Showing posts with label ankara. Show all posts
Showing posts with label ankara. Show all posts

November 30, 2021

Yağmur Ama Doğal Afet

Eveth. Bir numaralı gündem maddesi: Diş hekimini arayıp randevu almak çünkü dişim ağrıyor. İki haftadır direniyorum o telefonu etmeye, şimdi de koşarak hava durumuna geçeceğim.

Fırtına var. Birkaç saattir karşı apartmanın çatısına sonradan kondurulan dandik endüstri tipi bacaya bakıyorum. Bacayı belinden bir iple çatıya tutturup önlem almışlar ama o kadar yalpalıyor ki sağa sola, umarım uçmaz. Yaza yaza kendim de dahil herkesi bunalttığım mesele, konut olarak tasarlanmış apartmanın zemin katı lokantaya dönüştürülünce çatısına da lokanta bacası ekleniyor. O bacalar bir boka yaramıyor. Aynı yağlı dumanı 3 metre yukarıdan mahalleye salıyorlar. Mahalleyle kavgam bitmedi, bitecek gibi de görünmüyor. Her gün yenisi açılan kahveciler de bitecek gibi görünmüyor. Bir sokağa 8 kahve dükkanı düşmeye başladı. Ayh neyse.

Kendimi sakinleştirmenin yollarını arıyorum mütemadiyen, anlaşılan anda kalabilen biri değilim, nefesime odaklanıp zihnimi boşaltamıyorum. Bunlar olmuyor. Bu sabah "Ulan o düğüne neden o korkunç eteği giydim ben?" diye uyandım. Bahsi geçen düğünün üzerinden 20 sene geçti. Etek hakikaten korkunçtu. Bluz da berbattı, bluzu kahve yaparken hatırladım. 

Neyse, normalde gün içinde kafam dağılıyor ama tez yazarken sabah 6 - akşam 6 masada oturup konsantre olmam gerekiyordu. Yaz başında SonikPanik bir miktar eğlenceli internet şeyleri yolladı, içlerinde bir de ortam sesi oluşturabileceğiniz bir internet sitesi vardı. O ortam sesi size yemin ederim benim verimliliğimi en az %50 arttırdı, sinirlerimi yatıştırdı, günde 12 saat çalışmamı sağladı. Şu ses:

https://environment-other.ambient-mixer.com/cozy-library

Şömineli kütüphane sesi. Biraz kurcalarsanız istediğinizi ekleyip çıkarmanız da mümkün. Bazen hafif yağmur sesi ekliyorum. Başka bir sürü seçenek de mevcut, orman morman, Harry Potter yemek salonu, ne isterseniz.

Sabah açtım canım kütüphane ortamımı, üzerinde de yumuşak klasik müzik açtım. Camın önünden uçarak leğen geçti mesela ama evin içinde bir Hobbit ambiyansı var. Bundan sonra hayatımı böyle geçireceğim.

Masamın altında da şu var:

Fırtına ve yağmur anksiyete veriyor bu buzağı ebatlarındaki köpeğimize. Gene bugün fena değil, normalde işi gücü bırakıp battaniyeye sıkıca sarmam ve avutmam gerekiyor. 

Endüstriyel dandik baca hâlâ uçmadı, fırtına devam ediyor, gidip çorba yapayım. Çorba en asil duyguların gıdası bence. Naapıyorsunuz, iyi misiniz?

June 13, 2021

Lezzet Ankara

Araya bir kamu spotu sokacağım:

Ankaralı komşularıma seslenmek istiyorum, Büyükşehir Belediyesi böyle bir eve yemek siparişi uygulaması geliştirmiş. Lezzet Ankara, şuradan web sitesine ulaşabilirsiniz. Sıfır komisyon usulü çalıştığı için restoranlar biraz daha fazla kazanıyor, biz de biraz daha ucuza yemek yemiş oluyoruz. Daha doğrusu ederi neyse o fiyata yemek yiyiyoruz, sırf orta yerde duruyor oldukları için birilerine komisyon ödemiyoruz. 

Hepimizin yemek siparişi için kullandığı o allahın belası uygulamadan nefret ediyorum. Biz sürekli aynı yerlerden sipariş veriyoruz, bu yerlerin hepsi zaten eve yakın. Barbar kocama üç ayrı sefer "PANDEMİ VAR, RESTORANLAR BATIYOR, İNSANLAR İŞSİZ KALIYOR, NEDEN BU BEYİNSİZ ARACIYA PARA GİTSİN?!" diye çıkıştıktan sonra nihayet pideciye, köfteciye telefon ederek sipariş vermeye başladık. O arada o allahın belası uygulama bütün kullanıcılarının bütün bilgilerini çaldırdı, yetmezmiş gibi. Telefonumuz, ev adresimiz, her şeyi çaldırdı. Ne anlıyoruz peki bundan? Dünya kadar para kazanıyor olmalarına rağmen altyapı ve güvenlik için para harcamıyorlarmış. Açgözlülük böyle bir şey tam olarak.

Tam bunları yazarken bir de şunu gördüm:


Çalışanları da umrunda değil.

Lezzet Ankara çok yeni, internet sitesi tam kapasite çalışmıyor henüz, düzelir. Sanırım telefona indirilecek bir app de olacakmış. Restoran sayısı da az şu anda ama ben Ankaralıların bu girişime destek olacaklarını düşünüyorum. Ekran görüntüsünü dün almıştım, bugün daha çok restoran ve daha çok üye var. 

Gidiyorum, öbüyorum. 

December 4, 2020

Her Yer Çok Kalabalık

AL SANA PORTAKAL hadisesinin ertesi günü Sevda'yla mahallede buluştuk, sırt çantama bu yandaki üç portakalı koydu. Bir miktar da mandalina. Ben de onun çantasına annemlerin yolladığı limonlardan koydum. Sonra biraz yürüyüp ayrıldık. Ne kadar ideal ebatlarda üç portakal değil mi bu sefer?

Eve dönerken çiçekçiye uğrayıp çiçek aldım, bir de peynirciden Tire Süt Koop kaşar peyniri. Hafta sonu sokağa çıkma yasağı var diye günde iki kere ellerimi arkama bağlayıp mutfağı teftiş ediyorum, almam gereken bir şey var mı diye. Halbuki biz hafta sonları dışarı çıkmayı bırakalı yıllar oldu. Çıkılmıyor bu taraflarda dışarı, ne parklarda bir kıçlık yer oluyor ne de dükkanlara girmek mümkün oluyor. 

Bugün öğlen Tunalı'ya indik Sevda'yla, plak almak için. Plağı aldık, çay içmeyi reddettik, baklava vardı onu da reddettik. En son yüzümüze dezenfektan sıkarak uğurladı Shades Süleyman Bey. Göze sıkılabilen bir şeymiş ondaki, "GÖZ AMELİYATLARINDAN SONRA KULLANILIYOR!" dedi, tartışacak halim yoktu, zaten biraz korkuyorum kendisinden. Almak istediğim plağın bir beyazı, bir de siyahı vardı. Beyaz olan limited edition filan, "Ya bunların arasında ne fark var allahaşkına?" diye bütün samimiyetim ve cehaletimle sordum. Yere çökmüş yeni gelenler kutusunu karıştırıyordum, arkamda ayakta dikiliyordu. Cevap gelene kadar süren sessizlikte kesin gözlerini kısıp enseme baktı ve içinden "Allahım nelerle uğraşıyorum?!" filan dedi. (Beyaz plağı aldım.) 

Hazır inmişken markete filan da girelim bari dedik ama mümkün olmadı, Tunalı'da kıyamet kopuyor bugün. Her yerde uzun kuyruklar var, normalde sakin olan dükkanlar bile tıklım tıklımdı. Sevda gözünü karartıp mandıraya girdi, peynir reyonunun önünde biz yaşlarda bir kadın peynir alıyordu ama nasıl almak? Şöyle almak: "Şu yumuşak peyniri de anneciğime alayım, evet yarım kilo, anneciğim çok seviyor. Şu kaşardan da oğluşuma istiyorum, oğluşumun kaşarı. Anneciğimin, oğluşumun, anneciğim, kaşar, tulum, evet oğluşumuşun, annnnnneciğiiimmm peyniriş..." Ya acaba şuradan uçsam, tekmemi kadının beline denk getirebilir miyim diye hayal kurdum mandıranın kapısında dikilirken. Hayatını anlatmaya gelmiş, reyonu tıkamış, dükkanı işgal etmiş, peynirci abiyi esir almış. PANDEMİ VAR HAN'FENDİ. VİRÜS VAR. Herkes delirmiş.

Şunu gördünüz mü?

Haberin tamamı şurada, okumak isterseniz. Şaşırdık mı? Eh, pek şaşırmadık. Komik mi peki? Valla bence değil. Çok acıklı. Bir yandan da aşırı sağcı ve muhafazakar hükümet ne demektir sorusunun bir haber başlığına sığacak kadar özetlenmiş cevabı olmuş. Bize parmaklarıyla başka bir istikamet gösterirken kendileri durmaksızın bok attıkları o kültürlerin, yaşamların, özgürlüklerin nimetlerini sonuna kadar tecrübe ediyor. Macar Lgbti komünitesine ve mütteffiklerine, insan gibi yaşamak isteyen hepimize sabır, dayanma ve mücadele gücü temenni ediyorum. 

Ve gidiyorum. Nasılsınız, iyi misiniz? 3 günlük eve kapanmaya hazır mısınız? 

May 22, 2020

Tabiat Hadiseleri, Martin Beck, Dondurma

Belediye dün sarı alarm verdi, ufak çaplı fırtına gelecek diye. Söz dinleyen bir yurttaş olarak çıkıp saksıları filan indirdim. Sonra da "Hiç fırtına gelecek gibi durmuyor" diye gözlerimi şüpheyle kısıp beklemeye başladım. Şüphe, genlerimizde var. Ve hava çok sıcaktı dün.

Fakat belediye haklı çıktı, tam bir fırtına olmasa da ara ara kuvvetli rüzgar esti bütün gün, hâlâ da esiyor. Yaşlandıkça hava durumu hayatımın çok büyük bir kısmını işgal etmeye başladı, telefonumda üç ayrı meteoroloji app'i var. Sonra dün akşamüstü şunu gördüm internetlerde:


O küsuratlı ortalamalar, o hava ve yer olaylarının detaylı açıklamaları; heyecanla okudum, barbar kocama da yüksek sesle tekrarladım, "HAVA VE YER KATMANLARI! ZIT KUTUPLU YAPILAR!" diye. Bugün hava kapalı, serin, yağmurlu ve hakikaten yer yer şimşekli/yıldırımlı. 

Daha önce okumadığım bir polisiye serisinin ilk kitabını bitirdim geçenlerde. Maj Sjöwall ve Per Wahlöö'nün Komiser Martin Beck serisi. 


Olaylar İsveç'te geçiyor, bir kadın cesedi bulunuyor, polis katilin peşine düşüyor; tam bir klasik polisiye. Barbar kocam okuyup "Oh çok şükür allahım, sanatsız düz polisiye!" diye sevindi. Sanatlı polisiye tam olarak nedir emin değilim ama ne demek istediğini anladığımı düşünüyorum. Aslında sorabilirdim ne demek istediğini fakat mutfağa yürüyordum, duramadım, yürümeye devam ettim.

Sanırım kitabın sağına soluna antik Maya ritüelleri filan serpiştirilmediği için sevindi. Grangé-Dan Brown türü, illa bir şeytana tapan illuminati, bir kafayı pagan ayinleriyle bozmuş seri katil, bir simgeler semboller filan. Martin Beck'te bir Kuzey Avrupa minimalizmi var. Kurban var, polis var ve bir de doğal olarak katil var. Cümleler kısa kısa, diyaloglar dallanıp budaklanmıyor.

Benim en hoşuma giden tarafı kitabın 1960'larda yazılmış olması, ilk defa 1965'te basılmış. FBI'a mektup yolluyor İsveç polisi, sonra oturup cevap bekliyorlar. 10 gün sonra cevap geliyor FBI'dan. Basın toplantısında sigara dumanından göz gözü görmüyor. Kurbanın adını öğrenmeleri mesela, 3 ay sürdü. Bayıldım bunlara, Amerikalı polis yılbaşı kartı filan attı Martin Beck'e. Etkilendiğim bir başka şey de olay örgüsünün, karakterlerin, bilhassa da katili tanımaya başladığımız bölümlerin alabildiğine modern yazılmış olması. Sade, gerçekçi ve modern.

Kitapla ilgili sevmediğim tek şey kapağı oldu, insanın başı dönüyor kalabalıktan. Her taraftan bir şeyler fırlıyor, kaç ayrı çeşit font var bu kapakta güzel allahım? 

Seri 10 kitaptan oluşuyor, 5. kitap geçenlerde çıktı.

Yine dün internetlerde bir de şununla karşılaştım:


Başka bir şey düşünemez oldum, hayatta başka bir amacım kalmadı. Hiçbir yerde görmedim bunu ben, bizim buradaki mandırada da yoktu. Gidip mandırayı darlayacağım, belki getirirler. 
Gideyim biraz bulutlara bakayım. Öberek gittim.

May 14, 2020

Tereyağı İçin Bir Haiku

Bir sosyal medya hesabında aradığım her şey Ovacık Doğal Ürünleri'nin Instagram hesabında mevcut:


Aradığım şeyler: tereyağı, kesinlik, kısa cümleler. Adeta bir haiku ile sesleniyor Ovacık Doğal Ürünleri.

Laykladım hemen ama gidip almam pek mümkün gözükmüyor. Evden Kızılay'a kadar maskeyle yürüyemem, nefes alamıyorum, burnum çeşme gibi akıyor maskenin altında. Bir şeye binmek de istemiyorum. Geçen hafta mahalledeki mandıraya gidip Tire Süt Koop tereyağı aldım zaten. (Koop deyince kalem elden düşüyooor, gözlerim görmüyor, aklım şaaaşıyor, şaaşıyooor.)

Keşke her yer kooperatif olsa. Mansur Bey de açtı ama o da uzak, vasıtasız gidebileceğim bir yerde değil. Başkent Market'te yerel üreticilerin, kadın kooperatiflerinin mamülleri satılıyormuş. Çok heyecanlanıyorum. Baklava varmış ama kesin cevizli o baklava. Bunun kavgasını bir başka yazıda icra ederim.

Ben oturmuş bunları yazarken, komşu inşaatın çatısına beton döktüler harharhar. Bir hayli yüksek sesli bir işlem beton dökmek, insan başka bir şey düşünemez oluyor.

Sokağın karşısındaki işhanının altında saçma sapan bir dükkan vardı. Bir milyoncuydu aslında ama bir milyoncu olduğunu kabul etmemekte ısrarcı bir bir milyoncuydu. Yıllar önce bir sefer girip yılbaşı için o yanan sönen ışıklardan almıştım. Eve getirince bazı küçük ampullerin kırık olduğunu farkedip gerisin geri dükkana gittim. Kadın bana "Nereden bileyim benden satın aldığını" muamelesi çekti. Ben de 8 sene kadar kin güttüm kadına ve boktan dükkanına. Bir gün baktım boşaltmış dükkanı. 3 gün içinde başkası tuttu, kafe yapacakmış. 

Ya tabii ki kafe yapacak. Benim anladığım zaten başka iş kolu kalmadı memlekette. Hiçbiri de düz kafe değil bunların, yanında muhakkak bir atölyeler, bir yogalar, bir iddialar da geliyor. Bu da kekli, reçelli, adeta bir annemizin elinden çıkma ürünlerle böyle sevgi saçan bir pazar yeri, yer yer bir şenlik, bazen bir aşk kompostosu panayırı, aman allahım tek eksiğimiz buydu bir kafe olacakmış. 

Sonra korona patlak verdi, boş durdu dükkan. Sonra ne oldu peki? İlk fırsatta gelip dükkanın önündeki bir avuç yeşil bahçeye beton döktüler.


Ohhh taze taze beton. Ne güzel beton. Canım beton. Kimse uğraşmamıştı o gariban bahçeyle, anca kendi kendine yeşil otlar çıkıyordu. Gariban mariban, biraz toparlayalım, araya da iki masa atarız? Yoo, asla. Biz şimdi olduğu gibi dökelim betonu, üzerine de banyo seramiği döşeyelim, on masa atarız. 

Yaz sıcağında o seramiklerden yükselecek buram buram ısıyla başa çıkmak için de vantilatör filan koyarlar masaların arasına. Off allahım gerçekten yani şu saatten sonra başlarım ben bu kafede satılacak olan anne eli değmiş gibi full organik reçellerin ızdırabına. 

Bugün de oturduğum yerden kıpırdamadan yorulmayı, hayattan yılmayı başardım. Gidip biraz da mutfak toplayarak yılayım.  Geçen gün ani bir kararla çoraplarımı çıkardım, dolaptan parmak arası terliklerimi bulup ayağıma geçirdim. Çok üşüyen biriyim, mevsim geçişlerini uzun törenlerle idrak ediyorum normalde. Son günlerin sevindirici gelişmesi bu oldu, yazlık terliğe törensiz geçiş. Bir de bakkala şeftali geldi, şeftali beni çok mutlu ediyor. 

Evet neyse, mutfak toplaması. Ama belki önce bir şeftali yerim. Öbtüm, öyle gittim.

April 27, 2020

Evde Aydınlanmalar 21 / Müzikli Şalanjın Sonu

Dört günlük sokağa çıkmama şeysi boyunca aydınlanmalar yaşadım. Mesela neden devamlı aklıma kazı anılarının geldiğini anladım. Evin etrafındaki inşaatlar yüzünden. Çalışma temposu ve çalışma şartları çok da farklı değil. Bazen cumartesi akşamüstleri mangal yapıyorlar, o mangallar da benziyor. Elçilik inşaatındaki oğlanları el arabasına kömür doldurup üzerine ızgara yerleştirirken gördüm geçen hafta. Hiç aklımıza gelmedi kazılarda, halbuki ne süper fikirmiş.

Neyse yani, kazma kürek el arabası, çay molaları, o 10 kişinin ortak kullandığı 3 su bardağı filan ortalama bir kazı ambiyansını hatırlatıyor bana. Biraz yaşlanınca kendime su matarası almayı akıl ettim tabii. Ama sabahın 5'inde matarayı unutup araziye çıkınca mecbur ağzını dayıyorsun ilk bulduğun pet şişeye, rüzgarda uçup gitmiş bir zavallı plastik maşrapaya filan.

Arazi fotoğrafı koyayım, 8 Ağustos 2011'miş, adeta bir Barok tablo:


Evimize en yapışık inşaatta zurnanın zırt, davulun bodonk, köpeğin hav dediği yere geldik.


O çizdiğim yeşil hattan yukarıya çıkacak mı inşaat? Normal şartlarda çıkmaması lazım, halihazırda eskisinden daha yüksek şu hali. Eskileri yıkıp yenileri çaktırmadan 1-1,5 kat daha yüksek yapıyorlar. Bizimki gibi eski apartmanlar bir beton ormanının içine gömülüyor.

Kırmızı okla gösterdiğim iki bacanın arasından günbatımını seyrediyoruz biz, elimizde bir o kaldı. Çünkü fotoğrafta gördüğünüz bütün çatılar, yıkılıp yeniden inşa edilmiş binaların çatıları. Yıllar önce Anıtkabir'i filan görürdük, ne göreceksiniz zaten Ankara'da başka ama onu da göremez olduk.

Geçen gün abilere sorduk, "Korkmayın, korkmayın! Daha yükselmeyecek, bu kat teras katı, üçgen çatı yapacağız!" dediler. Valla korkuyorum. Arka bahçeyi de yedikleri için bina gelip bize yapıştı, bir de konut olacakmış. Durduk yere kim gelip salonumuzun içine girecek bilmiyoruz.

Yaşadığım diğer aydınlanmalar çoğunlukla kocamla ilgiliydi. Bakkaldan vermeye çalıştığı dünya saçması sipariş, pantolon cebinde unutulmuş bir paket sigaranın 60 derecede 2 saat yıkanması, bir çiğ köfte yapma girişimi, bir yarım kalacağı başlarken belli olan cam silme macerası ve geride kalan kirli su dolu kova. Görüntülü konuştuğu 5 arkadaşından birinin 3 haftadır konuşmalara dahil olmakta ısrarcı, tiz ve gevşek sesli beyinsiz kız arkadaşı.

Müzikli şalanjı bitirevereyim gitmeden. Şu an nasıl hissettiğimi anlatan bir şarkı:



Eskiden nefret ettiğim ama şimdi sevdiğim bir şarkı kategorisi için gene barbar kocama teşekkür etmem gerekiyor. Normal teşekkür, sarkastik teşekkür, emin değilim şu anda. 10 senedir evde maruz kaldığım 70'ler-80'ler korkunç rak müzik fırtınasının tabii bazı sonuçları olacaktı.

Bu kabarık saçlı ve kırmızı taytlı adamları göre göre alıştım sonunda, sonra da merak etmeye başladım. Oturup okudum, röportajlarını seyrettim filan. Böyle böyle bazılarını diğerlerinden ayırdım. Ayırdıklarımdan biri Tom Keifer, ay herhalde 80'lerin o çok saçlı grup elemanları içinde Tom Keifer'dan yakışıklı/güzeli yok. Çok karakteristik, çok beğendiğim bir vokal Tom Bey. Cinderella tabii çok meşhur grup, kızlar kendilerini paralıyorlar filan ama sonra dramlar dramlar, çıkmayan sesler, ameliyat üstüne ameliyat, türlü felaket.

Şu 1989 Moskova Barış Festivali performansını koyayım, o üstündeki ceketi bulsam ne giyerim şimdi. Diskoya bara da giyerim, markete de giyerim, hiç çıkarmam üzerimden:



Romantik bir buluşmada çalınacak şarkı için kendimi zorlamam gerekiyor şu anda zira ne romantizm ne de buluşma var bugünlerde. Konsere götürülsem mesela, çok memnun olurdum. Slash'in yanına Myles Kennedy'i alıp çıktığı turnenin İstanbul konserine barbar kocamla gitmiştik, ikimizin de memnun kaldığı ender konserlerdendi. Çünkü normalde birimiz mutlu olsun diye diğerimiz acı çekiyor. İstanbul'dan güzel kayıt bulamadım, şunu koyuyorum:



Myles Kennedy de kocam sayesinde farkedip çok sevdiğim bir başka vokal, efendi bir insan.

Geldik son soruya, paylaşmak istediğim bir şarkı. Hazır yukarıda Tom Keifer övmüşken, geçen sene çıkardığı solo albümden şunu bırakayım:



O 1989 Moskova konseriyle bu video arasında 30 sene var, o elf gibi çocuk tabii tarih oldu. Kocam çok üzüldü bu halini görünce, hemen zalim yıllar diye dizlerini dövmeye başladı. Ben üzülmedim, ses var, cayır cayır gitar var. Adam 60 yaşında ve "Sonum senin elinden olmayacak" diye bağırıyor, daha ne istiyoruz?

Ohh valla iyi geldi bangır gümbür müzik. Yazıyı yollayayım, sesi biraz daha açayım, günün geri kalanında bir mana arayayım. Öbtüm.

April 20, 2020

Evde Toprak, Onur, Yaşam 19 / Kokomo, Sürünüyorum, Le Hanım

Çiçekçiye gidemiyorum, barbar kocamın dünkü budama histerisinden arta kalanlarla idare edeceğim.

Ne yaptığını bildiğini hiç sanmıyorum; sinir içinde dal kesiyordu, gübre döküyordu, yanaşıp bir şey de diyemedim. Umarım canına kastetmemiştir gariban bitkilerimizin.

Ben de akşamsefası tohumlarını ektim. Bir paket de petunya tohumu buldum çekmecede, şu yapımarketlerde filan satılanlardan. Onları da ektim, bilmiyorum çıkar mı. Başka bir boş saksıya da arpa ektim, köpenkler arada yiyiyor. Toprak bitti bunları yapınca, aslında tam bu aralar seraya gidip çiçek ve toprak alırdık her sene. Bu sene elimizdekilerle idare edeceğiz.

Patatesi ve sardunyayı terasa çıkardım ama şüpheler içindeyim, belki de erken daha. Domates ve biber ekeyim diye heyecanlandım, geç kalmışım. Geçen ay çimlendirmeye başlamam lazımdı evin içinde. Gene de içimden "Ay belki olur?!" diye biber ekmek geçiyor, bunu bir düşüneyim.

Benim gariban çabalarım bir yana, memleketimizde bir Çiftçiler Sendikası varmış. Sabah internetlerde dolanırken rastladım, 17 Nisan Dünya Çiftçilerinin Mücadele Günü vesilesiyle bir mektup yayınlamışlar. Mektup şurada. Büyük şirketlere ve zincir marketlere karşı yerel köylü kooperatiflerini, küçük üreticiyi, komşumuzu ve yerel tohumları desteklemeye çağıran mektup, "Toprak, Onur, Yaşam!" diye bitiyor. Gerçekten topraktan ve sudan daha önemli bir meselemiz yok bence de.

Bir arkadaşım şunu paylaşmış:


Ay çok da severim, acayip eski arkadaşım, nasıl güzel dans eder, şu anda görsem Dirty Dancing usulü koşarak atlarım, havada tutar. Fakat külliyen yalan şu paylaştığı şey.

Hiçbir şey durmadı, tüketim tam gaz devam ediyor, normale filan dönmedik. Tam tersi normalden gittikçe uzaklaşıyoruz. Bütün lüzumsuz tüketimimiz kargo çalışanlarının, Getirci ve Bana Bi'ci kurye çocukların üzerine çökmüş vaziyette. Evden çıkmayan kesim alıştığı gibi yaşamaya devam edebilsin diye daha çeşit çeşir Getir Metir çıkacak ortaya. Kapitalizm çünkü, yeter ki biz para harcayalım. O avmleri yarın açsalar tıklım tıklım dolar hepsi, allahaşkına dolmaz mı?

Ama işte oturup düşünmek için bir fırsat bu. En azından çocuklarımıza bir şey anlatmak için bir fırsat. Ada'ya (kendim doğurmuş olsam bu kadar sevmeyebilirdim, yakın arkadaşımın kızı) daha ilk günlerde anlattık, sen evdesin ama çalışanlar var, bir düşün gerçekten neye ihtiyacın var diye. Eşya taşımaktan canı çıkmış bir kargo çalışanını görüp de anlamasına gerek kalmadı, anladı ne dediğimizi. Şimdi can sıkıntısından her gün online alışveriş yapan sınıf arkadaşlarını dehşetle izliyor. Bizimki de gayet giyinsin etsin, makyaj malzemesi alsın, dışarı çıksın filan bir kız çocuğu. Üstelik hiçbirimizden korktuğu da yok, biz başardıysak herkes başarabilir. En son alabaş turp almak için çıktı dışarı ahhahhha ay allahım, Zara'dan kurtardık ama nasıl oldu bilmiyorum turp hayatının başköşesine oturdu çocuğun.

Hazır buralara gelmişken iki şey soracağım. Ayrancı-Cinnah-Tunalı civarında gidip alacağım ya da kendileri eve giderken bize de bırakacak kahveci var mı bildiğiniz? Çekirdek kahve, herhangi bir tür olur. Yeter ki kargoya vermesinler.

İkinci soru da bunun aynısı ama sebze, meyve ve süt ürünleri için. İstanbul civarındaki bazı çiftlikler gibi tarikata dönüşmemiş, makul fiyatlı, gerçekten kendi ekip biçen küçük üretici biliyor musunuz Ankara'da?

Ne zamandır Mansur Bey'den bahsetmedik, Mansur Bey'den bahsedeyim çünkü Mansur Bey ne yapması gerektiğini biliyor:


Ankara'da oturuyorsunuz ve çölyaklı mısınız? Onu da düşünüyor:


Müzikli şalanjın dünkü ve bugünkü maddelerini de yapıvereyim. Sahilde dinlenecek bir şarkıya tabii ki Akdeniz Akşamları yazmak istiyorum ama Saçaklı yazdı geçenlerde, o yüzden ikinci tercihimi bırakıyorum:



İç Anadolu'da yaşıyoruz, sahil filan gördüğümüz yok. Bana daha ziyade yaz akşamüstlerini hatırlatıyor Kokomo. Terası yıkamışız, parmak arası terlikler, masaya sürahiyle içecek taşıyorum, bardaklara kağıt şemsiye sokuşturuyorum, güneş kıpkırmızı batıyor.

Bütün gün aklıma takılan bir şarkı. Sabah uyanır uyanmaz kafamda çalmaya başlayan ve bütün gün kurtulamadığım bir grup şarkı var, biri şu:



Bir diğeri de şu:



İzzet Altınmeşe'yi de seviyorum ama bunu Grup Yorum daha güzel icra ediyor.

Özgür şarkılar ve özgür topraklar dileğiyle olduğum yerde tek kişilik küçük bir halaya giriyorum, çabucak öberek gidiyorum.

January 22, 2020

Köpekler, Peynirler, Kooperatifler

Annem dün gece rüyasında küçük bir köpek görmüş. "Ay üstelik küçük, yaşar gider evde, yer kaplamaz" diye peşine düşmüş köpeğin. Annem yaklaştıkça köpek uzaklaşmış, yakalayıp eve sokamadan uyanmış. Rüyayı anlatırken bile bozuluyordu yakalayamadığı için.

Bazen köpenklerden kaçıp saklanıyorum evde, bir on dakika sessizce oturmak istiyorum.


Gelip buluyorlar. Bulunca çok seviniyorlar. Mutfağın o tarafa bir bank koydum, hava güneşliyse insanın sırtına güneş vuruyor, pek hoş oluyor. Buralara saklandığımı kısa sürede öğrendiler. Koko banka çıkıp sırtını bana yaslıyor, Kudi dizlerime yaslanıyor. Herhalde sürü hayatı böyle bir şey.

Gidip pırasa filan alayım. Dün okudum, zaten her şeyde pestisit var, mevsiminde almadığımız meyve sebzede daha da çok varmış. Yani bu aylarda aldığımız domates, salatalık, biber böcek ilacı kaplıymış. Bir kenara kaydetmedim yazıyı, yüzdeler filan veriyordu. Nasıl kaçacağız bu kimyasallardan bilmiyorum. Boynumu büküp pırasa ve kereviz alıp geleyim.

Güvenlik Caddesi üzerindeki Aksel Mandıra, Tire Süt Kooperatifi'nin mamüllerini satmaya başlamış. Yoğurt ve kaşar peyniri aldım geçen gün. Et yiyiyorsanız, sucuk ve hazır köfte de var. Hem lezzetli hem de doğrudan üreticiden almış oluyoruz. Tire Süt Koop, sevdiğim kooperatiflerden.

Cumartesi sabahına da diş hekiminden randevu aldım, karı koca el ele tutuşup sabahın 10'unda gideceğiz. Başıma gelecekleri yazmak istemiyorum, dev bir tatsızlık diyerek geçeceğim. Geçen yazdan beri dişlerimden başka çok az şey düşünebildim.

Dişçiden çıkınca Cafe Vengo'ya yürüyüp Kars Belediyesi peynirlerinden alırız belki diye kendimi avutuyorum. Kars Belediyesi de Ovacık gibi doğal ürünler satmak için kooperatif kurdu. İnternetlerden satılmıyor henüz sanırım, Ankara'da Cafe Vengo'dan almak mümkünmüş. Bal, tereyağı, peynir çeşitler filan. Biraz çay da içeriz, güzel gözleme de var Vengo'da, arka tarafında oturulacak ferah bir yeri var.

Saat 4, gideyim hazır hâlâ biraz güneş varken. Hava çok soğuk değil mi ya? Gaz faturası geldi, ondan da bahsetmek istemiyorum. Kaloriferi kısıp kalın kazak giydim, sinir içindeyim.

October 17, 2019

Mutenalaştırabildiklerimizden Misiniz?

Amme hizmeti kapsamında babamın bu haftaki yazısının düzeltmelerini yaptım. O arada bir de "Canım sen de hep Osmanlıca kelimeleri tercih ediyorsun!" diye fırça yedim. "Çözdüler"i "hallettiler" ile değiştirdim çünkü. Meseleyi çözmek yerine meseleyi halletmek daha güzel geliyor kulağıma, ne bileyim. 74 yaşında benden daha modern bir Türkçe konuşuyormuş, "Binaenaleyh, namütenahi, gayrı tabii" filan diyerek kapattım telefonu.

Önceki gün veterinere bir buçuk saat geç gittik. Çünkü barbar kocam varlığımızı unutmak suretiyle eve bir buçuk saat geç geldi, o arada sanayide ustalarla çay içiyormuş. Külüstür bir arabası var, sanayide abilerle topluyorlar. Bir buçuk saat hazırolda bekledik köpenklerle.

Koko'nun patisinin üzerinde bir kütle belirmişti, geçenlerde kütlenin üzerinde bir de yara çıktı. Veteriner almaya kalkar, uyuşturur filan, aç götürelim diye mama da veremedim gerizekalılara. Hazırolda ve aç bekledik yani. Hakikaten almaya karar verdi veteriner kütleyi, cumartesi yeniden götüreceğiz.

Benimkilerin fotoğrafını aramaya üşeniyorum, annemin ayısının bir fotoğrafını koyayım:


Çomar'ın önlenemez gürbüzlüğü. Ve dev meyve yarasalarıyla olası akrabalığı.

Dün eve yürürken gördüm, bir alt sokağımızda yeni bir yer açılıyor. Bu sefer gerçekten hepsi bir arada, "Organik kafe-market-yoga atölyesi". Yemin ederim uydurmuyorum, tabelasını asmışlar. Yemin ederim abartmıyorum, her üç apartmanın birinin zemin katında var bunlardan. Bu kadar her şeyi bünyesinde toplamışı yoktu, artık o da var çok şükür.

Peki bu kafe-market-yogacının yerinde eskiden ne vardı? Bakkal vardı. Normal mahalle bakkalı. Ecnebilerin gentrification, bizim mutenalaştırma, elitleştirme filan dediğimiz bu bok, mahalle hayatını mahvediyor. Anahtarcılar, tesisatçılar, berberler, bakkallar, yufkacılar dayanamıyor çünkü kiralar fırlıyor. Onların yerine ise benim gibi bir mahalle sakinin hiçbir işine yaramayacak ama mahalle dışından yemeye içmeye organik almaya yoga yapmaya gelecek insanları çekmek üzere bu yeni nesil işletmeler açılıyor. O insanlar yemeye içmeye organik yogaya arabaları ile geliyor, dağ tepe park etmiş araba doluyor. İşte köftecinin dumanı salonunuza giriyor, organik kafe gece 12'ye kadar açık kalıyor ve sohbetler evin içine doluyor. Bakkalla selamlaşırken bunlarla selamlaşamıyorsun çünkü hiç öyle bir hâlleri yok, bakkala anahtar bırakırken bunlara bırakamıyorsun çünkü kim olduklarını bilmiyorsun. Alışveriş yapayım diyorsun, bayat bir açmayı 10 liraya satıyorlar. Glutenli ama sevgiyle imal edilmiş açma, kalbinde bir yaraya, ilerleyen günlerde ise bir tür tek taraflı kan davasına dönüşüyor. (Ama tabelası çok şık bayat açmacının. Ve kız mühendisken bırakıp hayallerinin peşinden koşarak bu açmacıyı açmış. Evet, açmalar bayat. Ve tanesi 10 lira. Çünkü mühendisliğin bıraktığı boşluk 3 liralık açmayla dolacak değil.)

Bunun aynısı Urla'ya da oldu. Öncesinde Alaçatı'ya da olmuştu zaten. Şimdi gidip gezdiğiniz Urla'da Urlalı kalmadı, bütün kafeler mafeler organikçiler hep dışarıdan gelip bu işlere soyunmuş, para kazanmaya çalışan insanlar. Her şeyin fiyatı 10 katına çıktı, herkes turist, her şey maviye boyandı. Annem geçenlerde sokaktan eve girmek üzere bahçe kapısına meylettiğinde, kapının önünde poz veren karısının fotoğraflarını çeken adam anneme eliyle "gelme gelme!" yapmış. Güldüm dinlerken ama bir yandan da insanın sinirleri bozuluyor. Bahçe kapısında hiçbir numara yok, kapı maviye boyalı sadece, arka tarafta da biraz çiçek miçek var işte. Normal bahçe kapısı. O Instagramlar nasıl dolacak di mi?

Bu çıldırmışlığın altını çizen hadiselerin en nadide örneklerinden biri barbar kocamın manav macerası. Sebze meyve alayım diye çıktı evden güzel bir bahar günü, geri dönemedi. Annemlerin Urla'daki ev ile Malgaca Pazarı arasında uzun bir cadde var, normalde 5-6 dakika sürmüyor Malgaca'ya ulaşmak. Nihayet eve dönebildiğinde burnundan ateş çıkıyordu. Meğer cadde üzerindeki kafelerden birinde Ertuğrul Özkök şarap içiyormuş. İnsanlar durup Ertuğrul Özkök'ün şarap içmesini seyrettikleri için cadde tıkanmış, barbar kocam tıkanıklığın ortasında mahsur kalmış.

Allah sonumuzu hayretsin. Ki etmeyecek. Böyle şeylerin sonu iyi olmuyor. Geriye sadece posası kalıyor her şeyin.

Çok müspet bir yerlere vardım gene gerçekten, böylece bırakıp gideyim bari. Sabah hava kapalıydı biraz, bir ara gök gürledi filan, bir miktar alışır gibi oldum kışın geliyor olduğu gerçeğine. Çok soğuk olursa buralara ağlama hakkımı saklı tutarak gidiyorum, naapıyorsunuz bu güzel perşembe günü?

May 2, 2018

Filmler ve Kitap

Yarın İşçi Filmleri Festivali başlıyor, şuradan festival sayfasına gitmek ve il il programlara bakmak mümkün. Bana yürüme mesafesindeki belediyenin Çağdaş Sanatlar Merkezi'ne dadanmaya karar verdim, oradan çıkıp 20 dakika yürüsem Kızılay'dayım ama allah biliyor Kızılay'a her gittiğimde içim ölüyor biraz; insan denizi, trafik, dönerci, toma filan. Mahallemden takip edeceğim festivali. Gerçi merak ettiğim birkaç kısa filmi cuma günü Mimarlar Odası'nda göstereceklermiş, belki koşarak gider dönerim.

Yarın şu ikisine niyetlendim:



Bir anda hava kapandı, şangır şungur yağmur yağdı burada. Şimdi de güzel bir serinlik var. Bilmiyorum bunlar hala bahar yağmuru mu yoksa canına okuduğumuz iklimin kafa karışıklığı mı, gene de seviniyorum yağmur yağınca. Sardunya ekmiştim, bir saksı kekik aldık, bir de köpenkler yesin diye çim ektim. Teras biraz yeşerdi, güzel oldu. Daha çok kuş geliyor şimdi, camdan onları seyrediyorum çaktırmadan. Lavanta alayım diyorum, arılar da seviyormuş hem. Ama yaşatır mıyım, öldürür müyüm emin olamıyorum. Zor bir şey mi lavanta acaba?

Şunu okudum:


Guillermo Rosales, 1979'da Küba'dan kaçıp Miami'ye yerleşiyor ama Küba'da bulamadığı huzuru Miami'de de bulamıyor. Şizofreniden de çekmiş hayatı boyunca, Miami'de bir takım bakımevlerine girmiş çıkmış. 1993'te intihar etmiş, daha 47 yaşındayken. Felaketzedeler Evi için kısmen otobiyografik demişler; çaresiz, umutsuz, kimsenin istemediği bir grup insanın kaldığı bir bakımevinde geçiyor. Aşağı yukarı 100 sayfaydı kitap ama ağırdı, insanın içi burkuluyor okurken. Bir ara biraz umut kırıntıları belirdi, onlar da kısa sürede yok olup gitti.

Bir yandan da bütün bu şiddet, kenara itilmişlik ve sıkıntının içinde o kadar nefis espriler var ki, özellikle göçmenlikle ve Küba ile ilgili, kitabı bir anda alıp bambaşka bir yere taşıyor. Mesela anlatıcı karakterin rüyasında Castro'nun öldüğünü görmesi; bir tabutun içinde getiriyorlar Castro'yu, bir anda dikilip "Eee kahve içmeyecek miyiz?" diye soruyor. Rosales, Küba'daki rejimin geldiği yerden de Miami'deki Kübalılar'dan da nefret ediyor, sanırım genel olarak insanlıktan pek hazetmiyormuş.

Biraz gugıllayıp okudum Rosales'in hayatını. Küba'dan Miami'ye göçen bir hayli çok yazar çizer varmış, burada kendi edebiyat çevrelerini oluşturmuşlar, bilmiyordum. Rosales'i ayakta tutmaya çalışan, yazdıklarını yayınlatması için uğraşan başka yazarların anlattıklarını okudum, çok dokunaklı hatıralar. Yazdıklarının neredeyse hepsini yok etmiş Rosales, geriye bir bu, bir de sanırım bir roman daha kalmış.

Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'mızın 25. maddesine tekabül ediyor, "İntihar etmiş bir yazarın bir kitabı." Ay yazarken bir tuhaf geldi bu madde, çelınca sokmak için kendini öldürmüş yazar aramadım, kitabı zaten okuyacaktım. Hay allah, şuursuz gibi oldum. Yani bazen şuursuzum hakikaten ama bu sanki biraz acayip oldu.

Daha fazla uzatmadan gideyim, zaten akşam oldu. Zaten Kudi yanıma dikildi ve burnuyla dürtüyor. Zaten ütü yapacaktım, hiç öyle bir an gelmedi. Zaten kitap okusam daha iyi. Zaten çay yapacaktım, bir saattir kalkıp çay yapacağım. Gideyim çay yapayım.


April 18, 2018

Vekiliniz Yaşıyor Mu? / Köpek Beslemesi / Rüyalarım Olmasa / SON DAKİKA

Ay bütün partiler meğer hazırmış erken seçime, dünden beri kaç tane "Hodri meydan" ile başlayan açıklama okudum, sayamadım. Ben değilim hazır. Henüz bir başkan adayınız yok, nisanın ortasındayız, ağustosta seçim diyorlar ama hodri meydan tabii, neden olmasın. Aman altta kalmayın çünkü çok faydasını gördük bu karşıdan gelen "HÖÖAARR!" açıklamalarına verilen "HÖAR MI? AL SANA ROOOÖÖAAARRHHH!" cevaplarının.

21 senedir her seçimde oy kullandım, boykot taraftarı biri değilim, hiç olmadım. Ama vallahi bir mana bulamıyorum şu anda. Milyonlarca insan oy kullanıyoruz, kavga gürültü, sandık peşinde koşarak, sedyelerle taşınarak, karnı burnunda, Ankara'nın doğusunda ve küçük yerlerde allah bilir ne şartlar altında. Meclise kendini atan vekillerden çoğunun bir kere bile sesini duymadan geçip gidiyor 4 sene, meclisteki bütün partilerin vekillerini kastediyorum. Hep aynı bir avuç vekil konuşuyor. Hele ki kendini güç bela meclise atmış partilerin tembel vekilleri, onlara daha çok sinirleniyorum. Şuradan, oy verip meclise soktuğunuz ve ayı gibi maaş almasını sağladığınız vekilinizin en azından soru önergesi vermeye üşenip üşenmediğine bakabilirsiniz. Ha ne oluyor soru önergesi verince? Bilmiyorum. Kırıkkale F Tipi Cezaevi'nde kötü muamele ve işkence var diye soru önergesi vermiş bir Ankara vekili, Adalet Bakanlığı'ndan kısaca "İşkence yoktur" diye özetleyebileceğim 5 sayfalık bir cevap gelmiş.

Bizzat oy verdiğim Ankara vekilinin adı ise "Soru önergesi sahipleri" listesinde yok. Önerge mi vermemiş, yoksa bu adam aslında yok mu? Zaten bu adama oy vermek istememiştim, onunla beraber başkaları da girer meclise diye ummuştum. Haydi olan oldu, nerede beni temsil etmesi gereken bu adam? TBMM'deki şahsi sayfasına gittim, en azından varmış ve hala vekilmiş, bunu öğrenmiş oldum. Toplu araştırma önergelerine imza atmış, bunu yapmış yani sadece. Bir miktar da konuşma yapmış, onların da neredeyse yarısı "sataşmalara cevaben" yapılmış konuşmalar. Ne toplu soruşturma önergelerinde imzası var ne de kendi kendine önerge yazıp yollamış. Twitter'da takip ediyormuşum mavi işaretli hesabını, en son 2015'te bir retweet yapıp 10 Ekim mitingine çağırmış, kendi kalkıp gelmiş miydi acaba o gün, bunu da merak ediyorum. Ankara'da yaşadığını bile zannetmiyorum.

Sinirden saçlarım dikeldi, kardeşime sordum bunlar ayı gibi maaş alıyor ama tam olarak kaç para o maaş diye:


Bu para ve üzerine aldığınız kira yardımıydı, benzindi, fazla mesaiydi, sağlıktı, bütün o cebimizden çıkan paralar haram zıkkım olsun gerçekten.

Yavaş yavaş oy pusulasına mühür basmak yerine küçük bir şiir yazacak ruh haline doğru ilerliyorum. Dün bir yazı okudum, en büyük seçmen gurubu, tüm seçmenlerin %45'ini oluşturan "gri alan"daki grup diyorlar. Karasızlar ya da bir partiye oy verecekse bile o partinin sempatizanı/çekirdeği olmayan seçmenler bunlar. %45'imiz bir mana arıyor seçimlerde. Yazı şurada, belki merak eden olur. Bu T24'te de hala Murat Belge filan, ayh neyse.

Bilmiyorum, belki birileri çıkar ve bir mana getirirler yanlarında. Nereye çıkıyorlar, nereden çıkıyorlar filan en ufak bir fikrim yok tabii ki. Şu haline baktıkça ortalığın, aptal yerine koyulduğumu düşünüyorum. Umut ediyorum hala, naapiyim.

Ezidilerin ve annemin Çarşema Sor bayramını kutluyorum. Annem geçen sene bir gazetenin kıçından uydurup attığı başlık yüzünden "Çarşambaya Sor" bayramı kutlamıştı, "Cemal Süreya şiiri gibi, ne güzel!" diyerekten. Bu sene normal kutladık Ezidilerin yeni yıl başlangıcını.

Sevda'ya Tunalı'da yürürken bir sokak köpeği görüp çöktük başına, biraz şaşkın gibiydi. Çok da zayıftı. Aradığım çomar değil, o dirseği yaralı çomarı hala bulamadım. Neyse. Ay mama vereyim filan derken arkamdan "He is hungry," dedi biri. Döndüm, biz yaşlarda hoş bir kadın. Çantamda mama olduğunu söyledim, birlikte giriştik. Yemedi köpek. Ürkek, şaşkın, yatıverdi kaldırıma. O arada biz sohbet etmeye başladık, işte sokak hayvanlarıydı, şuydu buydu. Kadın çok üzgündü, avutayım diye "Gene burası fena bir mahalle değil, hayvansever çok, sağda solda su kapları var, üzülmeyin," dedim. "Bana da öyle geldi, benim memleketim çok korkunç, sokak hayvanları için daha da korkunç!" dedi. Nereli olduğunu sorduk, söylemek istemedi önce, İranlıymış, tahmin etmiştim zaten. O kocaman güzel gözler genelde oralardan geliyor çünkü. Bir süre daha birbirimizi avuttuk, sonra başka bir kadın daha gelip köpeği sevmeye başladı. İranlı kadın biz köpeği severken fotoğrafımızı çekti, kesin memleketteki arkadaşlarına yollayacak, ben de yapardım aynı şeyi, "BURADA KÖPEKLERİ SEVİYORLAR!" diye. Vedalaştık, niye bilmiyorum, karşılıklı barış barış barış dileyerek ayrıldık. Kadının bir derdi vardı çok eminim, taze bir acısı filan.

Biraz dolandık Sevda'yla, köpeğe yemek yediremedik diye için için bozuluyordum ki karşı kaldırımda iki kadının yanında gördük çocuğu. O ürkek köpek gitmiş, bir kuyruk sallamalar, efendime söyleyeyim bir hoplamalar zıplamalar. Kadınlardan biri elindeki torbadan bir şeyler çıkarıyordu, göremedim. Sevda "Valla sanırım ayaküstü çorba filan yapıyor köpeğe," dedi. Biraz içim rahatladı.

Kafamda bunlarla eve geldim, teras çok güneşli, minder attım yere, biraz oturduk benim köpenklerle. Önce Kudi fenalık geçirip içeri attı kendini, biz de peşinden. Evi toplayayım bari biraz, sağlam kafa sağlam vücutta bulunur, toplu ev de insanın moralini biraz yükseltiyor olabilir.

Sabah gazete okurken Cemal Safi'nin ölüm haberini gördüm, bunca yıl sonra farkettim ki ailece çok sevdiğimiz bir sanat müziği parçasının güftesi de onunmuş. Gözümün önünden kardeşimin çocukluğu, annemin vatkaları, babamın açılmamış tepesi geçti. Huzurla uyuyunuz Cemal Safi, bu şiirleri unutmak mümkün değil, bundan sonra adınızla hatırlayacağım.



(Zeki Bey, laftan anlamayanlar da iyice anlasın diye eliyle "dağda, kırda, bayırda" yapıyor. Bugünün en güzel şeyi o dağ, kır ve bayır.)

Ay evet gerçekten SON DAKİKA haberi yazacağım da varmış bu gariban bloga, 24 Haziran. Ağustos bile değil. Panik içinde miyiz, hayırdır?

November 15, 2017

Kazlara Somun Atmayın / Gene Çay

Oha ayın on beşi olmuş. Kasım hiç bu kadar hızlı geçmemişti sanırım. İyi ki erken kalkıp spora gidiyorum, gün uzuyor diye seviniyordum. Buna sevinebilmek için spordan eve dönmek gerekiyor, gene bütün günü sağda solda oyalanarak yedim.

Sevda sandviç yapmış, Kuğulu Park'ta yedik. Bir aile yanlarında getirdikleri naylon torbadan somun somun ekmek çıkarıp kazlara atmaya başladı. Yasak aslında beslemek o kindar nemrutları, hazmedemiyorlarmış hamuru. Her tarafta tabelalar da var, "Hayvanları beslemeyin" diye uyaran. Ben bu aileye söylenirken iki kadın daha yanaşıp simit ve poğaça fırlatmaya başladı, bu sefer ördeklere. "Ayy nasıl da açlar!" dedi kadınlardan biri, bir yandan da arkadaşı fotoğraf çekiyor diye poz veriyordu. Yani üç beş instagram laykı uğruna ördekleri simitle doldurdular. Aç filan değil ördekler, kulübelerinin etrafı marul doluydu.

Ağaçların altında oturan pos bıyıklı bir belediye amcası bulup şikayet ettim. Olanca sakinliğiyle "Dinlemezler ki. Dinlemiyorlar," dedi. Muhbir vatandaş olarak görevimi yerine getirdim ama bir boka yaramadı. Halkımız kazlara somun atmak istiyor.

Kızılay'a yürüdük çünkü biliyorsunuz çorap almam lazım. Tam olarak aradığım şeyleri bulamadım, her yer çok kalabalıktı. Otobüsle Güvenlik'e attık kendimizi, bir de çay almamız gerekiyordu.

Geçenlerde twitter'da görmüştüm, Hopa Çay Kooperatifi var, aracı yok, üreticiden çay diye. Web sayfalarını buldum:


Adeta 1 Mayıs'a gider gibi düştüm çayın peşine, "Halk kazanacak ulan! Çay!" diyerek. Kolay değil çünkü böyle şeylere ulaşmak. O Kazova Tekstil internet üzerinden satış yapmaya başlayana kadar çektiğim çileyi bir ben biliyorum. Bir de tabii sabitfikirli bir buzağı olmamdan ötürü arkadaşlarım biliyor. Mecburen.

Kızılay'da Nar-inn Kafe'de var diyorlar, bir de Güvenlik'i kesen Ali Dede Caddesi'nde Modern Zamanlar kitap-kafede. Biz Modern Zamanlar'dan bir kilo Çoruh Harmanı alıp ikiye böldük. Başka çeşit yoktu zaten ellerinde. Demledik de hemen, güzel, yumuşak içimli bir çay. Ama ben pek anlamam çaydan, bir de anlayana içirmek lazım. Kahveden de anlamıyorum bence.

Günün bilgisi: Herhangi bir şeyden anladığımı iddia edemeyeceğim. Belki biraz köpekten anlıyor olabilirim. Bakınca anlarım yani ne istiyor, derdi neymiş filan. Ama bunu da öyle dev bir iddia olarak şaapmayın lütfen, köpekler komplike hayvanlar değil. Hav huv yapıyorsa ihtimaller üçtür, bilemediniz beştir.

Kerevizden de hiç anlamıyorum, işin içine portakal suyu giriyor diye hemen gözümde büyüyor. Ama gidip gidip alıyorum o kerevizleri. Oturup pişirdim. Bu sene kış sebzeleriyle de kavga etmeye başladım, şimdiden pırasadan yıldım.

Hiç Manic Street Preachers dinlemiyoruz, halbuki hep dinlemek lazım.



October 24, 2017

Gezme Ceylan Gezme, Uçma Kopter Uçma

Ay allahım gene helikopter var havada. Bunlar Gezi sırasında musallat oldu, dördüncü senesinde hala havadalar. Artık devlet büyüklerimizi yukardan şaapıyorlar, güvenlik filan. Devlet büyükleri çoğul değil aslında, sadece bir kişi için iki helikopter havalanıyor. Bilmiyorum bir ülkenin başkentinde şehir içi trafikte ne biçim güvenlik sorunları var ki iki helikopter havalanıyor.

Günün bilgisi: Bu helikopterlerden bütün varlığımla nefret ediyorum. Bir yandan da rasathane olarak hizmet veriyorum çünkü arkadaşlarım arasında en üst katta oturan benim, her şey görünüyor buradan.

Nefretimin başlangıcında aslında endişe vardı. 2013'te ve biraz sonrasında bunlar ne zaman havada dolansa şehrin bir yerlerinde bir şeyler olduğunu anlıyorduk. Protesto, katliam anması, miting. Sonra baktım protestosuz, mitingsiz de havadalar torul torul. Derken farkettim ki "Dostlar düşmanlar zenginlik görsün, koruma görsün, itibar görsün, allaah allaaaah!" gibi bir anlayış çerçevesinde dolanıyorlar tepemizde.

Bunlar tepedeyken sokakta da kıyamet kopuyor; son sürat konvoy, siren, megafondan fırça, kıyamet.

Sonra 15 Temmuz oldu, helikopterlerin her türlü marifetini gene gönüllü rasathane olarak salonumuzun pencerelerinden seyrettik. Ateş de açabiliyorlarmış.

Konvoy monvoy artık umrumda değil, ses beni hasta ediyor. Helikopterler, bir de havai fişekler. Sanırsınız ki üç büyük terör saldırısı yaşamış, bir de üstüne darbe teşebbüsü geçirmiş, üzerinde jetler uçmuş, sağı solu bombalanmış bir şehirde en azından biraz travma kalır sesle ilgili.

Kalmıyormuş. Balkonlardan filan havai fişek atılıyor, sünnet oluyor havai fişek, nişan oluyor havai fişek. Yemin ederim bu şehir bir insan olsa ve IQ testine girse araba kullanmasına izin verilmez, averajı tutturamaz, liseyi nasıl bitirdiğine şaşarlar.

Postaneye gittim sabah, sıra beklerken bir baktım ki dinozorlu çoraplarımı giymişim.


Hay allah.


March 14, 2017

No.

Kar yağıyor Ankara'ya, sulu biraz gerçi ama yağıyor, hava gri. 90'lar popu açtım, Ace of Base filan, bir de mavi oje süreyim dedim. Bu evde oje sürülmüyor, sürer sürmez tüy yapıştı, zaten taşırdım da yer yer. Ay neyse yani, memleketin sokaklarında portakal bıçaklanmamışçasına yazmaya devam edeceğim.

Geçen yazki tadilat sırasında gizemli bir şekilde kaybolan sandalyelerimin başına ne geldiğini anladım. Aslında oluyor bayağı anlayalı, fotoğraf çekmek yeni geldi aklıma.


Bakın orada, duvarın üstünde duruyor bir tanesi. Evdeki adamlar kırıp kapının önüne bırakmışlar, karşımızdaki apartman görevlisi/otoparkçı abi de alıp kendine oturak yapmış. Böylece vedalaştık sandalyelerimle. Aslında vedalaşamadık, her sokağa çıktığımda görüyorum şu halini, gözüm seğiriyor.

O arada sokağımıza falafelci açıldı. Dün uğrayıp bir falafel dürüm aldım, beklerken çay verdiler, genç bir çift açmış dükkanı. Akşam barbar kocamla yarım yarım yedik, çok güzeldi. Menüsünü koyayım aşağıya, bir de arancini diye pirinçten içli köfte gibi bir şey yapıyorlarmış, İtalyan yemeği galiba:


Facebook sayfaları şurada, adres telefon filan orada mevcut. Menü siparişi verince kediler köpekler için küçük bir paket dostluk maması hediye ediyorlarmış.

Ay şu haberi görünce aklıma geldi, kaç sene önce Amsterdam'dan memlekete dönüyordum, check-in yaptırayım diye görevli kıza yanaştım Şikiphol Havalimanı'nda. Eve döneceğimden çok emindim fakat kız bana "Bu uçuşta adınız yok sizin?" dedi. İngilizce dedi, çok şükür gurbetçi memurların yardımı olmadan da anlaşabiliyorum yabancılarla. Neyse yani, bayağı dönüş biletim iptal edilmiş benim, bu kadar yıl sonra hala bilmiyorum neden böyle bir şey oldu.

Üzerinize afiyet kredi kartımı da patlatmışım, kıza da öyle dedim, "Ay ben şuursuz turistim, para filan kalmadı ki yeniden bilet alayım?" Kıza babamın telefon numarasını söyledim, aradık oradan, babam duymuyor telefonunu, zira Türkiye'de gece yarısı. Annemlerin evdeki bütün telefonları zarıl zarıl çaldırarak nihayet uyandırdım ebeveynlerimi, babam bir süre anlamadı ne istediğimi. Sonunda zorla kredi kartı bilgilerini alabildim, kendime uçak bileti aldım ve bindim o uçağa. Sabaha karşı eve geldiğimde bir de kapıda kaldım, gene sesimi duyurup bunları uyandırana kadar kapının önünde sigara içip free shoptan aldığım şekerleri yedim bir süre.

Neyse yani, babam telefonu açmasa ben de orada ölecektim, anlıyorum bakan hanımefendiyi, Hollanda'da böyle şeyler oluyor. Ben sonra başka havaalanlarında da fenalıklar geçirdim, yanlış tarihe bilet almalar olsun, kendi biletimi yanlışlıkla iptal etmeler olsun filan ama allah biliyor bir 3. dünya ülkesi vatandaşı olarak her zaman bir çanta dolusu evrakla yola çıktım.


Diyor ki ecnebi damadımız, "Sırbistan'a pasaportum olmadan girmeye çalıştım." Giremedi tabii. Daha doğrusu Viyana'dan çıkarmadılar, Avusturyalılar mantıklı insanlar oldukları için buna "Hiç çıkma buradan, zaten oraya giremeyeceksin" demişler. Ben damadın temiz bir Sırp dayağı yediğini filan hayal ettim ama dediğim gibi ben 3. dünya ülkesinde doğdum büyüdüm. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk vatandaşıysanız, bulunduğunuz ülkedeki temsilciliğinizi arıyorsunuz, telefonu hemen açıyorlar, size "Manyak mısın neden pasaportsuz seyahat ediyorsun?" demiyorlar, "Tamam bir saat içinde sana geçici bir seyahat belgesi ulaştıracağız" diyorlar. O arada havaalanında insanlar sizin için koşturuyor, acil bir vesikalığınız çekiliyor, elçiliğe emailleniyor, derken Sırbistan Dışişleri Bakanı havaalanını arayıp "Bindirin ulan o uçağa, biz alacağız sınırdan içeri!" diyor, havaalanında panik dalgası yaratıyor. Bu sefer sizi uçağa koşturuyorlar fakat biletiniz "Paşaportsuz gerizekalı" ibaresiyle iptal edildiğinden uçak siz olmadan kalkıp gidiyor. Söz verilen zamanda geçici seyahat belgeniz geliyor, bir sonraki uçağa biletinizi alıyorsunuz.


Ben panikle orada mısın, burada mısın, neredesin diye sorarken herif İrlanda barı bulmuş, orada oturuyormuş. Beyazlık, rahatlık, genişlik, ne ararsanız var.

Ay kalkıyorum ben bu masadan, sırtım ağrıdı, 90'lar popundan da tiksindim biraz. Şunun dışında, bunu seviyorum hala biraz:

February 14, 2017

Boyoz Bence Daha Mühim

Ay ben yazana kadar Sevgililer Günü geldi, ben çok başarısızım böyle günler olsun, ne bileyim doğum günleri olsun. Bir haftada yetişip kutladıysam doğum gününü, seviniyorum. Pakistan mesela, kökten bir çözüm arayışına girmiş:


Ben size söyleyeyim bugün Pakistan'da neler oluyor; sokaklarda yatan, anca karnını doyuran kesim zaten kutlanmış mı kutlanmamış mı farketmeyecek. Bir grup azgın kuduz sağda solda kalpli yastık filan yakıp yasağı kutlayabilir. Bizim gibi Pakistanlılar "Off allahım, ne biçim ülke?" diye hayatlarına devam edecek. 5 kuşaktır Cambridge mezunu, sahip olduğu toprakların ucunu bucağını bilmeyen ultra zengin kesim de bayağı içkili miçkili Valentine's Day kutlayacak.

Suyu çıkmış, içi çürük ülke manzaraları. Çürük deyince aklıma geldi, şu yazıyı geçenlerde okudum, buraya koymak istiyorum. Bunun adı aşk değil, flört şiddeti.  Yazının ikinci yarısında listelenen hıyarlıkların bir kısmı benim de başıma geldi, bir kısmını etrafımdaki kızlar yaşadı.

Şiddet derecesi düşük ama bunaltma seviyesi yüksek bir örnek, benimle konuşurken her cümleye "Hayır" ile başlayan ayı.

Ben: "Filmi beğenmedim ben, gözümüze sokmuş her şeyi."
Bu: "Hayır şimdi sinema sanatında car car car car...."
Ben: "Ne güzel lokantaymış burası."
Bu: "Hayır lokanta deyince esas bir de şurası var vır vır vır vır...."
Ben: "Her dediğime hayır diyorsun, nasıl konuşacağız biz?"
Bu: "Hayır öyle yapmıyorum."

Benim durmaksızın yanıldığım, bunun da bayılana kadar itiraz edip beni düzelttiği bu ilişki tahmin edersiniz ki 3 ay sürmedi. Zaten farklı şehirlerde yaşıyorduk. Allah hayatındaki insanlara sabır versin, ne diyeyim.

Nasıl, içinizde kalmış üç gram Sevgililer Günü heyecanını da yok etmeyi başardım mı? Meh meh meh. Amaan allahaşkına üç günlük dünya, alacaksanız alın ayol kalpli gül, güllü kalp. Ben olsam çorap alırdım, yaşlandıkça en güzel hediye çorapmış gibi gelmeye başladı. Ya da boyoz.

Hafta sonu Gediz geldi İzmir'den ve böyle bir şey varmış, hiç söylemiyorsunuz?


Havaalanı servisinden "Bavulu görünce korkma" diye mesaj attı, gene de bunu beklemiyordum. Özenle ayırdım, buzluk torbalarına yerleştirip kaldırdım. Bir fırın da burada açacak kadar boyoz var evde. Denemek için 3-5 tane attım fırına, gayet güzel oldu.

Kaç kere geldi gitti kız, nihayet Kıtır'a oturmayı başardık. Her geldiğinde deniyoruz, hep dolu hep dolu. İnsanlar işten çıkmadan yetiştik bu sefer, masa bulup oturduk. Biz iki kişi Kıtır'a ulaşana kadar yolda kar topu gibi büyüdü grup; bir kısmını yolda bulup kolumuza taktık, Sarıkafa "Ay Kıtır'a mı gitsek?" diye aradı içine doğmuş gibi. Bazıları birbirini tanımayan arkadaşlarım tanıştı, ne zamandır bu kadar neşeli bir akşamüstü geçirmemiştim. Bira içip çerçöp ne varsa yedik. 

"Kıtır ne ayol?" diye soracaklar için ekleyeyim, benim fotoğraf çekmek gibi bir alışkanlığım olmadığı için internetlerden buldum, şöyle bir yer:


Avizeleriyle meşhur bence.

Cumartesi akşamı da önce meyhaneye, arkasından halay çekmeye götürdük Gediz'i. Halay işi felaketle sonuçlandı, sonra yazarım çünkü diagram filan çizeceğim.

Sevgi dediğin illa partnere olacak değil, (pantere de olabilir ho hoh) (ayh özür dilerim gerçekten) bunun arkadaşı var, kedisi var, köpeği var. Şöyle bir dinleyeniniz varsa daha ne ister insan bilmiyorum.


Yerinde duramadığı için flu çıkmış çocuk, Miyu bu, teyzesi sayılırım. En çok onun sevgililer şeysini tebrik ediyorum zira bugün yarın ponponlar gidici.

Günün anlam ve önemine uygun bir şarkı bırakıp gideyim, ütü yapayım, kitap okuyayım.

January 13, 2017

Dikkat! Kitaplar Olabilir! Dikkat! Köpekler Zaten Hep Buradaydı!

Dün kitap fuarına gittik. Derdim kitap filan değildi, Evrensel Basım Yayın'ın defterlerinden almaktı. Defter ararken bez çanta da buldum, pek sevindim.


İki desen daha vardı defterlerde, internette görmüştüm bunları, bir aydır filan kuruyordum kafamda. Standı dolanıp bir tane de kitap aldım. O arada iki kız yanaştı standa, ortaokul talebesi yaşlarında. "Bu kitapların yazarlarından şu anda burada olan var mıa?" diye sordular, stand görevlisi oğlanlar olmadığını söyledi. Elimde Asım Bezirci'nin kitabı, mesela onun neden burada olamadığını kızlara söylesem mi diye düşündüm. Kızlar biraz düşünüp bir soru daha sordu, "Peki sizde Sevgili Peygamberim kitabı var mıa?", oğlanlar gene olmadığını söyledi, başka bir yayınevi tarif ettiler, kızlar gitti. Oğlanlara "Ay neden refüze ettiniz, aha bunu ben yazdım diye verseydiniz şuradan bir kitap? Akşam evde skandal patlak verirdi belki?" dedim. "Mihi" diye çok az güldüler. Oğlanlar nazik ve kibar çıktı, ben olanca hödüklüğümle alacağımı alıp ayrıldım yanlarından.

Çocuğu olan ya da benim gibi çocuk kitaplarına meraklı komşularıma fikir verir belki, Evrensel'de çok güzel çocuk kitapları var. Şunları geçen sene almıştım:


Gizemli Mona Lisa, Düğününde Saklanan Damat, İlginç Ailenin Bilgiç Köpeği, üçü de çok meşhur birer tablo üzerinden biraz resim sanatı filan anlatıyor. Resmin Baş Yapıtlarına Yolculuk Serisi'nden bunlar, başka güzel çocuk kitapları da var, ben ara ara alıyorum.

Geçenlerde YKY'dan bir tane Osman Hamdi Beyli çocuk kitabı aldım, bulamıyorum şu anda evin içinde, bayağı ilkokul yıllarıma geri döndürdü beni o özensiz ders kitabı illüstrasyonlarıyla. Onu almayın. Üstelik pahalıcaydı, Evrensel'dekiler hem ucuz hem çok güzel.

Sevda, çalıştığı yayınevine uğrayacaktı, gidip onu buldum. Bulmamla masaya oturtulmam ve önüme çay gelmesi bir oldu. Şunları koyayım önce:


Ay fotoğraf ne dangalak oldu, neyse, kusura bakmayın. Bunları Sevda çevirdi ama nasıl çevirmek, Avrupa'da yapılmış Woolf tezlerini filan indirip onları da okuyarak, Türkçe basılmış bütün kopyaları kontrol ederek filan. Kan, ter ve gözyaşı var yani bu iki kitapta. Biz satın alamadan birer tane hediye etti hepimize, "satın alamadan" bu yazının ilerleyen bölümlerinde anahtar bir konsept haline gelecek, sabrınızı istirham ediyorum. Virginia Woolf hayatıma girsin istemiyorum aslında ama işte böyle kapıdan kovuyorsun, bacadan giriyor. Hala okumadım bunları.

Çayımı içtim, baktım Sevda daha oturacak gibi, paltomu ve çantamı yığdım standın içine. "Yığ yığ! Lütfen yığ!" dediler. Bir tur daha attım fuarda. Alacak bir şey bulamadım ne yalan söyleyeyim, Rahşan Ecevit'i gördüm, kitap imzalıyordu. Geri döndüm Aylak Adam standına. Sevda, Aylak Adam Bey Erkan Aslan Bey'le sohbet ediyordu, yanlarına iliştim. Ne zamandır bu kadar heyecanlı, konuşurken "Ay adam ne güzel anlatıyor" diye dinleyeceğim biriyle karşılaşmamıştım, tanıştığımıza çok sevindim. Erkan Bey de sevinmiş, elimde yazılı belge var:


Meğer böyle bir öykü kitabı varmış Erkan Bey'in. Sevda okuyup çok beğendiğini söylemişti, imzalatmak için yanına almış kitabı. Ben de dönüşte ondan alırım, okuyup geri veririm diye plan yapmıştım. Aylak Adam Yayınları standında dururken satın alamadığım ilk kitap oldu bu. Sonra üstümüze kitap atmaya başladılar. "BİZ ARKADAŞLARIMIZA KİTAP SATMAYIZ!" diye diye önümüze kitaplar yığdılar, kolumuzun altına sıkıştırdılar, bez torbalara doldurup verdiler. Allah biliyor, iki tane çocuk kitabını elime alıp standın dışına çıktım, çalışanlardan birine kısık sesle "Ben bunları satın alayım hemen. Satın. Şuracıkta. Eveth." dedim, gene olmadı, büyüyen gözleriyle "AAAAA YOOOO!" diyerek o iki kitabı da çantama soktu. Sevda bir, ben iki, bir de Tolga vardı yanımızda. Üçümüzü de neşeyle kitaba boğdular, biraz da mahçup olduk, bana bir yaşama sevinci bastı.

Bazı büyük yayınevleri endüstriyel bir hale geldi gibime geliyor, para verdiğime üzülmekten bıktım. Hepsi birbirinin aynısı yeni yazarlardan da bıktım, taşra bunaltısı-şehir bunaltısı-bunalmaktan bunalmalar okumaktan da yıldım bir hayli. Bari araştırma-inceleme okuyayım diye oturup onlarda da hunhar yazım yanlışları bulmaktan, ilkokul seviyesinde analizlere fenalık geçirmekten sıkıldım. Bir tane büyük yayınevini bayağı kara listeye aldım, öbürlerine de temkinli yaklaşıyorum.

Neyse, Aylak Adam Yayınları'nda bir iş yapma sevinci ve heyecanı vardı, mutlu bir samimiyet vardı. O ve diğer yolun başındaki, ne bileyim bastıkları kitaplarda seçici filan yayınevlerine daha çok destek atmak lazım diye berbat bir kamu spotuymuşçasına bitiriyorum sözlerimi. Kitapları da okuyup öyle yazarım, kuru kuru övmüş olmayayım bari.

Ay durun bitirmiyorum, berbat deyince aklıma geldi. Ne şunda bir zeka pırıltısı var:


Ne de bunda:



Zeka pırıltısı aramak tabii benim beyhude çabam, pırıltı mırıltı bir yana, bir tanesinde bayağı güldür güldür nefret, diğerinde de yersiz ve bayat ve zeka yaşı 3 bir dangalaklık var. Yarabbi.

Keşke han'fendiler hayatlarına birer köpek soksa, keşke bey'fendi de biraz kitap filan okusa, ne bileyim. "Binali-Cinali" adeta kaldırımda unutulmuş bir öbek köpek kakası gibi.

Bir de şarkı atayım şuraya, gözlerimi devirerek değil de süzülerek gideyim. Spotify bulup çıkardı, beğendim hemen.



Ankara'da güzel, güneşli bir gün. Daha da güneşlilerini göreceğiz, elbette göreceğiz.

December 9, 2016

Bitti Mi Sandın?

Bu Watsons şubesindeki çıplak üst araması haberi çok feci. Sonra firma açıklamalar yaptı, onlar da bir tuhaftı. Önce kabul eder gibi gereğini yapacaklarını söylediler, sonra çıplak arama yok demeye çıkacak bir açıklama daha geldi. Başına gelenleri anlatan çocuğa inanıyorum, aksi yönde bir şeyler ortaya çıkana kadar. Pek de beklemiyorum aksi yönde bir şey çıkmasını. Ha mesela pantolonunu dizlerine indirmemiş olsunlar, orasını çocuk abartmış olsun, farz edin böyle gelişmiş olsun hadise. Gene de ben anlamıyorum alt tarafı bir ruj için reşit olmayan birini tek başına boş odalara sokmayı, sorgulamayı, dört-beş yetişkin tepesine dikilmeyi filan. Üstelik çocuk ruju çalmamış, nasıl geri alınır bu olanlar?

Böyle şeyler firmaların üstüne yapışıyor, en azından ben unutmuyorum, benim gibi çok insan var. Mesela hala eve hiçbir Sütaş mamülü sokmuyorum, 2014'te sendikaya üye olan işçileri işten çıkardılar, işçiler direnince de ne üstlerine jandarma salmadıkları kaldı ne de işçilerin durdukları yere kamyonlarla gübre dökmedikleri. Sonra mahkemeyi işçiler kazandı, işlerini geri aldılar filan ama ben işçiye böyle muamele eden insan müsveddelerine para kazandırmak istemiyorum. "Sütaş dışında ne yoğurt var?" diye alışveriş yapıyorum, sorarlarsa da anlatıyorum neden almadığımı. Diğer firmalar çok mu farklı diyeceksiniz, değildir tabii. Ama Sütaş'ı içime sindiremiyorum. Ya da Filli Boya'yı.

Kaç kere boya satın almam gerekecek hayatımda? Bir elin parmaklarını geçmez ama olsun, fabrikalarında öğrencileri köle gibi çalıştıran, iş cinayeti yaşandığında üstünü kapatmaya uğraşan bir firmaya benden beş kuruş gitmesin. Yoksa ne içli değil mi 10 Kasımlar'da, 29 Ekimler'de filan televizyonlara verdikleri reklamlar. Filli Boya'nın sahibesi, ölen bir çocuğun annesine "Ben de çok ağladım, benim de çocuğum var, kahroldum" diye ağlaşıp davadan yırtmaya çalışırken siz mesela Instagram hesabını açıp çocuk komada yatarken hanımefendinin bir uçakta Avrupa istikametinde business class selfiler çekip tatlı hayat-yaşasın tatil paylaşımları yaptığını görebiliyorsunuz. Ağlamıyorlar yani, onu demek istiyorum. İşler ciddiye binince paniğe kapılıyorlar sadece. Paralar paralar çünkü, mühim şey paralar.

Neyse, Watsons bayağı dev bir tokat yedi bence. Şimdi bir süre paniklerini seyredeceğiz. Biraz önce şunu gördüm: https://www.evrensel.net/haber/298846/watsonstan-ciplak-arama-ozru

Aladağ'da yanan çocukların aileleri şikayetçi olmamış, Watsons ne ki diyebilirsiniz, valla haklısınız. Aileleri de suçlamaya elim varmıyor çünkü karşılarında bir yurt müdürü, bir kilitli kapı filan yok sadece; karşılarında ahtapot gibi uzuvlarıyla devasa bir sistem var, topyekun bir suç mekanizması var. "Allah" diyorlar, allah istedi, allah karar verdi, kapıları allah kilitledi, allah çıkardı yangını, allah istemedi sönmesini, allah varken yetkililerin yurt binası denetlemesinin gereği yok. Kurallar yok, mahkemede hak aramak yok, insan hayatının bir önemi yok. Ben size söyleyeyim ne var, karşılığında para aldığı işinin gereği yurt denetlemeye gelen ama müdürle birkaç çay içip hiçbir şeyi denetlemeden evrak imzalayıp giden memur var. Yok mu allahaşkına? Bütün sistem böyle çalışıyor.

Belki görmemişsinizdir diye bu hafta sonu Ankara için ortalıkta dolaşan şu haberi de ekleyeyim. Aslında hiç istemiyorum böyle panik dalgalarına kapılıp sürüklenmek ama hep kafamda bir şüphe, "Ya doğruysa?" diye.

Cuma cuma bunalttım, kusuruma bakmayın. Şunu bırakayım, belki telafi ederim biraz. (Edemedi.)

November 7, 2016

Kömür

Önce şunu bırakayım, blog komşum Zihnin Arka Sokakları ile koleksiyonumuza ekleyelim diye. Zamanında böyle bir imkan varmış. 900'lü hatları bizden daha genç kuşak hatırlamaz herhalde. Ben de Perinçek'in Sosyalist Parti Genel Başkanı olduğunu hiç hatırlamıyorum. 12-13 yaşlarındaymışım.


Yıllaaar önce istemeden bir İşçi Partisi kongresine katılmışlığım var. Ankara'dan İzmir'e dönmem lazımdı, bir sınıf arkadaşımın peşine takılıp kendimi Perinçek'in bitmeyen konuşmasını dinlerken buldum. Sonra da parti otobüsüyle İzmir'e döndük. Otobüsten inerken unuttuğum çantamı haftalar süren ısrarım sonunda bu arkadaşım bulup getirdi, tamamen soyulmuş halde. Para, çakmak, sigara, eşarp; ne varsa içinde, hiçbiri yoktu. Otobüstekilerin bir kabahati yok, benim tanıdığım tek İşçi Partili olan bu sınıf arkadaşımda ahlak yerine devasa bir boşluk olduğunu sonraları anladık. Facebook'ta bulup ekledi beni, çocuk doğurmuş filan. Suriyelileri çok çocuk doğuruyorlar diye aşağılıyordu. "Keşke sen de çocuk doğuracağına şu ön tarafta eksik olan 4 dişini yaptırsaydın" demek istedim, diyemedim.

Türkiye'de doğmamış büyümemiş kuzenlerim 15 Temmuz'dan bu yana düzenli olarak "Orada kalmaya devam edecek misiniz?" diye soruyorlar. İlk başlarda uzun uzun anlatıyordum, şimdi "Evet" diyorum sadece. Onlara da "NEREYE GİDELİM ULAN? KOLAY MI GİTMEK?!" diyebilmek istiyorum ama o kadar naifler ki sorarken, diyemiyorum.


(Tumblr'da dolanırken buldum. Koltuğun arkasında yere kadar cam olsa; jetler uçuyor, seslerden cam içe bükülüyor, helikopterler ateş açıyor, binalardan dumanlar yükseliyor olsa filan tamamen 15 Temmuz gecesini nasıl geçirdiğimin fotoğrafı bu. Bir de dizlerimin oradaki boşlukta kıvrılmış köpek hayal edin. Bir de ağladım ben bütün gece korkudan.)

Kuzenlerimin naif beyaz endişelerini gideremiyorum bir türlü, ecnebi damadımıza da kahverengi olduğumu anlatamadım. "Sen benden daha beyazsın" diyordu, "Coğrafi olarak kahverengiyim gerizekalı" dedim en son, anlar gibi oldu. Ben onun memleketine girebilmek için hazırola geçip bir dosya evrak sunuyorum, parmak izi veriyorum, videolu görüntü veriyorum; herif elini kolunu sallayarak gelip havalimanında dandik bir vize alıyor. 8 ay kaldılar Ankara'da, gelmeden beni deli etti "Çok abartıyorsun. Bu söylediklerin komplo teorisi" cart curt diye. 8 ay sonunda (2 adet bombalı araç saldırısını ve bir askeri darbe girişimini bizzat yaşadıktan sonra yani) oturdukları sokaktaki yol çalışmasına ağlıyordu; "Kamyondan kaldırım taşı boşaltıyorlar, her seferinde bomba sanıp sıçrıyorum" diye. Bir şey diyemedim, bir yandan çay içip bir yandan taşlar boşaldıkça beraber sıçradık.

Geçenlerde bir grup adam idam cezasını, terörü, tutuklamaları filan tartışıyordu televizyonda. O kadar çok çıkıyorlar ki televizyona, bir tanesi saçlarını boyamaya başlamış. Biri 10 Ekim'den bahsedecek oldu, diğeri "Ne yapalım, canlı bomba ölmüş gitmiş, ne yapalım daha?" diye susturdu. Adaletin kendisi değil ama kağıt işleri kaldığı için mecburen bir dava açıldı 10 Ekim hakkında, ilk duruşma biraz önce başladı. Benim tahminim, suçluları cezalandırmaktansa geriye kalan hepimizle alay edecek bir süreç olacak bu. Adliyeye gidecek gücü bulamadım, kalabalıkmış bayağı, oturduğum yerden buna seviniyorum. Bir de helikopter dolanıyor adliyenin üzerinde, oturduğum yerden ona bakıyorum. Güçler ayrılığının olduğu bir ülkede en azından ihmalden filan çatır çatır kamu görevlileri yargılanırdı, bizde canlı bomba ölüp gittiği için vicdanlar rahat. Saçlar boyalı.

10 Ekim davasının başladığı anlarda CHP'nin parti meclisi toplantısı bitmiş, o çok önemli insanlar şu çok önemli sonuca varmışlar, hazır mısınız?


Adliyeye gidemedim ama CHP'nin önüne gidip her dışarı çıkanın elini sıkıp tebrik etmek istiyorum. 3 gün sonra yaptıkları açıklama gerçekten tarihin akışını değiştirdi, biz de bir şeye aykırı bu ama neye aykırı diye dövünüyorduk. Ben kaldırdım çünkü dokunulmazlıkları, o yüzden içimde bir sıkıntı vardı.

Bugün 7 Kasım 2016 Pazartesi, demokrasi demokrasi dediğimiz şey hakkında elimle tutabildiğim tek numara olan oy hakkım çöpe gitmiş vaziyette, her türlü hakkımızdır diye gittiğimiz meydanda patlayan bombaların davası 13 ay sonra ite kaka başladı, sosyal demokratım diyen ana muhalefet partisi sanırım tuzlu kurabiye yiyip çay içerek uyukluyor.

Bu aşağıdaki videoyu 1. yıldönümünden anca 10 gün sonra gidip o Gar'ın önündeki derme çatma anıta karanfil bırakan Kemal Kılıçdaroğlu'na armağan ediyorum. Hazırladıkları 10 Ekim pankartlarına, belgesellerine sadece Gar'ın önünde öldürülen CHPli çocukları koyan şuursuz parti çalışanlarına armağan ediyorum. Sizin particiliğinize sıçayım.




Acı ve öfke böyle elle tutulur hale geliyor, 13 aydır yandığı için bu kadın. 13 aydır kimse içine su serpmediği için, adalet namına hiçbir şey görmediği için. Suyu çıkmış bir sistemin içinde kardeşinin hesabını sormaya çalıştığı için. Bedduasının adresi için ben bir şey eklemeyeceğim. Kadim topraklarda yaşıyoruz; buralarda beddua, sahibini eninde sonunda bulur.