Showing posts with label durumum yok. Show all posts
Showing posts with label durumum yok. Show all posts

December 20, 2019

Koko'nun Yumruğu, Priscilla'nın Şarkısı

Sabah, yani sanırım sabahtı, insan emin olamıyor zira hava kapkaranlık, Koko'nun teras kapısını yumruklamasıyla uyandım. Duymazdan gelirsem pes eder diye düşünüp yatakta kaskatı yatmaya devam ettim. Pes etmedi. Pes eden cinsinden değil çünkü yavrumuz.

Kalktım açtım kapıyı, bir dolanır gelir inşallah diye pijamamla tir tir beklemeye başladım kapının önünde. Beklemek zorundayım çünkü Kudi dışarı çıkarsa elbet havlayacak bir şey bulur, sabahın köründe HAVHAVHOAV diye mahalleyi ayağa kaldırır. Koko geri dönmek bilmedi, kapıyı kapatamadım, sonunda Kudi bana omuz atıp dışarı çıktı. Bunun sonu iyi olmayacak diye içeri gidip üzerime bir svetşört, ayağıma da terliklerimi geçirdim. O arada dışarıdan küçük bir hav geldi. Küçücük bir hav. Neredeyse bir hiv.

Çünkü Koko bir ajan-provokatör. O küçük havı attı ortaya, Kudi aldı o küçük havı ve dev bir isyana çevirdi. Ben terasa koşarken Koko sevinçle yanımdan geçip yatağa döndü.

Kudi'nin havlamasına karşı apartmanda oturan Jack Russel komşumuz da iştirak etti, isyan büyüdü, Kudi'yi yakalayıp ite kaka içeri soktum. Çok bozuldu. Bari kahve yapayım diye mutfağa gittim, evin içinde göz gözü görmüyor, su doldurabilmek için holün ışığını açtım. Yataktan bir ses geldi, "Mina, ışığı söndürsene."

Elimde sürahi, durup yatak odasına baktım, hassas bambi kocam elleriyle gözlerini kapatmıştı; Koko benim yerime yatmış, üzerine yorganı çekmiş, o uzun boynunu iyice uzatmış ve tasvip etmeyen nazarlarla beni süzmekteydi. Işığı söndürdüm. Çünkü diğer ihtimaller çok tatsız olacaktı.

Güvercinleri beslemeye başladım kış gelince. Twitter'da gördüm, biri yemlik buğday almış bir çuval, camın önüne koyuyormuş kuşlar için, "Bütün kış yeter" yazmış. İnternetlerden baktım, ucuz market bulgurundan daha ucuza gelmiyor. Belki internetler fiyatıdır o, belki bir yemci dükkanı bulursam makul bir fiyata alabilirim.


Serçe ve kumru da var aslında ama bu canavarlar kimseye bulgur yedirmiyor. Yetmezmiş gibi bir de aşağı sokaktaki güvercinci abininkiler gelmeye başladı.


Ya gerçekten aynen böyle bir güvercin olurdu Koko, buna hiç şüphem yok. Güvercinci abinin nerede oturduğunu bilmiyorum, günde iki kere salıyor güvercinleri, takla filan atıyorlar bir süre havada. ÇPS (Çatı Positioning System) kullanarak tahmin ediyorum apartmanın yerini.

Evde cam şişe birikti bir hayli. Bir tane de feci şekilde kırılmış büyük bardak var. Öyle bir kırıldı ki cinayet aletine dönüştü. Güvenlik Caddesi'nde bir adet cam kumbarası tespit ettim, hepsini torbalara doldurup götüreceğim umarım bugün. Umarım o cam kumbaraları yerlerinde sabit duran şeylerdir de 50 tane şişeyle eve dönmek zorunda kalmam.


Carl Sagan'ın meşhur sözü, "Sabahattin Ali" imzasıyla duruyor 3 saattir. Yani tamamından emin değilim ama en azından "We are made of star stuff" cümlesini Cosmos belgeselinde ağzından duydum Sagan'ın. Yazıp düzelteyim istedim, valla elim varmadı; twitter, kimden ne tepki alacağımı bir türlü kestiremediğim bir yer. İnsanı yazdığına yazacağına pişman ediveriyorlar. Birinin gelip de "Senin de derdini s.keyim deyze" yazmayacağının garantisini verebilir misiniz? Neyse yani, 1948'de öldürülen Sabahattin Ali tabii ki DNA'dan ve elmalı turtamızdan bahsedecek değil. Gerçi ben de sabahları ne dediğimi bilmiyorum pek, belediye sosyal medyacısı dalmış herhalde diyerek kapatıyorum bu konuyu. Fakat bu özlü söz paylaşımları hakikaten çığrından çıktı.

The Witcher seyredeceğiz akşam. Bilgisayar oyunudur, dizisini çekmişler Netflix'e. Orijinali bilgisayar oyunu da değil aslında, bir roman serisi, Polonyalı Andrej Sapkowski'nin. Barbar kocamın oynadığı oyunlardan çok azı ilgimi çekti şimdiye kadar, The Witcher onlardan biri. Bayağı oturup film izler gibi izledim.

Bir gece şuna ağlamışlığımız var karı koca:



Normal geçiş sahnesi sanmıştık, normal han, normal han ahalisi. Sonra kız kalkıp bu şarkıyı söyledi, unutamıyoruz bir türlü, dört sene oldu. Velhasıl, diziden beklentimiz çok büyük. Haydi ben neyse de kocamı valla avutamam.

Bu akşam aslında Mars kolonisi kurmalı masa oyunu oynayacaktık, Sevda'ya haber verdim planların değiştiğini ve yukarıdaki videoyu yolladım:


Rabbim gerçekten herkese hakettiği arkadaşları veriyor. Marslı masa oyununu geçen haftalarda oynadık, meğer herkesin içinde siber-kapitalist koloniciler varmış, ormanlarıma el koydular, birbirlerinin kaynaklarını gasp ettiler.

Gideyim şişeleri atayım, güzel ekmek filan alayım. İyi hafta sonları temenni ediyorum, içinizdeki yaşlanmayan nerd'leri alınlarından, hepinizi yanaklarınızdan öbüyorum.

January 24, 2019

Sana Gelen Bana Gelsin

Feci yıpratıcı iki hafta geçirdik komşular, barbar kocam her şeyin üzerine bir de grip olarak taçlandırdı çaresizliğimizi. El kadar evin içinde kaçabildiğim kadar kaçıyorum, Kudi'yi alıp küçük odada yatmaya başladım, önlem kabilinden ilaç alıyorum. Tam yerlere yapışacakken yapışmıyormuşum gibi, ne hastayım ne değilim, bir tuhafım. Evlilik müessesesine grip de dâhil maalesef, ona göre ayarlayın kendinizi. Aslında bu iki kişilik yorganlara filan da çok isyan edesim var ama hâlim yok şu anda.

Ne yazacağımı da bilmeden geldim; eskiden sağda solda bir şeyler okuyup sinirlenir, sonra gelir burada saydırırdım. Yetişemiyorum artık, "Aaa ne oluyor yahu a aaa?!" diyene kadar kıyamet kopuyor, ben uyanıp da fikir sahibi olana kadar yeni bir hadise patlak veriyor. Bir fikrim olmasının önemi olup olmadığından da emin değilim, açıp arkadaşlarıma anlatmaktan bile yıldım. Yeşil biberin kilosu kaç lira, kaynakçası bile olmayan bir kitaba insan neden 2500 lira versin, bir kadının başını örtmesi/başını açması kararında bizim neden söz hakkımız olsun gibi sorularım var tabii, yok değil.

Şunu okudum, annem paylaşmış Facebook'ta. Valla annem bir hayli sovyet bir birey benim, son zamanlara kadar da okurdu M. Kırıkkanat'ı, siz düşünün artık. Büşra Cebeci diyor ki, "Bir kadın çıkıyor, fotoğrafını paylaşıyor; 'Onun başına gelecek olan benim başıma da gelsin' deyip öbürü de, diğeri de paylaşıyor...Aslında başına gelecek olanları bölüşmek gibi..."

Bu hissi anlamak için insanın biraz kalbi olması lazım sanırım. Kırıkkanat bana hiç başkasının derdine yanacak, hâlden anlayacak biriymiş gibi gelmiyor. Ayh neyse, zaten tweetini ilk gördüğümde bir süre "Fettoş ne ayol?" diye boş boş baktım, komik mi yahu Fettoş? Tanıdığım en kindar ve seviyesiz insan benim, bana bile komik gelmiyor.

Hazır buralara gelmişken konu, iki ay önce görüp beğendiğim şu tweet'i de buraya iliştireyim:


Ve gene hazır yeri gelmişken geçenlerde ellerimle aldığım şu ekran görüntüsünü de bırakayım:


CNNTürk binasından çıktığı andan beri kükremiş sel gibi bendini çiğneyip aşıyor maşallah. Kükremiş sel demeyelim de ne bileyim içindeki suyu boşaltamayıp da banyo zeminine salan bir çamaşır makinesi gibi.

Ta 2013'te "Ben burada çalışmayı onuruma yediremiyorum" diyerek, halkın haber alma özgürlüğünü işaret ederek istifa eden çalışma arkadaşlarından haberimiz olmasaydı belki Şirin Hanım'ı da ciddiye alırdık. Yardırınız Şirin Hanım, ilişiğiniz daha yeni kesildiğinden diğer muhalif gazetecilere yetişmeniz gerekiyor. Kaç yıllık boşluk var, kaç yıllık ne şiş yansın ne kebaplar, kaç yıllık "Kameralarımız elinizdeki yolsuzluk belgesine zum yapamıyor teknik olarak"lar var tabii; böyle böyle emojili-komikli anca kapanır o ara.

Anaakım medya da Şirin Hanım'dı, şimdi muhalif medya da Şirin Hanım. Bu meslekte tutunmaya çalışan, tecrübe kazanmaya uğraşan, iş arayan kadınlara ve erkeklere sabır ve kolaylık diliyorum. Çünkü Şirin Hanımlardan başka kimseye pek yer kalmıyor. Bir de Aslılar filan var üstelik.



Ay ateşim çıkmaya başladı, kulaklarım zonkluyor, gidiyorum ben. Sonra gene gelir söylenirim, beraberce söyleniriz, bunlar hep olabilir. Bir de Venezuela'da ne oldu, biri bana bir tivit, olmadı bir akrostiş küçük şiir olarak özetleyebilir mi? Bize etkisinin ne olduğunu ben kendim de çıkarırım, çok mersi.



January 10, 2019

Ayılar

Sosyal medyadan şikayet edip duruyorum, girip bakmayabiliyorsun, böyle bir çözümü var. Anında mesajlaşma şeylerinden kaçmak daha zor. Yıllardır görmediğim etmediğim insanların cart diye bana ulaşabiliyor olması beni ziyadesiyle bunaltıyor. Telefon etmenin demek ki hâlâ bir ağırlığı var ama mesaj yazmanın yok. Yazıveriyor karşı taraf, o anda önümde beliriyor. Bence ne okumak ne de cevap vermek zorundayım. Niye öyle bir zorunluluğum olsun?


Biri bana bunu telefon açarak yapıyor olsa savcılığa şikayet ederim. Mesaj yazdığı için ayı, sessize filan alıp görmezden geliyorum. Ben bu ayıyı en son 19 sene önce gördüm. Ayıdaki pervasızlık, rahatlık filan bayağı acayip. Keşke şöyle bir ayı olsaydı:

via GIPHY

Ama değil. Böyle ayıya can kurban. (Can kurban böyle ayıya. Ayıya böyle kurban can. Kurban ayıya can böyle.) (Ay kendi kendime güldüm ahhahha, hay allah.) Bahsi geçen diğer ayı, hepimiz ergenken de böyleydi, baba filan oldu o arada, hâlâ aynı ergen.

Neyse yani esas demek istediğim şu; gün boyunca neyi görmek istediğimizi neyi görmemize gerek olmadığını belirleyebilmemiz gerekiyor. Annemin yolladığı mesajı görmek istiyorum, gece yarısı ayısını istemiyorum. Gazete haberlerini okumak istiyorum, tanımadığım insanların memleketin herhangi bir yerinde yaşanmış bir olay hakkındaki fikirlerini okumama gerek yok. Bu şartları sağlayabilmek için de habire efor harcamam gerekiyor, onu sil, bunu kaldır. Hayatın kolaylaştığı filan yok, tersine, gittikçe komplike bir hâle geliyor.

Arkadaş olmak da efor istiyor ama çok basit bir prensibi var aslında. Arayıp sormak. Her gün de olabilir, yılda iki kere de. İki taraf da konuşmaktan memnunsa ilişkiler sürebiliyor, her ilişkinin bir ritmi var. Yıllardır görmediğin ve belli ki seni hiç merak etmediği için arayıp sormamış birine "nabion" yazmakta ne bir ritm var, ne de bir anlam. Hayatımda gördüğüm en lüzumsuz iş ya yemin ederim.

Ben o ilkokul gruplarına, lise toplaşmalarına da hiç gelemiyorum. Diyemiyorum da "Yahu ben çoğunuzu o zaman da sevmezdim, mecburen aynı sınıfta oturuyorduk her gün saatlerce", ilkokul arkadaşlarımı ise hatırlamıyorum bile artık. Bu tür arkadaşlıklarda bir verim yok zaten, ne anlatacaksın da ne dinleyeceksin? Tam kilo hesabı iş. İnsanın hayatında ağlayarak arayabileceği kaç kişi olabilir? İki belki, bilemedin üç.

Allah ağlayarak aratmasın tabii. Ben önce kendi kendime ağlayıp sonra aramayı tercih ediyorum. Sabahki 5 dakikalık Twitter seansımda şunu gördüm:

E valla bayağı benim kafam bu. Yani bir yandan 40 olmak üzereyim ama bir yandan da memleketi suçluyorum, suçlamıyor değilim.

Dün Kızılay'a yürüdüm, yol üstündeki Rossmann'a girdim. Neden bu şehirdeki bütün sıra beklemek istemeyen delirmiş kadınlar bana denk geliyor? Neden 10 kasa sırasının 8'inde hemen arkamda kıpır kıpır, kendi kendine konuşan bir manyak beliriyor? Üstelik ben her seferinde arkama bakıp elinde bir-iki parçayla bekleyen varsa yer veren biriyim. Allah belamı versin ki hep yapıyorum bunu. Dün inadım tuttu çünkü kadın ekstra terbiyesizdi. Bir işe yaradı mı? Yaramadı. Çünkü bu kadınlar hep orta yaş üstü, hepsinin ya evde hastası var ya da arabayı kötü yerde bırakmış ve arabada çocuk var. Ve bu kadınlardan "Senin saçını başını yolarım, doğduğuna pişman ederim" elektriği yayılıyor.

Elindeki üç tane dandik plastikten kıskaçlı tokayı dank diye attı kasanın önüne, kolunu üzerimden aşırtarak. "Arabada çocuk var, acelem var!" diye. Sadece dönüp baktım kadına, bakmama da sinirlenip enseme enseme söylendi iyi mi? Zaten üç parçacıkmış da, arabada çocukmuş da, homur homur. Kadının beni yolma kapasitesini ölçüp çenemi kapattım. "Parfümeride İnanılmaz Olay! Şok! Şok!" diye internetlere düşmek istemiyorum. Ancak bir gün bunun olacağından da neredeyse eminim. Yıllardır birikiyor; sonunda bir gün, neyime güvenip bilmiyorum ama çantamla filan vuracağım bunlardan bir tanesine.

Alışveriş yapan insanların sıra bekleme fikrini de içselleştireceği güzel günlerin umuduyla alnınızdan öberek gidiyorum.

April 18, 2018

Vekiliniz Yaşıyor Mu? / Köpek Beslemesi / Rüyalarım Olmasa / SON DAKİKA

Ay bütün partiler meğer hazırmış erken seçime, dünden beri kaç tane "Hodri meydan" ile başlayan açıklama okudum, sayamadım. Ben değilim hazır. Henüz bir başkan adayınız yok, nisanın ortasındayız, ağustosta seçim diyorlar ama hodri meydan tabii, neden olmasın. Aman altta kalmayın çünkü çok faydasını gördük bu karşıdan gelen "HÖÖAARR!" açıklamalarına verilen "HÖAR MI? AL SANA ROOOÖÖAAARRHHH!" cevaplarının.

21 senedir her seçimde oy kullandım, boykot taraftarı biri değilim, hiç olmadım. Ama vallahi bir mana bulamıyorum şu anda. Milyonlarca insan oy kullanıyoruz, kavga gürültü, sandık peşinde koşarak, sedyelerle taşınarak, karnı burnunda, Ankara'nın doğusunda ve küçük yerlerde allah bilir ne şartlar altında. Meclise kendini atan vekillerden çoğunun bir kere bile sesini duymadan geçip gidiyor 4 sene, meclisteki bütün partilerin vekillerini kastediyorum. Hep aynı bir avuç vekil konuşuyor. Hele ki kendini güç bela meclise atmış partilerin tembel vekilleri, onlara daha çok sinirleniyorum. Şuradan, oy verip meclise soktuğunuz ve ayı gibi maaş almasını sağladığınız vekilinizin en azından soru önergesi vermeye üşenip üşenmediğine bakabilirsiniz. Ha ne oluyor soru önergesi verince? Bilmiyorum. Kırıkkale F Tipi Cezaevi'nde kötü muamele ve işkence var diye soru önergesi vermiş bir Ankara vekili, Adalet Bakanlığı'ndan kısaca "İşkence yoktur" diye özetleyebileceğim 5 sayfalık bir cevap gelmiş.

Bizzat oy verdiğim Ankara vekilinin adı ise "Soru önergesi sahipleri" listesinde yok. Önerge mi vermemiş, yoksa bu adam aslında yok mu? Zaten bu adama oy vermek istememiştim, onunla beraber başkaları da girer meclise diye ummuştum. Haydi olan oldu, nerede beni temsil etmesi gereken bu adam? TBMM'deki şahsi sayfasına gittim, en azından varmış ve hala vekilmiş, bunu öğrenmiş oldum. Toplu araştırma önergelerine imza atmış, bunu yapmış yani sadece. Bir miktar da konuşma yapmış, onların da neredeyse yarısı "sataşmalara cevaben" yapılmış konuşmalar. Ne toplu soruşturma önergelerinde imzası var ne de kendi kendine önerge yazıp yollamış. Twitter'da takip ediyormuşum mavi işaretli hesabını, en son 2015'te bir retweet yapıp 10 Ekim mitingine çağırmış, kendi kalkıp gelmiş miydi acaba o gün, bunu da merak ediyorum. Ankara'da yaşadığını bile zannetmiyorum.

Sinirden saçlarım dikeldi, kardeşime sordum bunlar ayı gibi maaş alıyor ama tam olarak kaç para o maaş diye:


Bu para ve üzerine aldığınız kira yardımıydı, benzindi, fazla mesaiydi, sağlıktı, bütün o cebimizden çıkan paralar haram zıkkım olsun gerçekten.

Yavaş yavaş oy pusulasına mühür basmak yerine küçük bir şiir yazacak ruh haline doğru ilerliyorum. Dün bir yazı okudum, en büyük seçmen gurubu, tüm seçmenlerin %45'ini oluşturan "gri alan"daki grup diyorlar. Karasızlar ya da bir partiye oy verecekse bile o partinin sempatizanı/çekirdeği olmayan seçmenler bunlar. %45'imiz bir mana arıyor seçimlerde. Yazı şurada, belki merak eden olur. Bu T24'te de hala Murat Belge filan, ayh neyse.

Bilmiyorum, belki birileri çıkar ve bir mana getirirler yanlarında. Nereye çıkıyorlar, nereden çıkıyorlar filan en ufak bir fikrim yok tabii ki. Şu haline baktıkça ortalığın, aptal yerine koyulduğumu düşünüyorum. Umut ediyorum hala, naapiyim.

Ezidilerin ve annemin Çarşema Sor bayramını kutluyorum. Annem geçen sene bir gazetenin kıçından uydurup attığı başlık yüzünden "Çarşambaya Sor" bayramı kutlamıştı, "Cemal Süreya şiiri gibi, ne güzel!" diyerekten. Bu sene normal kutladık Ezidilerin yeni yıl başlangıcını.

Sevda'ya Tunalı'da yürürken bir sokak köpeği görüp çöktük başına, biraz şaşkın gibiydi. Çok da zayıftı. Aradığım çomar değil, o dirseği yaralı çomarı hala bulamadım. Neyse. Ay mama vereyim filan derken arkamdan "He is hungry," dedi biri. Döndüm, biz yaşlarda hoş bir kadın. Çantamda mama olduğunu söyledim, birlikte giriştik. Yemedi köpek. Ürkek, şaşkın, yatıverdi kaldırıma. O arada biz sohbet etmeye başladık, işte sokak hayvanlarıydı, şuydu buydu. Kadın çok üzgündü, avutayım diye "Gene burası fena bir mahalle değil, hayvansever çok, sağda solda su kapları var, üzülmeyin," dedim. "Bana da öyle geldi, benim memleketim çok korkunç, sokak hayvanları için daha da korkunç!" dedi. Nereli olduğunu sorduk, söylemek istemedi önce, İranlıymış, tahmin etmiştim zaten. O kocaman güzel gözler genelde oralardan geliyor çünkü. Bir süre daha birbirimizi avuttuk, sonra başka bir kadın daha gelip köpeği sevmeye başladı. İranlı kadın biz köpeği severken fotoğrafımızı çekti, kesin memleketteki arkadaşlarına yollayacak, ben de yapardım aynı şeyi, "BURADA KÖPEKLERİ SEVİYORLAR!" diye. Vedalaştık, niye bilmiyorum, karşılıklı barış barış barış dileyerek ayrıldık. Kadının bir derdi vardı çok eminim, taze bir acısı filan.

Biraz dolandık Sevda'yla, köpeğe yemek yediremedik diye için için bozuluyordum ki karşı kaldırımda iki kadının yanında gördük çocuğu. O ürkek köpek gitmiş, bir kuyruk sallamalar, efendime söyleyeyim bir hoplamalar zıplamalar. Kadınlardan biri elindeki torbadan bir şeyler çıkarıyordu, göremedim. Sevda "Valla sanırım ayaküstü çorba filan yapıyor köpeğe," dedi. Biraz içim rahatladı.

Kafamda bunlarla eve geldim, teras çok güneşli, minder attım yere, biraz oturduk benim köpenklerle. Önce Kudi fenalık geçirip içeri attı kendini, biz de peşinden. Evi toplayayım bari biraz, sağlam kafa sağlam vücutta bulunur, toplu ev de insanın moralini biraz yükseltiyor olabilir.

Sabah gazete okurken Cemal Safi'nin ölüm haberini gördüm, bunca yıl sonra farkettim ki ailece çok sevdiğimiz bir sanat müziği parçasının güftesi de onunmuş. Gözümün önünden kardeşimin çocukluğu, annemin vatkaları, babamın açılmamış tepesi geçti. Huzurla uyuyunuz Cemal Safi, bu şiirleri unutmak mümkün değil, bundan sonra adınızla hatırlayacağım.



(Zeki Bey, laftan anlamayanlar da iyice anlasın diye eliyle "dağda, kırda, bayırda" yapıyor. Bugünün en güzel şeyi o dağ, kır ve bayır.)

Ay evet gerçekten SON DAKİKA haberi yazacağım da varmış bu gariban bloga, 24 Haziran. Ağustos bile değil. Panik içinde miyiz, hayırdır?

December 22, 2017

Bir Sabah Tıkaç Olmuştum

Eve dönerken Eyüp Sabri Tuncer dükkanına girdim, kapısı iki kanatlı, bir kanadı ittim ve aniden "Ulan kapıdan sığacak mıyım acaba?!" diye fenalık geçirdim. Üstümde pofuduk palto, elimde torbalar vardı ama bu paniğin esas sebebi ortaokul hazırlık talebesi olduğum seneye dayanıyor aslında.

Günün bilgisi: Bir sabah servis otobüsünün kapısına sıkışmıştım.

İlkokuldan çıkıp kendimi havalı liselilerin arasında bulmuşum, şişman ve gözlüklüyüm, araba-otobüs tutuyor, daha ilk sömestre birkaç defa kusmuşum serviste, şoför abi benden hiç hoşlanmıyor.

Devasa ve yetmezmiş gibi çingene pembesi bir paltom vardı, üstümde o, sırtımda gene devasa sırt çantası, elimde resim dosyası, torbada beden eğitimi kıyafetleri filan beklerken servis yanaştı kaldırıma. Ben de kapıya yanaştım. Kapı açıldı ama tek kanadı açıldı. Öbür kanat bozulmuş. Genç blogçular için otobüsün temsili resmini koyuyorum:


Kendimi attım kapıya ve kaldım orada. Ne geri gidebiliyorum ne de otobüse binebiliyorum. Kocaman çingene pembesi bir tıkaç gibi kaldım. Buradan sonrasını beynim silmiş bana acıyıp, hatırlamıyorum nasıl kurtuldum kapıdan da otobüse binebildim. Biraz kahkahalar filan hatırlıyorum sadece. Bir de şoför abinin bana bakan ifadesiz yüzünü.

Beni arkamdan ittiklerini tahmin ediyorum, ay allahım sabah sabah çileye bak. Bir filmde görsem çok gülerdim ama allah hiçbir çocuğu sabahın köründe servis kapısına sıkıştırmasın çaresiz bir böcek gibi, travması uzun sürüyor.

Eyüp Sabri Tuncer'in kapısından alnımın akıyla geçtim, sıvı sabun alıp eve döndüm. Hayvan testi yapmıyor, bazı ürünlerde vegan etiketi var diye sabunumsu şeyleri buradan alıyorum.

Gideyim çorba içeyim biraz. Kesin bu gece rüyamda otobüs kapısı göreceğim.


December 19, 2017

Hangi Güzel Topraklar?

Valla ne yazacağımı bilemedim şu saate kadar, bir yandan da çalışıyordum. Ajansı alayım diye twitter'a girdim, şunu gördüm:


Kılıçdaroğlu'nun tweetleri herhalde üzerinde düşünülüp atılıyordur, bir ekip vardır filan. Ne kadar özenle seçmişler kelimeleri. Katliam lafı yok, kaybettiğimiz insanlar olmuşlar. Biz niye kaybedelim, öldürdüler o insanları? Çok sesliliğin güzelliğinin sonu gelmez bayatlığı. Çoklu ses kalmış gibi, ağzımızı açabiliyormuşuz gibi.

Bunlar gerçekten çok boş laflar ve böyle osuruktan argümanlarla hiçbir yere varılmıyor. Mesela cemevleri ibadethane sayılmıyor, mesela sadece sünni bayramları resmi tatil, mesela çamaşır makinemizi tamire gelen Haydar Usta "Bizden nefret ediyorlarmış? Biz ne yaptık onlara?" deyiveriyor makinanın başında karşılıklı sigara içerken. Ben Haydar Usta'yı aksine ikna edemedim.

Aleviler bu toprakların çok sesli güzelliğine sanırım sadece aşure ile katkı veriyor. Ermenilerin dahli de topik olabilir aynı bağlamda. Aman katliam matliam, şimdi durduk yere tadımız bozulmasın.

Maraş Katliamı davasındaki üç müdahil avukatın üçünün de öldürüldüğünü biliyor musunuz? Bana da annem hatırlattı geçenlerde. Düşünün artık nasıl bir organize suç örgütü, öldürdükleri insanların avukatlarını da öldürdüler. Sonra kardeşlik, vicdan borcu, güzel Türkiye, cart curt. Maraş'ta anma toplantısı düzenlemek yasaklandı. Ya da mesela Kızılay'ın bir köşesinde durmayı deneyin elinizde bir pankartla, bakalım kaç saniye dayanabileceksiniz yere yapışmadan.

Kemal Bey adeta paralel evrenden sesleniyor bize. Ve sanırım ne şiş yansın ne kebap prensibi bu, ne katilin adı var ne de öldürülen masum insanların. Ne oldu, Maraş andık.

Bahsettiğim avukatlardan birinin yeğeni Bülent Şık, dayısını yazmıştı gazeteye. Bülent Şık, Ahmet'in de abisi olur.

Günün bilgisi: Bir adım yol alamamışız.

December 15, 2017

Televizyondan Tavşan

Kardeşimle damada bir şey anlatırken "soyunma odası"nın İngilizcesi neydi diye sözlüğe baktım. Locker room diyesim gelmişti ama bir an çok da anlamsız geldi her şey.


Teşekkür ederim seslisözlük, durup dururken kafamın içine yerleşen bu manzara için. Zaten İngilizcesi de yanlış cümlenin. Neyse.

Dün akşam biraz dizi seyrettikten sonra gene o lanet olasıca tartışma programını açtı barbar kocam. Dinleyip dinlemediğinden de emin değilim, arada bir bağırıyor ama televizyona. Tahammül etmenin bir yolunu bulmuş olabilirim, bakınız:




Farkettiyseniz son fotoğrafta siyonist lobi baron lordu ortamı yarattım. Biraz fotoşop bilsem yanlarına telekinetik suikast timi de eklerdim, unutuldu gitti onlar, üzülüyorum.

İnananların Hanuka Bayramı'nı kutlarım, kusura bakmayın sıkıntıma alet ettim bayramı. Ama kafamın içi gerçekten çöplük gibi, bana da tuhaf geliyor bazen güldüğüm şeyler. Salonumuz küçücük, oturduğum yerden karşı koltuktaki barbar kocama tekme atabiliyorum, öyle düşünün. Kaçacak yerim yok televizyondaki adamlardan ve kadınlardan ve bütün o çok bilen hallerinden.

Geçen akşam CHP milletvekili "Elimdeki belgeye zum yapabilir misiniz?" dedi, teknik olarak mümkün değilmiş, bu cevabı aldı Şirin Payzın'dan. Doğan Holding'in CNNTürk'ünde kameralar kağıda zum yapamıyor arkadaşlar. Ya da bir internet sitesini ekrana yansıtamıyorlar, o da teknik olarak mümkün değilmiş. Bunu yazıyorum çünkü Şirin Payzın'da yıllar geçtikçe "Ah biz o günlerde ne zor gazetecilik yaptık!" diye kendini bütün bunlardan sıyıracak bir hal var. Sıyıramasın. 60 yaşıma geldiğimde bu insanların kahramanlık anılarını dinlemek istemiyorum.

Günün bilgisi: 10 sene önce indirimden alıp asla içine giremediğim eteğe girdim dün. Dizlerimin üzerine çöküp ağlayasım geldi. Aldığımda bir beden filan küçüktü, o 10 senede ben ne bedenlere çıktım-indim-çıktım, bütün gardrobumu sağa sola dağıttım, sadece birkaç parça bir şeyi vermeye kıyamadım. Etek de onlardan biriydi.

Demek ki gerçekten her şey mümkün. Şunları yazarken hafifçe gaza da geldim, oturup çalışayım bari hadi işallah.

December 8, 2017

Çık Hayatımdan Eymi Lii

Günün bilgisi: Bazı küçük şeylere çok sinirleniyorum. Esas yazacağım şeyin yanında başka neler var diye düşündüm. Patlamış mısırıma uzanan eller geldi aklıma. Hele sinemada, yan koltuktan yola çıkan o el, o beklentiyle hafifçe açılmış avuç. Barbar kocamla ilk sinemaya gidişlerimizde olay çıkararak hallettim bu sorunu, bunu anladı.

Ama herkesin kendi hesabından müzik dinlemesi gerektiğini anlamadı. Anlamıyor.

Baktım Spotify "2017 en sevdikleriniz" listesi yapmış, çok seviyorum böyle listeleri sene sonlarında. Tıkladım. Tıklamaz olaydım.


Tesla ile başlıyor, allahım sen sabır ver. Amy Lee var yahu. Eskimiş terlik ağızlı, sonsuza kadar ergen, vayt treş Amy Lee. O Dino Merlinleri de ben dinlemedim, plağı var çünkü, ben plaktan dinliyorum.

Ahmet Aslan ile Kemal Dinç'in albümünü dinleyen benim, o albümden bir parça anca 14. sıradan girebilmiş listeye. Devamı da aynen böyle listenin.

Arada bir tane Monteverdi var, o da ben değilim. Hatırlarsanız bir akşam ben evde yokken mutfak bezleriyle ateş yakıp bu madrigal ile coşmuştu. Hala dinliyor aynı madrigali, tabii ne bir öncekini ne de bir sonrakini. Aynısını dinliyor. Üst üste dinliyor.

Velhasıl 2017'imi Spotify'da rezil etmiş. Mesaj atıp boşamakla tehdit ettim, listeyi çok eklektik bulduğunu yazdı. Önümüzdeki sene daha çok çalışıp sevdiğim şarkıları üst sıralara çıkaracakmışım. Hayat bir mücadeleymiş çünkü.

Yani gerçekten evlenmeden önce düşünmüştüm, acaba nasıl olacak aynı evde biriyle yaşamak filan diye. Korktuğum yerlerden değil hiç ummadığım bir yerden yedim darbeyi. Nefret ediyorum adamın dinlediği müziklerden de, aynı şarkıyı başa alıp alıp saatlerce dinlemesinden de, sesi sonuna kadar açmasından da. Amy Lee ya, Amy Lee. Yetmezmiş gibi üstüne Evanescence de dinlemiş. Ve nasıl dinlemiş ki çok dinlenen listesine girmiş, oha. Bir insan nasıl aynı anda hem patates Amy Lee hem de Nine Inch Nails dinler?

Şimdi şifremi değiştireceğim. Belki 2018'i kurtarırım.

November 25, 2017

Pes Etmekte Bir Huzur Var mı?

Güneş gözlüklerimi buldum, bu sefer de numaralı gözlüklerim kayıp. Ekrana bakmak çok eziyetli şu anda ama oturdum bir kere buraya.

Saçaklı'nın geçen günkü başarısızlık abidesinin yanına kendiminkini dikmeye geldim, onunkinden daha iri bir abide olacağını tahmin ediyorum.

Günün bilgisi: Kaçan biriyim.

İlkokul yıllarından başlayayım. Resim kursuna gitmek istiyordum, annem matematik kursuna yazdırdı. Annem haklıymış tabii ama resim yapmak isteyen çocuk nasıl otursun o kursta. Kısa sürede yok olmayı başardım matematik kursu sınıfından. Matematiğimi bir türlü düzeltemediğim gibi resim yapmayı da bıraktım.

İlerleyen yıllarda Altay Spor Kulübü'nün yüzme takımından kaçtım. Üstelik dünyanın parasını verip silikon bone aldığımın ertesi günü kaçtım. Zorla okulun basket takımına soktu hoca. Oynayamıyordum, en ufak bir fikrim yoktu. İki maça çıkıp yedeklerde oturdum, bir seferinde hoca "Azıcık eline top değsin," diye maça soktu, tam bir rezaletti. Sessizce takımdan da kaçtım.

Tembel ama son dakika çabalarıyla yırtan bir öğrenci olarak üniversite sınavına girip aldığım 3 puanla Arkeoloji Bölümü'ne yerleştim. O zamanlar Klasik Arkeoloji ve Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi diye iki ayrı bölüm vardı, Klasik'in puanı daha yüksekti, tahmin edin ben hangisine girdim?

Allahtan çok severek okudum. Okulu ve bölümü değil ama tarih öncesini çok severek, Taş Çağı'nı, Mezopotamya kültürlerini filan. Birinci sınıfta çeşitli derslerden bütünlemeye kalmama mani olmadı bu sevgi, birinci sınıfın yaz mevsiminde gittiğim kazıdan izin alıp ayrılarak bütünlemelere girdim. Gerizekalı olduğum için bütün sene süründüğüm derslerden ayı gibi notlar alıp geçtim.

O kazıya bir daha geri dönmedim, korkunç bir yerdi, herkes herkesi silindir gibi eziyordu. Kazılardan kaçtığım olmadı ama bir tanesinden atıldım.

Ay ben lisansta zorunlu olan o İnkılap Tarihi ve Türk Dili derslerinden de kaldım. Türk Dili'nden kalmayı nasıl başardım hatırlamıyorum ama İnkılap Tarihi sınavlarından 13 filan aldığımı hatırlıyorum. Son sene can havliyle verdim bu iki dersi de mezun olabildim.

Yüksek lisansa başladım, tabii ki başladım, neden? Çünkü; 1- Dediğim gibi gerizekalıyım, 2- Arkeolog olarak pek seçeneğim yoktu. Herkesin 2 senede bitirdiği yüksek lisansı 4 senede bitirdim. Bitireceğim filan yoktu aslında ama tam ortalarında asistan oldum, o yüzden mecburen oturup bitirdim. Asistan olduğumdan doktora yapmam gerekiyordu, ona da başladım. Son jüriye girdim, ufak tefek düzeltmelerle geçtim. Buraya da yazdım, tebrik ettiniz beni, çok sevindim.

Ben o doktora tezini teslim etmedim. Tam o ara memuriyetten de istifa ettim. Arkama bakmadan kaçtım. (Sonra öğrenciliğe döndüm tekrar, hala doktora öğrencisiyim. Ve hala sömestre sonu yaklaşınca paniğe kapılıp çalışmaya başlıyorum. Bir ay sürmesi beklenen düzeltmeler yıllara yayıldı.)

Geçen gün twitter'da şunu gördüm:



O kadar iyi anlıyorum ki o huzuru. Yogaya da başlamıştım. Onu da buraya yazmıştım, öyle iyi geldi, böyle esnetti diye. Sonra o küçücük salonda 30 kişiyle kıçkıça debelenmekten bunaldım, bütün öğrencilere dünya para karşılığında sertifika aldırılmasını hiç anlamadım. Yogadan da kaçtım. Evime yürüyüş mesafesindeki iki ayrı spor salonundan da kaçmışlığım var. Bari evde yapayım diye aldığım mat, dambıllar mambıllar da şu anda neredeler bilmiyorum.

Kim bilir kaç tane projenin ilk toplantılarında "Hı hı evet, çok harika bir proje," diye gaz verip onayladım ve bir daha asla ortalıkta görünmedim. Çalışırken de istifa ettikten sonra da ara ara iş teklifleri geldi, güzel çeviri işleri, heyecanlı arkeoloji projeleri filan, çalışmayı istediğim işler. İmzalar mimzalar atıldı, kitaplar adresime yollandı, bir daha da hiç ses çıkmadı bu işlerden. Ya öyle ya böyle, işlerim hep bu halde. Sarıkafa ile oturup 2 ciltlik kitap çevirdik, Türkçe makaleler İngilizce'ye, İngilizce yazılmış olanlar Türkçe'ye. Mikrop kadar yazıyor adlarımız bir yerlerinde o ciltlerin. En "olmuş" işlerde de halim bu yani.

Velhasıl son verdiğim dersin üzerinden 2 sene, son gittiğim kazının üzerinden de 4 sene geçti. O arada kendi isteğimle başladığım terapiden de kaçtım. Bir ara apartman yöneticisi oldum, kısa sürede kaçtım ve bir şeyden kaçabildiğime hiç o kadar sevinmemiştim. Kaçtığım insanlar da var tabii, kimin yok ki, yazmaya üşeniyorum.

Allah bilir neleri unuttum ama genel durum bu. Mutsuz muyum? Valla değilim. Berbat biri olduğumu da düşünmüyorum, belki biraz fazla kaçan ama normal biriyim. Sportif biri değilim, kesinlikle değilim. Çalışkan değilim, zorla oturmam gerekiyor kompüterin başına. Ama hiçbir şeyden pişman da değilim.

Abidemi diktiğime ve hiç utanmadığıma göre gidebilirim artık, gözlüklerimi arayayım. 

November 6, 2017

Gene Bir Halay Felaketi

Hafta sonu pek yazmıyorum, bu sefer istesem de yazacak halim yoktu. Cuma akşamı dışarı çıktık, yapmayayım etmeyeyim dediğim her şeyi başarıyla ifa ederek eve döndüm. Bir kere daha kendimizi türkü barda bulduk. Bir kere daha çekilemedi o halay.

Günün bilgisi: Efendi gibi oturup içki içerken bir an geliyor, neden bilmiyorum ama ben cebren ve hileyle herkesi halaya sürüklüyorum.

Bu huyumu bildiğimden ve neticeleri korkunç olduğundan evden çıkmadan kendi kendime söz verdim, "ASLA HALAYDAN BAHSETMEYECEĞİM" diye. Ve bahsetmedim de, bu sefer ben değildim. Kimdi hiç hatırlamıyorum, vardığımızda canlı müzik bitmek üzereydi, sakin türküler çalıyorlardı. Sahnenin önüne oturttular bizi, nereden bilebilirlerdi tabii. Herhalde insan gibi görünüyorduk.

Türkü aralarında seslenerek istek şarkı belirttim. Olmayınca peçeteye istek yazdım, onu da üç kişi biraraya gelip yazmaya muvaffak olduk zaten. Peçeteyi gruba ileten ben değildim. Solcu türkü bar diye güvendik, "AOOAAA BURADA ÇALINMAZ BU?!" demişler. Bunu duyunca bara gidip "Biz taa Çankaya'dan buraya halay için yürüdük!" diyen bendim, maalesef ben yaptım bunu.

Nihayet grup indi; omuz titreten, yakaladığınızın elini pençeleyip "HAYEEE HAYEEE" diye koşturmanıza sebebiyet verecek türküler başladı. Bu noktada şunu belirtmek istiyorum, biz üç kadın daha önce de halaylara girdik, eğer iyi bir halaysa uyum sağlayıp devam edebiliyoruz. Kötü halaysa ya da üçümüz halay başlatmaya kalktıysak olmuyor. Bahsettiğim barda neşeyle ilerlerken küt diye duvara dayanmışlığımız var, geri döndüremedik peşimize takılan halaycıları, laf anlatamadık, dakikalarca duvara sürtündük. Ben kaçmıştım en sonunda halayı bırakıp.

Cuma gecesi halayı fena başlamamıştı, tanımadığımız ama ne yaptığını bilir görünen 2-3 kişiye yanaştık, iyi gidiyordu. Ta ki içimizden birinin adını vermek istemediğim erkek kardeşi aramıza girene kadar. Halay yürümüyordu, ritmde bir saçmalık vardı, yan gözle bakayım dedim, herkesinkinden 50 santim daha yukarı savrulan 45 numara ayaklar gördüm.

O koca ayaklarını yukarıya, sağa ve sola çılgınca savurtuyordu, gövdesi tuhaf bir açıyla öne bükülmüştü ve yüzünde derin bir sıkıntı ifadesi vardı. Ben kaçtım gene halayı bırakıp, sanırım benim gibi başka kaçanlar da oldu. Onlara "Ay bu çocuk şu anda bir şehrin adını kötüye çıkarıyor bu halayla," demiş olabilirim.

Halaydan randıman alamayınca bir süre kendi kendimize dans ettik, ben çok havalı göründüğümüzü düşünüyordum. Çok havalı görünmüyorduk büyük ihtimalle. Büyük ihtimalle birbirimize çarpıp kollarımızı havaya savurup kahkahalar atıyorduk. Çünkü neden? Çünkü çok içtik.

Yani kendi çapıma göre çok. O çap çok dar. Gecenin hatırladığım diğer haylaytları:
- Arkadaş diye bağrıma bastığım kadınların bayağı rujlu mujlu, degaje yakalı kazaklı gelmesi, bana kimse makyaj yapılacak demedi.
- Bu koca ayaklı halaybozanın "YETER YETER! NE EKMEK YEDİN YETER!" diye beni azarlaması, tam ekmeğin kenarını sessizce yoğurtlu patlıcana sokuyordum. Hiç utanmadan ikinci tur meze filan istedim, çok açtım.
- Uydurmuyorsam aşure yapılacak dendi. Umarım uydurmuyorumdur. Gene haftalarca geriden geliyoruz ama aşure aşuredir. Geçenlerde dışarıda yedik, bizim yaptığımız daha güzel oluyor.

Cumartesi ağlayarak yattım salonda. Pazar günü biraz insana dönmüştüm. Bugün de sabah kalkıp spora gittim.

Bir kere daha halaysızlık yemini ettiğim şu günde size şunu bırakayım giderken, bu oda orkestralı versiyonları bana Birgül göstermişti, çok beğeniyorum.



Allahaşkına, o klarnet solosunun ve İbrahim Keivo'nun peşinden 4. dakika civarı giren müzik sizi de yerinizden fırlatmıyor mu, omuzlarınızı titretmiyor mu? Ben o abinin elindeki erbaneye dönüşüyorum.

November 1, 2017

Güzel Şarkı / Spor Salonunda İmeceye Sebep Oldum

Aylardır Spotify'da müzik dinliyorum, çoğu sabah da hazır listelerden birini açıyorum, akşama kadar çalıyor. Bir indie/folk/americana batağına saplandım, debelenmeyi de bıraktım, kendimi bıraktım yani. Yemin ederim bütün gün aynı grup çalsa farkına varmam, zaten bütün gün aynı grup çalıyormuş gibi, aynı hüzünlü aranjmanlar, dayak yemiş sesler. İlk defa dün, yaptığım işi bırakıp çalan bir şarkıya "KİM AYOL BU?!" diye baktım.



Jeff Buckley'i ne kadar andırıyor, yıllardır görmediğim birini görmüş gibi oldum. Bu da tabii az önce biri sırtına tekme atmış gibi acıyla söylüyor ama nedense ilgimi çekti. Bunu beğendiyseniz Elegy de güzel. Hatta bütün albümü beğendim ben, Leif Vollebekk - Twin Solitude.

Sabah spora gittim, kapıdan girer girmez günlerdir sormaktan kaçtığım soruyu sordum bir kaslı salon çalışanı yakalayıp, "Ben bir sonraki programa ne zaman geçeceğim?"

2 hafta önce geçmem gerekiyormuş. Yeni aletler, yeni hareketler, o kadar istemiyordum ki bir şeyler değişsin. Boynumu büküp geçtim yeni programa ve salondan çıkmam 40 dakika yerine 2 saat sürdü. Çünkü aletlerin yerini aradım, nasıl yapacağımı anlamaya çalıştım. Koca salonda hiç boşta antrenör yoktu, iki tanesi özel ders veriyordu. Bunlardan biri, ders alan kadına sürekli "Mankenler bu taraftan!" filan diye tezahürat yaptığı için ona hiç yanaşmadım. Tezahüratı tabii kabul edecek insana yapıyorlar. Ben ilk başladığım gün "Aaa hiç 38 göstermiyorsunuz?" diyen antrenöre adeta Koko'yla konuşuyormuşum gibi "Şşşt! Hayır!" dediğim için kimse bana manken muamelesi yapmıyor. 38 gösteriyorum ben, yaşımla ilgili bir problemim yok. Yumuşamış kollarımla, yağlanan belimle ilgili problemlerim var.

Allahtan çok kaslı fakat kibar kadınlar ve erkekler geliyormuş salona, kendi antremanlarını bırakıp aletleri bana göre ayarladılar, hareketleri gösterdiler filan. Komünal bir çabayla yeni programıma adapte oldum. Çıkışta da kayıt masasına gidip söylendim, her şey çok havalı bu salonda ama yeni bir alete geçince imece usulüyle ilerliyoruz.

Neyse, çok nefret ettiğim mavi şortlu bir herif var, geçenlerde alet başında beklerken sıramı kaptı. Ona muhtaç kalmayayım da başımın çaresine bakarım herhalde.

Günün bilgisi: Değişiklikten hoşlanmıyorum, yeni şeyler denemek beni geriyor. Hep böyleydi bu. Rutin seven biriyim sanırım, rutinde bir tür huzur buluyorum. Sağa sola giderken kullandığım yollar bile hep aynı, aynı kaldırımdan yürüyorum her seferinde.

Bu spor salonu macerası beni buralardan da zorluyor, tanımadığım insanlarla konuşmak zorunda kalıyorum, tam alışmışken başka bir seri idmana geçmem gerekiyor filan. Belki kütüklüğümü kırar, iyi olur.

Gideyim, çamaşır asayım, biraz kitap okuyayım, ayakkabı boyayayım.

October 12, 2017

On Üçüncü Gün / Bu Pürenin İçinden Çıkacağım

Sabah kalkıp gene spora gittim. Gene her şey çok ağırdı, çok uzun sürdü. Çıkışta Sevda'nın getirdiği sandviçleri, alıçları, kuru meyveleri filan yedik, sonra evlere dağıldık.

Spor salonuna devam etmenin bir iyi tarafı da haftalık program yapmak zorunda kalıyor olmam. Çalışmayı bıraktıktan sonra insan sevinçten aklını kaçırıyor, ne çok boş zamanım var, allaaaah neler neler yaparım ben şimdi diye. Hiç öyle olmuyor halbuki. Hele bir de benim gibi yaymaya meyilli, dağınık, son dakikacı insansanız daha da feci. Bir bakıyorsunuz koca bir ay geçmiş, elle tutulur hiçbir şey yapmamışsınız. Çalışırken hayal ettiğim o sinemalara, seyahatlere gitmiyorum. Silemediğim camları gene silmiyorum, dikiş makinesini kullanmayı hala öğrenmedim, o bordo kazağı asla örmedim. Ne yapıyorum o zaman ben bütün gün?

Valla bilmiyorum, sorsanız söyleyemem. Ama şöyle bir huyum var, bir işi yapmaya giderken yolda takılıp elli başka işe girişiyorum, tahmin edeceğiniz üzere günün sonunda elimde yarım kalmış elli bir adet iş oluyor. Ya da Balkanlar'ın iç politikasıyla ilgili 200 sayfa okumuş, 3 saatlik belgesel seyretmiş oluyorum, 4 saat boyunca "New Kids On The Block'taki oğlanlar şimdi ne yapıyor?" diye gugıllamış oluyorum. Yapılması gereken en önemli işi yapmamak için lüzumsuz işler de icat ediyorum. İşte klasik haline gelmiş olan ders çalışmamak için evi temizlemeye girişmek meselesi. Procrastination yani ecnebilerin taktığı isimle, ertelemek.



Bu noktada durumun ciddiyetine dikkatinizi celbetmek istiyorum. Teslimine 3 ay olan işi son 1 haftada yapmaya başlamaktan bahsetmiyorum, o işi teslim sabahı yapmaya başlamaktan bahsediyorum. Elektrik faturasını son gününde yatırmak değil, kesildikten sonra açtırmaya gittiğinizde yatırmak. İşin teslimi için uzatma almak ve o uzatmanın da son gününe kadar beklemek. İki ay sonra kendini gene elektrik açtırırken bulmak. Yani çekilen çileden kesinlikle ders almamaktan da bahsediyorum.

Çalışırken bu manyaklığı gizlemek daha kolay; kalkıp işe gitmek, orada şöyle ya da böyle faydalı olmak, akşam da eve dönmek zorundasınız. O rutin hem sistemi çalışıyormuş gibi gösteriyor hem de bir türlü yapmadığınız işler için bahane oluyor. Çalışma rutini bir anda yok olduğunda elinizde patates püresi gibi bir gündelik hayat kalıyor. Pürenin içinde ilerlemek mümkün değil, olduğunuz yere kıvrılıveriyorsunuz, zaten höst diyen de yok. Kendimden bahsediyorum tabii, planlı programlı insanlardan değil.

Spor salonu bu bahsi geçen manyaklıkla başa çıkabilmem için iyi bir başlangıç oldu. Haftada 3 gün evden çıkıyorum, insan görüyorum, ufak tefek işleri hallediyorum. Eve dönünce kendimi iyi hissediyorum çünkü yapılması gereken bir kalem işi yapmışım, kaçmamışım, ertelememişim. Bu disiplini 24 saate yayarsam bir yerlere varabilirim, son dakikalarda saçıma aklar düşmez, bol vakitte çalışıp 10 numaralık iş verebilecekken son gün bitirip 5 numaralık iş vermem diye umuyorum.

Sevda bir yazı yolladı dün akşam, bu procrastination manyaklığıyla ilgili okuduğum en iyi yazı, yukarıdaki resmi de oradan aldım. Linkini bırakayım:

https://waitbutwhy.com/2013/10/why-procrastinators-procrastinate.html

Bu yazının sonunda ikinci yazıya link var, başa çıkmak için neler yapabiliriz diye anlatıyor. Okurken yer yer dehşete düştüm, erteleyici insanların plan yapmaya bayıldığını çünkü plan yapmak işinin içinde gerçekten "yapmak" olmadığını anlatıyordu. Muğlak planlar bunlar, mesela "Kilo ver. Tezini bitir." gibi. Oralara nasıl varılacak belli değil. "Yarın sebze al ve pişir. Spor salonuna gidip fiyat öğren. Salona yazıl. Üç gün git." değil, "Kilo ver." ve haliyle işe yaramıyor.

Neyse biraz aydınlandım dün akşam bunu okuyup, yazıda bahsi geçen Anlık Haz Maymunu'na çok güldüm. Tabii hemen peluş oyuncak olarak da satın alabiliyorsunuz maymunu, allah kahretsin seni tüketim toplumu diyerek satırlarıma son veriyorum. 3 haftadır sürünen ceketleri kuru temizlemeye bırakacağım, koltukları köpenk tüyünden kurtaracağım, sonra da kompüterde iş yapacağım. Bugünün listesi böyle. O gerizekalı maymunla beraber verimli bir gün geçireceğiz.

March 22, 2017

Hayır, Geri Hoş Gelemezsin

Zafer'i arayanlardan biri ummadığım kadar inatçı çıktı, dün gece yarısı gene carıl carıl çaldı telefonum. Yataktan fırlayıp kapattım telefonu, sabah kalkınca da en azından bu inatçı adamı bloklamanın bir yolunu aramaya başladım.

Sony marka telefonum, numaranın üstüne tıklayıp "Beni bu arayandan kurtar" gibi bir seçenek sunmuyor, gugıllayıp öğrendim, bir numaradan gelen çağrıları sesi mesaja düşürebiliyormuşsun, en fazla bu yapılıyormuş. "Aaa sesli mesaj imkanı mı var?" diye şaşırdım, zaten cep telefonuyla ezelden beri aram iyi değil, bir senedir filan kullandığım bu telefonu hiç sevemedim. Neyse, sesli mesaja düşebilmesi için de rehbere kaydetmem gerekti Zafer'i arayan adamı.

"Zafer'i Arıyor" diye kaydettim, bloklayabildiğim kadar blokladım. Kurtuldum diye sevinirken rehberimdeki numaraların whatsapp'ta da belirdiği aklıma geldi, panikle whatsapp'ı açıp oradan da blokladım. Profil fotoğrafını görmüş oldum adamın, yaşlı annesiyle yanak yanağa poz vermiş, kendisi de 60 yaş civarı bir adammış. Bu Zafer ne yazdı acaba televizyona çıkan o mesajında diye merak etmiyor da değilim.

Hayatın bu karışık haline isyan etmek istiyorum. Rahatsızlık veren aramalar eskiden de vardı, evin babasına verirdin telefonu, o "HÖST!" deyince kesilirdi. Ya da ne bileyim "Abim bokser, babam komsör" diye gözdağı verebilirdin. Tamam başıma gelen biraz fantastik bir felaket ama 3 gündür telefonla ve telefonla birlikte gelen uygulamalarla filan boğuşuyorum, ağlamak istiyorum böyle aşkın ızdırabına.

Şu yandaki İthaki'den çıkma Fahrenheit 451'in de çevirisini hiç beğenmedim. İterek kakarak bitirmek üzereyim, 10 sayfam kaldı. (Babam "İtekaka Yayınevi'nden mi çıkmış mehehhe" diye espri yaptı. Güldüğümü de itiraf etmek isterim.)

"Geri hoş geldin" filan var içinde, "Welcome back"tir diye tahmin ediyorum, insana yazarken tuhaf gelmez mi yahu? Sadece geri hoş gelmiyor, kitabın sağında solunda devam ediyor böyle dangıl dungul laflar. İki çevirmenin adı yazıyor iç kapakta, birinin "elek" dediğine üç sayfa sonra diğeri "kalbur" demiş. 

Ana karakter Montag, karısına bağırıyor "Mildred alarmı sen vermedin!" diye, bir felaketin ortasında alabildiğine manasızca. Orijinali "Mildred you didn't put in the alarm!", bir "Oh no you didn't" hali yani gibime geldi. Yapmış olduğuna inanama hali. Bilmiyorum tabii, çevirmen değilim; okuduğumu anlamak istiyorum, öyle bir arzum var. 

Bu elimdeki bir de 6. baskı, altı seferdir böyle basılıyor demek ki bu kitap, hepimiz satın alıp okuyoruz. Neyse yani, çeviriyle kavga etmekten distopyaya, yanan kitaplara filan yer kalmadı. Zaten ben yazmasam da olur bence. Geçen yaz Nürnberg'te Nazi şeyleri müzesi gezerken Ada şok geçirmişti, "Ama bu Reichtag Yangını? Ama ne kadar benziyor her şey?" diye. Yani artık her şey çok benziyor, bir kere de benim bağırarak göstermeme gerek yok. 

Güzel bir çarşamba temenni ediyorum herkese ve geri geri hoş gidiyorum.

January 11, 2017

Teşkilat! Başbakanlık!

Daha sık yazmanın yollarını arıyorum a dostlar, belki iyice günlük yazıyorum havasına girersem olur bu iş.

Bu ökönömik krizli günler çerçevesinde annemle babam buradaki evlerini kiralamaya karar verdiler. Hangi kriz, liramız maşallah aslan gibi diyorsanız şöyle bi cevabım var. 4 sene önce Bosna'ya gittiğimizde 1 Bosna markası aşağı yukarı 1 Türk lirasına denk geliyordu, bu sene 1 marka 2 liraya dayanmış. Yani her şeye iki katı para ödemiş olduk. Yani o dünyanın hiçbir yerinde bir işe yaramayan Boşnak konvertıbıl markası bizim paradan iki kat değerli.

Her neyse. Gidip cama "Sahibinden Kiralık" yazısı yapıştırdım, arada sırada arayan oluyormuş babamı, düne kadar kimse görmek istememişti evi. Dün "Başbakanlıktan emekliyim" diye arayan bir adama evi göstermeye gittim. "Başbakanlıktan emekliyim, aslında korumaydım, sonra işte danışmanlık, polis teşkilatına üyeyim, kızım oldu, antikacılık yapıyorum, eskicilik yapmıyorum, antikacılık, aslında halılar, biz de Mesnevi Sokak'ta oturuyoruz, aslında Mesnevi'de annem oturuyor, yakın olsun anneme, bu kartvizitim, evet başbakanlık yazıyor kartvizitte, uyanıklık yaptım, teşkilat, küçük kızım var" filan diye akıl kaçırtıcı bir monologun içinde buldum kendimi. O arada evde duran iki adet külüstür bazayı sordu adam.

Bazalar bizim eski bazalar, haşat halde. Buradan indirip annemlerin eve attık, annemlerin daha yeni iki adet bazasını alıp buraya getirdik. "Bazalar atılacak, kapıcıya söyleyeceğim bir ara" dedim. "Bir öğrenci kız dükkana gelip baza sordu bana" dedi, "Aaa yaa? E alın tabii?" dedim, ne bileyim. Herif 15 dakika içinde kapıya bir araba dayamıştı, içinden genç bir oğlan çıktı, bazaları arabaya yüklediler. O arada evde sürünen, ecnebi damadımızdan kalma bir adet kum torbasını da -şu boks için olanlardan- alıverdi sürükleye sürükleye. "Bu da mı atılacak? Ben zaten eski sporcuyum, başbakanlık, teşkilat, başbakanlık!"

"Ben öğleden sonra karımla geleyim, ben beğendim, o da bir görsün evi" dedi, "Olur" dedim. Tahmin edin sonra ne oldu.

Evet. Herif 24 saattir aramadı. Ay ağladım biraz kendi kendime gülerken. Resmen üçkağıtçı bir hurdacıyı eve sokmuş oldum, durduk yere bir de kum torbası hediye ettim. Bunlar mühim değil, mühim olan evde duran 2 adet iyi halı ve birkaç parça başka eşya. Alıp buraya getireceğim kaç zamandır, ağır oldukları için bir türlü alamadım ve herif gördü tabii bu eşyaları. Kargo bekliyorum, gelsin çıkacağım. Bakalım herif sadece açıkgöz bir hurdacı mı yoksa bir de üstüne hırsız mı? Günahına mı giriyorum yoksa annemlerin evin kapısını patlattılar mı dün gece? Cinnah üzerinde düşe kalka halı, sehpa filan taşıyan birine rastlarsanız benim o. Bir el atarsanız makbule geçer.

Dün Balkan soğuğu dedim, Novi Sad dedik filan, demin şunu gördüm:




Acaba Balkan ülkelerinin haber kanalları da hiçbir şeyden bahsetmeyip saatlerce kar haberi yapıyor mu? Ben gene daha sakinim ama barbar kocam bayağı bağıra çağıra televizyonla kavga ediyor artık. Haberler bitiyor (Memlekette sadece İstanbul var amk! Sadece kar yağıyor! Allah belanızı versin!), tartışma programıyla kavga ediyor (Cahil! Cahil! Hah sen konuş, söyle şuna! Birisi de bunu söylesin artık amk!). 6 sene önce evlendiğimizde 35 yaşında sakin bir adamdı, şu anda 72'sine girmiş bir ganyan bayii müdavimi.

Gideyim kahve yapayım, bir de çorba. Köpenkler saksı devirdi. Kargocu gelmek bilmiyor. Güneş açtı burada, ben de radyoyu açtım. İyi olacağız.

December 21, 2016

Metaforsuz Tünel

Sabah sabah şuna güldüm:



Aferin Sebastian, karanlık tarafla aynen böyle mücadele etmek lazım, çok takdir ettim. Zaten aklıma diyecek laf gelmiyor, herhalde söylenecek her şeyi söyledik. Bütün metaforları filan paspas ettik, "sözün bittiği yer" olsun, "yetti artık demenin yettiği yer" olsun. Bazılarınızın doğru tahmin ettiği üzere metafor havuzumu sosyal medyadan dolduruyorum, kendimi de dolduruyorum, dolduruşa geliyorum, sonra köpenklere anlatıyorum car car car. Çünkü mesela her gün hayvan ilanı paylaşıyor, sirklerin karanlık yüzü videoları atıyor üstümüze, sonra da gidip bir arkadaşının yunus parkında yunusun birini alnından öperkenki resmini beğeniyor. Ekran görüntüsü alamadım, şimdi de bulamıyorum ama yemin ederim yunus hepimizden nefret ediyordu fotoğrafta. Kadının tombul elleri ve gürbüz yanakları arasına sıkışmış, hepimizden nefret ediyordu.

Kendimi biraz o yunusla özdeşleştiriyorum ne yalan söyleyeyim, yunusun benden daha elle tutulur sebepleri olabilir gerçi, en azından boktan bir havuzun içinde yaşamıyorum. Büyük dertler var, haftada kaç kere televizyonun karşısında dehşetten donakalıyorum, artık saymayı bıraktım. Küçük dertler var, her taraftan terör uyarısı yağdığı için Tunalı'ya inip kahve alamıyorum, internetten söylüyorum, çok hipster paketli ve çok iddialı şekilde eve geliyor kahve ama bayat çıkıyor kahve. Mecburen giyinip koşarak Tunalı'ya iniyorum, ter içinde kahve alıyorum, ter içinde eve dönüyorum. Mahalleden tekbir getirerek insanlar geçiyor, elçilik önünde protestoya gidiyorlar, bunu tahmin ediyorum ama beynim bu bilgiyi işlemiyor, beynim duruyor, dizlerimin bağı çözülüyor. Rüyamda intihar bombacısı kızlar görüyorum, o yelekleri görüyorum, bir yerlerden kaçıyorum. Rus elçisini öldürüyor herif, neredeyse naklen izliyoruz. Öylece sönüyor bir hayat. Bitmiyor yani felaketler fırtınası. Bitmediği gibi sanırım Ankara'da bütün bunlar daha da ağırlaşıp omuzlarımıza biniyor. Bir de üstüne kar yağıyor. Kalkamıyoruz düştüğümüz yerden. Düştüğüm yerde tarhana çorbası yapıyorum, kitap okuyorum, nefes alıp veriyorum. Böyle bir varoluş.

Devamlı yazmışım, tünelin ucunda ışık yok efendim tünelin karanlığı, tünelin başı sonu filan. Ay ne hisli, ne imalı, ne kadar da aydınlatıcı. Halbuki öyle ışık mışık yok, tünel hödük gibi betondan imal edilmiş, karşımızda içinde adamlar olan bir araba duruyor.


Biz onlara bakıyoruz, onlar bize bakıyor. Farlar gözümüzü alıyor, ne yapacağımızı bilemiyoruz. Elimizdeki naylon torbadan pırasaların sapları çıkmış, manava gitmiştik, neden tüneldeyiz anlamıyoruz. Adamlar bize bakmaya devam ediyor. Sonra arkamızdan Levent geliyor, diyor ki:


"Ne diyorsun Levent, manyak mısın?" demek ile dememek arasında karar veremiyoruz. Süngünün kime gireceği konusundaki derin şüphelerimizi içimize atıp kenara çekiliyoruz. Araba olduğu yerde durmaya devam ediyor. Levent susmuyor. Pırasaların boynu bükülmeye başlıyor. Zaman geçmiyor. Manav ne tarafta, ev ne tarafa düşüyor, daha ne kadar dikileceğiz burada bilmiyoruz.

Bahsi geçen tünel işte, aynen böyle bir yer.

November 1, 2016

Tolaz'ın Başına Gelenler

Meğer mahallemizde Cumhuriyet Gazetesi bürosu varmış, dün Sarıkafa'yla çay içecek yer bulma çabalarımız ve annemlerin evinden çöp tenekesi yürütme planım arasında bir yerlerde gazetenin önündeki destek toplaşmasına denk geldik. Başkent'ten bildiriyorum; burada hepimiz o kadar endişeliyiz ki havada bir tuhaflık var.

Kendi içimde küçük bir aydınlanma yaşadım, lütfen gülmeyin, sıfır altyapı üzerine safi sinir bozukluğundan müteşekkil biriyim, el yordamıyla oluyor aydınlanmalar. "Bunların hesabı sorulacak", "Kazanacağız" filan diyoruz ve elle tutulur hiçbir gelişme olmadığı gibi göçtükçe göçüyoruz ya, o hesaplar yarın ya da öbür gün sorulmayacak, bunu anladım. Ve bunda bozulacak bir şey yok. Büyük ihtimalle benim kuşağım yaşlanacak ve hala birbirimize "Kazanacağız" diyor olacağız. Hemen yarın kazanacağımızdan değil, hem biz hem bizden sonra gelenler mücadeleyi bırakmayalım diye. Ben de istemezdim bahtımıza bu itiş kakış düşsün ama ilk değiliz, son da olmayacağız anlaşılan. Susacağımıza birbirimizi yüreklendirmemiz lazımmış.

Sabah kalktım, twitter'a bakmaya başladım, büzüldükçe büzüldüm. Sonra papağan çıktı ortaya.


Biraz sinirlerim bozuldu, "Allahım ne biçim bir yer bu memleket?!" diye. Sonra Sezgin Tanrıkulu olaya el koydu.


"Yalnız", yalın gibi yani. "Yanlış", yanılmak gibi. Neyse, önemli değil, papağan aç, hava soğuk. Çankaya Belediyesi ekip yollamış kurtarmak için, bunu da duyunca artık bıraktım kendimi, gözüm yaşardı gülmekten.

Faşizm çöktü üzerimize, dertten sigara üstüne sigara yakıyorum filan, derken papağan mahsur kalıyor. Tolaz bir de iki dil konuşuyor. Olaylar büyüyor, çok beğendiğim ve saygı duyduğum bir milletvekili de olanca ciddiyetiyle dahil oluyor. Belediye dahil oluyor. Sonra neden bu memlekette Marquez bu kadar seviliyor diye soruyoruz.

Ben bunları yazarken Tolaz ha çıktı ha çıkacak mühürlenen ofisten. Kıyamam çocuğa, bir an önce kurtulur umarım, buradan "çok yaşa sen canım Tolaz/her biji cane mın" diye elimden geldiğince selam yolluyorum. Gideyim kuru temizlemeden paltolarımızı alayım, hart diye kış geldi.

October 19, 2016

Mutfağın 50 Tonu

Tadilat bitti, eve taşındık, 10 gün filan oluyor. Sizi problemlerimin en küçüğüyle tanıştırmak istiyorum; banyodaki saçmalık.

Biri gelip prizi, bir başkası da kapının çerçevesini kesmiş. Bu banyo tamamen kırılıp baştan yapıldı, gene de becerememişler prizleri makul bir yere koymayı. Ve şu manzaranın normal olduğunu düşünüyorlar.

Problemlerimin en büyüğü evde hala mutfak olmaması. Mutfakçı fayansçıyı suçluyor, fayansçı mutfakçıyı. Sitelerde sinir krizi geçiren kadın oldum. İşe başlamadan önce "Yenge istediğin renk yaparız, çok kolay artık renk işi" diyen mutfakçının bir renk kartelası yokmuş mesela. Zaten boyayı da o yapmıyormuş, komşusu yapıyormuş. "Yenge sen söyle ne renk istiyosun, yapılır o renk" diyen adamlara "Yeşil desem ne renk yapacaksınız mesela? Ya da griye çalan kırık beyaz olsun ama gri de biraz vizona kaçsın istiyorum, noolcak şimdi?" diye bağırdım, bağırdım, bağırdım. Bir boka yaramıyor bağırmak, akşamları dilimli ekmeğin arasına dilimli kaşar sokup yiyiyoruz.

Atmayın dediğim gardrobu atmışlar, 4 sandalyemin üç tanesi yok çünkü üstüne çıkıp kırdılar kesin. İkea'dan bir parça eşya daha almak istemiyorum, evin de bir karakteri olması lazım, milyonlarca insanla birebir aynı eşyalarımız diye tepinirken sandalye krizi çözüldü. Çünkü annem ve Ayşesi hobi olarak eskici gezip eşya topluyorlar, sonra da kurtulmaya çalışıyorlar o eşyalardan. Derin nefesler alıp hayatı akışına bırakıyorum, bazen savaşmanın hiç manası yok. Mutfakçı dışında. Mutfakçıyla son dakikaya kadar itişeceğim.

Aşureye niyetlenmiştim, olmadı. Mutfak eşyaları hala kolilerin içinde. Zaten ne ocak var ne fırın. Instagram'da doydum aşureye maşallah, aşureden bir deniz gibiydi sosyal medya, girseniz boy verirsiniz. Sanal aşurenin bir faydası yok tabii, artık nasıl bir mahallede oturuyorsam kimse getirmedi de. Ya da beni aşureye layık görmüyorlar, bilemiyorum. Bir yandan da sinirlendim, aşure fotoğraflarının altında hashtagler, #benyaptım, #foodporn, #bolluk, #bereket filan. Tamam bolluk bereket de foodporn ayıp olmuyor mu bacım biraz? Sen üstüne hindistan cevizi rendelemişsin tebrik ederim ama hani Kerbela, hani Hüseyin, nerede matem? Sen farkında olmayabilirsin -ki bence farkında olmak zorundasın- ama beraber yaşadığımız bir hayli kalabalık bir topluluk için ibadet aşure. Ne güzel böyle bütün kültürel ve inanç bağlamından sıyır aşureyi, çök üstüne, bir de her yerden yüzümüze sıva. Yabancı memleketlerde "cultural appropriation" diye tartışıyorlar böyle meseleleri, ben o kadar hakim değilim o tartışmalara, bu kadar çemkirebileceğim.

Haftalardır twitter'a hiç bakmıyorum, hayat ne kadar sakin oluyormuş bu şekilde. Arkadaşlarıma mesaj atıp soruyorum, "Niye herkes Kürk Mantolu Madonna'dan bahsediyor?" filan diye, elden ele geçerken etkisi biraz azalıyor galiba böyle şeylerin. O arada ne güzel şeyler oldu, kardeşim köpeğini Almanya'ya taşıdı, Birgül'ün kitabı 2. baskıya girmiş, evdeki ustalardan biri bitkilerimizi budayıp sağlarına sollarına destekler bağlamış; bir dahaki sefere bunları yazayım.

Şimdi gidip 4 gündür bulamadığım ütüyü aramaya devam edeceğim, belki biraz sıva kazırım fayanslardan. Sabah kafamda şununla uyandım, giderken bırakayım:



September 23, 2016

Geldim, Söylendim, Gittim

Bir süredir makyaj malzemelerine merakım nüksetti, bloglara filan bakıyorum. 2-3 senedir "cruelty-free" almaya çalışıyorum kozmetik ürünlerini, yani seçeneklerim çok geniş değil. Çok para da harcamak istemiyorum bunlara. Bütün alışverişimi de yürüyerek ulaşabildiğim yerlerden yaptığım için Tunalı'daki Gratis'e gidip hayvan deneyi yapmayan markalardan ne lazımsa alıp eve dönüyorum. Bir adet göz kalemi, bir rimel, duş jeli filan, böyle şeyler. Geçen gün hayatımda ilk defa far paleti aldım, bir de makyaj primer'ı, çok heyecanlıyım.

Palet nedir, primer ne işe yarar diye sağı solu kurcalarken bir takım yerli makyaj blogçularının instagram sayfalarını buldum, on binlerce takipçili sayfalar. Hepsi şöyle görünüyor:


Süpermarket broşürü gibi, yanyana dizilmiş ürünlerin fotoğrafları. Bu ekran görüntüsünü rastgele bir hesabın rastgele bir yerinden aldım, binlerce post ve hepsi böyle. Arada işte belki bir kedi fotoğrafı var, bir fincan kahve filan. Haydi ojeyi anlıyorum, sürmüşsün, biz de görüyoruz tam rengi nedir de geriye kalanlar ne olacak? Bu biraz yemek blogçusu olup da patateslerle soğanları dizmek ama tarifi vermemek gibi bir şey değil mi yahu? Nasıl süreceğim ben bunları yüzüme bacım, bana onu anlat.

Blog sayfalarına da gittim, üşenmedim. Oralar da böyle, ürün fotoğrafı dolu. Yani, "Bakın bu kalemi gözüme çektim, işte bu da fotoğrafı" bile yok, blogların yazarlarını asla görmüyoruz. Bunların bir de az takipçili versiyonları var, onlar daha feci. 6 liralık saç kremini saatlerce anlatıyor, saçının da fotoğrafını koymuş, makasla ve fön fırçasıyla koşmak istedim kızın üstüne doğru. Saçlar boyanmaktan perişan, tepesinde iki yerden dönüyor saçları, iki adet kel delik var yani kafasının tepesinde. Benim de var bir adet tepe dönerim, gördünüz mü hiç? Görmediniz.

Bazılarımız bu işlere daha meraklı, bazılarımız değil. Ama bu blog işinin okuyana biraz ilham vermesi gerekmiyor mu yahu? Türkçe yazan ve cruelty-free malzeme kullanan bloglar genelde iyi, oralardan bakıyorum ne alınır ne alınmaz diye, makyaj yapıp anlatıyorlar da. Onun dışında da yabancı bloglara, vloglara filan bakıyorum.

Bu minvalde inanılmaz gıcık kaptığım başka bir durum da kitaplar. Kitap fotoğrafları değil, gelip altına tavsiye bırakanlar.



Yaprak Fırtınası tavsiye de Kırmızı Pazartesi niye değil? Marquez Kolombiya'nın 300 nüfuslu bir köyünde yazıyor da yazıyor ve bir tek sen mi okuyorsun? Ben gerçekten anlamıyorum, bir hayli de cahil buluyorum böyle tavsiyeleri. Yüzyıllık Yalnızlık okuyan elbet diğer kitaplarını da alır okur. Başka Latin yazar tavsiye et? Ne lüzumsuz işler bunlar.

Tanımadığım ve sadece blogunu takip ettiğim bir kızın mesela, polisiye okuduğunu ben biliyorum. Yeni aldıklarını dizip instagram'a koymuş, içinde Agatha Christie var, o var, bu var. Ki sadece sosyal medyadan takip ederek Christie'yi çok sevdiğini de yine gayet iyi biliyorum. Gelip "Grange de tavsiyedir" yazıyor biri. Grange nasıl tavsiye hala? Gazlı içecek seviyorsanız koka kola diye bir şey var, tavsiyedir.

Kardeşim "Ama lütfen ekran görüntüsünün tepesindeki whatsapp mesajını kesme" diye eğlendi, şikayet ettiğim durumun bir de seyahat versiyonu olduğunu söyledi ve şunu yolladı:


Deniz mahsuşü ve grilled mürekkep balıkları. Sanırım o kadar endişelenmiş ki başka biri gelip ortalığı kendisinden önce tavsiyeye boğar diye, artık mahsuştu saromsaktı filan bir önemi kalmamış. Aç telefon anlat arkadaşına Lizbon'da ne yapılır, bu ne tür bir görgüsüzlüktür anlamakta güçlük çekiyorum.

Sosyal medya zehirlenmesi bence benimki. Çık di mi madem bu kadar sinirleniyorsun her şeye? Çıkamıyorum ve çok sıkılıyorum. Facebook'ta o kadar çok insanı blokladım ki geriye kalan bir avuç arkadaşımla zaten günlük hayatta da görüştüğümüz için alabildiğine manasız bir hal aldı o platformdaki varlığım. Twitter'dan o kadar şikayetçi değilim. Instagram'a da köpek fotoğrafı koymazsam öleceğim için mecburen girip çıkıyorum her gün.

Ayh neyse, gideyim biraz sokaklarda yürüyeyim. Spotify "Autumn Chill" diye bir liste önerdi, tam ihtiyacım olan uyuzluk mıyır mıyır. Dönerken de biraz dergi alırım. Lütfen hayat basit bir şey olsun ve içine mümkün olduğu kadar az insan girsin, bütün temennim bu.

May 24, 2016

Chasing Emre

Şunu kaç kere seyrettim bilmiyorum. James Corden'ı pek komik bulmuyorum ama bu carpool karaoke fikri çok güzel.



Sesini mi kıskanayım yoksa yazdığı şarkıları mı karar veremiyorum. Birinden birazcık olaydı bari. YU ŞUT Mİ DAAAAAVN BAT AY VONT FOOOL AY EM TAYTENİİİİYUUUMM!

Sia'nın sanatsal dışavurumlarından kendi derdime geçiyorum hemen, ben de önümü göremiyorum.


(Bahaneyle fotoğrafını koydu -gözlerini devir-) Eski blog komşularım hatırlar belki, bir berber girdabındayım. Derdimi anlayan, fiyatları da makul tutan, varlığımı varlığına armağan etmekten çekinmeyeceğim Emre'yle maceramız 6 sene önce başladı. Dükkanı alt sokakta, annemlerin yan apartmanındaydı, pijamayla gidebiliyordum. Sonra Emre bunaldı; varoluşsal buhranlar, otoriteye isyan, telefon kullanmayı reddetmeler, patlayan kanalizasyon borularıyla filan bezeli o 6 sene boyunca ben Ankara'yı boydan boya gezdim Emre'ye ulaşabilmek için.

Çok iyi berber, o arada arkadaş olduk, gözüm kapalı oturdum o berber koltuğuna hep. En son Kızılay'da bir yerlerde buldum, saçımı kesti ve kötü haberi verdi, yeni dükkan açıyormuş. Size google maps'ten gösteriyorum vaziyeti hemen:


Ben alt taraftaki gri yuvarlaktayım, Emre'nin yeni dükkan ise en üstteki kırmızı iğne. Aslında o kırmızı iğne bile değil, mahallenin göbeği orası, dükkan biraz daha yukarlarda. Havaalanı yolunun yarısına tekabül ediyor bu mesafe, Havaş'a binsem olur yani. Buna yakın mesafeleri gittiğim oldu benim, Altınpark'ı filan hep Emre sayesinde gördüm. Ama artık yapamayacağım.

Saç kestirme işinin bu kadar teferruatlı olmaması gerekiyor, teferruat olunca hemen vazgeçiyorum ben. Son berber görüşüm bu okul dönemi başıydı, 4 ay içinde önce kendim kısalttım kahküllerimi, sonra pes edip tokayla tutturmaya başladım. Son iki aydır filan kafamın tepesinde bir topuzla dolaşıyorum. Ve bıktım.

O yüzden şimdi evden çıkıp bizim sokaktaki Efsane Kuaför'e gidiyorum. Çok mutsuzum ama yapılacak en mantıklı şey bu. Beni affet Emre.


January 6, 2016

Ben Annene Ne Derdim?

Böyle sofralara o kadar çok oturdum ki bu fotoğrafı gördüğümden beri kafamın içi uğulduyor. Annem gene "Hep kendinden bahsediyorsun" diyecek ama sanırım ben etrafımda olan biteni kendime yapıştırmadan, kişiselleştirmeden anlamıyorum. Üstelik bu sefer çaba da sarfetmedim, ben bu sofraları biliyorum.


Diyarbakır Sur'da eve top mermisi isabet etmiş, bir kadın ölmüş. Evin duvarında koca bir delik var, sofra darmadağın; düşünün yemeğe oturacaksınız, duvardan top mermisi giriyor eve, anneniz oracıkta ölüyor. Terörü temizleyeceğiz diye girdiler mahallelere, kadınıyla çocuğuyla yüzlerce sivil öldü. Sivil dediğimiz, sizin gibi, benim gibi insanlar. Yemeğe oturuyorlar.

Bu sofra da Urfa Birecik'ten, sene 2006'ymış. Daha önce yazmışım, fotoğrafı kendi yazımdan aldım. O zamanlar hala bir anonim hava varmış burada, yüzümü buzlamışım.


Bakın her şey nasıl benim önüme doğru itelenmiş, bir dizimin yanında hiç açılmamış peçete pakedi var. Yıllarca oturdum ben böyle sofralara, evlere misafir oldum, hep önüme itildi tabaklar. Ne içeceğimi sorarlar, sayarlar "Kola, fanta (sarı kola), ayran...", ilk başlarda ne istiyorsam söylerdim. Sonra baktım evde olmayan şeyleri de sayıyorlar, olmayan bir şey istersem biri koşarak bakkala gidiyor, mutfaklara girmeye ve önlemimi almaya başladım.

Yanımda oturan Necmi Abi, hayatı boyunca kazılarda çalıştı, aşçıdır, tanıştığımızdan bu yana kolladı beni. Yine bu senelerdi, iki kız kazı evinden çıktık, alışverişe gittik. Dalmışız, ay şurada da bir çay içelim, kasetçiye de bakalım filan derken bir türlü dönmeyince evdekiler paniğe kapılmış. Telefonum evde şarj oluyor, ulaşamıyorlar, Necmi Abi bütün Urfa'yı tavaf etmiş, herkese bizi soruyor, bir Alman ve bir Türk kız, yokuz ortalıkta. Olanlardan habersiz eve döndük, hakettiğimiz fırçayı yerken Necmi girdi kapıdan, kireç gibi olmuş suratı, sadece şunu dedi, "Ben annene ne derdim?"

Necmi Abi annemi tanımaz etmezdi, anca geçen yaz tanıştılar. O gün yediğim fırça mırça koymadı, ettiği laf kaya gibi oturdu içime.

Yabancı mabancı demediler, evlere girdim, çocuklarla oynadım, dağ başlarında bir sürü erkek ile çalıştım, çadırlarda kaldım, dağlara tepelere çıktım, her yeri gezdim, hastanelere taşındım, evde bakıldım, başkalarını hastanelere taşıdım. Bir keresinde kazmanın sapına "Prenses Mina" yazmıştı gençten bir oğlan, başıma başka hiçbir şey gelmedi. Kazı başkanı bana hediye etti kazmayı, taşıyamam diye bıraktım, keşke bırakmasaydım. Hayatımda ilk ve son prensesliğim oldu bu.

Bu memleketin güney doğusu beni hiçbir şey sormadan bağrına bastı. Annemin umrunda olmadığı halde annemin emanetiymişim gibi hep sapasağlam eve yolladılar; yanıma peynir, salça, iğne oyası, toprak kaplar, üzerlikler falan katarak.

2014'te Urfa'daydık, üç kız. Rastgele bir otel seçmiştik internetten, Balıklı Göl'e yakın. Kızlar gelirken havaalanından şarap almış, otelin kısmen inşaat halindeki çatısına çıktık ilk gece, karanlıkta bir-iki bardak içip odalarımıza döndük. Ertesi gece sandalyeler belirmişti çatıda, kenarda bir yerde hafif bir ışık ayarlamışlar, önümüzü görebildik. Bir sonraki gece mahçup bir oğlan bir tabak fıstık getirip kaçtı, Tahsin Bey yollamış. Oteli işleten abi-kardeşin abi olanı Tahsin. Öyle bir bilmek ama bilmemek hali, bir rahat bırakma, bir incelik.

Şarap sonunda bitti tabii, biz çatıya çıkmaya devam ettik. Manzaralıydı çatı.


Uzun kaldık, ahbap olduk, çaylı kahveli de oturduk çatıda, Tahsinli de oturduk. Bir akşamüstü ona da anlattım, benim burada hep iyi anılarım var diye. "Sen nasıl bakarsan öyle görürsün" dedi. Ben başka türlü bakmak bilmiyorum.

Kimsenin yüzüne bakacak halim kalmadı. Tankla topla barış gelir mi? "Biz şimdi sokaklarınıza girip her şeyi dümdüz edeceğiz, bittiğine karar verdiğimizde bitecek, sonra yeniden yapılandıracağız hayatı." Annesi, babası, kardeşi öldürülmüş çocuklara ne anlatacağız, neyin sözünü vereceğiz? Bu terör temizlemek değil, daha da terör yaratmak. Oturduğum yerden bakınca bile anlamak mümkün.

Ben devlete değil, benim gibi insanların sözlerine inanıyorum. Cizre'de, Silopi'de, Sur'da biri diyorsa ki "Evde oturuyorduk, evimizi taradılar", ona inanıyorum. Biri "Annem sokak ortasında vuruldu, amcam yanına koştu, o da vuruldu. Amcamı aldık, annem 7 gündür yerde yatıyor" diyorsa, ona inanıyorum. Gezi zamanı kardeşim eve gelip "Abla akreple sıkıştırdılar bizi, polis silahın namlusunu teker teker hepimizin suratına doğrultup kahkaha attı, sonra gitti" dediğinde kardeşime inandım. Ali İsmail'i polis ve esnaf dövdü dediler, inandım.

İstanbul'da Dilek Doğan'ı eve arama yapmaya gelen polis vurdu dedi ailesi; çamur medya dedi ki ev cephanelik gibiydi, Dilek polise saldırdı, ateş etti. Aileye inandım.

10 Ekim günü biz alanından bir ucundan çıkarken diğer ucundan gelen çevik kuvvet gaz attı dediler, onlara da hemen inandım. Çünkü devletin çeşitli uzantılarıyla ilişkimizin bir formülü var:


Aynen böyle görünüyor.