geçirdim ki elim gitmiyor artık. Olmadı mı olmuyor. Ama işte sonra biri çıkıveriyor, 20li yaşlarında bu öyküleri yazmış, 26 yaşında kendini öldürmüş, oturup okuyorsunuz, canınıza okunuyor. Kendini öldürmüş olmasının, öykülerini okuma deneyimine bir etkisi yok aslında. "Keşke ölmeyeydi de daha çok yazaydı" değil "Allahım şükürler olsun ki bunları yazmış!" diye düşündüm. Bu bir avuç öykü, yaşayıp da her iki senede bir kedi osuruğu gibi öykülerini üzerimize atacak bir sürü yazarın rüyalarında bile göremeyecekleri kadar iyi çünkü. Ama bir yandan da Pancake'in doğup büyüdüğü yerlerde geçiyor öyküler, ister istemez o kendiliğinden sona ermeyecek umutsuzluğu da düşünüyorsunuz.
Tek tük anlamadığım cümleler oldu; bahsi geçen araba garajda mı yolun kenarında mı, bu insanlar nereye bakıyorlar filan gibi. Bilmiyorum çeviride mi tıkanıklık olmuş yoksa orijinali de mi böyle, çünkü ölümünden sonra yayınlanmış kitap. Çok da önemli değil zaten, Yüz Kitap'a ve anneme Pancake'i hayatıma soktukları için çok teşekkür ediyorum. Daha da överdim kitabı ama masadan kalkmak istiyorum, belim ağrıdı, çayım bitti.
Olanca suratsızlığımla "2018 neydi ki 2019 ne olsun" diyerek bitirmek istiyorum aslında yazıyı. Fakat çok şükür ki gerzek tarafım durumu dengeliyor, iyi şeyler de olabilir. Çünkü neden olmasın?
(Eduardo Galeano-Hikâye Avcısı)
Davullu zurnalı, yürümeli çözmeli bir sene diliyorum hepimize.
December 10, 2018
Pek Bir Şey Olmuyor
Bu senenin çoğunu Spotify'da "kurban olurum beni konsantre et, focus olayım, study edeyim" listeleri dinleyerek geçirdiğim için 2018'de en çok dinlediğim müzisyen sıralamasında piyanist Andras Schiff birinci çıktı. Ne var peki bunda? Bunda bir şey yok. Benim listeyi görünce "Kim ayol bu Andras Schiff?!" diye şaşırmamda bir şey var. Daha çok müziğe sınırsız ulaşarak daha cahil kalmanın bir yolunu bulmuş olduğuma inanamıyorum. Neyse.
Geçenlerde gene Spotify kendi kendine mıy mıy mıy çalarken ve ben can havliyle çalışırken şu albümden bir parça duyup heyecanlandım. Sonra oturup dinledim hepsini, hâlâ dinliyorum:
Granadalar, Endülüsler, doğular ve batılar, hicaz makamında lamentler filan, hemen çok beğendim.
Hiç sesim çıkmasa da Bizim Büyük Challenge'mızı sürdürmekteyim komşular. Kasım sonunda fark ettim ki 35 maddeyi tamamlayamayacağım, en azından çabalamış olayım diye kalan maddelere denk düşen ama nispeten ince kitapları dizdim masama. Bakalım ne kadarını okuyabileceğim.
Ben bu Bizim Büyük Challenge'ımız girişiminden çok memnun kaldım, 2019 versiyonunu da hazırlamışlar. Gerçekten yıllardır sürünen kitapları okumama, yeni yazarlar keşfetmeme, normalde elimin gitmeyeceği kitapları okuyup bir de üstüne beğenmeme vesile oldu. 2019 şalanjına da gireceğim.
Valla aslında pek de başka bir şey olduğu yok. (Balkabakları hâlâ dolapta duruyor.) Köpenkler iyi, koltuklarda horlayarak uyuyorlar şu anda. Kazak atmıştım makineye bir miktar, gidip onları asayım. Sonra da çevirmenini çok sevdiğim Virginia Woolf'u okumaya devam edeyim. Saklayacak değilim, bu da zorla okuduklarım arasında, 41. sayfaya kadar zorla geldim, zorla da bitireceğim. Bu hayatta bazı şeyler olmuyor; bahsi geçen şey kitap ya da balkabağıysa zorlanabilir, yok bunlar değilse bence koşarak kaçmak lazım.
Çünkü kitap, müzik, araba kullanmak gibi şeylerde zorlanınca güceniyorum ben, "BEN NEDEN ANLAMIYORUM BUNU? APTAL MIYIM BEN?!" diye. Ama zorlayan insan filansa neşeli bir ceylan gibi sekerek uzaklaşıyorum. Şöyle:
Öbtüm, gittim.
Geçenlerde gene Spotify kendi kendine mıy mıy mıy çalarken ve ben can havliyle çalışırken şu albümden bir parça duyup heyecanlandım. Sonra oturup dinledim hepsini, hâlâ dinliyorum:
Granadalar, Endülüsler, doğular ve batılar, hicaz makamında lamentler filan, hemen çok beğendim.
Hiç sesim çıkmasa da Bizim Büyük Challenge'mızı sürdürmekteyim komşular. Kasım sonunda fark ettim ki 35 maddeyi tamamlayamayacağım, en azından çabalamış olayım diye kalan maddelere denk düşen ama nispeten ince kitapları dizdim masama. Bakalım ne kadarını okuyabileceğim.
Ben bu Bizim Büyük Challenge'ımız girişiminden çok memnun kaldım, 2019 versiyonunu da hazırlamışlar. Gerçekten yıllardır sürünen kitapları okumama, yeni yazarlar keşfetmeme, normalde elimin gitmeyeceği kitapları okuyup bir de üstüne beğenmeme vesile oldu. 2019 şalanjına da gireceğim.
Valla aslında pek de başka bir şey olduğu yok. (Balkabakları hâlâ dolapta duruyor.) Köpenkler iyi, koltuklarda horlayarak uyuyorlar şu anda. Kazak atmıştım makineye bir miktar, gidip onları asayım. Sonra da çevirmenini çok sevdiğim Virginia Woolf'u okumaya devam edeyim. Saklayacak değilim, bu da zorla okuduklarım arasında, 41. sayfaya kadar zorla geldim, zorla da bitireceğim. Bu hayatta bazı şeyler olmuyor; bahsi geçen şey kitap ya da balkabağıysa zorlanabilir, yok bunlar değilse bence koşarak kaçmak lazım.
Çünkü kitap, müzik, araba kullanmak gibi şeylerde zorlanınca güceniyorum ben, "BEN NEDEN ANLAMIYORUM BUNU? APTAL MIYIM BEN?!" diye. Ama zorlayan insan filansa neşeli bir ceylan gibi sekerek uzaklaşıyorum. Şöyle:
Öbtüm, gittim.
August 18, 2018
Medeniyetin Temelleri
Uyandığımda sol elimin başparmağı eklem yerinden şişmişti. Hala şiş, kıvıramıyorum parmağımı. Başparmak çok mühim bir şey. Neden mühim? Çünkü kıvırabiliyoruz, biz ve bazı diğer primatlar. (Maymun diyorum yani.)
Avuç içi üzerinden kıvırıp diğer parmaklarımıza doğru hareket ettirebildiğimiz için hayvanlar aleminin diğer üyelerinden daha kuvvetli ve daha hassas tutabiliyoruz ıvırı zıvırı.
Alet yapabilmemiz mümkün olmuş, işte oradan yürüyüp medeniyetler kurmuşuz, yıkmışız. Ama yani çok da şaapmamak lazım, kargalar da kendi işlerini görebiliyor, tek tük bazı şempanzelerin de basit aletler yaptığı oluyor.
Ecnebi memleket okullarında çocukların başparmaklarını işaret parmaklarına bantlayıp günlük hayatta neleri yapamadıklarını tecrübe ettiriyorlardı. Bir şeyler ararken bulmuştum, çok güzel bir deney. Neyse, başparmağım ağrıyor, hava çok sıcak, ince diye giydiğim pantolon bile üstüme yapışıyor, biraz da açım.
Az miktarda kitap bitirdim, biri şu yandaki.
Valla yanlış hatırlamıyorsam kargo bedava limitine yetişeyim diye alıp sepete attım bunu. Bir çiftlikte işlenen cinayet, cinayetin etrafında toplanan karakterler, iki çocuğun arkadaşlığı filan diye okuyunca "Belki biraz Capote gibidir," diye düşündüm. Hem öyle hem değil, William Maxwell'in kendine has bir anlatımı var, yer yer yavaşlasa da ilgiyle okudum.
Kapağını da beğendim, Jaguar'dan çıkan kitapların kapaklarını genelde beğeniyorum.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 17. maddesine tekabül ediyor, "Hiç okumadığınız bir yazarın bir kitabı".
Bir tane de Jo Nesbo okudum o arada, The Leopard, Harry Hole serisinin 8. kitabı. Sırayla okuyorum seriyi, bu en beğendiklerimden biri oldu. Bizim Büyük Challenge'ımızın 9. maddesine tekabül ediyor, "600 sayfadan uzun olan bir kitap".
Marousi'nin Devi'ni blog komşum Zihnin Arka Sokakları Bey tavsiye etmişti, bir türlü gerçekleşmeyen karayolu ile Yunanistan gezme hayallerim üzerine.
Ben sanırım hiç Henry Miller okumadım ya da o kadar ergenken okudum ki hatırlamıyorum. Ergenlikteki okuma hızımın onda biriyle filan okuyorum artık, çok acıklı.
Miller 20 sene tatilsiz çalıştıktan sonra nihayet 1 sene ara veriyor her şeye ve basıp Yunanistan'a gidiyor. 2. Dünya Savaşı'nın hemen öncesi, zaten Miller'ın tatilinin bir yerlerinde patlak veriyor savaş.
Valla kitap Yunanistan'a ve Yunan olan hemen hemen her şeye yazılmış bir övgüler destanı. Arada sırada karşılaştığı Amerikalı, İngiliz filan turistleri de yerin dibine sokup sokup çıkarıyor zaten kitap boyu. Okurken yer yer "Yarabbi daha ne kadar övülebilir?" diye gözlerimi devirdim ama sonra düşündüm, ben de kesin aynı böyle etkilenirdim. Gidip görüp insanını sevdiğim yerleri yıllarca anlatıyorum herkese, Henry Miller'a göz devirmek benim ne haddime.
200 sayfalık bu Yunanistan macerasında yoksul köyler, güneşin altında parlayan adalar, Seferis ve Durrell ve başka yazarlar-şairler, yeşil çayırlar, keçiler, çobanlar ve talihsiz bir ishal skandalına rağmen coşku dolu bir Henry Miller var. Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 20. maddesine tekabül ediyor, "Bir arkadaşınızın önerdiği bir kitap".
Kitabın bir yerinde pek hoş bir tespit yapıyor Miller, "Kendi olanaklarına terk edildiğinde insan her zaman Yunan usulü bir başlangıç yapar-birkaç keçi ve koyun, derme çatma bir baraka, küçük bir tarla, birkaç zeytin ağacı, bir dere, bir kaval ile." Zeytini hububat ile değiştirirseniz bütün Anadolu ve Ortadoğu'ya rahatlıkla uygulayabileceğiniz bir başlangıç paketi. Zeytin her yerde yetişmiyor ve deşifre edilen ilk Hititçe cümlede dediği gibi "Ekmeği yiyeceksin, suyu içeceksin". Medeniyet, kıvrılabilen başparmaklarımızın ve ekmeğin omuzları üzerinde yükseliyor. Ayrıca bizim gibi şehirde doğmuş ve şehirde 40 sene yaşamış zavallıları kendi olanaklarına terk etseler, bırak barakayı ve kavalı, olduğumuz yerde açlıktan ölürüz gibime geliyor ama bilemiyorum. Şempanzeler ölmez, kargalar hiç ölmez, biz kıvrılabilen başparmaklarımıza baka baka heder olur gideriz.
İpe sapa gelmeyen fikirlerimi ifade ettim, gidiyorum. Maksat dükkan açık kalsın. Tatil vesilesiyle yola çıkanlar umarım varmıştır, henüz çıkmayanlara bol şans diliyorum. Köye gidenlere tavsiyem şu; yağ, salça, efendime söyleyeyim kuru kışlık gıdalar, ne verirlerse alın eve getirin, sakın refüze etmeyin.
Gözlerinizden öpüyorum.
Avuç içi üzerinden kıvırıp diğer parmaklarımıza doğru hareket ettirebildiğimiz için hayvanlar aleminin diğer üyelerinden daha kuvvetli ve daha hassas tutabiliyoruz ıvırı zıvırı.
Alet yapabilmemiz mümkün olmuş, işte oradan yürüyüp medeniyetler kurmuşuz, yıkmışız. Ama yani çok da şaapmamak lazım, kargalar da kendi işlerini görebiliyor, tek tük bazı şempanzelerin de basit aletler yaptığı oluyor.
Ecnebi memleket okullarında çocukların başparmaklarını işaret parmaklarına bantlayıp günlük hayatta neleri yapamadıklarını tecrübe ettiriyorlardı. Bir şeyler ararken bulmuştum, çok güzel bir deney. Neyse, başparmağım ağrıyor, hava çok sıcak, ince diye giydiğim pantolon bile üstüme yapışıyor, biraz da açım.
Az miktarda kitap bitirdim, biri şu yandaki.
Valla yanlış hatırlamıyorsam kargo bedava limitine yetişeyim diye alıp sepete attım bunu. Bir çiftlikte işlenen cinayet, cinayetin etrafında toplanan karakterler, iki çocuğun arkadaşlığı filan diye okuyunca "Belki biraz Capote gibidir," diye düşündüm. Hem öyle hem değil, William Maxwell'in kendine has bir anlatımı var, yer yer yavaşlasa da ilgiyle okudum.
Kapağını da beğendim, Jaguar'dan çıkan kitapların kapaklarını genelde beğeniyorum.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 17. maddesine tekabül ediyor, "Hiç okumadığınız bir yazarın bir kitabı".
Bir tane de Jo Nesbo okudum o arada, The Leopard, Harry Hole serisinin 8. kitabı. Sırayla okuyorum seriyi, bu en beğendiklerimden biri oldu. Bizim Büyük Challenge'ımızın 9. maddesine tekabül ediyor, "600 sayfadan uzun olan bir kitap".
Marousi'nin Devi'ni blog komşum Zihnin Arka Sokakları Bey tavsiye etmişti, bir türlü gerçekleşmeyen karayolu ile Yunanistan gezme hayallerim üzerine.
Ben sanırım hiç Henry Miller okumadım ya da o kadar ergenken okudum ki hatırlamıyorum. Ergenlikteki okuma hızımın onda biriyle filan okuyorum artık, çok acıklı.
Miller 20 sene tatilsiz çalıştıktan sonra nihayet 1 sene ara veriyor her şeye ve basıp Yunanistan'a gidiyor. 2. Dünya Savaşı'nın hemen öncesi, zaten Miller'ın tatilinin bir yerlerinde patlak veriyor savaş.
Valla kitap Yunanistan'a ve Yunan olan hemen hemen her şeye yazılmış bir övgüler destanı. Arada sırada karşılaştığı Amerikalı, İngiliz filan turistleri de yerin dibine sokup sokup çıkarıyor zaten kitap boyu. Okurken yer yer "Yarabbi daha ne kadar övülebilir?" diye gözlerimi devirdim ama sonra düşündüm, ben de kesin aynı böyle etkilenirdim. Gidip görüp insanını sevdiğim yerleri yıllarca anlatıyorum herkese, Henry Miller'a göz devirmek benim ne haddime.
200 sayfalık bu Yunanistan macerasında yoksul köyler, güneşin altında parlayan adalar, Seferis ve Durrell ve başka yazarlar-şairler, yeşil çayırlar, keçiler, çobanlar ve talihsiz bir ishal skandalına rağmen coşku dolu bir Henry Miller var. Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 20. maddesine tekabül ediyor, "Bir arkadaşınızın önerdiği bir kitap".
Kitabın bir yerinde pek hoş bir tespit yapıyor Miller, "Kendi olanaklarına terk edildiğinde insan her zaman Yunan usulü bir başlangıç yapar-birkaç keçi ve koyun, derme çatma bir baraka, küçük bir tarla, birkaç zeytin ağacı, bir dere, bir kaval ile." Zeytini hububat ile değiştirirseniz bütün Anadolu ve Ortadoğu'ya rahatlıkla uygulayabileceğiniz bir başlangıç paketi. Zeytin her yerde yetişmiyor ve deşifre edilen ilk Hititçe cümlede dediği gibi "Ekmeği yiyeceksin, suyu içeceksin". Medeniyet, kıvrılabilen başparmaklarımızın ve ekmeğin omuzları üzerinde yükseliyor. Ayrıca bizim gibi şehirde doğmuş ve şehirde 40 sene yaşamış zavallıları kendi olanaklarına terk etseler, bırak barakayı ve kavalı, olduğumuz yerde açlıktan ölürüz gibime geliyor ama bilemiyorum. Şempanzeler ölmez, kargalar hiç ölmez, biz kıvrılabilen başparmaklarımıza baka baka heder olur gideriz.
İpe sapa gelmeyen fikirlerimi ifade ettim, gidiyorum. Maksat dükkan açık kalsın. Tatil vesilesiyle yola çıkanlar umarım varmıştır, henüz çıkmayanlara bol şans diliyorum. Köye gidenlere tavsiyem şu; yağ, salça, efendime söyleyeyim kuru kışlık gıdalar, ne verirlerse alın eve getirin, sakın refüze etmeyin.
Gözlerinizden öpüyorum.
June 29, 2018
İlluminati Damacana Su Servisi, Çeşitli Şalanjlar
Gene evde kargo beklediğim güzel bir günden merhaba dostlar, merhaba size. Su da söyledim, oğlanı en son seçimden önce görmüştüm, "Aa karamsar olma yahu, bak seçimden sonra konuşuruz," deyip bir de geh geh gülmüştüm. Hiç hazır değilim şu anda bu karşılaşmaya, umarım abisi gelir.
Karşı terastaki komşumla karşılıklı haykırarak sohbet ettik dün biraz. Kedisiyle neredeyse adaşız, komşum ortalıkta yokken kediyle de sohbet ediyorum. Neyse, herkes gibi o da çok göçtüğünü söyledi ruhen; öyle mi oldu, böyle mi oldu derken bir baktım bayağı ruh ikiziyiz kadınla. "Beceriksizlik!" diye bağırdı, vallahi tamamen aynı fikirde olduğumu belirttim. Sonra düşündüm, kendimi o kadar da göçmüş hissetmiyorum, düşündükçe sinirleniyorum sadece. Ben son geçirdiğim travmadan sonra da aynı böyleydim, Sarıkafa bir yandan ağlarken bir yandan da bana bağırmıştı "AAA SAKSI GİBİ DURUYOR! YAHU ÖYLECE DURUYOR!" diye. İki ay kadar sonra markette yumurta alırken hayatımın ilk panik atağını geçirdim.
Gerçi o travmayla bu bir değil ama gene de şüphelendim kendimden, hayırlısı artık, gelir buraya carlarım. Carlayarak devam edeceğiz yolun geri kalanına.
Ay su geldi o arada. Tabii ki abisi gelmedi, oğlan getirdi suyu. Oğlan hipster kılıklı, çok mutsuz şu anda ve komplo teorilerine sardırmış. Genel hatlarda ve mutsuzluk konusunda anlaşıyoruz aslında ama eksik kalmayayım diye "Rotşild, İlluminati!" filan diye onayladım. Bir süre kapı ağzında konuştuk, eline bir de kitap tutuşturup uğurladım. Giderken "Çok güzel bir sohbet oldu, teşekkür ederim," dedi, bilmiyorum nasıl bir mahallede yaşıyorum. Biraz Atv filan seyredeyim de bir dahaki su siparişine hazırlık yapayım, araya piramitleri sokuşturacağım bu sefer, çok kararlıyım.
Bizim Büyük Challenge'ımız kapsamında iki kitap bitirdim, birini Urla'da bıraktım, diğerinin de fotoğrafını çekmeye üşeniyorum. Şunlar:
Black Dahlia, 1947'de Los Angeles'ta işlenen ve çözülemeyen o meşhur cinayetten yola çıkıyor. James Ellroy'un yeri ayrı çünkü sırf cinayet, sırf polisiye koşturmaca yazmıyor. Böyle kitaplarda nadir bulunan bir şeyi, karakterlerine derinlik vermeyi de beceriyor. Kimse tamamen iyi ya da kötü değil, herkes olduğu kadar. İngilizcesini okudum, çılgın bir 1940'lar argosu hakimdi kitaba, James Ellroy'u bu titizliği sebebiyle tebrik ediyorum ama beni biraz zorladı valla. Ellroy'un "Los Angeles Dörtlemesi"nin ilk kitabı bu, diğerlerini de okuyacağım ama e-kitap olarak, o zaman kelimenin üstüne tıklayıp sözlüğe bakmak mümkün oluyor. Bu serinin bir diğer kitabı L.A. Confidential da sinemaya uyarlanmıştı, seyrettiğim en iyi filmlerden biridir.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 21. maddesine tekabül ediyor, "Size hediye edilmiş bir kitap". Kardeşimle damattan doğum günü hediyesiydi.
Süperben'i iki günde okudum, öyle bir kitapmış. Kendi halinde bir emekli adamın bir anda süperkahraman olmak durumunda kalmasını anlatıyor. Ay hödük gibi özetledim ama hödük gibi özetleyecek olursam konusu bu. Tanıdık isimler var kitapta, tanıdık memleket halleri var. Çılgınca sevdiğimi söyleyemem, Algan Bey'in polisiyelerini daha çok seviyorum, en çok da çevirmenliğini seviyorum.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 7. maddesine tekabül ediyor, "Adı tek kelimeden oluşan bir kitap".
35 kitaplık şalanjda 10. kitabı bitirebildim, yahu neden bu kadar yavaş okuyorum? Valla bozuluyorum kendime. Birkaç gündür hava serinleyince terasa fırlayıp hava iyice kararana kadar okuyorum, belki biraz hız alırım.
Bu gidişle iki seneye bitireceğimi tahmin ettiğim 52 haftalık şalanjdan da sıradaki soruyu cevaplayayım; "19. Sevdiğiniz biri hakkında yazın."
Sevdiğim biri bu. Diğerini de seviyorum ama bunu başka türlü seviyorum. Koko'nun neredeyse bir insan kadar arzuları, ihtirasları, kaprisi, planı programı var. Kudi düz köpek. Kudi ile ilgili hiçbir şey karmaşık değil, tam olarak kendini eve atmış bir sokak köpeği. İkisi de çöpe boka püsüre meraklı, terasa hava almaya çıkıyorum ayağına kapıyı açtırıp bütün terası sessizce geçen ve arka kapıdan mutfağa giren, çöp tenekesinin pedalına basıp kafasını içine sokan Koko mesela. Kudi bu kadarını akıl edemiyor, terasta yerde ölü sinek görürse neşeyle üstünde yuvarlanıyor, çapı bu kadar. Ve allah biliyor bu dar çapının da tüylü kıçının da çok hastasıyım.
Videonun solunda havada duran şey arka ayağı. Hem karnını seveyim diye havaya kalkıyor o ayak hem de arada bağrıma tekme atmaktan hoşlanıyor. Çünkü tasmayla gezmeye bayılıyor ama tasmadan kurtulduğu anda ufukta kara bir lekeye dönüşüyor. En son manavın çırağı üstüne atlayıp durdurdu, Kuğulu Kavşağı'na doğru jet hızıyla koşuyordu gerzek.
Gideyim bir şeyler yiyeyim, bir kısım kargo hala gelmedi. Gelsin de biraz yürüyüşe çıkayım, parçalı bulutlu pek hoş bir hava var. İyi hafta sonları temmeni ediyorum efendim.
Karşı terastaki komşumla karşılıklı haykırarak sohbet ettik dün biraz. Kedisiyle neredeyse adaşız, komşum ortalıkta yokken kediyle de sohbet ediyorum. Neyse, herkes gibi o da çok göçtüğünü söyledi ruhen; öyle mi oldu, böyle mi oldu derken bir baktım bayağı ruh ikiziyiz kadınla. "Beceriksizlik!" diye bağırdı, vallahi tamamen aynı fikirde olduğumu belirttim. Sonra düşündüm, kendimi o kadar da göçmüş hissetmiyorum, düşündükçe sinirleniyorum sadece. Ben son geçirdiğim travmadan sonra da aynı böyleydim, Sarıkafa bir yandan ağlarken bir yandan da bana bağırmıştı "AAA SAKSI GİBİ DURUYOR! YAHU ÖYLECE DURUYOR!" diye. İki ay kadar sonra markette yumurta alırken hayatımın ilk panik atağını geçirdim.
Gerçi o travmayla bu bir değil ama gene de şüphelendim kendimden, hayırlısı artık, gelir buraya carlarım. Carlayarak devam edeceğiz yolun geri kalanına.
Ay su geldi o arada. Tabii ki abisi gelmedi, oğlan getirdi suyu. Oğlan hipster kılıklı, çok mutsuz şu anda ve komplo teorilerine sardırmış. Genel hatlarda ve mutsuzluk konusunda anlaşıyoruz aslında ama eksik kalmayayım diye "Rotşild, İlluminati!" filan diye onayladım. Bir süre kapı ağzında konuştuk, eline bir de kitap tutuşturup uğurladım. Giderken "Çok güzel bir sohbet oldu, teşekkür ederim," dedi, bilmiyorum nasıl bir mahallede yaşıyorum. Biraz Atv filan seyredeyim de bir dahaki su siparişine hazırlık yapayım, araya piramitleri sokuşturacağım bu sefer, çok kararlıyım.
Bizim Büyük Challenge'ımız kapsamında iki kitap bitirdim, birini Urla'da bıraktım, diğerinin de fotoğrafını çekmeye üşeniyorum. Şunlar:
Black Dahlia, 1947'de Los Angeles'ta işlenen ve çözülemeyen o meşhur cinayetten yola çıkıyor. James Ellroy'un yeri ayrı çünkü sırf cinayet, sırf polisiye koşturmaca yazmıyor. Böyle kitaplarda nadir bulunan bir şeyi, karakterlerine derinlik vermeyi de beceriyor. Kimse tamamen iyi ya da kötü değil, herkes olduğu kadar. İngilizcesini okudum, çılgın bir 1940'lar argosu hakimdi kitaba, James Ellroy'u bu titizliği sebebiyle tebrik ediyorum ama beni biraz zorladı valla. Ellroy'un "Los Angeles Dörtlemesi"nin ilk kitabı bu, diğerlerini de okuyacağım ama e-kitap olarak, o zaman kelimenin üstüne tıklayıp sözlüğe bakmak mümkün oluyor. Bu serinin bir diğer kitabı L.A. Confidential da sinemaya uyarlanmıştı, seyrettiğim en iyi filmlerden biridir.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 21. maddesine tekabül ediyor, "Size hediye edilmiş bir kitap". Kardeşimle damattan doğum günü hediyesiydi.
Süperben'i iki günde okudum, öyle bir kitapmış. Kendi halinde bir emekli adamın bir anda süperkahraman olmak durumunda kalmasını anlatıyor. Ay hödük gibi özetledim ama hödük gibi özetleyecek olursam konusu bu. Tanıdık isimler var kitapta, tanıdık memleket halleri var. Çılgınca sevdiğimi söyleyemem, Algan Bey'in polisiyelerini daha çok seviyorum, en çok da çevirmenliğini seviyorum.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 7. maddesine tekabül ediyor, "Adı tek kelimeden oluşan bir kitap".
35 kitaplık şalanjda 10. kitabı bitirebildim, yahu neden bu kadar yavaş okuyorum? Valla bozuluyorum kendime. Birkaç gündür hava serinleyince terasa fırlayıp hava iyice kararana kadar okuyorum, belki biraz hız alırım.
Bu gidişle iki seneye bitireceğimi tahmin ettiğim 52 haftalık şalanjdan da sıradaki soruyu cevaplayayım; "19. Sevdiğiniz biri hakkında yazın."
Sevdiğim biri bu. Diğerini de seviyorum ama bunu başka türlü seviyorum. Koko'nun neredeyse bir insan kadar arzuları, ihtirasları, kaprisi, planı programı var. Kudi düz köpek. Kudi ile ilgili hiçbir şey karmaşık değil, tam olarak kendini eve atmış bir sokak köpeği. İkisi de çöpe boka püsüre meraklı, terasa hava almaya çıkıyorum ayağına kapıyı açtırıp bütün terası sessizce geçen ve arka kapıdan mutfağa giren, çöp tenekesinin pedalına basıp kafasını içine sokan Koko mesela. Kudi bu kadarını akıl edemiyor, terasta yerde ölü sinek görürse neşeyle üstünde yuvarlanıyor, çapı bu kadar. Ve allah biliyor bu dar çapının da tüylü kıçının da çok hastasıyım.
Videonun solunda havada duran şey arka ayağı. Hem karnını seveyim diye havaya kalkıyor o ayak hem de arada bağrıma tekme atmaktan hoşlanıyor. Çünkü tasmayla gezmeye bayılıyor ama tasmadan kurtulduğu anda ufukta kara bir lekeye dönüşüyor. En son manavın çırağı üstüne atlayıp durdurdu, Kuğulu Kavşağı'na doğru jet hızıyla koşuyordu gerzek.
Gideyim bir şeyler yiyeyim, bir kısım kargo hala gelmedi. Gelsin de biraz yürüyüşe çıkayım, parçalı bulutlu pek hoş bir hava var. İyi hafta sonları temmeni ediyorum efendim.
May 2, 2018
Filmler ve Kitap
Yarın İşçi Filmleri Festivali başlıyor, şuradan festival sayfasına gitmek ve il il programlara bakmak mümkün. Bana yürüme mesafesindeki belediyenin Çağdaş Sanatlar Merkezi'ne dadanmaya karar verdim, oradan çıkıp 20 dakika yürüsem Kızılay'dayım ama allah biliyor Kızılay'a her gittiğimde içim ölüyor biraz; insan denizi, trafik, dönerci, toma filan. Mahallemden takip edeceğim festivali. Gerçi merak ettiğim birkaç kısa filmi cuma günü Mimarlar Odası'nda göstereceklermiş, belki koşarak gider dönerim.
Yarın şu ikisine niyetlendim:
Bir anda hava kapandı, şangır şungur yağmur yağdı burada. Şimdi de güzel bir serinlik var. Bilmiyorum bunlar hala bahar yağmuru mu yoksa canına okuduğumuz iklimin kafa karışıklığı mı, gene de seviniyorum yağmur yağınca. Sardunya ekmiştim, bir saksı kekik aldık, bir de köpenkler yesin diye çim ektim. Teras biraz yeşerdi, güzel oldu. Daha çok kuş geliyor şimdi, camdan onları seyrediyorum çaktırmadan. Lavanta alayım diyorum, arılar da seviyormuş hem. Ama yaşatır mıyım, öldürür müyüm emin olamıyorum. Zor bir şey mi lavanta acaba?
Şunu okudum:
Guillermo Rosales, 1979'da Küba'dan kaçıp Miami'ye yerleşiyor ama Küba'da bulamadığı huzuru Miami'de de bulamıyor. Şizofreniden de çekmiş hayatı boyunca, Miami'de bir takım bakımevlerine girmiş çıkmış. 1993'te intihar etmiş, daha 47 yaşındayken. Felaketzedeler Evi için kısmen otobiyografik demişler; çaresiz, umutsuz, kimsenin istemediği bir grup insanın kaldığı bir bakımevinde geçiyor. Aşağı yukarı 100 sayfaydı kitap ama ağırdı, insanın içi burkuluyor okurken. Bir ara biraz umut kırıntıları belirdi, onlar da kısa sürede yok olup gitti.
Bir yandan da bütün bu şiddet, kenara itilmişlik ve sıkıntının içinde o kadar nefis espriler var ki, özellikle göçmenlikle ve Küba ile ilgili, kitabı bir anda alıp bambaşka bir yere taşıyor. Mesela anlatıcı karakterin rüyasında Castro'nun öldüğünü görmesi; bir tabutun içinde getiriyorlar Castro'yu, bir anda dikilip "Eee kahve içmeyecek miyiz?" diye soruyor. Rosales, Küba'daki rejimin geldiği yerden de Miami'deki Kübalılar'dan da nefret ediyor, sanırım genel olarak insanlıktan pek hazetmiyormuş.
Biraz gugıllayıp okudum Rosales'in hayatını. Küba'dan Miami'ye göçen bir hayli çok yazar çizer varmış, burada kendi edebiyat çevrelerini oluşturmuşlar, bilmiyordum. Rosales'i ayakta tutmaya çalışan, yazdıklarını yayınlatması için uğraşan başka yazarların anlattıklarını okudum, çok dokunaklı hatıralar. Yazdıklarının neredeyse hepsini yok etmiş Rosales, geriye bir bu, bir de sanırım bir roman daha kalmış.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'mızın 25. maddesine tekabül ediyor, "İntihar etmiş bir yazarın bir kitabı." Ay yazarken bir tuhaf geldi bu madde, çelınca sokmak için kendini öldürmüş yazar aramadım, kitabı zaten okuyacaktım. Hay allah, şuursuz gibi oldum. Yani bazen şuursuzum hakikaten ama bu sanki biraz acayip oldu.
Daha fazla uzatmadan gideyim, zaten akşam oldu. Zaten Kudi yanıma dikildi ve burnuyla dürtüyor. Zaten ütü yapacaktım, hiç öyle bir an gelmedi. Zaten kitap okusam daha iyi. Zaten çay yapacaktım, bir saattir kalkıp çay yapacağım. Gideyim çay yapayım.
Yarın şu ikisine niyetlendim:
Bir anda hava kapandı, şangır şungur yağmur yağdı burada. Şimdi de güzel bir serinlik var. Bilmiyorum bunlar hala bahar yağmuru mu yoksa canına okuduğumuz iklimin kafa karışıklığı mı, gene de seviniyorum yağmur yağınca. Sardunya ekmiştim, bir saksı kekik aldık, bir de köpenkler yesin diye çim ektim. Teras biraz yeşerdi, güzel oldu. Daha çok kuş geliyor şimdi, camdan onları seyrediyorum çaktırmadan. Lavanta alayım diyorum, arılar da seviyormuş hem. Ama yaşatır mıyım, öldürür müyüm emin olamıyorum. Zor bir şey mi lavanta acaba?
Şunu okudum:
Guillermo Rosales, 1979'da Küba'dan kaçıp Miami'ye yerleşiyor ama Küba'da bulamadığı huzuru Miami'de de bulamıyor. Şizofreniden de çekmiş hayatı boyunca, Miami'de bir takım bakımevlerine girmiş çıkmış. 1993'te intihar etmiş, daha 47 yaşındayken. Felaketzedeler Evi için kısmen otobiyografik demişler; çaresiz, umutsuz, kimsenin istemediği bir grup insanın kaldığı bir bakımevinde geçiyor. Aşağı yukarı 100 sayfaydı kitap ama ağırdı, insanın içi burkuluyor okurken. Bir ara biraz umut kırıntıları belirdi, onlar da kısa sürede yok olup gitti.
Bir yandan da bütün bu şiddet, kenara itilmişlik ve sıkıntının içinde o kadar nefis espriler var ki, özellikle göçmenlikle ve Küba ile ilgili, kitabı bir anda alıp bambaşka bir yere taşıyor. Mesela anlatıcı karakterin rüyasında Castro'nun öldüğünü görmesi; bir tabutun içinde getiriyorlar Castro'yu, bir anda dikilip "Eee kahve içmeyecek miyiz?" diye soruyor. Rosales, Küba'daki rejimin geldiği yerden de Miami'deki Kübalılar'dan da nefret ediyor, sanırım genel olarak insanlıktan pek hazetmiyormuş.
Biraz gugıllayıp okudum Rosales'in hayatını. Küba'dan Miami'ye göçen bir hayli çok yazar çizer varmış, burada kendi edebiyat çevrelerini oluşturmuşlar, bilmiyordum. Rosales'i ayakta tutmaya çalışan, yazdıklarını yayınlatması için uğraşan başka yazarların anlattıklarını okudum, çok dokunaklı hatıralar. Yazdıklarının neredeyse hepsini yok etmiş Rosales, geriye bir bu, bir de sanırım bir roman daha kalmış.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'mızın 25. maddesine tekabül ediyor, "İntihar etmiş bir yazarın bir kitabı." Ay yazarken bir tuhaf geldi bu madde, çelınca sokmak için kendini öldürmüş yazar aramadım, kitabı zaten okuyacaktım. Hay allah, şuursuz gibi oldum. Yani bazen şuursuzum hakikaten ama bu sanki biraz acayip oldu.
Daha fazla uzatmadan gideyim, zaten akşam oldu. Zaten Kudi yanıma dikildi ve burnuyla dürtüyor. Zaten ütü yapacaktım, hiç öyle bir an gelmedi. Zaten kitap okusam daha iyi. Zaten çay yapacaktım, bir saattir kalkıp çay yapacağım. Gideyim çay yapayım.
April 3, 2018
Agatha
Pazar günü oturup bunu okudum. Haftalardır evin içinde oradan oraya taşıyordum, bir türlü okuyamadım. Neyse, hava da fena değildi, terasta çay içerek dünyanın en meşhur polisiye yazarının hayatına dahil oldum.
Hikayenin orta yerinde o meşhur ortadan kayboluşu var, arabasını terkedilmiş vaziyette buluyor polis. Agatha yok, nerede olduğu bilinmiyor filan. Sonra çocukluğuna gidiyoruz, sonra gençliğine, ilk yazma denemelerine, ilk evliliğine filan.
Beni ikinci evliliği daha çok ilgilendiriyor çünkü Max Mallowan var işin içinde. Mezopotamya arkeolojisi okurken insanın rüyalarına girer, adını ezberlersiniz bir dua gibi ahhahhha! Mallowan, bir başka süper meşhur arkeolog Leonard Woolley'nin asistanı olarak Irak'taki Ur kentinde çalışırken tanışıyorlar. Çünkü Ur'da Sümer kral mezarları ortaya çıkıyor, gazeteler çarşaf çarşaf bahsediyor, insanlar görmeye gidiyor Ur'u. 1920'ler, 1930'lar, ay düşünsenize heyecanı, Mezopotamya yeniden keşfediliyor. Agatha Christie de kalkmış gitmiş. Mezarlardan birinde buldukları şu ahşap kutuyu koyayım; deniz kabuğu, kırmızı kireçtaşı ve lapis lazuli ile oymalı kakmalı her bir tarafı:
"The Standard of Ur" diye geçiyor bu kutu, ne işe yaradığı pek belli değil. Erken Hanedan Dönemi'nde yapılmış, yani M.Ö. 2600'ler. Fotoğrafta görünen yüzü, "Barış" yüzü, arka tarafında da "Savaş" sahnesi var. 20 santime 50 santim filan gibi ebatları, ufak tefek bir kutu yani. Bu sıraya dizilmiş Sümerliler, lisans okurken kullandığımız Mezopotamya Arkeolojisi kitabının her tarafına serpiştirilmişti. Herhalde o dönem annemden çok bu adamları gördüm, varlığımın derinliklerine kazınıp orada kaldılar.
Kutu şimdi nerede diye bir sorun? British Museum'da tabii ki. Zaten şu satıra kadar bahsi geçen bütün isimler İngiliz. Valla bu dünyada Irak olmak çok zor.
Ay ne uzattım lafı, okurken de böyle oldu zaten, iki sayfada bir "Ay o neydi? Peki şu neydi?" diye. Agatha Christie'nin bu arkeolojik gezmeleri, eş durumundan meseleye dahil olması filan bize Mezopotamya'da Cinayet de dahil olmak üzere bir miktar kitap olarak geri dönmüş. En sevdiğim kitaplarından biri Mezopotamya'da Cinayet. Agatha Christie'nin esprili bir kadın olduğunu düşünmüştüm, spoiler vermek gibi olmasın ama kitapta ilk öldürülen karakter, kazı başkanının karısı ahhahhha! Ve kimse de tuhaf karşılamıyor bu cinayeti. Pek tatlı bir-iki tanesi ile çalışmışlığım var ama büyük ihtimalle en korkunçlarından biri ile de yarım sezon geçirdim; yarı klişe-yarı fenomen olarak var böyle bir kavram: "Kazı başkanının karısı" müessesesi. (Niye yarım sezon diye merak edecek olursanız, verilmiş sadakam varmış. Belki bir ara yazarım, akıl alacak gibi bir kazı değildi, bir tek cinayet eksikti.)
Agatha Christie'nin dünyayı görme arzusu, özgür ruhu, yazma tutkusu, yaşadığı dönem filan pek güzel sinmiş kitaba. Çok severek okudum. Şu kadar yazdım, çizgi roman olduğunu yazmamışım.
Yer yer beliren ve Agatha'yı sinir eden Poirot'ya da ayrıca bayıldım.
Wikipedia'ya göre hala dünyanın en çok satan romancısı, kitapları en çok çevrilmiş yazar. On Küçük Asker (ya da On Küçük Zenci) hala dünyanın en çok satan polisiyesi. Yazmaya başladığında İngiltere'de henüz kadınların oy kullanma hakkı yoktu, tabii üst-orta sınıf bir ailenin kızı olduğu için fabrikada çalışmak yerine oturup yazacak hali vardı ama olsun.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 24. maddesine tekabül ediyor, "Bir grafik roman."
Hikayenin orta yerinde o meşhur ortadan kayboluşu var, arabasını terkedilmiş vaziyette buluyor polis. Agatha yok, nerede olduğu bilinmiyor filan. Sonra çocukluğuna gidiyoruz, sonra gençliğine, ilk yazma denemelerine, ilk evliliğine filan.
Beni ikinci evliliği daha çok ilgilendiriyor çünkü Max Mallowan var işin içinde. Mezopotamya arkeolojisi okurken insanın rüyalarına girer, adını ezberlersiniz bir dua gibi ahhahhha! Mallowan, bir başka süper meşhur arkeolog Leonard Woolley'nin asistanı olarak Irak'taki Ur kentinde çalışırken tanışıyorlar. Çünkü Ur'da Sümer kral mezarları ortaya çıkıyor, gazeteler çarşaf çarşaf bahsediyor, insanlar görmeye gidiyor Ur'u. 1920'ler, 1930'lar, ay düşünsenize heyecanı, Mezopotamya yeniden keşfediliyor. Agatha Christie de kalkmış gitmiş. Mezarlardan birinde buldukları şu ahşap kutuyu koyayım; deniz kabuğu, kırmızı kireçtaşı ve lapis lazuli ile oymalı kakmalı her bir tarafı:
"The Standard of Ur" diye geçiyor bu kutu, ne işe yaradığı pek belli değil. Erken Hanedan Dönemi'nde yapılmış, yani M.Ö. 2600'ler. Fotoğrafta görünen yüzü, "Barış" yüzü, arka tarafında da "Savaş" sahnesi var. 20 santime 50 santim filan gibi ebatları, ufak tefek bir kutu yani. Bu sıraya dizilmiş Sümerliler, lisans okurken kullandığımız Mezopotamya Arkeolojisi kitabının her tarafına serpiştirilmişti. Herhalde o dönem annemden çok bu adamları gördüm, varlığımın derinliklerine kazınıp orada kaldılar.
Kutu şimdi nerede diye bir sorun? British Museum'da tabii ki. Zaten şu satıra kadar bahsi geçen bütün isimler İngiliz. Valla bu dünyada Irak olmak çok zor.
Ay ne uzattım lafı, okurken de böyle oldu zaten, iki sayfada bir "Ay o neydi? Peki şu neydi?" diye. Agatha Christie'nin bu arkeolojik gezmeleri, eş durumundan meseleye dahil olması filan bize Mezopotamya'da Cinayet de dahil olmak üzere bir miktar kitap olarak geri dönmüş. En sevdiğim kitaplarından biri Mezopotamya'da Cinayet. Agatha Christie'nin esprili bir kadın olduğunu düşünmüştüm, spoiler vermek gibi olmasın ama kitapta ilk öldürülen karakter, kazı başkanının karısı ahhahhha! Ve kimse de tuhaf karşılamıyor bu cinayeti. Pek tatlı bir-iki tanesi ile çalışmışlığım var ama büyük ihtimalle en korkunçlarından biri ile de yarım sezon geçirdim; yarı klişe-yarı fenomen olarak var böyle bir kavram: "Kazı başkanının karısı" müessesesi. (Niye yarım sezon diye merak edecek olursanız, verilmiş sadakam varmış. Belki bir ara yazarım, akıl alacak gibi bir kazı değildi, bir tek cinayet eksikti.)
Agatha Christie'nin dünyayı görme arzusu, özgür ruhu, yazma tutkusu, yaşadığı dönem filan pek güzel sinmiş kitaba. Çok severek okudum. Şu kadar yazdım, çizgi roman olduğunu yazmamışım.
Yer yer beliren ve Agatha'yı sinir eden Poirot'ya da ayrıca bayıldım.
Wikipedia'ya göre hala dünyanın en çok satan romancısı, kitapları en çok çevrilmiş yazar. On Küçük Asker (ya da On Küçük Zenci) hala dünyanın en çok satan polisiyesi. Yazmaya başladığında İngiltere'de henüz kadınların oy kullanma hakkı yoktu, tabii üst-orta sınıf bir ailenin kızı olduğu için fabrikada çalışmak yerine oturup yazacak hali vardı ama olsun.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 24. maddesine tekabül ediyor, "Bir grafik roman."
March 13, 2018
Siyam Kedili Polisiye / 11. Hafta
Ay geldim ben ama ne yazacağımı hiç bilmiyorum. Bugün salı olmasına rağmen helikopter yok, şaşkınlık içindeyim, çıt çıkmıyor Ankara semalarında.
Güvercinlere bulgur verdim, makinaya çamaşır attım, sağa sola komik kedi videosu filan yolladım. Yağmur yağıyor ara ara, pek hoş kapalı bir hava var. Dün akşam blender bozuldu, plastik yeri kırılmış, günün bir kısmını da internetten blender bakarak geçirdim. Çorba içmezsek öleceğimiz için bir tanesinde karar kılıp sipariş verdim.
Çok sevdiğim siyam kedili polisiyelerden şu yandakini bitirdim en son. 29 kitaplık serinin sadece ilk 5 kitabını Türkçe bastıkları için geriye kalanlar için başımın çaresine bakmak zorunda kaldım. Birkaç tanesini kitapçılardan satın alıp İngilizcesinden okudum, kalanını da e-kitap olarak okumaya başladım.
The Cat Who Played Post Office, serinin 6. kitabı, 7 ve 8'i okumuştum. O kadar sevmiyorum ki sıra bozulsun, bayağı kaşım gözüm seğiriyor sırayı bozup okumak zorunda kalınca.
Aslında kurgusu bir hayli basit ve öyle dev numaraları olmayan kitaplar bunlar. Ama gazeteci Qwilleran, siyam kedisi Koko ve aileye sonradan dahil olan diğer siyam Yum Yum o kadar sevimli tipler ki insan okumaya doyamıyor. Yan karakterler de öyle. Genelde küçük Amerikan kasabalarında geçiyor hadiseler, muhakkak ki bir cinayet oluyor, Qwilleran Koko'nun yol göstermesiyle ve biraz da kendi becerileriyle çözüyor vakayı.
Qwilleran'ın ödüllü büyük şehir gazeteciliğinden yemek yazarlığına, antikalar hakkında yazdığı kısa bir döneme filan savrulan meslek hayatı da çok eğlenceli. Yemekler ve antika eşyalar hep var zaten alttan alta kitaplarda. Okurken bir yandan da sofraları, evleri, eşyaları, kasabanın sokaklarını filan hayal ettiriyor insana, biraz da bu yüzden seviyorum bu seriyi.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 12. maddesine tekabül ediyor, "Bir seriye ait en az bir kitap."
52. haftalık şalanjın 11. haftası şu anda çalan müzik listemizi soruyor; Spotify'daki Daily Mix'lerden birini dinliyorum, Barok ağırlıklı klasik müzik. Şu anda şu çalıyor:
Rus klasiği filan okumayarak içten göçerttiğim entelliğimi klasik müzikle yamamaya çalışıyorum herhalde.
Hava açtı o arada, sokaktaki ağaçlar da çiçeklenmiş, ne biçim mart ayı bu bilmiyorum. Bir şey daha yazacaktım ama yarına bırakayım, çok saçma olacak şimdi bu yazdıklarımın arasında. Saati 16:00 olmuş zaten, gideyim biraz terasa çıkıp etrafa bakınayım.
Güvercinlere bulgur verdim, makinaya çamaşır attım, sağa sola komik kedi videosu filan yolladım. Yağmur yağıyor ara ara, pek hoş kapalı bir hava var. Dün akşam blender bozuldu, plastik yeri kırılmış, günün bir kısmını da internetten blender bakarak geçirdim. Çorba içmezsek öleceğimiz için bir tanesinde karar kılıp sipariş verdim.
Çok sevdiğim siyam kedili polisiyelerden şu yandakini bitirdim en son. 29 kitaplık serinin sadece ilk 5 kitabını Türkçe bastıkları için geriye kalanlar için başımın çaresine bakmak zorunda kaldım. Birkaç tanesini kitapçılardan satın alıp İngilizcesinden okudum, kalanını da e-kitap olarak okumaya başladım.
The Cat Who Played Post Office, serinin 6. kitabı, 7 ve 8'i okumuştum. O kadar sevmiyorum ki sıra bozulsun, bayağı kaşım gözüm seğiriyor sırayı bozup okumak zorunda kalınca.
Aslında kurgusu bir hayli basit ve öyle dev numaraları olmayan kitaplar bunlar. Ama gazeteci Qwilleran, siyam kedisi Koko ve aileye sonradan dahil olan diğer siyam Yum Yum o kadar sevimli tipler ki insan okumaya doyamıyor. Yan karakterler de öyle. Genelde küçük Amerikan kasabalarında geçiyor hadiseler, muhakkak ki bir cinayet oluyor, Qwilleran Koko'nun yol göstermesiyle ve biraz da kendi becerileriyle çözüyor vakayı.
Qwilleran'ın ödüllü büyük şehir gazeteciliğinden yemek yazarlığına, antikalar hakkında yazdığı kısa bir döneme filan savrulan meslek hayatı da çok eğlenceli. Yemekler ve antika eşyalar hep var zaten alttan alta kitaplarda. Okurken bir yandan da sofraları, evleri, eşyaları, kasabanın sokaklarını filan hayal ettiriyor insana, biraz da bu yüzden seviyorum bu seriyi.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 12. maddesine tekabül ediyor, "Bir seriye ait en az bir kitap."
52. haftalık şalanjın 11. haftası şu anda çalan müzik listemizi soruyor; Spotify'daki Daily Mix'lerden birini dinliyorum, Barok ağırlıklı klasik müzik. Şu anda şu çalıyor:
Rus klasiği filan okumayarak içten göçerttiğim entelliğimi klasik müzikle yamamaya çalışıyorum herhalde.
Hava açtı o arada, sokaktaki ağaçlar da çiçeklenmiş, ne biçim mart ayı bu bilmiyorum. Bir şey daha yazacaktım ama yarına bırakayım, çok saçma olacak şimdi bu yazdıklarımın arasında. Saati 16:00 olmuş zaten, gideyim biraz terasa çıkıp etrafa bakınayım.
March 9, 2018
Lazergöz Bozkır Köpenkleri / Yeraltı Demiryolu
Ay kendime gelemiyorum, bu güzel cuma gününün yarısını kendime gelemeyerek yedim. Dün akşam meyhaneye gittik kız kıza, Kadınlar Günü/ben ve Nadire toplu doğum günü şenlikleri/Sarıkafa İstanbul'a taşınıyor vedası kombinli meyhanesi. Akşamdan kalma değilim ama yorgunum ve uykum var.
Dün akşamüstü evden çıkışım şüphe ve boksuratlılık ve lazer gözlerle karşılandı köpenkler tarafından.
Durup bana bakmaktan hoşlanıyorlar, ben de bu evin içindeki Serengeti vahşi yaşam ambiyansından hoşlanıyorum ne yalan söyleyeyim.
Yeraltı Demiryolu'nu okuyup bitirdim geçen hafta. Geçen sene Pulitzer almış, bir de üzerine Oprah kitap kulübüne tavsiye edince çoksatan olmuş Amerika'da. Satın almadan önce yazarı gugılladım, eğer beyaz bir Amerikalı çıksaydı almayacaktım kitabı. Çünkü 1800'lerin ortalarında kölelikten kaçan bir siyah kadının hikayesi, bıktım beyaz erkeklerin ve kadınların kendilerine ait olmayan hikayeleri anlatmasından.
Colson Whitehead Afrikalı-Amerikalı çıkınca sevindim.
Sonra biraz daha gugılladım, Yeraltı Demiryolu denilen şey, Afrika'dan koparılıp getirilen ve Amerika'da köle olarak alınan satılan canına okunan bu insanların Amerika'nın kuzeyindeki özgür eyaletlere ve Kanada'ya kaçarken kullandıkları güzergahın adıymış.
Yani ortada ne demiryolu ne de tren var, çeşitli güvenli rotalar, saklanacak güvenli evler, güvenebilecekleri siyah ve beyaz insanlar var; Yeraltı Demiryolu bunlardan oluşuyormuş. Gece yol alıp, gündüz saklanıyorlarmış.
Şöyle bir şey:
National Geographic'te buldum haritayı, biraz yazılar da var.
Yazar kitabında gerçekten yerin altında işleyen bir demiryolu hayal etmiş, başı sonu belli değil demiryolunun, nerede hangi istasyon var belli değil, trenin gelip gelmeyeceği de belli değil. Kitabın kahramanı Cora'nın kaçışına biraz daha gerilim katıyor bu durum. Kitabın bir yerlerinde bir karakter Amerika'nın en güzel trenle gezilip görüleceğini söylüyor, Afrikalı kölelerin payına düşen ise canları pahasına çıktıkları bu kapkaranlık yeraltı yolculuğu.
16. yüzyıl ve 19. yüzyıl arasında, sadece Atlantik köle ticareti rotasında 12 milyon insanın Amerika kıtasına taşındığını hesaplamışlar ki Afrika'dan satın alınan insan sayısı çok daha fazlaymış muhtemelen, yolda ölenleri de düşününce. 12 milyon, Amerika'ya sağ varabilenlerin sayısı.
Cora, köle anneden doğma bir genç köle kadın, Georgia'da bir plantasyonda yaşayıp çalışıyor. Annesi plantasyondan kaçmış, bebek Cora'yı arkasında bırakıp, bir daha da kimse haber alamamış anneden. Cora bir başına büyümüş diğer kölelerin arasında. Plantasyon hayatı en kötü kabuslardan daha kötü, tahmin edeceğiniz gibi; beyazların uyguladığı sistematik/gelişigüzel şiddet, kölelerin kendi içlerinde şiddet. Cora bir gece yola çıkıyor sonunda, insan olabileceği bir yere varma umuduyla.
Pulitzer filan almış ama bana nedense biraz kuru geldi dili de anlatımı da, bilmiyorum neden. Kendimi bir türlü Cora'nın yanında köle avcılarından kaçarken bulamadım, içine giremedim olayların. Ama tavsiye ederim, okuduğuma memnun oldum. Yani mesela liseye, üniversiteye giden çocuğum olsa ona muhakkak okuturdum; yaşıtım arkadaşlarıma ise derli toplu bir tarih/araştırma kitabı tavsiye ederdim bu konu hakkında. Kendim için bakınıyorum öyle bir kitap; belgeler, tanıklıklar, hayat hikayeleri filan içeren. Ya da şu anda aklıma geldi, Toni Morrison'dan Sevilen'i tavsiye ederim ki bu kitap da Pulitzer almıştı, Morrison gerçekten muazzam bir yazar.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 31. maddesine tekabül ediyor, "Kahramanı kadın karakter olan bir kitap."
Çelıncı da bir daha ekleyeyim buraya, "Ne diyor ayol bu kadın?" demeyin.
Gideyim çamaşır asayım, evi bir dolaşayım. Bazen durduk yere yaşadığınıza sevindiğiniz oluyor mu? Ya bana haftada en az 3-4 kere oluyor. Güzel bir kış çayı getirmişti barbar kocam bir yerlerden, kendime ondan yapayım bari. Haydin öbtüm.
Dün akşamüstü evden çıkışım şüphe ve boksuratlılık ve lazer gözlerle karşılandı köpenkler tarafından.
Durup bana bakmaktan hoşlanıyorlar, ben de bu evin içindeki Serengeti vahşi yaşam ambiyansından hoşlanıyorum ne yalan söyleyeyim.
Yeraltı Demiryolu'nu okuyup bitirdim geçen hafta. Geçen sene Pulitzer almış, bir de üzerine Oprah kitap kulübüne tavsiye edince çoksatan olmuş Amerika'da. Satın almadan önce yazarı gugılladım, eğer beyaz bir Amerikalı çıksaydı almayacaktım kitabı. Çünkü 1800'lerin ortalarında kölelikten kaçan bir siyah kadının hikayesi, bıktım beyaz erkeklerin ve kadınların kendilerine ait olmayan hikayeleri anlatmasından.
Colson Whitehead Afrikalı-Amerikalı çıkınca sevindim.
Sonra biraz daha gugılladım, Yeraltı Demiryolu denilen şey, Afrika'dan koparılıp getirilen ve Amerika'da köle olarak alınan satılan canına okunan bu insanların Amerika'nın kuzeyindeki özgür eyaletlere ve Kanada'ya kaçarken kullandıkları güzergahın adıymış.
Yani ortada ne demiryolu ne de tren var, çeşitli güvenli rotalar, saklanacak güvenli evler, güvenebilecekleri siyah ve beyaz insanlar var; Yeraltı Demiryolu bunlardan oluşuyormuş. Gece yol alıp, gündüz saklanıyorlarmış.
Şöyle bir şey:
National Geographic'te buldum haritayı, biraz yazılar da var.
Yazar kitabında gerçekten yerin altında işleyen bir demiryolu hayal etmiş, başı sonu belli değil demiryolunun, nerede hangi istasyon var belli değil, trenin gelip gelmeyeceği de belli değil. Kitabın kahramanı Cora'nın kaçışına biraz daha gerilim katıyor bu durum. Kitabın bir yerlerinde bir karakter Amerika'nın en güzel trenle gezilip görüleceğini söylüyor, Afrikalı kölelerin payına düşen ise canları pahasına çıktıkları bu kapkaranlık yeraltı yolculuğu.
16. yüzyıl ve 19. yüzyıl arasında, sadece Atlantik köle ticareti rotasında 12 milyon insanın Amerika kıtasına taşındığını hesaplamışlar ki Afrika'dan satın alınan insan sayısı çok daha fazlaymış muhtemelen, yolda ölenleri de düşününce. 12 milyon, Amerika'ya sağ varabilenlerin sayısı.
Cora, köle anneden doğma bir genç köle kadın, Georgia'da bir plantasyonda yaşayıp çalışıyor. Annesi plantasyondan kaçmış, bebek Cora'yı arkasında bırakıp, bir daha da kimse haber alamamış anneden. Cora bir başına büyümüş diğer kölelerin arasında. Plantasyon hayatı en kötü kabuslardan daha kötü, tahmin edeceğiniz gibi; beyazların uyguladığı sistematik/gelişigüzel şiddet, kölelerin kendi içlerinde şiddet. Cora bir gece yola çıkıyor sonunda, insan olabileceği bir yere varma umuduyla.
Pulitzer filan almış ama bana nedense biraz kuru geldi dili de anlatımı da, bilmiyorum neden. Kendimi bir türlü Cora'nın yanında köle avcılarından kaçarken bulamadım, içine giremedim olayların. Ama tavsiye ederim, okuduğuma memnun oldum. Yani mesela liseye, üniversiteye giden çocuğum olsa ona muhakkak okuturdum; yaşıtım arkadaşlarıma ise derli toplu bir tarih/araştırma kitabı tavsiye ederdim bu konu hakkında. Kendim için bakınıyorum öyle bir kitap; belgeler, tanıklıklar, hayat hikayeleri filan içeren. Ya da şu anda aklıma geldi, Toni Morrison'dan Sevilen'i tavsiye ederim ki bu kitap da Pulitzer almıştı, Morrison gerçekten muazzam bir yazar.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 31. maddesine tekabül ediyor, "Kahramanı kadın karakter olan bir kitap."
Çelıncı da bir daha ekleyeyim buraya, "Ne diyor ayol bu kadın?" demeyin.
Gideyim çamaşır asayım, evi bir dolaşayım. Bazen durduk yere yaşadığınıza sevindiğiniz oluyor mu? Ya bana haftada en az 3-4 kere oluyor. Güzel bir kış çayı getirmişti barbar kocam bir yerlerden, kendime ondan yapayım bari. Haydin öbtüm.
February 19, 2018
Otobüs, Kazak, Kitaplar
Otobüs-kazak yazıp toz olmuşum, cumartesi oturdum aslında kompüterin başına ama blogları açamadım, açabildiğime yorum yazdım ama yollamadı bir türlü filan derken pes ettim. Hafta sonunu evden kıpırdamayarak geçirdim, kitap okudum, iyi oldu.
Otobüs-kazak projesi, ta geçen ekim ayında yazdığım şu yazıdan çıktı. Okulun servis otobüslerini çok seviyorum, tişört yapsalar giyerim diye sızlanınca buralarda, Cessie kazak örmeye başlamış. Annesinin de yardımıyla örülüp biten kazak, bahsi geçen otobüs-kazak. Yani proje filan dediğime bakmayın, aslında benim en ufak bir katkım yok; Cessie'nin düşünceli tatlışlığı ve nezaketi var, annesinin sabrı var. Koyayım hemen aşağıya:
Sevinç ve gururdan boynumda damarlar pörtlemiş. Gerçekten acayip sevindim, kazağı düşündükçe kendi kendime "Mihiihiih" diye gülüyorum. Otobüsün kendisini de ekleyeyim:
Son bir şey kaldı, kazağı giyip okula gitmek ve otobüslerden birini yakalayıp birlikte bir fotoğrafımızı çektirmek. O arada Fizik kantininden patso da yerim. Otobüsleri sevdiğim kadar o ekmek arası patatesli karbonhidrat patlamasına da bayılıyorum.
Kitaplara atlıyorum buradan, şu ikisini bitirmiştim, yazayım diye kaç gündür debeleniyorum. Aşağıdaki fotoğrafı çektikten sonra sahneyi olduğu gibi bırakmışım masada, barbar kocam görünce "Hohohoh bloga kitap fotoğrafı çekilmiş!" diye eğlendi, o kahve fincanını kitaplara doğru itelemeseydim keşke.
Hiç Ishiguro okumamıştım, çok beğendim Beni Asla Bırakma'yı. Ne kadar acayip bir konu ve ne kadar sade bir dil, sakin bir anlatım. Ne zamandır okuduğum en kendine has romandı sanırım bu, tuhaf hisler içinde bitirdim. Bir süre de düşünmeye devam ettim. Çevirisi de güzeldi.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 18. maddesine tekabül ediyor, "Daha önce hiç okumadığınız Nobel ödüllü bir yazarın bir kitabı."
Mahir Ünsal Eriş'in kitabını sırf kapağı için bile alırdım aslında ya da içindeki M.K. Perker resimleri için. Çok güzel olmuş hikayenin arasına serpiştirilmiş o çizimler. İki bölüm gibi düşünebiliriz Öbürküler'i; ilk bölüm nefisti, taşradan İstanbul'a doğru pek de istemeden ve hatta çok da anlamadan yola çıkan aile, İstanbul'da taşındıkları ev, arkada hafiften İstanbul'da o dönem olup bitenler. Dil de nefisti, karakterler de. Güleyim mi korkudan büzüleyim mi bilemeden bitirdim ilk bölümü, ikinci bölümden itibaren bu heyecan ve tempo düşmeye başladı. Bir yerden sonra tekrar etmeye başladı kendini kitap ve aniden bitti. Kursağımda kaldı anlayacağınız ama tavsiye eder miyim, ederim.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 35. maddesine tekabül ediyor, "Bir yazarın son kitabı."
Bu ikisini yazana kadar bir de Adınla Çağır Beni'yi bitirdim. Çok üşeniyorum kalkıp kapağının fotoğrafını çekmeye, internetten bulup koydum yan tarafa.
Kitabın ilk üçte birini filan ite kaka okudum biraz, bir yerde "Allahım bu ergen oğlanın canlı cansız her şeyle olan bu hormon dolu mücadelesi bitmeyecek mi?!" diye isyan da ettim. Sonra nasıl oldu anlamadım, biri bu 17 yaşındaki oğlan, diğeri 24 yaşındaki genç bir erkeğin arasında olup bitenler bana inanılmaz dokundu. Ecnebilerin o acı-tatlı dedikleri his kaldı içimde kitabı bitirdikten sonra. Sanırım ruh vardı hikayede, kalp vardı, ondan böyle oldu.
Bunun yanında bir de okuduğum en güzel yaz mevsimi tasvirleriydi; güneşi, ağaçların yapraklarını, denizin tuzunu, her şeyi hissettim, çok hoşuma gitti. O kasabadaki küçük kitapçı, kasabanın meydanı filan gözümde canlandı. İyi bir yazar Andre Aciman.
Çevirisi beni biraz sinir etti, "arka fon" kötü Türkçe değil mi, ben mi uyduruyorum? Fon zaten arkada olan bir şey, niye arka fon diyoruz defalarca? Kayıp kelimesi yerine "yitik" de battı bana, "...bu yitiğin acısını hissetsin..." filan. Kitabın geri kalanında böyle bir öz Türkçe iddiası da yoktu. Ay neyse çok söylendim, o yüzden orijinali "Later" olan, "See you later"dan kısaltma veda sözünün Türkçe'ye anlamsızca "Daha sonra" olarak çevrilmiş olmasını geçeyim. Ne denebilirdi, onu da bilmiyorum, bilmediğim için de edebiyat çevirmeni değilim zaten.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 26. maddesine tekabül ediyor, "Uyarlama filmini merak ettiğiniz bir kitap."
Bugün spor salonunda başlangıç seviyesinden orta seviyeye terfi ettik, yarın yataktan çıkmaya çalışırken ağlayacağıma o kadar eminim ki. Spora başlayalı 4,5 ay oldu ve hala her şey çok zor allahım, ne biçim bir çileymiş bu. Gideyim biraz dolanayım evin içinde, üzerime bir gerzeklik çöktü, ne yapsam bilmiyorum. Meseleleri uzatmaya meyilli bir fikrisabit olduğumdan "Daha sonra!" diyerek uzaklaşıyorum.
Otobüs-kazak projesi, ta geçen ekim ayında yazdığım şu yazıdan çıktı. Okulun servis otobüslerini çok seviyorum, tişört yapsalar giyerim diye sızlanınca buralarda, Cessie kazak örmeye başlamış. Annesinin de yardımıyla örülüp biten kazak, bahsi geçen otobüs-kazak. Yani proje filan dediğime bakmayın, aslında benim en ufak bir katkım yok; Cessie'nin düşünceli tatlışlığı ve nezaketi var, annesinin sabrı var. Koyayım hemen aşağıya:
Sevinç ve gururdan boynumda damarlar pörtlemiş. Gerçekten acayip sevindim, kazağı düşündükçe kendi kendime "Mihiihiih" diye gülüyorum. Otobüsün kendisini de ekleyeyim:
Son bir şey kaldı, kazağı giyip okula gitmek ve otobüslerden birini yakalayıp birlikte bir fotoğrafımızı çektirmek. O arada Fizik kantininden patso da yerim. Otobüsleri sevdiğim kadar o ekmek arası patatesli karbonhidrat patlamasına da bayılıyorum.
Kitaplara atlıyorum buradan, şu ikisini bitirmiştim, yazayım diye kaç gündür debeleniyorum. Aşağıdaki fotoğrafı çektikten sonra sahneyi olduğu gibi bırakmışım masada, barbar kocam görünce "Hohohoh bloga kitap fotoğrafı çekilmiş!" diye eğlendi, o kahve fincanını kitaplara doğru itelemeseydim keşke.
Hiç Ishiguro okumamıştım, çok beğendim Beni Asla Bırakma'yı. Ne kadar acayip bir konu ve ne kadar sade bir dil, sakin bir anlatım. Ne zamandır okuduğum en kendine has romandı sanırım bu, tuhaf hisler içinde bitirdim. Bir süre de düşünmeye devam ettim. Çevirisi de güzeldi.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 18. maddesine tekabül ediyor, "Daha önce hiç okumadığınız Nobel ödüllü bir yazarın bir kitabı."
Mahir Ünsal Eriş'in kitabını sırf kapağı için bile alırdım aslında ya da içindeki M.K. Perker resimleri için. Çok güzel olmuş hikayenin arasına serpiştirilmiş o çizimler. İki bölüm gibi düşünebiliriz Öbürküler'i; ilk bölüm nefisti, taşradan İstanbul'a doğru pek de istemeden ve hatta çok da anlamadan yola çıkan aile, İstanbul'da taşındıkları ev, arkada hafiften İstanbul'da o dönem olup bitenler. Dil de nefisti, karakterler de. Güleyim mi korkudan büzüleyim mi bilemeden bitirdim ilk bölümü, ikinci bölümden itibaren bu heyecan ve tempo düşmeye başladı. Bir yerden sonra tekrar etmeye başladı kendini kitap ve aniden bitti. Kursağımda kaldı anlayacağınız ama tavsiye eder miyim, ederim.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 35. maddesine tekabül ediyor, "Bir yazarın son kitabı."
Bu ikisini yazana kadar bir de Adınla Çağır Beni'yi bitirdim. Çok üşeniyorum kalkıp kapağının fotoğrafını çekmeye, internetten bulup koydum yan tarafa.
Kitabın ilk üçte birini filan ite kaka okudum biraz, bir yerde "Allahım bu ergen oğlanın canlı cansız her şeyle olan bu hormon dolu mücadelesi bitmeyecek mi?!" diye isyan da ettim. Sonra nasıl oldu anlamadım, biri bu 17 yaşındaki oğlan, diğeri 24 yaşındaki genç bir erkeğin arasında olup bitenler bana inanılmaz dokundu. Ecnebilerin o acı-tatlı dedikleri his kaldı içimde kitabı bitirdikten sonra. Sanırım ruh vardı hikayede, kalp vardı, ondan böyle oldu.
Bunun yanında bir de okuduğum en güzel yaz mevsimi tasvirleriydi; güneşi, ağaçların yapraklarını, denizin tuzunu, her şeyi hissettim, çok hoşuma gitti. O kasabadaki küçük kitapçı, kasabanın meydanı filan gözümde canlandı. İyi bir yazar Andre Aciman.
Çevirisi beni biraz sinir etti, "arka fon" kötü Türkçe değil mi, ben mi uyduruyorum? Fon zaten arkada olan bir şey, niye arka fon diyoruz defalarca? Kayıp kelimesi yerine "yitik" de battı bana, "...bu yitiğin acısını hissetsin..." filan. Kitabın geri kalanında böyle bir öz Türkçe iddiası da yoktu. Ay neyse çok söylendim, o yüzden orijinali "Later" olan, "See you later"dan kısaltma veda sözünün Türkçe'ye anlamsızca "Daha sonra" olarak çevrilmiş olmasını geçeyim. Ne denebilirdi, onu da bilmiyorum, bilmediğim için de edebiyat çevirmeni değilim zaten.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 26. maddesine tekabül ediyor, "Uyarlama filmini merak ettiğiniz bir kitap."
Bugün spor salonunda başlangıç seviyesinden orta seviyeye terfi ettik, yarın yataktan çıkmaya çalışırken ağlayacağıma o kadar eminim ki. Spora başlayalı 4,5 ay oldu ve hala her şey çok zor allahım, ne biçim bir çileymiş bu. Gideyim biraz dolanayım evin içinde, üzerime bir gerzeklik çöktü, ne yapsam bilmiyorum. Meseleleri uzatmaya meyilli bir fikrisabit olduğumdan "Daha sonra!" diyerek uzaklaşıyorum.
January 25, 2018
Zebraların Hikayecisi
Spencer Holst hakkında hiçbir şey bilmeden bir kitabını alıp okumuştum yıllar önce, Kedilerin Dili. Zaten Türkçe basılan tek kitabıymış, baskısı filan da tükendi sonra. Bendeki kopyayı da birine verdim. (Facebook üzerinden çaresizce kitabı arayan bir kıza verdim, bu kadar arıyorsa benim kadar sevecektir diye düşünüp. "Seversen sakın geri verme, beğenmezsen haber verirsin," demiştim. Bir daha da sesi çıkmadı, çok seviniyorum.)
Ama kitabın bende bıraktığı mutluluk hiç kaybolmadı, deli kediler, dünyayı ele geçirmeye çalışan kediler; o kadar hoş bir dünyası var ki Holst'un, beklenmedik sonlar, kendine has bir esprili üslup. 70'lerde New York'ta parklarda, barlarda anlatırmış hikayelerini. Eski usül hikaye anlatıcısı.
Başka bir yayınevinin Kedilerin Dili'ni ve bu yeni kitabı çevirip bastığını görünce çok sevindim, hemen aldım Büyücünün Kızı'nı. Ve fakat o eski tadı alamadım bir türlü, neden bilmiyorum. Kısacık hikayeler ve kısa paragraflar var; hikayelerden sevdiklerim oldu, paragrafları bir türlü bağrıma basamadım. Belki iyi bir zaman değildi bunu okumak için, belki Kedilerin Dili'ni çok doğru bir zamanda okudum. Her halükarda Spencer Holst'u tanımış olmaktan çok memnunum, nevi şahsına münhasır bir hikayeci çünkü.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 16. maddesine tekabül ediyor, "Sadece bir kitabını okuduğunuz bir yazarın başka bir kitabı."
Ama kitabın bende bıraktığı mutluluk hiç kaybolmadı, deli kediler, dünyayı ele geçirmeye çalışan kediler; o kadar hoş bir dünyası var ki Holst'un, beklenmedik sonlar, kendine has bir esprili üslup. 70'lerde New York'ta parklarda, barlarda anlatırmış hikayelerini. Eski usül hikaye anlatıcısı.
Başka bir yayınevinin Kedilerin Dili'ni ve bu yeni kitabı çevirip bastığını görünce çok sevindim, hemen aldım Büyücünün Kızı'nı. Ve fakat o eski tadı alamadım bir türlü, neden bilmiyorum. Kısacık hikayeler ve kısa paragraflar var; hikayelerden sevdiklerim oldu, paragrafları bir türlü bağrıma basamadım. Belki iyi bir zaman değildi bunu okumak için, belki Kedilerin Dili'ni çok doğru bir zamanda okudum. Her halükarda Spencer Holst'u tanımış olmaktan çok memnunum, nevi şahsına münhasır bir hikayeci çünkü.
Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 16. maddesine tekabül ediyor, "Sadece bir kitabını okuduğunuz bir yazarın başka bir kitabı."
January 14, 2018
Başka Bir Şalanj / Geçen Sene 8
İki arada bir derede yazıvereyim dedim. Komşularımda görmüştüm, "Bizim Büyük Challenge'ımız" diye bir kitap okuma etkinliği. Kendi çapımda dahil olmaya karar verdim. Okunacak kitaplar şöyle:
35 kategoriyi de okumak zorunda değilmişiz, 3 de olurmuş, 5 de, ne kadar istersek. Bir kitabı sadece bir kategoriye sokabiliyoruz. Instagram'da da varlar, heştegleyerek kitapları paylaşabilirmişiz.
Auster'ın 4 3 2 1'ini nihayet bitirdim, iki ay sürdü galiba, aman yarabbi. Valla oradan oraya savruldum okurken, duygu fırtınaları içinde tam nefret ettiğimi düşünürken öyle bir cümle okudum ki neden Paul Auster'ı sevdiğimi hatırladım. Başka da ne diyebilirim bilmiyorum, okuduğuma memnunum şu anda.
Şimdi Spencer Holst okumaya başladım, yukarıdaki şalanjın 16. maddesi olarak şaaparım diye düşündüm.
Geçen sene temmuz ayında annem kardeşimi ve damadı görmek üzere Almanya'ya gitmişti. İçimizdeki en coşkulu turist olduğu için hepimiz merakla takip ettik seyahatini. Kardeşim her gün fotoğraf dizileri yolladı.
Alman yeşilliği ne kadar yeşil.
Valla bu kadın günde 10 saat filan yürüyebiliyor seyahate çıkınca, sırtında 20 kilo antika çaydanlık ve tabak çanak taşıyabiliyor aynı zamanda. Sadece gözüne kestirdiği kafelere, kaldırımlara, parklara bahçelere işaret edip "Ay şurada bir çay içelim!" diyor düzenli olarak. Böyle yani bir turist olarak günlük programı.
Dünden beri yağmur yağıyor Ankara'da, nasıl geçti anlamadım hafta sonu. Güzel bir hafta olur umarım bu, öberek gittim.
35 kategoriyi de okumak zorunda değilmişiz, 3 de olurmuş, 5 de, ne kadar istersek. Bir kitabı sadece bir kategoriye sokabiliyoruz. Instagram'da da varlar, heştegleyerek kitapları paylaşabilirmişiz.
Auster'ın 4 3 2 1'ini nihayet bitirdim, iki ay sürdü galiba, aman yarabbi. Valla oradan oraya savruldum okurken, duygu fırtınaları içinde tam nefret ettiğimi düşünürken öyle bir cümle okudum ki neden Paul Auster'ı sevdiğimi hatırladım. Başka da ne diyebilirim bilmiyorum, okuduğuma memnunum şu anda.
Şimdi Spencer Holst okumaya başladım, yukarıdaki şalanjın 16. maddesi olarak şaaparım diye düşündüm.
Geçen sene temmuz ayında annem kardeşimi ve damadı görmek üzere Almanya'ya gitmişti. İçimizdeki en coşkulu turist olduğu için hepimiz merakla takip ettik seyahatini. Kardeşim her gün fotoğraf dizileri yolladı.
Alman yeşilliği ne kadar yeşil.
Valla bu kadın günde 10 saat filan yürüyebiliyor seyahate çıkınca, sırtında 20 kilo antika çaydanlık ve tabak çanak taşıyabiliyor aynı zamanda. Sadece gözüne kestirdiği kafelere, kaldırımlara, parklara bahçelere işaret edip "Ay şurada bir çay içelim!" diyor düzenli olarak. Böyle yani bir turist olarak günlük programı.
Dünden beri yağmur yağıyor Ankara'da, nasıl geçti anlamadım hafta sonu. Güzel bir hafta olur umarım bu, öberek gittim.
Subscribe to:
Posts (Atom)





























