Kuş sesleri geliyor dışarıdan, başka da bir ses gelmiyor. Terasa çıkıp dolandım, komşuların bir kısmı teras ve balkon yıkamaya girişmiş, hava güneşli bugün. Ben de tohum biriktirdiğim kavanozu çıkaracağım, biraz akşamsefası filan olması lazım, ekmeye başlayayım yavaş yavaş.
Saksağanların bizim terasta bir zulası olduğundan şüpheleniyordum. Çünkü hem zırdeli bu kuşlar hem de bazen Kudi ağzında bir adet cevizle salona giriyor. Kendi kendine ceviz avlamasına imkan yok, saksağanların sakladığı yerden çalıyordur diye tahmin ediyordum. Geçen gün nihayet gözlerimle gördüm; bir saksağan, getirdiği yer fıstığını büyük saksılardan birinin içine, yaprakların arasına sokuşturuyordu, diğer bir saksağan da balkon demirine konmuş gözcülük yapıyordu.
Ben kuş olsam, iki tane ayımsı köpeğin yaşadığı bir terasta gıda biriktirmem ama saksağanlar bence biraz da işin heyecanını seviyor. Köpeklerin anında görebileceği ama asla ulaşamayacağı yerlere konuyorlar, dakikalarca laf atıyorlar, bizimkiler akıllarını kaçırıyor HAVHOAV diye. Saksağanlar insan olsa, yol kesip haraç toplarlarmış, sonra siz kaçarken arkanızdan kahkaha atarlarmış gibime geliyor.
Twitter'da leylekler geldi mi, Yaren ne oldu diye bakınırken Alper Tüydeş'i bulup takip etmeye başlamıştım bir süre önce. O kadar güzel kuş fotoğrafları koyuyor ki anlatamam. Bazı kuşları hayatımda ilk defa görüyorum. Gerçi nerede göreceğim bu kuşları, apartmanda oturan insanım, yerimden kıpırdamıyorum. Neyse, Alper Bey yerinden kıpırdıyor allahtan.
Sorsalar, herhalde Karayipler'de filan yaşıyordur derdim, meğer Samsun Kızılırmak Deltası'ymış. Saz horozuymuş, çok ürkekmiş, görüp fotoğrafını çekmek zormuş.
Sam Neill'i sever misiniz? Ay ben çok seviyorum, dizilerde filmlerde görünce seviniyorum, sanki aileden biri gibi. Küçük video çekmiş, şarkılı:
Müzikli şalanja atlayıvereyim, gecenin üçünde dinlediğim bir şarkı. Valla uzun zamandır dertli gece üç müzik dinlemeleri yaşamıyorum, feci şekilde uyuyor oluyorum o saatlerde. Eskiden şunu dinlerdim, allah düşürmesin yeniden oralara. Ama çok güzel şarkıdır:
Madem Michael Stipe'ı gördük, adı uzun olan şarkı için de şunu bırakayım, It's The End Of The World As We Know It (And I Feel Fine), hem manidar:
Urla'da enginar çılgınlığı başlamış, yani normalde bu ara enginar çılgınlığının başlaması lazımdı. Belediye bandosu biraz sokaklarda dolaşmış, enginar dağıtmışlar kapıya çıkanlara ve sepet sallayanlara. Enginar Festivali kalabalığından susmamacasına şikayet ettim hep, şu anda burnumda tütüyor o manyaklık.
Hayat normale dönünce yapılacak şeyler 3: Urla'da Ömre Bedel Lokantası'nda Ömür Hanım o gün ne pişirdiyse yemek, İrmik Hanım Patisserie'den lavantalı ve keçi sütlü dondurma alıp annemlerin bahçede yemek, adını bir türlü aklımda tutamadığım eski taş evden bozma barın açık avlusunda espresso martini içmek.
Gideyim kitap okuyayım, aklıma başka yapacak bir şey gelmiyor. Naapıyosunuz, iyi misiniz?
Showing posts with label fotoğraf. Show all posts
Showing posts with label fotoğraf. Show all posts
April 18, 2020
November 18, 2019
İnternetler, Bisikletli Kızlar
Gelip gelip buraya "Hah işte kış geldi, tamam artık gökyüzü ayı gibi gri" yazıyorum, ertesi gün güneş açıyor, kuşlar ötüyor filan ağaçlarda. Evde yaşayan bir adet sivrisinek var, yatak odasına da gelmiyor, öbür odada tek başına duruyor. Ne olacak böyle bilmiyorum. Çok ayva vardı ağaçlarda, kış soğuk geçecekti?
Ay bir takım planlarım vardı, sabah kalktım, yeni gün çok şeyler vadediyordu. Kahve içtim, kahvaltı ettim, terasta güneşte durdum biraz; yıkamaya halı vermiştim, onlar geldi. Sonra annemin internet siparişlerini vermek için bir oturdum, 3 saat kalkamadım. Fasulye ve nohut, bir de bal alınacak ama nereden alınacak? "Organik bal ne demek, bunu zaten arıların kendi kendilerine yapması gerekmiyor mu, organik olmayanını alırsak ne almış oluyoruz o zaman?!" diye isyan etti. Telefonu gene bozulmuş, babamın telefonundan aradı. Babam korkudan hâlâ yeni telefonuna geçmedi, eski telefon o kadar eski ki sesimi duymuyorlar. Babamı ağır işitmeye başladı sanmıştık bir süre, meğer telefon ses vermiyormuş.
Neyse, daha önce bunlara peynir meynir aldığım bir Kars çiftliği var. Adını hatırlayamadım çiftliğin, kurcalarken buldum, Çebiler Çiftliği'ymiş. "Anne, Çebiler'di değil mi?" dedim, "Ne kedisi ayol? Kediler diye çiftlik mi olur Kars'ta?" dedi. Ağlayasım geldi.
Siparişleri verdim, babamı arayıp anlattım, şunlar şunlar gelecek, şunları kapıda ödeyeceksiniz, öbürleri ödendi diye. "Fasulyeler nereden?" diye sordu, "Ovacık" dedim, "Haaa bizim arkadaşlar keh keh keh" dedi. "Bal filan da Kediler Çiftliği'nden" dedim, duymadı.
Ne yapacağım günün geri kalanıyla bilmiyorum. Pek bir şey de kalmadı zaten, 3 olmuş saat. Yıllar sonra tumblr'a girdim bir de, madem böyle geçecek bu gün, bari fotoğraf filan bakayım diye.
Peter Miller, Üzüm Hasadı Kızları, Fransa, 1957 yazıyor altında. Şurada gördüm. Ne güzel kızlar, ne güzel fotoğraf.
Tamam, artık kalkayım masadan. Bayağı gözlerim dalıyor boşluğa, öyle bir uyuzluk. Umarım sizin haftanız daha heyecanlı başlamıştır.
Ay bir takım planlarım vardı, sabah kalktım, yeni gün çok şeyler vadediyordu. Kahve içtim, kahvaltı ettim, terasta güneşte durdum biraz; yıkamaya halı vermiştim, onlar geldi. Sonra annemin internet siparişlerini vermek için bir oturdum, 3 saat kalkamadım. Fasulye ve nohut, bir de bal alınacak ama nereden alınacak? "Organik bal ne demek, bunu zaten arıların kendi kendilerine yapması gerekmiyor mu, organik olmayanını alırsak ne almış oluyoruz o zaman?!" diye isyan etti. Telefonu gene bozulmuş, babamın telefonundan aradı. Babam korkudan hâlâ yeni telefonuna geçmedi, eski telefon o kadar eski ki sesimi duymuyorlar. Babamı ağır işitmeye başladı sanmıştık bir süre, meğer telefon ses vermiyormuş.
Neyse, daha önce bunlara peynir meynir aldığım bir Kars çiftliği var. Adını hatırlayamadım çiftliğin, kurcalarken buldum, Çebiler Çiftliği'ymiş. "Anne, Çebiler'di değil mi?" dedim, "Ne kedisi ayol? Kediler diye çiftlik mi olur Kars'ta?" dedi. Ağlayasım geldi.
Siparişleri verdim, babamı arayıp anlattım, şunlar şunlar gelecek, şunları kapıda ödeyeceksiniz, öbürleri ödendi diye. "Fasulyeler nereden?" diye sordu, "Ovacık" dedim, "Haaa bizim arkadaşlar keh keh keh" dedi. "Bal filan da Kediler Çiftliği'nden" dedim, duymadı.
Ne yapacağım günün geri kalanıyla bilmiyorum. Pek bir şey de kalmadı zaten, 3 olmuş saat. Yıllar sonra tumblr'a girdim bir de, madem böyle geçecek bu gün, bari fotoğraf filan bakayım diye.
Peter Miller, Üzüm Hasadı Kızları, Fransa, 1957 yazıyor altında. Şurada gördüm. Ne güzel kızlar, ne güzel fotoğraf.
Tamam, artık kalkayım masadan. Bayağı gözlerim dalıyor boşluğa, öyle bir uyuzluk. Umarım sizin haftanız daha heyecanlı başlamıştır.
October 2, 2017
Üçüncü Gün / Aslında Bir De Künefe Yedim, Yazmaya Üşendim
Cumartesiler eğlencesini ve heyecanını yitirmiş olabilir ama pazar günlerinin sıkıntısına hiçbir şey olmadı, aynı şekilde duruyor. Niye bilmiyorum, bu yaşımda hala ödev yapmamışım ve temiz gömlek yok seviyesinde bunalıyorum.
Eğer barbar kocam terasta oturmuş sabit bir noktaya bakmıyorsa annesine gidiyoruz pazarları. Urla'dan sabun sipariş etmişti, dün onları da götürdüm. Olivurla diye keçi sütlü zeytinyağlı sabun, üç çeşidi var. Kayınvalidem şeker hastası, cildi pek dertli bu sebeple. Bu sabunların iyi geldiğini söyledi, şuraya linkini koyayım, belki denemek isteyen olur. Urla'da Mermerli Çeşme'nin oralarda Ayerya Organik Ürünler diye dükkanları var, ben dükkandan aldım.
Kayınvalidemin iki iri kediyle paylaştığı evine ulaşmak için Kızılay'dan geçiyoruz, meclisin oralar polis doluydu. Sırf normal polis de değil, çok havalı siyah minibüsler filan vardı antenli mantenli. Meğer yasama yılının açılış töreni varmış. Sonra helikopter de çıktı ortaya zaten. Hiçbir şeyden bıkmadım bu helikopterlerden bıktığım kadar.
Günün büyük kısmını twitter'dan Katalan referandumunu takip ederek geçirdim. Oy verme işinin kendisinde pek takip edecek bir şey yok tabii, fakat İspanyol polisinin hiç kalır yanı yokmuş. Anneme laf attım, ay insanların kafalarını yarıyor polis diye. Cevap geldi:
Annemle konuşmak bende bazen Anıtkabir'e çelenk bırakıyormuşum gibi bir his uyandırıyor. Teşebbüsün de bir b'si düşmüş ama tablet kucağında, yakın gözlüğü, sekiz kedi, iki köpek filan allah bilir nasıl bir ortam, şaapamadım. Estağfurullah zaten ben kiiim, teşebbüsün b'sinin önemi neee. Hiç.
Bu cevabın üzerine devlet müessesesine dair hislerimi açıkladım, ona cevap vermedi. Tenezzül. İki tane z var.
Ay buradan "Sonunda T yok"a geçerdim ama kendimle ilgili bir şey farkettim, ben bayağı linççi bir insanım. Orta Çağ'da yaşasam elimde meşaleyle en önde koşarmışım ev yakmaya filan. Bu yüzden hislerimi ev ortamında ve arkadaşlarım arasında yaşamakta fayda görüyorum. Buradan sadece sağda solda okuduğum "Herkesin başına gelebilir" mızıldanmasına itiraz etmek istiyorum. Bence bu öyle bir hadise değil. Yıllardır edebiyle, kurallara uyarak, sakin sakin araba kullanan milyonlarca insanı bu bokun içine sokamazsınız. Öyle insanlara gelip arkadan çarpıyorlar işte.
Dün gördüğüm şu fotoğraf çok etkileyiciydi:
Kaç gündür sesleri çıkmıyordu, kardeşimle damadımızı dürttüm, Mara'nın fotoğraflarını yollamalarını istedim. Şu pek hoş olmuş:
Bir de şunu kaydetmişim dün kompüterime:
Ay benim de bisikletle ilişkim aynen böyle. Bisiklet ne kadar havalı ne kadar sportifse ben de bir o kadar yanlışlıkla yanına ışınlanmış gibiyim. Hala bilmiyorum bisiklete binmeyi, öğrenmeye çalışmak da aklıma gelmiyor. Zaten ortalıkta bisiklet de yok.
Gidiyorum ben, aldı başını gitti bu yazı, usulca kalkıyorum masadan. Yarın görüşürüz, öBtüm.
Eğer barbar kocam terasta oturmuş sabit bir noktaya bakmıyorsa annesine gidiyoruz pazarları. Urla'dan sabun sipariş etmişti, dün onları da götürdüm. Olivurla diye keçi sütlü zeytinyağlı sabun, üç çeşidi var. Kayınvalidem şeker hastası, cildi pek dertli bu sebeple. Bu sabunların iyi geldiğini söyledi, şuraya linkini koyayım, belki denemek isteyen olur. Urla'da Mermerli Çeşme'nin oralarda Ayerya Organik Ürünler diye dükkanları var, ben dükkandan aldım.
Kayınvalidemin iki iri kediyle paylaştığı evine ulaşmak için Kızılay'dan geçiyoruz, meclisin oralar polis doluydu. Sırf normal polis de değil, çok havalı siyah minibüsler filan vardı antenli mantenli. Meğer yasama yılının açılış töreni varmış. Sonra helikopter de çıktı ortaya zaten. Hiçbir şeyden bıkmadım bu helikopterlerden bıktığım kadar.
Günün büyük kısmını twitter'dan Katalan referandumunu takip ederek geçirdim. Oy verme işinin kendisinde pek takip edecek bir şey yok tabii, fakat İspanyol polisinin hiç kalır yanı yokmuş. Anneme laf attım, ay insanların kafalarını yarıyor polis diye. Cevap geldi:
Annemle konuşmak bende bazen Anıtkabir'e çelenk bırakıyormuşum gibi bir his uyandırıyor. Teşebbüsün de bir b'si düşmüş ama tablet kucağında, yakın gözlüğü, sekiz kedi, iki köpek filan allah bilir nasıl bir ortam, şaapamadım. Estağfurullah zaten ben kiiim, teşebbüsün b'sinin önemi neee. Hiç.
Bu cevabın üzerine devlet müessesesine dair hislerimi açıkladım, ona cevap vermedi. Tenezzül. İki tane z var.
Ay buradan "Sonunda T yok"a geçerdim ama kendimle ilgili bir şey farkettim, ben bayağı linççi bir insanım. Orta Çağ'da yaşasam elimde meşaleyle en önde koşarmışım ev yakmaya filan. Bu yüzden hislerimi ev ortamında ve arkadaşlarım arasında yaşamakta fayda görüyorum. Buradan sadece sağda solda okuduğum "Herkesin başına gelebilir" mızıldanmasına itiraz etmek istiyorum. Bence bu öyle bir hadise değil. Yıllardır edebiyle, kurallara uyarak, sakin sakin araba kullanan milyonlarca insanı bu bokun içine sokamazsınız. Öyle insanlara gelip arkadan çarpıyorlar işte.
Dün gördüğüm şu fotoğraf çok etkileyiciydi:
Kaç gündür sesleri çıkmıyordu, kardeşimle damadımızı dürttüm, Mara'nın fotoğraflarını yollamalarını istedim. Şu pek hoş olmuş:
Bir de şunu kaydetmişim dün kompüterime:
Gidiyorum ben, aldı başını gitti bu yazı, usulca kalkıyorum masadan. Yarın görüşürüz, öBtüm.
October 1, 2017
İkinci Gün / Dutlar, Zeytinler
Çalışmayı bıraktığımdan bu yana cumartesilerin de eski manası kalmadı. Tam tersine, çok acil bir şey olmadıkça evden dışarı çıkmıyorum. Dün de çıkmadım. O ıspanak gene olmadı yani, hala kuru soğan yok evde, dondurucuya tıktım ıspanakları.
Dün sabah annem bir link yolladı, buraya da koyacağım, Yugoslav ülkelerinde 1920'lerde çekilmiş manzara, günlük hayat ve insan fotoğrafları. Kurt Hielscher diye bir Alman fotoğrafçı, bu yıllarda Avrupa'da seyahat edip hayatı fotoğraflamış, çok beğendim.
Şuradan ulaşabilirsiniz. Şu köy evinin güzelliğine bakın lütfen.
Bu fotoğraflara bakıp hayaller kuruyordum ki Zihni Beyciğim de Melih Cevdet Anday'ın Bosna seyahati yazısını yolladı. Annemin yolladığı linki Zihni Bey'fendiye, onun yolladığı yazıyı da anneme ilettim.
Melih Cevdet Anday'ın çok güzel Bosna yazısı şurada. Annem dedi ki:
Umarım dövmüştür Çetin Altan'ı.
Ceviz fidanı haberine çok duygulandım çünkü henüz ortada bir tarlamız filan yok. Barbar kocamla günde 12 saat mesai yaparak dolandık Urla ve Karaburun civarında, beğendiğimiz tarlaların çoğu bu annem-babam-ve diğerlerinin oluşturduğu gruptan gelen "ORADA YAŞANMAZ!" itirazıyla listeden çıktı. Neden çıktı? Çünkü en az paraya en çok metrekareyi arıyoruz.
Neyse, bu uzun ve zorlu bir yol, en azından bir adet cevizimiz var. Zaten bu bağ bahçe işleri için Kudret ve Tülay çiftine güveniyorum, Urla'da bir orman kenarına yerleşip de tam kapasite çiftçilik yapan bir tek onlar var. Skalanın diğer ucunda "Hay allah bu zeytinliği de dünya paraya aldık, ne yapacağımızı bilmiyoruz" diye zeytinlere karşı rakı içenler var. Ve vay canına eski solcuların bazılarında ne para varmış maşallah, akıl alır gibi değil. Anamı babamı ve Kudret ile Tülay'ı ayırıyorum, hayatları boyunca çalışıp para biriktirdiler, gözümle gördüm. Ve Urla'ya geldiklerinde Urla'da sadece Urlalılar ve keçileri vardı. 4 dönüm bir zeytinlik 825 bin lira değildi yani. Oha.
Dünün bir kısmını emlak ilanlarına bakıp tarla arayarak geçirdim. Bir ara annem aradı, komünal tarladalarmış, kuruttukları dutlar kapkara olmuş, çok üzülmüşler. Dedi ki acaba Nadire'yi arayıp sorabilir miymişim, onun annesi nasıl kurutuyor, annemler neyi yanlış yapmış olabilir. Annemi refüze ettim çünkü kız Dersim'e doğru yola çıktı dün, çekmiyor telefonlar. Telefonu kapattım, Nadire sanki dutları duymuş gibi "Ben sevimli Elazığ'a geldim" diye mesaj attı. Yav Elazığ'ın sadece şehir merkezini gördüm, gerçekten. Neyse.
Dut meselesinin çözülmesine de aracılık etmiş oldum. Silkeleyerek toplarsan kararıyormuş dutlar. Urla'dayken de zeytinleri döverek toplayınca ağacın bir sene küstüğünü öğrenmiştim. Benim ağaçlarım olunca silkelemeyeceğime ve dövmeyeceğime dair and içtim.
Dün de kaslarım ağrımaya devam etti, hamlık ne berbat bir şeymiş. Bugün biraz daha az ağlıyorum kıpırdayınca.
Gideyim ben. Gitmeden şunu bırakayım aşağıya. Urla'ya gitmeden annem yollamıştı "Al, dinle" diye. Urla'da da Tülay Teyze beni "Altın hızmaaaa mülayiiim" diye karşılayınca iyice yer etti türkü. Hala bazı sabahlar uyandığımda kafamda çalıyor. Hem Elazığ'ı da tamamen gömmemiş olayım. (Şehir merkezi hariç.)
Dün sabah annem bir link yolladı, buraya da koyacağım, Yugoslav ülkelerinde 1920'lerde çekilmiş manzara, günlük hayat ve insan fotoğrafları. Kurt Hielscher diye bir Alman fotoğrafçı, bu yıllarda Avrupa'da seyahat edip hayatı fotoğraflamış, çok beğendim.
Şuradan ulaşabilirsiniz. Şu köy evinin güzelliğine bakın lütfen.
Bu fotoğraflara bakıp hayaller kuruyordum ki Zihni Beyciğim de Melih Cevdet Anday'ın Bosna seyahati yazısını yolladı. Annemin yolladığı linki Zihni Bey'fendiye, onun yolladığı yazıyı da anneme ilettim.
Melih Cevdet Anday'ın çok güzel Bosna yazısı şurada. Annem dedi ki:
Umarım dövmüştür Çetin Altan'ı.
Ceviz fidanı haberine çok duygulandım çünkü henüz ortada bir tarlamız filan yok. Barbar kocamla günde 12 saat mesai yaparak dolandık Urla ve Karaburun civarında, beğendiğimiz tarlaların çoğu bu annem-babam-ve diğerlerinin oluşturduğu gruptan gelen "ORADA YAŞANMAZ!" itirazıyla listeden çıktı. Neden çıktı? Çünkü en az paraya en çok metrekareyi arıyoruz.
Neyse, bu uzun ve zorlu bir yol, en azından bir adet cevizimiz var. Zaten bu bağ bahçe işleri için Kudret ve Tülay çiftine güveniyorum, Urla'da bir orman kenarına yerleşip de tam kapasite çiftçilik yapan bir tek onlar var. Skalanın diğer ucunda "Hay allah bu zeytinliği de dünya paraya aldık, ne yapacağımızı bilmiyoruz" diye zeytinlere karşı rakı içenler var. Ve vay canına eski solcuların bazılarında ne para varmış maşallah, akıl alır gibi değil. Anamı babamı ve Kudret ile Tülay'ı ayırıyorum, hayatları boyunca çalışıp para biriktirdiler, gözümle gördüm. Ve Urla'ya geldiklerinde Urla'da sadece Urlalılar ve keçileri vardı. 4 dönüm bir zeytinlik 825 bin lira değildi yani. Oha.
Dünün bir kısmını emlak ilanlarına bakıp tarla arayarak geçirdim. Bir ara annem aradı, komünal tarladalarmış, kuruttukları dutlar kapkara olmuş, çok üzülmüşler. Dedi ki acaba Nadire'yi arayıp sorabilir miymişim, onun annesi nasıl kurutuyor, annemler neyi yanlış yapmış olabilir. Annemi refüze ettim çünkü kız Dersim'e doğru yola çıktı dün, çekmiyor telefonlar. Telefonu kapattım, Nadire sanki dutları duymuş gibi "Ben sevimli Elazığ'a geldim" diye mesaj attı. Yav Elazığ'ın sadece şehir merkezini gördüm, gerçekten. Neyse.
Dut meselesinin çözülmesine de aracılık etmiş oldum. Silkeleyerek toplarsan kararıyormuş dutlar. Urla'dayken de zeytinleri döverek toplayınca ağacın bir sene küstüğünü öğrenmiştim. Benim ağaçlarım olunca silkelemeyeceğime ve dövmeyeceğime dair and içtim.
Dün de kaslarım ağrımaya devam etti, hamlık ne berbat bir şeymiş. Bugün biraz daha az ağlıyorum kıpırdayınca.
Gideyim ben. Gitmeden şunu bırakayım aşağıya. Urla'ya gitmeden annem yollamıştı "Al, dinle" diye. Urla'da da Tülay Teyze beni "Altın hızmaaaa mülayiiim" diye karşılayınca iyice yer etti türkü. Hala bazı sabahlar uyandığımda kafamda çalıyor. Hem Elazığ'ı da tamamen gömmemiş olayım. (Şehir merkezi hariç.)
December 27, 2016
"Güzel Şeyler Olacakken"
Bitti bitiyor sene, şurada kalmış 4 gün. Düşündüm biraz, 2016'nın en neşeli, en sevindirici şeyi hayatımıza giren yarı kör, dişleri dökülmüş, zaman zaman kan işeyen benekli bir köpek oldu. Yani 2016 biraz mutluluk verdi ama onu da haşat halde verdi.
Neyse, benekli kıçını eve soktuk ya çocuğun, gerisi önemli değil. Hafta sonu tatili için Çek sınırında küçük bir köye gitmişler, fotoğraf yolladılar.
Kamufle olmuş ormanda kurban olduğum.
Yılbaşına kadar yazar mıyım emin değilim, yazmama ihtimalime karşı laflar hazırladım. Aşağıdaki fotoğrafı gördüğüm andan beri aklımdan çıkaramadım, açıp açıp bakıyorum.
Soldaki ağlayan kadına, ortada profilden görünen genç adama ve sağdaki adama bakıyorum. Onlarca etkileyici fotoğraf içinden ben bunu seçerdim, bu her şeyi o kadar güzel ve eksiksiz anlatıyor ki. Dünyanın batıyor oluşunu, boka batmış olduğumuzu, bokun içinde gene de insan olduğumuzu. 2016'ya soldaki kadın olarak girdim, sağdaki adam olarak çıkıyorum.
Tam bunu yazarken Birgül'ün şu yazıyı paylaştığını gördüm, lütfen okuyun siz de: http://www.5harfliler.com/sagdaki-adam-kendi-sozleriyle/
Battık ama boğulmuyoruz çünkü birbirini tanımayan bir grup insan olarak aynı yere bakıp aynı şeyi düşünüyoruz. Bu ortak keder, ortak korkular kurtarır belki bizi. Kurtaramazsa da önemli değil, 2016 dediğimiz bu insaniyet testinden delirmeden ve "Hala İnsandır" sertifikasıyla çıktım. Tam insan değil belki ama iş görecek kadar insan. Ayağımızı yere biraz daha sağlam basıp duracağız burada, başka da bir planım yok.
2017'den hiçbir şey istemiyorum, huzuru ve mutluluğu getirip kapımızın önüne bırakmıyorlar. İçim kurumasın istiyorum sadece; ben kendi kendime bakarım, iyileştiririm, düzeltirim.
Size iyi seneler dileklerimi, 2016'ya da bu şarkıyı bırakıp gidiyorum. Yüzüne haykırmışım gibi düşünsün.
Neyse, benekli kıçını eve soktuk ya çocuğun, gerisi önemli değil. Hafta sonu tatili için Çek sınırında küçük bir köye gitmişler, fotoğraf yolladılar.
Kamufle olmuş ormanda kurban olduğum.
Yılbaşına kadar yazar mıyım emin değilim, yazmama ihtimalime karşı laflar hazırladım. Aşağıdaki fotoğrafı gördüğüm andan beri aklımdan çıkaramadım, açıp açıp bakıyorum.
Soldaki ağlayan kadına, ortada profilden görünen genç adama ve sağdaki adama bakıyorum. Onlarca etkileyici fotoğraf içinden ben bunu seçerdim, bu her şeyi o kadar güzel ve eksiksiz anlatıyor ki. Dünyanın batıyor oluşunu, boka batmış olduğumuzu, bokun içinde gene de insan olduğumuzu. 2016'ya soldaki kadın olarak girdim, sağdaki adam olarak çıkıyorum.
Tam bunu yazarken Birgül'ün şu yazıyı paylaştığını gördüm, lütfen okuyun siz de: http://www.5harfliler.com/sagdaki-adam-kendi-sozleriyle/
Battık ama boğulmuyoruz çünkü birbirini tanımayan bir grup insan olarak aynı yere bakıp aynı şeyi düşünüyoruz. Bu ortak keder, ortak korkular kurtarır belki bizi. Kurtaramazsa da önemli değil, 2016 dediğimiz bu insaniyet testinden delirmeden ve "Hala İnsandır" sertifikasıyla çıktım. Tam insan değil belki ama iş görecek kadar insan. Ayağımızı yere biraz daha sağlam basıp duracağız burada, başka da bir planım yok.
2017'den hiçbir şey istemiyorum, huzuru ve mutluluğu getirip kapımızın önüne bırakmıyorlar. İçim kurumasın istiyorum sadece; ben kendi kendime bakarım, iyileştiririm, düzeltirim.
Size iyi seneler dileklerimi, 2016'ya da bu şarkıyı bırakıp gidiyorum. Yüzüne haykırmışım gibi düşünsün.
November 11, 2015
Hızımı Alamadım
Sonik Hanımcığım mimlemiş, bir fotoğraf seçip ne hissettirdiğini yazıyormuşuz, hem ona hem de kendime verdiğim sözü tutarak acıklı değil neşeli bir fotoğraf buldum.
Geçen bahar kızlarla Halfeti'de tekneyle turlamıştık ve tabii ki ben teknenin kendisinden başlayarak canlı ve cansız bir dizi şeyle münakaşa etmiştim ama olsun, bu an ne güzeldi. Hava güzeldi, biz beraberdik. Filtre de yok fotoğrafta, kendi kendine böyle mavi. Parmaklar bana ait.
Hızımı alamadım bir de şunu koyacağım.
Bir takım işler için şehre inmiştik, dönerken yol ağzında durdu Mustafa Abi, hiç doğru dürüst fotoğrafımız yok diye bu pozu verdik, bakanlık temsilcisi de çekiverdi, yıl 2009. Ne gülmüştük o gün. Bizi Kelibişler'den çıkarabilirsiniz ama Kelibişler'i içimizden çıkaramazsınız.
Dayanamayıp bir de şunu ekliyorum, hayatımın kedisi Mi. Kimse yokken o vardı.
2006 ya da 2007 olması lazım, başbaşa mutlu günlerimizde. Hala çok özlüyorum, başka hiçbir kediyi de böyle sevemedim. Drama kraliçesi, hem gıcık hem şişman ilk gözağrım.
Ay anılar geçidi. Gidip kek mek bir şey yapayım, huzur hamurda bence.
Geçen bahar kızlarla Halfeti'de tekneyle turlamıştık ve tabii ki ben teknenin kendisinden başlayarak canlı ve cansız bir dizi şeyle münakaşa etmiştim ama olsun, bu an ne güzeldi. Hava güzeldi, biz beraberdik. Filtre de yok fotoğrafta, kendi kendine böyle mavi. Parmaklar bana ait.
Hızımı alamadım bir de şunu koyacağım.
Bir takım işler için şehre inmiştik, dönerken yol ağzında durdu Mustafa Abi, hiç doğru dürüst fotoğrafımız yok diye bu pozu verdik, bakanlık temsilcisi de çekiverdi, yıl 2009. Ne gülmüştük o gün. Bizi Kelibişler'den çıkarabilirsiniz ama Kelibişler'i içimizden çıkaramazsınız.
Dayanamayıp bir de şunu ekliyorum, hayatımın kedisi Mi. Kimse yokken o vardı.
2006 ya da 2007 olması lazım, başbaşa mutlu günlerimizde. Hala çok özlüyorum, başka hiçbir kediyi de böyle sevemedim. Drama kraliçesi, hem gıcık hem şişman ilk gözağrım.
Ay anılar geçidi. Gidip kek mek bir şey yapayım, huzur hamurda bence.
March 25, 2015
Panait ve Nikos Gibi Oturalım mı?
Ay gene düştüm ben ya, nasıl olabiliyor anlamıyorum. Kudi dışarda havlamaya başladı diye bir hışım kendimi terasa attım, atmamla yere yapışmam bir oldu. Görünürde bir şeyim yok, Kudi'yle konuşmuyoruz şu anda, sinirimden Koko'ya da atar yaptım.
Sabah her şeye gıcık kaparak uyanmıştım zaten. Tchibo'ya email yazdım, içinde atarlı soru işaretleri var bol bol. Gerizekalı olduğum için önce iki kişiye okutup onay aldım, böyle normal insan siniri gibi olsun istedim, zavallı biri gibi olmayayım. Kardeşim biraz daha çemkirmemi söyleyince biraz daha çemkirdim, öyle yolladım emaili. Bakalım ne olacak. (Aaaa şimdi telefon ettiler, bugün halledeceklermiş. Şüpheler, şüpheler. Ben artık oradan alışveriş yapmak istiyor muyum, ondan da emin değilim.)
Bugün Panait Istrati ve Kazancakis'in bu fotoğrafını gördüm. Meğer elele tutuşup Sovyetler Birliği'ni gezmeye gitmişler 1927-1928'de.
Burası Gürcistan'da bir Milli Park'mış. Allahım ne kadar sevimliler, heykellerle bir örnek pozlar falan. İnsanın yanaşıp arkadaş olası geliyor.
Okuldan eski bir arkadaşım bir ara facebook'ta "Neden artık kimse simli kartpostal yollamıyor?" diye sormuştu, tabii hemen müdahale ettim "Ay istediğin simli kart olsun, ohoooo!" diye. Kısa sürede işler çığrından çıktı, geçenlerde şunu yolladı bana.
Kartın dışı böyle güllü, yanık yanık; içini açınca kalpler fırlıyor, üç boyutlu. Bir de üstüne parfümlü kart, aklımı kaçıracak gibi oldum ahahahhahha! Bunun boy ölçüşecek kart bulmak için Tandoğan'daki asker pasajına gitmem gerekiyor olabilir.
Asker pasajı deyince aklıma tuhaf bir şekilde annem geliyor. Birkaç sene önce annem ve babam, beni ve arkadaşım Sarıkafa'yı kollarının altına sıkıştırıp Gar Lokantası'na götürdü. Ordan Cermodern'e yürüdük falan derken o altgeçide girdik, sağlı sollu asker eşyası satan dükkanlar, "Anonslu kaset doldurulur"lar, yeşil donlar, ne ararsanız. Sarıkafa'yla önden önden yürüyoduk ki arkada kalan annemin sesi geldi, kendi kendine yüksek sesle şu soruyu soruyordu: "Aaa acaba burda kırmızı ruj bulunur mu? Rujumu unutmuşum ben!"
Hala emin değilim, bizle mi eğlendi yoksa kısacık bir an ruj bulabileceğini mi düşündü. Belki de askeri vesayete hakaret etmiştir meh meh meh. Ay kötü kötü espriler öfff.
Gideyim ben, üç saattir süründürüyorum bu yazıyı. Biraz önce çorap çekmecesi elimde kaldı, oturup sağına soluna çivi çakmak zorunda kaldım, bugünden pek hayır gelmeyecek anlaşılan. Bir şarkı koyayım, T-Rex'in çok güzel şarkısı Cosmic Dancer'ı bu sefer Morrissey söylüyor. Hiç dans etmiyoruz, ne fena.
Sabah her şeye gıcık kaparak uyanmıştım zaten. Tchibo'ya email yazdım, içinde atarlı soru işaretleri var bol bol. Gerizekalı olduğum için önce iki kişiye okutup onay aldım, böyle normal insan siniri gibi olsun istedim, zavallı biri gibi olmayayım. Kardeşim biraz daha çemkirmemi söyleyince biraz daha çemkirdim, öyle yolladım emaili. Bakalım ne olacak. (Aaaa şimdi telefon ettiler, bugün halledeceklermiş. Şüpheler, şüpheler. Ben artık oradan alışveriş yapmak istiyor muyum, ondan da emin değilim.)
Bugün Panait Istrati ve Kazancakis'in bu fotoğrafını gördüm. Meğer elele tutuşup Sovyetler Birliği'ni gezmeye gitmişler 1927-1928'de.
Burası Gürcistan'da bir Milli Park'mış. Allahım ne kadar sevimliler, heykellerle bir örnek pozlar falan. İnsanın yanaşıp arkadaş olası geliyor.
Okuldan eski bir arkadaşım bir ara facebook'ta "Neden artık kimse simli kartpostal yollamıyor?" diye sormuştu, tabii hemen müdahale ettim "Ay istediğin simli kart olsun, ohoooo!" diye. Kısa sürede işler çığrından çıktı, geçenlerde şunu yolladı bana.
Kartın dışı böyle güllü, yanık yanık; içini açınca kalpler fırlıyor, üç boyutlu. Bir de üstüne parfümlü kart, aklımı kaçıracak gibi oldum ahahahhahha! Bunun boy ölçüşecek kart bulmak için Tandoğan'daki asker pasajına gitmem gerekiyor olabilir.
Asker pasajı deyince aklıma tuhaf bir şekilde annem geliyor. Birkaç sene önce annem ve babam, beni ve arkadaşım Sarıkafa'yı kollarının altına sıkıştırıp Gar Lokantası'na götürdü. Ordan Cermodern'e yürüdük falan derken o altgeçide girdik, sağlı sollu asker eşyası satan dükkanlar, "Anonslu kaset doldurulur"lar, yeşil donlar, ne ararsanız. Sarıkafa'yla önden önden yürüyoduk ki arkada kalan annemin sesi geldi, kendi kendine yüksek sesle şu soruyu soruyordu: "Aaa acaba burda kırmızı ruj bulunur mu? Rujumu unutmuşum ben!"
Hala emin değilim, bizle mi eğlendi yoksa kısacık bir an ruj bulabileceğini mi düşündü. Belki de askeri vesayete hakaret etmiştir meh meh meh. Ay kötü kötü espriler öfff.
Gideyim ben, üç saattir süründürüyorum bu yazıyı. Biraz önce çorap çekmecesi elimde kaldı, oturup sağına soluna çivi çakmak zorunda kaldım, bugünden pek hayır gelmeyecek anlaşılan. Bir şarkı koyayım, T-Rex'in çok güzel şarkısı Cosmic Dancer'ı bu sefer Morrissey söylüyor. Hiç dans etmiyoruz, ne fena.
December 24, 2014
Tebrik Ederim Bülent Kılıç!
Time Dergisi, Bülent Kılıç'ı 2014 yılının en iyi "wire" fotoğrafçısı seçmiş. Hemen baktım ne demek oluyor diye; eski bir tabirmiş, telgrafla ya da telefonla yollanan fotoğraf manasına geliyormuş. Haber fotoğrafçısı filan gibi bir şey demek ki.
Dergi, bu fotoğrafı özellikle vurgulamış. 23 Ekim'de Işid'e yapılan bir hava saldırısı; kızıl alev topunun altına doğru bir Işid militanının silüeti seçiliyor.
Time'daki yazıya göz atarsanız, Bülent Kılıç'ın fotoğraflarından 40 tanesini görmek mümkün. Beni çok etkileyen bazı fotoğrafların onun elinden çıktığını farkettim, neden fotoğrafçıların adlarını bilmiyorum hiç diye kızdım kendime. Soma'da çektiği fotoğraflar mesela, insan nasıl unutur.
Şanlıurfa Suruç'ta çektiği bu aşağıdaki kareyi ilk gördüğümde basan hisleri tarif etmem mümkün değil.
Ve bu üç kare, Taksim Meydanı, Gezi'nin en güzel kızı ve Berkin'in cenazesi.
Fotoğrafla ilgili pek bir şey bilmediğimden, nasıl öveceğimi de bilmiyorum. Ama bunlar ne kadar dolu, ne kadar avaz avaz haykıran anlar.
Bir de şu fotoğrafı ekleyeyim, Bülent Kılıç görev başındayken bir başka fotoğrafçı, Yasin Akgül çekmiş.
Bülent Kılıç'la yaşıtmışız, 1979 Dersim doğumlu. Agence France-Presse için çalışıyor, aslında daha çok da toplumsal hafızamıza çalışıyor. Canıgönülden tebrik ediyorum, Time Dergisi benden bahsetmiş kadar gururlandım.
Dergi, bu fotoğrafı özellikle vurgulamış. 23 Ekim'de Işid'e yapılan bir hava saldırısı; kızıl alev topunun altına doğru bir Işid militanının silüeti seçiliyor.
Time'daki yazıya göz atarsanız, Bülent Kılıç'ın fotoğraflarından 40 tanesini görmek mümkün. Beni çok etkileyen bazı fotoğrafların onun elinden çıktığını farkettim, neden fotoğrafçıların adlarını bilmiyorum hiç diye kızdım kendime. Soma'da çektiği fotoğraflar mesela, insan nasıl unutur.
Şanlıurfa Suruç'ta çektiği bu aşağıdaki kareyi ilk gördüğümde basan hisleri tarif etmem mümkün değil.
Ve bu üç kare, Taksim Meydanı, Gezi'nin en güzel kızı ve Berkin'in cenazesi.
Fotoğrafla ilgili pek bir şey bilmediğimden, nasıl öveceğimi de bilmiyorum. Ama bunlar ne kadar dolu, ne kadar avaz avaz haykıran anlar.
Bir de şu fotoğrafı ekleyeyim, Bülent Kılıç görev başındayken bir başka fotoğrafçı, Yasin Akgül çekmiş.
Bülent Kılıç'la yaşıtmışız, 1979 Dersim doğumlu. Agence France-Presse için çalışıyor, aslında daha çok da toplumsal hafızamıza çalışıyor. Canıgönülden tebrik ediyorum, Time Dergisi benden bahsetmiş kadar gururlandım.
December 1, 2014
Hafta Sonu Pek Bir Şey Olmadı
Sabah şöyle uyandım.
Sağdaki ayıboğan yavrumuz Koko'nun altında bir yerlerde, naçizane uyuyordum. Kalkmam da biraz zaman aldı, duvar kenarına sıkışmışım.
Dün sinemaya gittik, Nightcrawler / Gece Vurgunu. Seansı yanlış biliyormuşuz, bilet gişesi çok kalabalıktı, bileti aldık, koşa koşa salona çıktık. Salonu da yanlış biliyormuşuz, üç kat aşağı koştuk falan derken biraz maceralı bir şekilde muvaffak olduk seyretmeye. Ben beğendim filmi, Jack Gyllenhaal çok acayipti.
Sinema öncesi çeşitli pastanelere, kafelere oturduk Kızılay'da. Zehirlenmemiş olmamıza hala inanamıyorum. Hele en son yemeye kalktığımız limonlu çiizkeyk, sanırım dünya üzerinde yapılmış en kötü çiizkeykti. Yumurta kokusu çok baskındı diyesim geldi, yeterli gelmiyor ifade etmeye durumu; tavuk kümesi gibi kokuyordu. Arkadaşım S., kediye verdi bir kısmını. Kedi yedi, umarım bir şey olmamıştır tekire.
O arada bir adet gömlek aldım, yıldız desenli. Bugün ortalığı toplarken bir sayım yapayım dedim.
Eksik var ama ne eksik, onu da bilmiyorum. Sanırım nihai hedefim şu aşağıdaki olmak. Bu da benim kariyer planım, gülecek bir şey yok.
Kendi aramızda yılbaşı hediyesi alıp veriyoruz, ufak tefek şeyler. Bu sene, hediyelerin el yapımı olması kuralını koyduk. Bu vesileyle tuhafiye gezelim dedik, pazar günleri çoğu kapalıymış. Bir tane açık bulup girdik, S.'nin aradığı yünler yoktu ama ben şunu aldım 1,5 liraya. Baker's Twine yerine export Ormo, bence çok güzel.
Dün gece şu fotoğrafı gördüm tumblr'da, kendimi sarmanın yerine koydum, güldüm. Çok güzel değil mi fotoğraf? National Geographic fotoğrafçısı Robert Madden, 1979'da çekmiş.
Gideyim ben, köpekler nevresimi yırtmış, onu dikeyim. Bir de sağda solda görüp gaza geldim, bir yığın balkabağı aldım, onları çürütmeden bir şeyler yapmam lazım, biraz buzdolabının kapısını açıp dertleneyim.
Siz gene de şöyle gidiyormuşum gibi düşünün.
Sağdaki ayıboğan yavrumuz Koko'nun altında bir yerlerde, naçizane uyuyordum. Kalkmam da biraz zaman aldı, duvar kenarına sıkışmışım.
Dün sinemaya gittik, Nightcrawler / Gece Vurgunu. Seansı yanlış biliyormuşuz, bilet gişesi çok kalabalıktı, bileti aldık, koşa koşa salona çıktık. Salonu da yanlış biliyormuşuz, üç kat aşağı koştuk falan derken biraz maceralı bir şekilde muvaffak olduk seyretmeye. Ben beğendim filmi, Jack Gyllenhaal çok acayipti.
Sinema öncesi çeşitli pastanelere, kafelere oturduk Kızılay'da. Zehirlenmemiş olmamıza hala inanamıyorum. Hele en son yemeye kalktığımız limonlu çiizkeyk, sanırım dünya üzerinde yapılmış en kötü çiizkeykti. Yumurta kokusu çok baskındı diyesim geldi, yeterli gelmiyor ifade etmeye durumu; tavuk kümesi gibi kokuyordu. Arkadaşım S., kediye verdi bir kısmını. Kedi yedi, umarım bir şey olmamıştır tekire.
O arada bir adet gömlek aldım, yıldız desenli. Bugün ortalığı toplarken bir sayım yapayım dedim.
Eksik var ama ne eksik, onu da bilmiyorum. Sanırım nihai hedefim şu aşağıdaki olmak. Bu da benim kariyer planım, gülecek bir şey yok.
Kendi aramızda yılbaşı hediyesi alıp veriyoruz, ufak tefek şeyler. Bu sene, hediyelerin el yapımı olması kuralını koyduk. Bu vesileyle tuhafiye gezelim dedik, pazar günleri çoğu kapalıymış. Bir tane açık bulup girdik, S.'nin aradığı yünler yoktu ama ben şunu aldım 1,5 liraya. Baker's Twine yerine export Ormo, bence çok güzel.
Dün gece şu fotoğrafı gördüm tumblr'da, kendimi sarmanın yerine koydum, güldüm. Çok güzel değil mi fotoğraf? National Geographic fotoğrafçısı Robert Madden, 1979'da çekmiş.
Gideyim ben, köpekler nevresimi yırtmış, onu dikeyim. Bir de sağda solda görüp gaza geldim, bir yığın balkabağı aldım, onları çürütmeden bir şeyler yapmam lazım, biraz buzdolabının kapısını açıp dertleneyim.
Siz gene de şöyle gidiyormuşum gibi düşünün.
January 17, 2014
"Sen Dünyaya Gelmeden"
Annemin facebook hesabını karıştırırken takıldım bu fotoğrafa, ben ortadaki en kısa çocuğum, 1980'lerin başları herhalde, Edirne-Yeniceçiftlik'te. Yugoslavya'dan göçen ailenin çoğu buraya yerleşmiş zamanında, ekip biçmeye devam etmişler. Fotoğraftakiler annemin kuzenlerinin çocukları, Çiftlik'e ilk ve son gidişim bu fotoğrafla belgelendiğinden kelli doğru dürüst kimseyi tanımıyorum. Ama bakın ne kadar mutluyum ayçiçeklerinin arasında.
Ankara'da hava açık ve güneşli, böyle ayçiçeği tarlalarında koşturtacak kadar mutlu bir sıcaklık yok tabi ama buna da şükür. Bozkır iklimiyle barışık bir insanım.
Arkadaşım S. bir kitap verdi geçenlerde, Margaret Mazzantini'nin "Sen Dünyaya Gelmeden" romanı. Ben büyük ihtimalle önüne arkasına bakar ve "ayh romantik kadın romanı herhalde" diye rafa bırakırdım. Bu yüzden insanın arkadaşlarının olması iyi bir şey, ben ne kadar önyargılı ve kazkafalıysam S. de bir o kadar maceralara açık ve iyi bir okuyucu.
Olaylar Gemma'nın ağzından anlatılıyor, tezi için Bosnalı bir şairi araştırmak üzere Saraybosna'ya gelen İtalyan bir kadın. Geri dönüyor, tekrar geliyor, aşkı buluyor, onunla ne yapacağını bilemiyor. Seyahatler, Bosna'da patlayan savaş, bir çocuk meselesi, birbirinden güzel karakterler.
Kimse kahraman değil, kimse film yıldızı değil, senin benim gibi insanlar, insanlığın test edildiği durumlar içinde senin benim gibi davranıyorlar. Gerçi bilmiyorum sniper'lar eğlencesine insan avlarken kaçımız makyaj yapıp yıkıntılar arasından işe giderdik, o Saraybosnalılar'a mahsus bir özellik, Mazzantini o ruhu kusursuz bir şekilde anlamış ve anlatmış. Şehri de, insanları da; savaşta da, barışta da.
20 sayfa kadar kaldı bitirmeme, bir kaç kere usul usul ağladım. En son ne zaman kitap okurken ağladım hatırlamıyorum. Tanıdık bir şeyler vardı, bildik hisler. Savaş sahnelerine de ağlamadım bu arada, savaştan tamamen bağımsız kavuşmalar, ayrılıklar, küçük diyaloglar falan ağlattı beni.
Filmi de varmış, Gemma'yı Penelope Cruz oynuyor, benim gözümün önüne daha kırılgan, daha az hayat dolu bir kadın geldi hep okurken. Filmi seyretmedim, bilmiyorum tabi.
Oscar adaylarına baktım açıklanır açıklanmaz, çoğu film sinemalarda oynamıyor, bozuldum biraz. Bir kısmı ödül töreninden önce girecekmiş gösterime ama buralara hiç uğramayacak olanlar da var, artık korsan yollarla ulaşacağız mecburen.
Dün gece Gravity'i seyrettik, fena değildi, öyle sonsuza kadar hatırlayacağım bir film de değildi. Sandra Bullock'u seviyorum, hoşuma gitti onu böyle iyi çekilmiş uzaylı bir filmde seyretmek. Annem geldi biraz önce, ona da açtım, seyrediyor şu anda ve her şeye itiraz ediyor "neden öyle yaptı, neden böyle dedi" diye. Bir kase mısır patlatıp verdim, daha fazla itiraz etmemesi umuduyla.
Gidip ütü mütü bir şey yapayım bari, bu hafta da bitti.
November 14, 2013
Seri Sonu Ayılar
Fotoğrafçı Mark Nixon, sevilmekten canları çıkmış oyuncak ayıları, tavşanları falan fotoğraflamış, bir kitap haline getirmiş. Kitabın sayfalarını şurdan karıştırmak mümkün; herkesin adı, yaşı, kısaca hayat hikayesi mevcut. Çok hoşuma gitti.
Oyuncak ayıları çok severim; hayatımın en önemli iki ayısından daha önce bahsetmiştim, anne yapımı olan burda, uzaklardan gelen ise burda. Bu ayı dünyasına en son eklenen iki üye de aşağıda.
Küçük olanı son İngiltere seferimde bir kilise kermesinden aldım, cebinde ingiliz anahtarı var. Bir tezgah dolusu ayı vardı, satan kadın hepsinin akraba olduğunu ve ayrı ayrı hayat hikayeleri olduğunu izah etti. Ben "aaa yaaa? evet. ne güzel." falan derken kardeşim bir anda toz oldu ortalıktan, hiç gelemez böyle yarı deli insanlarla sohbet etmeye. Ben bu tamirci ayıyı almaya karar verdim, yanında 3 sayfalık özgeçmişini takdim etti kadın. Anasından babasından, eniştesinden falan ayırıp getirdim anlayacağınız. Özgeçmişini de kaybetmişim, bulamıyorum; asimile etmiş oldum çocuğu böylece, bundan sonra sana sütlü çay yok, soslu-soğanlı dürüm var.
Büyük ayıyı da İkea'da indirim köşesinde bir kenara fırlatılmış görünce dayanamayıp aldım, çok yumuşak. Kıçında şöyle bir etiket var, baktıkça gülüyorum.
"İndirim Nedeni: Seri Sonu"ymuş, türünün son ayısı. Akşam oldu o arada, ayıları yerlerine kaldırayım da gidip çorba yapayım.
Oyuncak ayıları çok severim; hayatımın en önemli iki ayısından daha önce bahsetmiştim, anne yapımı olan burda, uzaklardan gelen ise burda. Bu ayı dünyasına en son eklenen iki üye de aşağıda.
Küçük olanı son İngiltere seferimde bir kilise kermesinden aldım, cebinde ingiliz anahtarı var. Bir tezgah dolusu ayı vardı, satan kadın hepsinin akraba olduğunu ve ayrı ayrı hayat hikayeleri olduğunu izah etti. Ben "aaa yaaa? evet. ne güzel." falan derken kardeşim bir anda toz oldu ortalıktan, hiç gelemez böyle yarı deli insanlarla sohbet etmeye. Ben bu tamirci ayıyı almaya karar verdim, yanında 3 sayfalık özgeçmişini takdim etti kadın. Anasından babasından, eniştesinden falan ayırıp getirdim anlayacağınız. Özgeçmişini de kaybetmişim, bulamıyorum; asimile etmiş oldum çocuğu böylece, bundan sonra sana sütlü çay yok, soslu-soğanlı dürüm var.
Büyük ayıyı da İkea'da indirim köşesinde bir kenara fırlatılmış görünce dayanamayıp aldım, çok yumuşak. Kıçında şöyle bir etiket var, baktıkça gülüyorum.
"İndirim Nedeni: Seri Sonu"ymuş, türünün son ayısı. Akşam oldu o arada, ayıları yerlerine kaldırayım da gidip çorba yapayım.
May 17, 2013
April 20, 2013
antonyo mi amor
antonio banderas'a çok hastaydım küçükken, hala da beğeniyorum. bu da çok güzel bi fotoğrafmış. kaşlarına kurban. şurda buldum.
desperado'yu mahallemizin sinemasında seyretmiştim. bu aşağıdaki sahne, şahsi "unutulmayan film sahneleri" listemde ilk 5 arasındadır.
February 27, 2013
January 16, 2013
annem o gün ne giymiş?
başka bi şey ararken annemin bu eski fotoğrafını buldum. side galiba burası ama emin değilim.
uzun bluzunu kendi dikmiş, hala duruyor, ben giyiyorum bazen. kot pantolon levi's, ablası getirmiş amerika'dan, o da duruyor, ben ergenken çok giydim. sandaletleri de bodrumlu ali güven efendi'den, onlar maalesef çalınmış. duruyor olsalardı giyiyor olurdum.
ben bizımlasın demek istiyorum.
January 8, 2013
kitap falan okuyoruz piyüüüü!
odtü amatör fotoğrafçılık topluluğu, söyleyecek sözü olanlara ses oluyor, şurdan bakabilirsiniz fotoğraflara. öğrenciler, hocalar, fotokopici abi ve kediler, hep birlikte okulumuza ve sesimize sahip çıkıyoruz.
December 7, 2012
balerin ayağı
pek öyle "balerin olayım" gibi çocukluk hayallerim olmadı, en çok yaklaştığım nokta herhalde "dansöz olucam" diye tutturduğum ilkokul öncesi dönemdi. hala da çok ilgilenirim dansözlerle, tanyeli'yi çok beğenirim mesela, yenilerden pek kimseyi gözüm tutmadı.
balerinlere geri dönecek olursak, henry leutwyler geçen kışı new york şehir balesi'nde bi hayalet gibi dolaşıp fotoğraf çekerek geçirmiş. çektiği fotoğraflardan bi kitap, bi de sergi çıkmış. "bi yanda bütün küçük kızların hayali, diğer yanda gerçeklik var, çok sıkı çalışma ve paralanmış ayaklar" gibi laflar etmiş fotoğrafçı. güzel fotoğraflar için şuraya bakabilirsiniz. (view slideshow'a tıklayınca geliyor kızlar döne döne.)
balerinlere geri dönecek olursak, henry leutwyler geçen kışı new york şehir balesi'nde bi hayalet gibi dolaşıp fotoğraf çekerek geçirmiş. çektiği fotoğraflardan bi kitap, bi de sergi çıkmış. "bi yanda bütün küçük kızların hayali, diğer yanda gerçeklik var, çok sıkı çalışma ve paralanmış ayaklar" gibi laflar etmiş fotoğrafçı. güzel fotoğraflar için şuraya bakabilirsiniz. (view slideshow'a tıklayınca geliyor kızlar döne döne.)
October 6, 2012
domatesin de içi var
andy ellison'ın blogunu görmeniz lazım, çok acayip. bi hastanede MRI teknisyeni olarak çalışıyormuş, nerden aklına geldi bilmiyorum ama sebzelere meyvelere MR çekmeye başlamış. gözlerimi alamıyorum, hastasıyım işiyle eğlenen insanların. bu alttaki domates.
bu da mısır.
bi adet de ayçiçeği.
bu da mısır.
bi adet de ayçiçeği.
Subscribe to:
Posts (Atom)




















.jpg)
.jpg)

.jpg)








