Showing posts with label benim de bi kalbim var. Show all posts
Showing posts with label benim de bi kalbim var. Show all posts

September 4, 2020

Ah Kalbim!

 Başka şeyler yazacaktım. Kedi, köpek, hava sıcak filan. Ama Birol Ünel ölmüş. 


Allahım çok mutsuzum şu anda, barbar kocamı arayıp ağlamak istiyorum ama şehirlerarası araba kullanıyor. Kendi kendime ağlayacağım bir süre.

Bir daha asla ilk defa yapamayacağım şeyler var; ilk defanın o mideye inen yumruk etkisi, hayatın içinde kısacık bir an. Tekrarı olmuyor, aynı şey olmuyor. Duvara Karşı'yı ilk defa izlemek de bunlardan biriydi. 

Beton bir duvara karşı son sürat, patlak frenler. Umarım bundan sonrasında huzur vardır. Dünya yalan çünkü.

December 17, 2019

Samimi Anlar, Sökülen Kentler, Aşılar

Lucky'den sonra ne okuyacağımı bilemedim, hemen bir siyamlı polisiyeye başladım. Siyamlar da avutmadı beni. O arada Sevda'nın çevireceği yeni kitap belli oldu. Baktım ikizler var, aile dramlı gerilim filan. Çevrilecek, basılacak ohooo aylar sürecek diye düşünürek indirdim ve okuyuverdim, valla bayağı sürükleyici bir roman çıktı.

Hafta sonumu da sağa sola sinirlenerek geçirdim.


Vıcık vıcık samimi anlar çünkü başbakan bir kadın, yetmezmiş gibi bir de genç, güzel filan. Saygı görmenize yetmiyor yani bir ülkenin gencecik yaşınızda size güvenip oy vermiş olması.

Sputnik'i takip etmeyi geçen yaz bıraktım, bıraktığım anın ekran görüntüsü de var:


Böyle arka arkaya denk gelmişti tweetler, daha da çok sinirlenmeme sebep oldu. Evrensel'in tweetinden kaç para ödendiğini öğrenebiliyorken neden sizin "PEKİ O BEDEL NE??!!...." gazeteciliğinizi takip edeyim?

Bir bu "tık gazeteciliği", bir de üzerime yağan reklamlar. Gene geçen yaz, Cumhuriyet'te bir eski haber okumaya kalktım:


Böyle sabit de kalmıyor sayfa tabii, kutular açılıyor, kapanıyor, videolar oynamaya başlıyor. "Ay lanet olsun okuyacağım habere" diye kaçtım.

Koca Hasankeyf'i de yok ettik. Gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum.


600 senedir orada duran camiyi yerinden etmek de bizim başarımız olmalıydı tabii ki. Her şeyi söküp Arkeopark diye bir yere taşıyorlar, bilmiyorum nedir o Arkeopark. Ama gözümde Gökçek'in Ankara'nın orta yerine diktiği dinozor parkından bir farkı yok.

Arkeolojinin ve tarihin bütün numarası şundan ibaret: olayları, kişileri, eserleri bir bağlam içinde değerlendirmek. Bir yapı, o yapıya çıkan yol, o yapının etrafındaki diğer yapılar, o yapıya sırtınızı yasladığınızda gördüğünüz manzara filan ile birlikte bir anlam kazanıyor. Bir yapı sadece muazzam şekilde inşa edilmiş olduğu için değil, 600 sene boyunca gördüğü geçirdiği ile de var oluyor. 600 senedir kaç kuşak insanın hatırasındaki yeri ile, o insanların toplu belleğindeki yeri ile.

Yav, Bergama Sunağı'na neden söyleniyoruz o zaman? Çaldılar, çaldılar, hırsız Almanlar. Çalmamışlar, ferman var padişahtan "Aman alın götürün" diye. Yerinden koparıldığı için söyleniyoruz.

Sunağı ait olduğu kentten, tepeden, ağaçtan söküp beton bir bina içinde numune gibi sergiledikleri için söyleniyoruz. O sunağın Bergama için ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyoruz bugün çünkü sunak Berlin'de. Bergama'da sunak yerine bir boşluk var.

Ben şimdi ne anlayacağım bu camiden? Cami nehre bakıyordu, nehir binlerce yıldır akıyordu, insanlar binlerce yıldır alıştıkları gibi yaşıyordu. Halfeti'de baraj yüzünden taşınmak zorunda kalan insanları nereye yerleştirdiklerini biliyor musunuz?


Issızlığın ortasındaki bu kutulara. Halfetililerin bahçeleri, ağaçları vardı, nehir kıyısında verimli toprakları vardı.

Yaşam tarzları ne olacak? Kültür? Ya İtalya'da 600 yıldır aynı sirkeyi, aynı yerde üreten aile var. Yemin ederim ağlayasım geliyor. Sirke kültürel miras oluyor, biz Orta Çağ kentimizi yok ediyoruz.

Bu ülkede Arkeologlar Derneği var, yok sanmayın diye yazıyorum. Benim de arada kendime hatırlatmam gerekiyor gerçi. Var bir dernek. Bir yerlerde, sessizce.

Soner Yalçın'dan da hırsımı alamıyorum. Toplumsal sinirim bir yana, ben bu çocukluk hastalıklarından hiç birini geçirmedim. Su çiçeği hariç. Onu da geçirmezdim ama benden 9 yaş küçük kuduz bir birey olan kardeşim okuldan kapıp eve taşıdı. Birileri aptal diye, çocuklarını aşılatmıyor diye bu yaşta kızamık filan olursam ben gider o kızamıklı çocuğun ailesinin evini yakarım. Arabalarını kundaklarım.

Cem Say'ın yazısını şuraya bırakıyorum. Oda TV'ye yollamış ama yayınlamamışlar, Cumhuriyet yayınlamış:

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1708458/asilar-hakkinda-gercekleri-okumaya-cesaretiniz-var-mi.html

Üzerinize atlayacak reklamlar için ben özür dilerim, Cumhuriyet utanmıyor çünkü.

Uzaktan öberek gidiyorum, çıkıp yürüyeceğim, yürümekte fayda var.

December 11, 2019

Büyük Oyunlar, Küçük İnsanlar

Bir ara sabahları hızlıca gazeteye, 5 dakika filan da twitter'a bakıp kapatıyordum, günler sanki normalmiş gibi geçiyordu. Kaçmak ne kadar mümkün? Hiç mümkün değil. Ceren Özdemir'in öldürüldüğünden haberim vardı, sadece bu kadarından haberim vardı. O akşam barbar kocamla akvaryuma bitki dikiyorduk, aldığımız ıvır zıvırın kullanma kılavuzlarını okuyorduk, arkada televizyon açıktı. Güvenlik kamerası görüntülerini gördüm, "Şafak, kız fark etmiş herifi. Ah allahım fark etmiş" dedim, oracıkta ölecek gibi oldum. Kalktı kanalı değiştirdi. Kocamın böyle şeylere tepkisi hep bu, gözümüzün önünden kaldırıyor. Bilmiyorum sonra kendi içinde neler oluyor, neler düşünüyor. Eskiden kızıyordum, artık kızmıyorum. Herkesin baş etme yöntemi farklı.

Ertesi gün twitter'a bakınca fark ettim ki milyonlarca kadın anlamış Ceren'in o hafifçe yana dönen başının ne demek olduğunu. Oturup ağladım.

Sonra bunlar dökülmeye başladı:



Bu insanlar akıl hastası mı yoksa bu "büyük oyunu görelim"cilikten kariyer mi yapıyorlar bilmiyorum.

Soner Yalçın'ın yazısına tıkladım, "Ben, Silivri, kitap çalışmalarım, Kırmızı Kedi" filan diye gidiyor, bu kelimeler koyu renkli basılmış. Polisiye okumanın faydalarından söz ederek girmiş lafa. Daha fazla okuyamadan kapattım.

Ben bunların öldürülen bir kadına üzülebildiklerini sanmıyorum. Sanıyorum ki bunlarda hiç empati filan gibi insan duyguları yok.

Dün akşamüstü Yavuz Oğhan'ın programını dinliyordum, Şerif Turgut bağlanıp da anlatana kadar bu Nobel alan Avusturyalı herifin kim olduğunu bilmiyordum. Göz ucuyla protesto edenler olduğunu görümüştüm. Şerif Hanım sayesinde herifin sadece faşist ve faşizm destekçisi değil, aynı zamanda psikopat olduğunu da idrak etmiş oldum. Miloşeviç köpeğinin arkadaşı olmak, soykırım inkarcısı olmak filan bir yana, herif kalkıp Boşnak kadınların sistematik tecavüze uğradığı o korkunç otelde tatil yapmış savaştan sonra.

The Intercept'ten iki yazı bırakıyorum;

https://theintercept.com/2019/11/28/peter-handke-nobel-prize-bosnia-rape-hotel/

https://theintercept.com/2019/12/10/the-king-of-sweden-gives-peter-handke-a-disgraceful-nobel-prize/

İlki, herifin otel tatili hakkında. İkincisi dün akşamki töreni anlatıyor.

Nobel komitesi bu herifi ve bunu kahraman olarak gören milyonlarca faşisti tasdik etti dün akşam. Bunların önünde eğilip dünyanın en prestijli ödülünü takdim etti. Marquez'e, Toni Morrison'a verilmiş bu ödülü bu sene bu sadist lağım çukuruna verdiler.

Bosnalıların yanında durmayı "Din kardeşlerimizi kesiyorlar!" diye bağış toplayıp o milyonlarca lirayı iç edenlere, Bosnalıların başına gelenleri kendi ajandası doğrultusunda kullanmaktan utanmayanlara bırakmamak gerekiyor. Yaşımız tutuyor, hatırlıyoruz, fotoğraflar var, videolar var, tanıklar var. Bunlara rağmen inkar ediliyorsa olanlar, inkar edenlerin sırtı sıvazlanıyorsa, durum görünenden de berbat.

October 17, 2019

Mutenalaştırabildiklerimizden Misiniz?

Amme hizmeti kapsamında babamın bu haftaki yazısının düzeltmelerini yaptım. O arada bir de "Canım sen de hep Osmanlıca kelimeleri tercih ediyorsun!" diye fırça yedim. "Çözdüler"i "hallettiler" ile değiştirdim çünkü. Meseleyi çözmek yerine meseleyi halletmek daha güzel geliyor kulağıma, ne bileyim. 74 yaşında benden daha modern bir Türkçe konuşuyormuş, "Binaenaleyh, namütenahi, gayrı tabii" filan diyerek kapattım telefonu.

Önceki gün veterinere bir buçuk saat geç gittik. Çünkü barbar kocam varlığımızı unutmak suretiyle eve bir buçuk saat geç geldi, o arada sanayide ustalarla çay içiyormuş. Külüstür bir arabası var, sanayide abilerle topluyorlar. Bir buçuk saat hazırolda bekledik köpenklerle.

Koko'nun patisinin üzerinde bir kütle belirmişti, geçenlerde kütlenin üzerinde bir de yara çıktı. Veteriner almaya kalkar, uyuşturur filan, aç götürelim diye mama da veremedim gerizekalılara. Hazırolda ve aç bekledik yani. Hakikaten almaya karar verdi veteriner kütleyi, cumartesi yeniden götüreceğiz.

Benimkilerin fotoğrafını aramaya üşeniyorum, annemin ayısının bir fotoğrafını koyayım:


Çomar'ın önlenemez gürbüzlüğü. Ve dev meyve yarasalarıyla olası akrabalığı.

Dün eve yürürken gördüm, bir alt sokağımızda yeni bir yer açılıyor. Bu sefer gerçekten hepsi bir arada, "Organik kafe-market-yoga atölyesi". Yemin ederim uydurmuyorum, tabelasını asmışlar. Yemin ederim abartmıyorum, her üç apartmanın birinin zemin katında var bunlardan. Bu kadar her şeyi bünyesinde toplamışı yoktu, artık o da var çok şükür.

Peki bu kafe-market-yogacının yerinde eskiden ne vardı? Bakkal vardı. Normal mahalle bakkalı. Ecnebilerin gentrification, bizim mutenalaştırma, elitleştirme filan dediğimiz bu bok, mahalle hayatını mahvediyor. Anahtarcılar, tesisatçılar, berberler, bakkallar, yufkacılar dayanamıyor çünkü kiralar fırlıyor. Onların yerine ise benim gibi bir mahalle sakinin hiçbir işine yaramayacak ama mahalle dışından yemeye içmeye organik almaya yoga yapmaya gelecek insanları çekmek üzere bu yeni nesil işletmeler açılıyor. O insanlar yemeye içmeye organik yogaya arabaları ile geliyor, dağ tepe park etmiş araba doluyor. İşte köftecinin dumanı salonunuza giriyor, organik kafe gece 12'ye kadar açık kalıyor ve sohbetler evin içine doluyor. Bakkalla selamlaşırken bunlarla selamlaşamıyorsun çünkü hiç öyle bir hâlleri yok, bakkala anahtar bırakırken bunlara bırakamıyorsun çünkü kim olduklarını bilmiyorsun. Alışveriş yapayım diyorsun, bayat bir açmayı 10 liraya satıyorlar. Glutenli ama sevgiyle imal edilmiş açma, kalbinde bir yaraya, ilerleyen günlerde ise bir tür tek taraflı kan davasına dönüşüyor. (Ama tabelası çok şık bayat açmacının. Ve kız mühendisken bırakıp hayallerinin peşinden koşarak bu açmacıyı açmış. Evet, açmalar bayat. Ve tanesi 10 lira. Çünkü mühendisliğin bıraktığı boşluk 3 liralık açmayla dolacak değil.)

Bunun aynısı Urla'ya da oldu. Öncesinde Alaçatı'ya da olmuştu zaten. Şimdi gidip gezdiğiniz Urla'da Urlalı kalmadı, bütün kafeler mafeler organikçiler hep dışarıdan gelip bu işlere soyunmuş, para kazanmaya çalışan insanlar. Her şeyin fiyatı 10 katına çıktı, herkes turist, her şey maviye boyandı. Annem geçenlerde sokaktan eve girmek üzere bahçe kapısına meylettiğinde, kapının önünde poz veren karısının fotoğraflarını çeken adam anneme eliyle "gelme gelme!" yapmış. Güldüm dinlerken ama bir yandan da insanın sinirleri bozuluyor. Bahçe kapısında hiçbir numara yok, kapı maviye boyalı sadece, arka tarafta da biraz çiçek miçek var işte. Normal bahçe kapısı. O Instagramlar nasıl dolacak di mi?

Bu çıldırmışlığın altını çizen hadiselerin en nadide örneklerinden biri barbar kocamın manav macerası. Sebze meyve alayım diye çıktı evden güzel bir bahar günü, geri dönemedi. Annemlerin Urla'daki ev ile Malgaca Pazarı arasında uzun bir cadde var, normalde 5-6 dakika sürmüyor Malgaca'ya ulaşmak. Nihayet eve dönebildiğinde burnundan ateş çıkıyordu. Meğer cadde üzerindeki kafelerden birinde Ertuğrul Özkök şarap içiyormuş. İnsanlar durup Ertuğrul Özkök'ün şarap içmesini seyrettikleri için cadde tıkanmış, barbar kocam tıkanıklığın ortasında mahsur kalmış.

Allah sonumuzu hayretsin. Ki etmeyecek. Böyle şeylerin sonu iyi olmuyor. Geriye sadece posası kalıyor her şeyin.

Çok müspet bir yerlere vardım gene gerçekten, böylece bırakıp gideyim bari. Sabah hava kapalıydı biraz, bir ara gök gürledi filan, bir miktar alışır gibi oldum kışın geliyor olduğu gerçeğine. Çok soğuk olursa buralara ağlama hakkımı saklı tutarak gidiyorum, naapıyorsunuz bu güzel perşembe günü?

July 26, 2019

Müttefik Olunuz

Ay oturduğum yerden üzüntüler içinde "Netflix eşcinselliğe özendiriyor" tartışmalarına bakıyorum. Çoğu zaman sadece bakıyorum, tıklayıp okumaya üşeniyorum, hepsi birbirinin aynı zaten, biraz dozu değişiyor sadece nefretin. Ama Akif Beki'nin yazısını okudum dün, bir "Nefret etmiyorum ama..." klasiğiydi. İnsan gerçekten olduğu yerden bir adım öteye evrilmiyor, nadiren mümkün olabiliyor bence fikren evrilmek. Muhalifimsi programlara çıkıyor olması bir adamın, bir zamanlar durduğu yerden ileriye gittiği, öğrendiği, geliştiği mânâsına gelmiyor. İş aradığı, kariyer imkânlarını değerlendirdiği mânâsına geliyor.

40 yaşındayım, yemin ederim nasıl özenilir eşcinselliğe anlayabilmiş değilim. Yani bu insanların hiç gey arkadaşı, eşi dostu yok mu, en çok da bunu merak ediyorum. Ben olsam "Ulan herhalde bana açılamıyorlar. NE BİÇİM BİR İNSANIM BEN Kİ BENİMLE KONUŞAMIYORLAR?!" diye kendimi sorgulardım.

Benim için konuşmak kolay, onun da farkındayım.


Şu koca ülkede Hande ve Didem'e yer yokmuş. Görünür olabilmek için, hakları için yürümek istedikleri şu anları hatırladıkça, Hande'nin koluna çizdiği o gökkuşağına baktıkça, birbirlerinin koluna girip ayağa kaldırdıkları görüntüler gözümün önüne geldikçe keder ve utanç basıyor.

Yıllarca televizyonda birkaç eşcinsel karakteri abartılı ve gülünç motifler olarak izledikten sonra bir anda "normal insan" eşcinsel karakter görünce fenalık geçiriyorlar. Babamı kısmen eğitmeyi başardık, bunlar da eğitilebilir aslında. Bizim söylediğimiz lafların da pek bir etkisi olmadı, babamın gündelik hayatına giren bir gey çiftin etkisi oldu. Çöp atarken karşılaşıp ayaküstü sohbet ediyorlar, "Kahve yaptım, gelin içelim" oluyor, evde yapılan reçelden iki kavanoz karşı tarafa gidiyor, hasta sokak kedisi yakalayıp ilaç yutturuyolar, birbirlerinin kargolarını alıyorlar. "Aşağı sokakta çöpe eski ayna atmışlar, aldım getirdim" oluyor, eski eşyaya kıymet vermekte buluşuyorlar; hayvan sevgisinde, çiçek ekmekte, zeytin ağacında, seyahat etmeyi sevmekte, demem o ki mutlaka bir yerlerde buluşuyorlar. Muhakkak ki buluşuyorlar, doğal olan o. Bakın gene de tamamen eğitildi diyemiyorum, 74 yıllık heteronormativ hayat bu, fena bir yere gelmedi diyebiliyorum. Her gün devam ediyor eğitimi. En son "Elektronik müzik ne acayip bir şey?!" diye aydınlanma yaşadı.

Bu yüzden Hande ve Didem çok haklıydı, "Biz de varız!" demekle, herkesle aynı hakları istemekle, hayatın içinde görünür olmak talepleriyle. Kısacık ve cesur hayatlarının önünde saygıyla eğiliyorum. Dizi seyredip eşcinsel olunmaz ama müttefik olunabilir. Tek başına değil, hep beraber kurtulacağız zira.

April 22, 2019

Geldim Ve Süratle Gittim

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki benim gibi plansız programsız ve de çapsız bir blog yazarının bile tefrika yapabilme imkânı var, gerçekten. Dün Kılıçdaroğlu'nun başına gelenleri, Notre-Dame'nın başına gelenin aksine, Sivas'la karşılaştırmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yoktu. Kalkar kalkmaz Sri Lanka'da olanları okuyarak başladığım güne kim olduğunu bilmediğim bir kadının "Yakın o evi! Yakın!" çığlıklarıyla devam ettim.

Buradan itibaren dört defa yazıp dört defa sildim, ben sinirleri bir hayli bozuk ama sıradan bir vatandaşım. Şuraya yazdıklarımın hakikaten ne uzun vadede bir kıymeti var ne de ufuk açıyor. Bir lüzumu yok, herkesin yazdıklarından farklı bir tarafı yok. Ölüm bu memlekette her türlü bağlamda o kadar kolay telaffuz ediliyor ki aklımı kaçıracak gibi oluyorum, en çok buna yanıyorum. Başkasının ölümünü isterken, birilerinin ölümünü gazeteden okurken; bunun bu kadar normal olmaması gerekiyor. "Niye ölüyoruz?" diye sormak da pek hoş karşılanmıyor üstelik, kabahat hep ölende çünkü.

Şu anda bu masadan kalkıp gitmezsem günlerce bu sabit pozisyonda kalabilirmişim gibi geliyor, bedenen ve ruhen. Ayrıca bir sigara daha içersem geriye doğru devrilerek bayılacağım sanırım. Gideyim yürüyeyim biraz, kendim de dahil kimseye faydam yok bugün.

January 16, 2018

Dolores / Geçen Sene 10

Lise 2'deydim The Cranberries'in Zombie'si çıktığında, MTV vardı. Akşam okuldan gelir gelmez MTV'yi açıyordum, o saatte Top 10 filan gibi bir liste oluyordu. Aylarca ilk sırada çaldı Zombie. En sonunda babam da ezberledi şarkıyı, öylesine evin içindeydi Dolores'in sesi. Vesileyle İrlanda'dan bahsetmiştik anam ve babamla, IRA'dan, açlık grevinden, çöp tenekesine bırakılmış bir bombanın öldürdüğü iki küçük çocuktan. Çünkü bizim evde bağlantıyı yakaladıysan muhakkak ki acılardan bahsetmek zorundasın, eğitim ve öğretim kapsamında.

15-16 yaşımın ergen dünyasının paralel bir boyutta var olmaya devam ettiğini düşünmekten hoşlanıyorum. Paralel maralel, her seferinde biraz daha çatırdıyor. Bundan sonrası hep yokuş aşağı, allah bilir kaç tane daha böyle yazı yazacağım. Ama 46 yaş çok genç. Çok.

Dün Birgül'ün attığı tweet benim de hislerime tercüman oldu.


Birgül zaten genellikle hislerime tercüman oluyor. Bir kere kısacık oturabildik diz dize şu hayatta, nasıl olabiliyor bilmiyorum. Bir kızkardeşlik gerçeği var hakikaten.

Geçen sene ağustos ayını bozkır sıcağında kendimizi eğlemeye çalışarak geçirdik. Ben Stephen King'in O'suyla yatıp kalkarak o allahın belası palyaçoyla mücadele ediyordum. Terasta yerde yatarken fotoğraf çekmişim:


Şehirde yaz mevsimini seviyorum. Bir sene tez mi bitirecektim, bir şey yapmam lazımdı, ilk defa kazıya gitmeyip Ankara'da kaldım o yaz. "Dünyanın en güzel şeyi yaz mevsiminde boş şehirde dolaşmak!" deyip durdum, yaşadığım sevinci görmeniz lazımdı.

Giderken şunu bırakayım, ergen odasında otururken Dolores'in elini tutmuş, sesinin peşinden gitmiş hepimiz için.

November 23, 2017

"Adil Yargılayan Biri Var"

Yazı yazmaya geldim fekat en ufak bir fikrim yok. Aç karnına ikinci kahveyi içiyorum, hava karanlık, bir-iki ufak lamba yaktım öğlen vakti.

Dün Mladiç duruşmasını seyrettim, bir yandan da kardeşimle mesajlaşıyordum. Herif daha ilk dakika içinde kendini salondan attırmayı başardı, "Bunların hepsi yalan! Bütün dünyaya yayılıyorlar, Asya'da ve Afrika'da savaşıyorlar! Gerizekalılar! Annelerinizi .ikeceğim!" diye bağırarak.

Yargılanması boyunca avukatlarının "Aaa yoo, bakın nasıl da iyi bir karakteri var. Soykırım yapılırken orada değildi ama?" diye savunduğu Mladic, karar duruşmasının daha ilk dakikasında Müslümanların hastalık gibi dünyaya yayıldığını haykırıp hakimlerin anneleri ile ilgili planlarını da açıklayarak defolup gitti kameraların önünden.

Çünkü faşizm genellikle küçük beyinlere yerleşip oralarda gelişiyor. Çap bu. Bu kadar olabiliyor. Ve arkadaşlar, bence bunun bir tedavisi yok. Yok yani. Zamanla geçmiyor, vicdan filan bir anda belirmiyor, pişmanlık bir gün gelip gökten inmiyor. Kafa çalışmıyor. Tek bir şeye basıyor o zavallı akılları, kendilerinden olmayana nefret. Mladiç'in her şeyin üstüne bir de emrinde ordu vardı, yarattığı yıkımın üstünden 20 küsur sene geçti, ne travması geçti ne de ortalık duruldu.

Sanırım karar okunurken salonda olmak istemiyordu. Mladic bağırmaya başlamadan önce avukatı yaşlılığından, tansiyonundan bahsetti uzun uzun, kararın ertelenmesini talep etti. Ertelenmeyecekse de gerekçeler atlansın, sadece karar okunsun istedi. Hakim reddediyordu ki herif ayağa fırlayıp bağırmaya başladı.

Neden gerekçeler okunmasın? Çünkü dünyaya canlı yayın yapılıyor ve günüyle saatiyle beraber kaç kişinin canına ne şekillerde sebep olduğu teker teker okunacak. Okundu da. Tam 11 suçtan hüküm giydi, bir tanesi soykırım yapmak olmak üzere. Tam bu anda video dondu, kardeşimden "Haydi bakalım. Mutlu musun abla?" diye mesaj geldi, panikle ne olduğunu sordum. "Müebbet. Hakim, savunmanın iddialarının bir önem taşımadığını söyledi," yazdı. Valla ağladım bir süre.

Bu sondu, bu özel mahkeme kendini imha edecek kısa süre içinde, yargılanacak kimse kalmadı. Haklarında verilen kararları temyize götürenler var ama Bosna'da işlenen savaş suçlarının hesabı görüldü sayacağız yani. Bosna'da Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar birbirleriyle yaşamak zorunda. Dün iki tane sokak röportajı seyrettim. Birinde karar açıklanmadan önce Sarajevo'lulara ne beklediklerini sormuşlar:



Hiçbir şey beklemiyoruz diyolar, diğerleri gibi ölüp gidecek diyorlar. Adil yargılansın, 40 yılsa 40 yıl, olursa müebbet olsun diyorlar. "Bizim aradığımız adalet bir gün sağlanabilir mi emin değilim ama adil yargılayan biri var," diyor o beyaz saçlı, yaşlı kadın.

Emin olun bu videodaki insanların her biri ya kuşatmayı yaşadı ya da kaçmak zorunda kaldı, ailesinden, sevdiklerinden kayıplar verdi. Benim gibi oturdukları yerden belirtmiyorlar fikirlerini. Bu sükunet benim 20 hayat yaşasam varabileceğim bir yer değil.

Diğer röportajda karar sonrası Sarajevo'nun doğu kısmında, Sırp Bölgesi içinde yaşayanlara fikirleri sorulmuş:



Olan hep Sırplara oldu, o bizim için bir efsane, karar tam bir rezalet, sanki hep Sırplar mı öldürdü? Peki o zaman bizi kim öldürdü? Herkes beraat etti, sadece biz Sırplar etmedik. O bir kahraman, o bizim liderimiz. Ratko Mladiç kimseye bir şey yapmadı. Srebrenica'da soykırım yapıldığına inanmıyorum. Mladiç suçsuz, o büyük bir adam.

Gazetecilerin böyle cevaplar almaları kesin olan bir mahalleye gittiklerine de eminim. Belki bir kişi bile olsa aklıselim laflar eden de oldu ama videoya eklemediler. Ya da gerçekten kime uzattılarsa o mikrofonu, bunları duydular. Bütün ihtimaller berbat.

22 sene geçmemiş gibi, bütün taraflar için capcanlı duruyor o kabus.

Neyse, demek ki insanlığın kabaca iki hali var. Biri cehalet ve nefret olarak paçalardan akıyor, diğeri Bosna Kasabı için bile adil bir yargılama istiyor. En umutsuzu bile "En azından allah adil yargılayacak," diyebiliyor.

Günün bilgisi: Sarajevoluların içinde ne varsa bize de biraz bulaşsın çok isterim. Ben öyle olamıyorum. Dün karardan sonra bile geçmemişti kuduzluğum, Nadire mesaj atıp "Mladiç'e uzun bir ömür diliyorum" dedi. Sustum ve hak verdim. O daha iyi biliyor kime nasıl beddua edileceğini çünkü annesinden öğrenmiştir, annesi de kendi annesinden.

Barbar kocamla Sarajevo'da bir savaş müze/sergisine girmiştik. Belgeler, videolar, röportajlar. Birkaç saat sonra çıktığımızda benim yaşayacak halim kalmamıştı; 5 sene geçti aradan, hala kelimesi kelimesine hatırlıyorum bazı tanıklıkları, anlatılanları. Bazı kısacık hatıralar insanı öldürmüyor, yıllarca yerlerde süründürüyor. O arada barbar kocam yolun kenarındaki katedrale bağırmaya başladı, "Bu niye burada? Bu yıkılsın! Kardeşlik mi kalmış, barış mı kalmış? Allah belasını versin Sırpların da dinlerin de!" diye.

Bütün intikamcı kuduzluğumla dönüp baktım, gene de onaylayamadım kocamı. O katedral de adeta bir Sarajevolu gibi çile çekmiş kuşatma boyunca, duvarlarında kurşun izleri var. Ben o şehri olduğu haliyle, geldiği haliyle, içiyle ve dışıyla çok seviyorum.

Bir sonraki gidişimizde kurşun izleri yamanmış, duvarlar yeniden sıvanmıştı. Umarım dünkü karar Bosnalıların iyileşmelerine katkı sağlar biraz da olsa. Asla tam olarak iyileşemeyecekler ama belki bu acı nesilden nesile zıplamaz, o günleri yaşamamış çocuklar taşımasın bari bu yükü. Pek umudum yok ama gene de umuyorum işte.


November 22, 2017

Belki Bu Sefer Biraz Adalet Olur

Boşnaklık çok tuhaf bir şekilde gündem oldu memlekette. Ne olduğunu bilmiyorum, öğrenmeye de çalışmadım. O herifi yolda ölürken görsem bir saniye durmam, yürümeye devam ederim.

Biz o faydacı yavşak ile meşgulken Eski Yugoslavya'da işlenen suçlar için kurulan Uluslarası Ceza Mahkemesi Radko Mladiç için karar verdi. Birazdan başlayacak kararın okunması. Şurada canlı yayın var, ilginizi çekerse diye.

Ben şimdi oturup bunu seyredeceğim, soykırımdan hüküm giymesini umuyorum bütün kalbimle.

Günün bilgisi: Boşnak ana babadan doğma bir annenin kızıyım. Orada kalan ailenin başına ne geldiğini bunca senedir öğrenebilmiş değiliz. Affetmek eminim çok büyük bir insanlıktır ama ben ne unutuyorum ne de affedebiliyorum. Hayatımda öyle yerlere gelemedim.

Bu bitince de 10 Ekim'de Gar'ın önünden yeni kamera görüntülerine ulaşılmış, oturup onları seyredeceğim. Unutmayayım, affetmeyeyim diye.

Daha güzel çarşambalar temenni ederek gidiyorum, çok öpüyorum.

November 2, 2017

Hıyarlık

Günün bilgisi: Bazen çok korkunç biri oluyorum.

Dün koşu bandında debelenirken solumdaki boş makineye bir kadın geldi. Full makyajlıydı, içimden hemen gözlerimi devirdim.

Anında da çok utandım kendimden, belki işten geliyor, bir saatlik boşluğu var ve spor yapacak. Kadını takdir edeceğime makyajına göz deviriyorum. Zaten bir saat boyunca minyon bir komando gibi sporunu yaptı. O makyaj da akmadı arkadaşlar! Akmadı! Daha nasıl şampiyon olsun o kadın?

Belki iş yerinden gelmiyor, belki spor yaparken de makyajlı olmak istiyor. Beni niye ilgilendirsin?

Tanımadığım etmediğim insanları dış görünüşleri üzerinden yargılamak çok hıyarca.

Tanıdığım ettiğim ve sevmediğim insanları ise dış görünüş de dahil olmak üzere her şeyleri üzerinden gömüyorum, bunu bırakacak değilim. Şu saatten sonra insan sevgisiyle dolamam ama sebepsiz yere göz devirdiğim kız kardeşlerim için şu yandaki çiçekleri bıraktım.

October 30, 2017

February 15, 2017

Kuyu / Ahmet / Şalanj!

Ay şu köpek çıktı ya o sondaj kuyusundan, ne sevindim anlatamam. Twitter'a girmeye korkuyordum kötü bir şey okuyacağım diye. Sabah kardeşim haber verdi, sonra şu videoyu seyredip kahve fincanımın üstüne ağladım zarıl zarıl.



Kimsenin dönüp bakmayacağı o karakafalı, doğuştan amca kaşlı çocuk için günlerdir çalışılmasına, insanların pes etmemesine, şu videodaki delice sevince filan ağladım valla. Memlekette hala itfaiye varmış, işini bilen madenci varmış, bilim yapan lise talebeleri varmış, Türk Taşkömürü Kurumu varmış ulan! Daha ölmemişiz.

Kuyudan çıkan köpekten Ahmet Şık'a atlıyorum, okusa bozulmazdı diye düşünüyorum. Ailemizin en sevdiği gazeteci Ahmet kapıdan çıkarken eline naylon torba içinde yemek artığı tutuşturmuşluğum var, birinin o gıdaları sokaktaki kedilere köpeklere indirmesi gerekiyordu. Son anda da utanmıştım, ay adam misafir, böyle torba veriyorum diye. "Aaa ver ver. Yahu ver noolacak, bırakırım ben kaldırıma?" diyerek kapmıştı elimden. Ahmet'in her şeyin yanında iyi bir kalbi var.

Şu saatlerde duruşması görülüyor. Oda Tv davasıymış, ben bu son tutuklanması ile ilgili sanmıştım. Yani bugün Fetöcüler yüzünden ifade veriyor. Sonra bir ara da Fetöcü/Pkklı/Her türlü törörcü olmak suçuyla ifade verecek. Neyse, baktım fotoğraflarda yüzü gülüyor, çatır çatır da konuşmuş. Onun bu yıkılmayan hali bana da güç veriyor. Şunları bulabildim şimdilik, bugünkü ifadesinden:



Kısa zamanda dışarı çıkıp yazmaya ve konuşmaya devam edeceğine inancım tam.

Buradan da bir şalanj hadisesine zıplayarak yazımı bitireceğim. İlham Kedisi Hanımefendi yazdı dün, soruları çok beğendim. En yakın komşularımı da dürttüm, biz bir grup olarak bu cumartesi başlıyoruz. Lütfen siz de gelin, şalanjlar ne kadar kalabalık o kadar eğlenceli çünkü. Soruları da şuraya koyayım, düşünürüz cumartesiye kadar.


January 26, 2017

(10) "Hiiiiç kusura bakmasınlar" (Elleri omuz hizasında kaldırarak)

İyi anıları insan zaten hatırlıyor, kötüleri de unutmamaya çalışıyorum, onlar da mevcudiyetimin temeli bir nevi.

Valla nostaljik teyzelikle itham edilmek pahasına yazacağım (yazının başlığı tam buraya referans veriyor), şu kolektif anımızı asla unutmak istemiyorum:


Tabii 2013 yazında, neticeyi kestirememekten kaynaklı herhalde, hoş bir naiflik de varmış. 7 Haziran'da mesela, seçim sonuçları belli olmaya başladığında salondan halay halinde fırlayıp terası dönmüştük birkaç tur, komşularımız telefonlarını tutup eşlerine dostlarına dinletmişti neşemizi. Yarım saat kadar sürdü bu sevinç, sonra koltuklara çöküp bu seçim sonucunu burnumuzdan fitil fitil getirirler mi diye tırnaklarımızı yedik.

Hem nasıl fitil fitil getirmek ama gene de o yarım saatlik "Ulan? Resmen biraz kazanır gibi olduk şu anda!" duygusunu da unutmak istemiyorum. Naapıcaz ben de bilmiyorum ama her sabah iyi kötü biraz umutla uyanıp yeniden başlamakta, "Ay bir adım daha atamayacağım" diyeni yerden kaldırmakta, ağlayana omuz olmakta filan, bilemediniz hiç unutmamakta bir mahsur yoktur gibime geliyor. Gidecek başka yerimiz yok çünkü.

Üstelik hala çok haklıyız.

January 24, 2017

(8) Ay Yooo! / Kısa Animasyon / "Gazetecine Mektup Yaz"

Şalanjımızın 8. gün sorusu şöyle, "Bir dahaki hayatında kim olmak isterdin?"

Bütün umudumu bu hayatı ecelimle sonlandırıp toprak olmaya bağladım ben, bir hayat daha istemiyorum. Çok uzun, çok yorucu, çoğu zaman çok manasız; üstelik bundan sonrası kuraklık muraklık. İklimsel felaket senaryolarını seyredip seyredip "İyi neyse, biz görmeyeceğiz en azından" diye birbirimizi onaylıyoruz barbar kocamla.

Zaten düşünüyorum da, 3 yaşında kafa üstü kuma atlamakla başlayan maceramda buralara kadar nasıl geldim ona da şaşırıyorum. Resmen yangın çıkınca kaçacağına durup yangına bakan insanım. Çok ısrarcı olurlarsa bir hayat daha vermek konusunda, bana değil insanlığa faydası olacak birine versinler. Beni de bıraksınlar ot olayım, çiçek olayım, ağaç olayım.

Anlaşmamız bu şekilde diye düşünüyorum, böyle düşünmekte bir tür huzur buluyorum. Tekrarlamak fikri, sonsuzluk fikri beni bunaltıyor. Ha vampir olacaksam bakın o olabilir. O zaman da allah bilir Jim Jarmusch'un Only Lovers Left Alive'ındaki Adam olurum ve sonsuza kadar sürecek bir depresyon içinde insanların eblehliğinden şikayet ederim. Gene ne insanlığa ne vampirliğe bir faydam olmaz.

Güzel bir kısa animasyon seyrettim biraz önce, siz de görün istedim:


BOLES from Spela Cadez on Vimeo.


Bir de mektup kampanyası var, şuradan okuyabilirsiniz. Şu anda dışarıdan gelen postalar teslim edilmiyor; buna tepki olarak ne kadar çok mektup yollarsak o kadar iyi, belki aşarız bu tecridi diye düşünmüşler. Ben Ahmet Şık'a yazacağım bir mektup, eğer yazmak istiyor ama yollamaya çekiniyorsanız bana yollayabilirsiniz. Kendiminkiyle beraber postalarım.

January 16, 2017

Kudiler. Kitaplar. Şalanj Haberi.

Dün bir aileye daha gezdirdim annemlerin kiralık evi, bu sefer derli toplu, düzgün insanlardı. Oturdukları ev küçükmüş, daha büyüğünü arıyorlarmış. Fakat bir yerden sonra "Bu ev çok büyük, nasıl ısınacak?" diye dertlendiler, medeni bir şekilde ayrıldık. Yani bilemiyorum ev o kadar büyük mü ya da nasıl ısınıyor çünkü babamı o evde kafasında bereyle dolanırken hatırlıyorum, annem de kombiyi biraz daha açacağına üstüne bir tane daha kazak giyen insan.

Isınma işini münazara ederken birdenbire "Satmayı düşünür müsünüz?" diye sordular, hayatta hiçbir soruya bu kadar kesin cevap vermedim ben. Tabii ki düşünmüyoruz. Annemler düşünse bile ben kendimi kapıya zincirlerim. Neden bilmiyorum, dna'mın derinliklerinden bir ses "EV SATILMAAAAZ!" diye haykırıyor. Ayrıca çok seviyorum o evi, arka tarafta güzel bir bahçesi filan var apartmanın. Köpenklerle ve Sarıkafa'yla piknik denemelerimiz oldu.


Laftan anlamaz, tasmayla çekince de bozulur. Kendi planı var hayatla ilgili, müdahil olunsun istemiyor. Kudi'nin bebekliğini sadece annemle babam gördü, bir kare fotoğraf yok ortada. Hayatımın büyük gizemlerinden biriydi, geçen akşam çözülmüş olabilir. Twitter'da gördüğüm bir fotoğrafı anneme yolladım:


"Ortadakinin aynısıydı" dedi annem. İyi ki görmemişim bu halini, sadece düşüncesiyle bile heyecandan aklımı kaçıracak gibi oluyorum.

Ay geçen cuma da biraz aklım oynadı yerinden, bir Bilgen var İstanbul'da çünkü. Orada bir Bilgen var uzakta, gitmesek de görmesek de o Bilgen bizim Bilgenimizdir. Buralar vasıtasıyla ahbap olduk, ben blog yazmadıkça neşeyle dürter beni. Kargo yollamış, açınca şunları buldum:


"Allaaaah!" diye bağırdım vallahi, sizden saklayacak değilim. "İyi olacak her şey" kargosuymuş, öyle dedi. Okudukça buraya da yazarım, birkaç gündür kapaklarını sevip yanağıma sürtüyorum. Ay biri de imzalıydı bu arada, hem imzalı hem köpenkli:

A photo posted by Mina (@kokobella) on


İçimde bir umut, bir tür uyuz direnç var. Ne olacak bilmiyorum ama en azından hala varız.

Buradan da şuraya atlıyorum hemen, Sonik Hanımcığım yeni meydan okuma şaaptı, şuradan sorulara bakabilirsiniz. 17 soru, yarın başlıyoruz. Gelin siz de yapın, valla bakın biraz hayat gelir buralara hem.

Kompüterin başından kalkmaya debelendiğim şu anlarda şunu dinlemeye başladım:



Geçenlerde öğrendim ki bir de Bosna Hersek vatandaşlığı varmış Bono'nun, hediye etmişler. Kuşatma sırasında Sarajevoluların sesini duyurmuştu, kendi tarzıyla tabii, konserlerde dev ekranlardan Sarajevo'ya bağlanarak, oradaki insanlarla konuşarak filan. Eğlence nerede bitiyor, insanlık trajedisi nerede başlıyor, bir sınır yok mu allahaşkına diye eleştirmişlerdi grubu. Bilmiyorum, bazen herhangi bir ses, sessizlikten daha iyi olabiliyor. Sonra bir de konser verdiler Sarajevo'da. Bütün bunların bana ne hissettirdiğinin hiç önemi yok, Sarajevolular ne hissetti, tek ve biricik gerçek o.

Ben zaten Boşnak paşaportunu kıskanıyorum o allahın cezası güdüğün. Neyse. Günün yarısını böyle yedim, bari bir yandan U2 dinleyip bir yandan evi süpüreyim de tamamen çöpe gitmesin bu loş ve melankolik pazartesi. Yarın şalanjın ilk gününde görüşür müyüz?

January 10, 2017

Šta ima?

Yani diyorum ki "Naaber?" çünkü elimden gelen bu. Bir miktar da ayıp laf. Ayıp laflar mühim, Almanya'da doğup büyümüş kuzenim buraya ilk geldiğinde babama yapışmış, "Arif bana ayıp laf öğret" diye.

İkinci sefer kalktık gittik Sarajevo'ya, Balkan soğuğuyla da tanışmış olduk. Barbar kocam yerlere yapıştı, ben biraz boğaz ağrısıyla filan atlattım sanırım. Akıl alacak gibi değildi, gene de turistliğin şanındandır diye dolaştık sokaklarda.

Buradan çıkabilmek de hiç kolay olmadı. Çünkü Ankara-İstanbul uçuşu, uçuştan birkaç saat önce kar yüzünden iptal oldu, havayolları da "Eeee naapıcaz şimdi biz?!" gibi sorulara cevap vermediğinden iş başa düştü. Ben olsam evde büzülür kalırdım ama barbar kocam bu sıfatını alnının akıyla hakettiğinden delirmiş gibi araba sürerek kar fırtınalarını yardık, Sabiha Gökçen'e ve Sarajevo uçağına ulaştık. Sadece bir kere kusmak için durdurdum arabayı. "Tamam kustum, bas bas bas!" Sabiha Gökçen'de de kontuar görevlisine hislerimi anlattım, "Lütfen alın bu bavulu. Çok gitmek istiyoruz biz!" diye. Gerçekten gitmeyi hiç bu kadar istememiştim.

Sarajevo. Kocamın ifadesiyle "Süper model gibi kızların hatır hatır soğan yediği şehir."

Gene güzel kitap aradım okumak için, bu sefer buldum, yarısına geldim. Ozren Kebo'nun "Sarajevo-A Beginner's Guide"ında kuşatma sırasında tanık olduklarının etrafında şehrin oralılara ne ifade ettiği var, kaçmak ve kalmak ikilemi var, hatırlamak ve unutmak dertleri var, kara mizah var. Geleneksel olarak kara mizah; savaş hatırası delik deşik binalar yüzünden kendi şehirlerine "Peynir Şehir" diyen başka millet var mıdır bilmiyorum.

Ozren Kebo, bir şehrin güzelliğini ölçmenin şöyle bir yolu olduğunu anlatıyor; deli gibi yağmur başladığında eve kapanmak yerine şehir merkezine ineyim de bir kahve içeyim hissiyatına kapılıyorsanız güzel bir şehirde yaşıyorsunuz demektir. Ozren Kebo'nun elini görüyorum ve arttırıyorum, eksi 15 derecede, buz üstünde sekerek yılbaşı konserine gidiyorsanız sadece güzel bir şehirde değilsiniz, bir tür kolektif deliliğinin de içindesiniz demektir. Biz kendi aramızda buna "Balkan" diyoruz.

70bin kişiymişiz.



Diyor ki en meşhur Dino Merlin "Sarajevo bir zamanlar olduğu yerde mi hala?/Yoksa içime mi öyle doğdu?/Değişen bir şeyler var mı?"

Öğlen atmaya başladılar havai fişekleri bam güm, gece yarısına kadar alışmış oldum ben de bu vesileyle, sıçramalarım kesilmişti. Bir yanda katedral çanları, bir yanda lazer şeyleri, 10'dan geriye sayarken sadece 2'ye ve 1'e eşlik edebilerek, sarıla öpüşe girdik yeni yıla. Sonra da işte Dino Bey konserine yukarıdaki şarkıyla devam etti. Otele dönerken başkasının bacaklarıyla yürüyor gibiydim. Yani bacaklar yürüyordu ama benim bir dahlim yoktu. Yatağa girmeden barbar kocamı paşaportlarımızı yakmaya ikna etmeye çalıştım. Edemedim.

Dino Merlin'in bir plağını aldık, başına işler gelmesin diye bir bez çantaya koyup omzuma astım. Otelden fırladık, taksiyle havaalanına doğru yarı yoldayken haykırdım "Bez çanta yok!" Kocam bir plak için dönemeyeceğimizi beyan etti, taksici abi durayım mı döneyim mi bilemedi, zaten toplam üç kelimeyle ve birbirimizi dürterek anlaşıyorduk, pek de anlamadı patlak veren krizin mahiyetini. Yola devam ettik, ben arka koltukta çok bozuldum. Taksici abi aynadan bana bakıp bakıp üzüldü.

Havaalanının önünde bagajı açtık, bavulla beraber duruyordu bez çanta. Kim koydu bagaja, ne oldu bilmiyorum ama sevincimden zıpladım. Plağı çantadan çıkarıp abiye gösterdim, sinirleri bozuldu gülmekten. Dino Merlin buranın kimidir karar veremiyorum, Sezen Aksu'su belki. Gerçi bilemiyorum İstanbul 4 sene kuşatma altında kalsa Sezen Aksu hem kalıp hem de o arada iki albüm çıkarır mıydı. Kuşatma altındayken ülkesini temsil için Eurovision'a gider miydi, yarışmaya ulaşabilmek için havaalanında sniper ateşi altında uçağa koşar mıydı? Yarışmadan sonra dosdoğru şehrine döner, aynı uçaktan yine koşarak inip elektriği ve suyu olmayan evine gider miydi? Bunlar bir yana yarışmada 16. olmasını gülerek anlatır mıydı?

Neyse. Öğrenmeyi dileyeceğim cevaplar değil bunlar.
Sarajevo hala aynı yerdeymiş, bir şey değişmemiş. Ben de biraz ilham aldım, cesaret depoladım, soğuğu yedim ve güzelce kendime geldim.

Şarkıyı beğendiyseniz başındaki klarneti filan da kaçırmayın diye efsane Belgrad konserinden bir videoyu koyuyorum aşağıya.



Belgrad. Sırbistan'ın başkenti.
Kırılan şeyleri düzeltmek mümkün. Hayatta her şey mümkün.
Bizde de bu kadar insanlık olduğuna bütün kalbimle inanıyorum.


December 15, 2016

Travma Kartları

Türkiye Psikiyatri Derneği'nin hazırladığı bu kartları gördüm biraz önce, travma yaşamış eşinize dostunuza nasıl yaklaşacağınız konusunda tavsiye veriyor, derli toplu. Buraya da koyayım dedim.







Böyle şeyleri "ihtiyacınız olmaması dileğiyle" paylaşırlar ya hep, nöbetçi eczane listesi filan, bu öyle değil. Bu tür desteğe ihtiyacımız var. Birbirimize ihtiyacımız var; içimizden en azından birinin sakin, sabırlı ve iyimser olmasına ihtiyacımız var.

Gidip biraz köpenklerin yanına kıvrılayım, bilahare görüşürüz.

November 1, 2016

Tolaz'ın Başına Gelenler

Meğer mahallemizde Cumhuriyet Gazetesi bürosu varmış, dün Sarıkafa'yla çay içecek yer bulma çabalarımız ve annemlerin evinden çöp tenekesi yürütme planım arasında bir yerlerde gazetenin önündeki destek toplaşmasına denk geldik. Başkent'ten bildiriyorum; burada hepimiz o kadar endişeliyiz ki havada bir tuhaflık var.

Kendi içimde küçük bir aydınlanma yaşadım, lütfen gülmeyin, sıfır altyapı üzerine safi sinir bozukluğundan müteşekkil biriyim, el yordamıyla oluyor aydınlanmalar. "Bunların hesabı sorulacak", "Kazanacağız" filan diyoruz ve elle tutulur hiçbir gelişme olmadığı gibi göçtükçe göçüyoruz ya, o hesaplar yarın ya da öbür gün sorulmayacak, bunu anladım. Ve bunda bozulacak bir şey yok. Büyük ihtimalle benim kuşağım yaşlanacak ve hala birbirimize "Kazanacağız" diyor olacağız. Hemen yarın kazanacağımızdan değil, hem biz hem bizden sonra gelenler mücadeleyi bırakmayalım diye. Ben de istemezdim bahtımıza bu itiş kakış düşsün ama ilk değiliz, son da olmayacağız anlaşılan. Susacağımıza birbirimizi yüreklendirmemiz lazımmış.

Sabah kalktım, twitter'a bakmaya başladım, büzüldükçe büzüldüm. Sonra papağan çıktı ortaya.


Biraz sinirlerim bozuldu, "Allahım ne biçim bir yer bu memleket?!" diye. Sonra Sezgin Tanrıkulu olaya el koydu.


"Yalnız", yalın gibi yani. "Yanlış", yanılmak gibi. Neyse, önemli değil, papağan aç, hava soğuk. Çankaya Belediyesi ekip yollamış kurtarmak için, bunu da duyunca artık bıraktım kendimi, gözüm yaşardı gülmekten.

Faşizm çöktü üzerimize, dertten sigara üstüne sigara yakıyorum filan, derken papağan mahsur kalıyor. Tolaz bir de iki dil konuşuyor. Olaylar büyüyor, çok beğendiğim ve saygı duyduğum bir milletvekili de olanca ciddiyetiyle dahil oluyor. Belediye dahil oluyor. Sonra neden bu memlekette Marquez bu kadar seviliyor diye soruyoruz.

Ben bunları yazarken Tolaz ha çıktı ha çıkacak mühürlenen ofisten. Kıyamam çocuğa, bir an önce kurtulur umarım, buradan "çok yaşa sen canım Tolaz/her biji cane mın" diye elimden geldiğince selam yolluyorum. Gideyim kuru temizlemeden paltolarımızı alayım, hart diye kış geldi.

September 30, 2016

(5) Kainatın Aynasıyım Madem Ki Ben Bir İnsanım

Ay 5. güne geliverdik, bugün için bize ilham veren şarkı sözü yazmamız icap ediyor. Bütün sorulara şuradan ulaşabilirsiniz, hala geç değil. Bakınız Leylak Dalı bir oturuşta yarıladı şalanjı.

Önce şunu koyayım:


Yani ben de farkındayım, aylar öncesinin esprisini süründürüyorum ama hala gülüyorum, naapiyim. Neyse, şarkı değil, bir deyiş ve bana çok ilham veriyor.



Erdal Erzincan'ın yorumunu da beğeniyorum (Kalan Müzik'ten çıkan "Alevilere Kalan II"de var) ama ilk ağızdan dinleyelim istedim. Mustafa Ceceli şeysine hiç girmiyorum, o oğlan bana bozuk muhallebi gibi geliyor. Zaten bu toprakların sözünü Ceceliler değil Aşık Daimiler söylüyor, mirası onlar taşıyor. Ben de bütün samimiyetimle ve temiz bir kalple dinleyip benden sonrakilerin benim bıraktığım yerden alıp devam edeceğini umuyorum. Bu deyişte vücut bulan şey, sahip olduğumuz en önemli şey. Bizi buralı yapan, buraya bağlayan şey. Yoksa toprak, dünyanın her yerinde aynı toprak.

Bir yandan da öğreniyorum, öğrenmek de çok mühim. Bilmek çok mühim. Hayat çok mühim.
Dört elle arkadaşlar, dört elle sarılarak; "tırnak ile, diş ile, umut ile, sevda ile, düş ile". Valla öyle.

January 6, 2016

Ben Annene Ne Derdim?

Böyle sofralara o kadar çok oturdum ki bu fotoğrafı gördüğümden beri kafamın içi uğulduyor. Annem gene "Hep kendinden bahsediyorsun" diyecek ama sanırım ben etrafımda olan biteni kendime yapıştırmadan, kişiselleştirmeden anlamıyorum. Üstelik bu sefer çaba da sarfetmedim, ben bu sofraları biliyorum.


Diyarbakır Sur'da eve top mermisi isabet etmiş, bir kadın ölmüş. Evin duvarında koca bir delik var, sofra darmadağın; düşünün yemeğe oturacaksınız, duvardan top mermisi giriyor eve, anneniz oracıkta ölüyor. Terörü temizleyeceğiz diye girdiler mahallelere, kadınıyla çocuğuyla yüzlerce sivil öldü. Sivil dediğimiz, sizin gibi, benim gibi insanlar. Yemeğe oturuyorlar.

Bu sofra da Urfa Birecik'ten, sene 2006'ymış. Daha önce yazmışım, fotoğrafı kendi yazımdan aldım. O zamanlar hala bir anonim hava varmış burada, yüzümü buzlamışım.


Bakın her şey nasıl benim önüme doğru itelenmiş, bir dizimin yanında hiç açılmamış peçete pakedi var. Yıllarca oturdum ben böyle sofralara, evlere misafir oldum, hep önüme itildi tabaklar. Ne içeceğimi sorarlar, sayarlar "Kola, fanta (sarı kola), ayran...", ilk başlarda ne istiyorsam söylerdim. Sonra baktım evde olmayan şeyleri de sayıyorlar, olmayan bir şey istersem biri koşarak bakkala gidiyor, mutfaklara girmeye ve önlemimi almaya başladım.

Yanımda oturan Necmi Abi, hayatı boyunca kazılarda çalıştı, aşçıdır, tanıştığımızdan bu yana kolladı beni. Yine bu senelerdi, iki kız kazı evinden çıktık, alışverişe gittik. Dalmışız, ay şurada da bir çay içelim, kasetçiye de bakalım filan derken bir türlü dönmeyince evdekiler paniğe kapılmış. Telefonum evde şarj oluyor, ulaşamıyorlar, Necmi Abi bütün Urfa'yı tavaf etmiş, herkese bizi soruyor, bir Alman ve bir Türk kız, yokuz ortalıkta. Olanlardan habersiz eve döndük, hakettiğimiz fırçayı yerken Necmi girdi kapıdan, kireç gibi olmuş suratı, sadece şunu dedi, "Ben annene ne derdim?"

Necmi Abi annemi tanımaz etmezdi, anca geçen yaz tanıştılar. O gün yediğim fırça mırça koymadı, ettiği laf kaya gibi oturdu içime.

Yabancı mabancı demediler, evlere girdim, çocuklarla oynadım, dağ başlarında bir sürü erkek ile çalıştım, çadırlarda kaldım, dağlara tepelere çıktım, her yeri gezdim, hastanelere taşındım, evde bakıldım, başkalarını hastanelere taşıdım. Bir keresinde kazmanın sapına "Prenses Mina" yazmıştı gençten bir oğlan, başıma başka hiçbir şey gelmedi. Kazı başkanı bana hediye etti kazmayı, taşıyamam diye bıraktım, keşke bırakmasaydım. Hayatımda ilk ve son prensesliğim oldu bu.

Bu memleketin güney doğusu beni hiçbir şey sormadan bağrına bastı. Annemin umrunda olmadığı halde annemin emanetiymişim gibi hep sapasağlam eve yolladılar; yanıma peynir, salça, iğne oyası, toprak kaplar, üzerlikler falan katarak.

2014'te Urfa'daydık, üç kız. Rastgele bir otel seçmiştik internetten, Balıklı Göl'e yakın. Kızlar gelirken havaalanından şarap almış, otelin kısmen inşaat halindeki çatısına çıktık ilk gece, karanlıkta bir-iki bardak içip odalarımıza döndük. Ertesi gece sandalyeler belirmişti çatıda, kenarda bir yerde hafif bir ışık ayarlamışlar, önümüzü görebildik. Bir sonraki gece mahçup bir oğlan bir tabak fıstık getirip kaçtı, Tahsin Bey yollamış. Oteli işleten abi-kardeşin abi olanı Tahsin. Öyle bir bilmek ama bilmemek hali, bir rahat bırakma, bir incelik.

Şarap sonunda bitti tabii, biz çatıya çıkmaya devam ettik. Manzaralıydı çatı.


Uzun kaldık, ahbap olduk, çaylı kahveli de oturduk çatıda, Tahsinli de oturduk. Bir akşamüstü ona da anlattım, benim burada hep iyi anılarım var diye. "Sen nasıl bakarsan öyle görürsün" dedi. Ben başka türlü bakmak bilmiyorum.

Kimsenin yüzüne bakacak halim kalmadı. Tankla topla barış gelir mi? "Biz şimdi sokaklarınıza girip her şeyi dümdüz edeceğiz, bittiğine karar verdiğimizde bitecek, sonra yeniden yapılandıracağız hayatı." Annesi, babası, kardeşi öldürülmüş çocuklara ne anlatacağız, neyin sözünü vereceğiz? Bu terör temizlemek değil, daha da terör yaratmak. Oturduğum yerden bakınca bile anlamak mümkün.

Ben devlete değil, benim gibi insanların sözlerine inanıyorum. Cizre'de, Silopi'de, Sur'da biri diyorsa ki "Evde oturuyorduk, evimizi taradılar", ona inanıyorum. Biri "Annem sokak ortasında vuruldu, amcam yanına koştu, o da vuruldu. Amcamı aldık, annem 7 gündür yerde yatıyor" diyorsa, ona inanıyorum. Gezi zamanı kardeşim eve gelip "Abla akreple sıkıştırdılar bizi, polis silahın namlusunu teker teker hepimizin suratına doğrultup kahkaha attı, sonra gitti" dediğinde kardeşime inandım. Ali İsmail'i polis ve esnaf dövdü dediler, inandım.

İstanbul'da Dilek Doğan'ı eve arama yapmaya gelen polis vurdu dedi ailesi; çamur medya dedi ki ev cephanelik gibiydi, Dilek polise saldırdı, ateş etti. Aileye inandım.

10 Ekim günü biz alanından bir ucundan çıkarken diğer ucundan gelen çevik kuvvet gaz attı dediler, onlara da hemen inandım. Çünkü devletin çeşitli uzantılarıyla ilişkimizin bir formülü var:


Aynen böyle görünüyor.