Bugünün meydan okuma sorusu kapsamında düğünümde dans etmeyi umduğum şarkıyı yazmam lazım. Düğün oldu bitti, dans da edildi lakin elim o güne ait fotoğraf koymaya varmıyor. Sıkıntıdan fenalıklar geçirmiştim.
Çok sevdiğim bir başka adamla samimi pozumuzu koyuyorum. Yıl 2008'miş, mazimiz daha da eski aslında.
Urfa Müzesi'nin eski müdürü Eyyüp Bucak, enteresan bir insandı. Bu heykel aslında uzun zamandır müzedeymiş ama o dönem, başka bulguların da etkisiyle yeniden keşfedilip acayip heyecan yaratmıştı, 2000'lerin başı olması lazım. Küçük bir ekip olarak kendi kazı evimizde çalışacaktık o yaz, geldiğimizi haber verelim diye makamına çıktık. Konuşmak için sıramızı beklerken, bizden önce gelen bir National Geographic fotoğrafçısı olay çıkardı. Israrla depoya inip bu heykelin fotoğrafını çekmek istiyordu, sergideki vitrinleri açtırmak istiyordu, küstah da bir herifti. Eyyüp Bey canına okudu, paketleyip kapının önüne koydu fotoğrafçıyı. Öylesine rezil etti ki herifi, odanın öbür ucunda biz sarardık korkudan. Sonra hiçbir şey olmamış gibi bize dönüp "Depoyu ve heykeli görmek ister misiniz?" diye sordu, yutkunup kafamı salladım. Bizi önüne katıp depoya indirdi, heykel depoda yerde uzanmış yatıyordu. Heyecandan ağlamıştım başında.
Fotoğrafta sarıldığım, Kültür Müdürlüğü'nün bahçesindeki sahtesi tabii ki; orijinali de depodan çıktı, sergileniyor. (Eğer Urfa Müzesi'nin taşınma işleri bittiyse, geçen sene kapı duvardı.) 11 bin yaşındaki bu Urfalı'nın hikayesi için şuraya bakabilirsiniz.
Düğüne dönecek olursak, biz gidip Belediye'nin nikah salonunda evlendik. Hiç şarkı markı da gelmedi aklımıza. Bir odada birbirimize bakıp sıramızın gelmesini beklerken kardeşimden bir mesaj geldi, "Ablo, annemin kuzeni başka bir gelini sen sandı, fotoğraflarını çekip ağlıyor. Ayrıca gelin-damat salona girerken ne çalıyor farkında mısınız?"
Şu çalıyormuş:
Valla ne yalan söyleyeyim, bugün evleniyor olsam üşenir müdahale etmezdim ama o günün heyecanıyla koşup müzikten sorumlu abiyi bulduk. "Burdan bir şey seçin" diye bir liste gösterdi bize, gözümüze çarpan ilk tanıdık şarkıyı seçtik. O da şuydu:
Hiç de sevmem aslında, sıkıntılar basıyor Elvis Costello "şiiiiiiiiiii" dedikçe. Aylar sonra barbar kocam itiraf etti, şu çalsın istermiş aslında:
"Sadakat mi istiyorsun?
Bu gözlere bak o zaman.
Sonsuza kadar
Ateş gibi yanacaklar.
Her şeyi yapardım; yalvarırdım, çalardım, ölürdüm
Seni bu gece kollarımla sarmak için" mealindeki şarkı sözleri biraz içimizi tarif ediyor, dışımız ise geceler boyunca mısır patlatıp korku filmi izliyor.
Düğün şarkıları zinciri böyle bitmedi, bir de dans şarkısı var tabii. Gece yemekli-canlı müzikli bir yere gittik, kendi halimizde dans ederken arkadaşlarımız müzisyenlere gidip bizim için şarkı istemiş, o gün evlendiğimizi söylemiş. Bilhassa belirtmeleri iyi olmuş çünkü ben geline meline benzemiyordum. Grup, bizim için şu şarkıyı çaldı.
"Kapı açık, arkanı dön ve çık"ı duyunca dönüp şöyle bir baktım şarkı söyleyen kıza. Ne denir? Hiçbir şey denmez. Zaten akabinde biri gelip kocama "Ay biz de burda yapmıştık düğün yemeğini, 3 ay sonra boşandık. Sonunuz bize benzemez inşallah" demiş.
Gecenin ilerleyen saatlerinde buzda kayıp düştüm, herkes düştü o gece. Evde de biri teras kapısını kırıp camın içinden geçti, Koko kırık cama bastı filan. Böyle başlayan evliliğimiz, 4 seneyi geride bıraktı, gene iyiyiz valla.
Showing posts with label düğün. Show all posts
Showing posts with label düğün. Show all posts
February 4, 2015
August 26, 2014
Kımıl Kımıl Köpek ya da Yorgun Sevdam
Biri oturup hayallerimi gif haline getirmiş. Ne kadar çok sallanan kuyruk, ne kadar çok neşe! Kendimi havuzda hayal ettim ya da kenarda şezlongta oturup suya girmeyenleri ayağımla kıçlarından iterken. Bana sevinçten kendi ekseni etrafında yüzen köpeklerle dolu bir havuz verin, valla başka bir şey istemiyorum. Yüzsek yüzsek, sonra uyusak.
Arkadaşım S., son zamanlardaki çılgınca uyuma isteğini ona Urfa'dan aldığım anahtarlığa bağladı.
Bence en güzel anahtarlıkları Urfa'da satıyorlar.
Can havliyle çiçek ektim boş bir saksıya, aranjman yaptım diye sevinirken kocam "Belediye gibi çiçek ekmişsin aferim" dedi. Saksının yanına dev plastik dinozor heykeli dikmeye karar verdim.
Twitter'da Levent Piriştina'yı takip etmeye başladım, İzmir'de Buca Belediye Başkanı seçildi son seçimlerde.
Levent Piriştina'nın babası da başgandı. Ankara'ya taşınmış, bir başka İzmirli olan arkadaşım sarıkafa ile aynı evi paylaşıyorduk. Evde çalışırken radyodan duydum Ahmet Piriştina'nın öldüğünü, ağlaya ağlaya sarıkafa'yı aradım, duyunca o da ağlamaya başladı. Yokluğu bizim gibi iki hödüğü bile zarıl zarıl ağlatan babasını örnek alarak başganlık yapıyordur diye tahmin ediyorum.
Kitap aldım biraz, bu sabah geldiler. "Bu son, valla son" diye diye kitap almaya devam ediyorum, evdeki stokla bu kışı çıkarırım halbuki.
Kitapların yarısını şahsi merakımdan, diğer yarısını da buralarda ve instagramda falan siz okuyorsunuz diye aldım. Başka neler okuyorsunuz bu aralar?
Kitap okumuyorsanız eğer, okuyun.
Aynen böyle düşünüyorum.
Arkadaşım S., son zamanlardaki çılgınca uyuma isteğini ona Urfa'dan aldığım anahtarlığa bağladı.
Bence en güzel anahtarlıkları Urfa'da satıyorlar.
Twitter'da Levent Piriştina'yı takip etmeye başladım, İzmir'de Buca Belediye Başkanı seçildi son seçimlerde.
Levent Piriştina'nın babası da başgandı. Ankara'ya taşınmış, bir başka İzmirli olan arkadaşım sarıkafa ile aynı evi paylaşıyorduk. Evde çalışırken radyodan duydum Ahmet Piriştina'nın öldüğünü, ağlaya ağlaya sarıkafa'yı aradım, duyunca o da ağlamaya başladı. Yokluğu bizim gibi iki hödüğü bile zarıl zarıl ağlatan babasını örnek alarak başganlık yapıyordur diye tahmin ediyorum.
Kitap aldım biraz, bu sabah geldiler. "Bu son, valla son" diye diye kitap almaya devam ediyorum, evdeki stokla bu kışı çıkarırım halbuki.
Kitapların yarısını şahsi merakımdan, diğer yarısını da buralarda ve instagramda falan siz okuyorsunuz diye aldım. Başka neler okuyorsunuz bu aralar?
Kitap okumuyorsanız eğer, okuyun.
Aynen böyle düşünüyorum.
July 24, 2012
June 10, 2012
nikah şekeri
dün gece yarısına doğru bi arkadaşım geldi, külkedisi gibi. valla dalga geçmiyorum, düğünden geliyormuş, uçuşan elbisesi, saçları falan, içeri girer girmez topuklularını fırlattı. oturduk külkedisiyle, düğünü anlattı, çok sosyetikmiş diye ki kendi nişanı-düğünü de az ihtişamlı değildi. o yüzden kahve yapıp merakla dinledim.
sinevizyon gösterilerinde yeni bi boyut açılmış, gelinle damat ilk tanıştıkları günü canlandırmışlar kamera karşısında, böyle bi kısa film gösterilmiş yani davetlilere. sabah kalkılır, terlik giyilir, bi kahve içip spora gidilir, sonra akşam bi kafede karşılaşılır, ci-ciuuv ci-ciuuuvvv havai fişekler, kelebekler falan. bengü çıkmış la düğünde sahneye.
neyse bunlardan değil, asıl nikah şekerinden bahsedeceğim. siyah kadife kutunun içinde dağıtılan nesnenin ne olduğunu anlamayan arkadaşım önce broş, sonra bilezik sanmış. masadakilerin yardımıyla işlevi anlaşılmış nikah şekerinin. şık bi çanta asma aparatı. şöyle ki;
böyle kendi içine katlanan bi çengeli var, efendim şık bi davette misiniz, çantanız elinizde mi kaldı? çat çıkarıyorsunuz, masanın kenarına tutturup çantanızı asıveriyorsunuz. bunu bi saat bileğine sokmaya çalışan arkadaşımın sinirleri bozulmuş biraz. ben kutudan çıkarmaya bile muvaffak olamazdım diye düşünüyorum. "aaa ne güzel kutuda parlak taş dağıttılar!" diye çantama atardım ahahhahah!
evet, nikah şekerine son trendden de artık haberiniz olduğuna göre ben gidiyorum, sizi bengü'yle başbaşa bırakıyorum. aşşşkıııım bence sen bile şaaaştıın.
p.s. kız düğünden dönerken trafik kazası geçirmiş yahu. ay çok korkunç.
sinevizyon gösterilerinde yeni bi boyut açılmış, gelinle damat ilk tanıştıkları günü canlandırmışlar kamera karşısında, böyle bi kısa film gösterilmiş yani davetlilere. sabah kalkılır, terlik giyilir, bi kahve içip spora gidilir, sonra akşam bi kafede karşılaşılır, ci-ciuuv ci-ciuuuvvv havai fişekler, kelebekler falan. bengü çıkmış la düğünde sahneye.
neyse bunlardan değil, asıl nikah şekerinden bahsedeceğim. siyah kadife kutunun içinde dağıtılan nesnenin ne olduğunu anlamayan arkadaşım önce broş, sonra bilezik sanmış. masadakilerin yardımıyla işlevi anlaşılmış nikah şekerinin. şık bi çanta asma aparatı. şöyle ki;
böyle kendi içine katlanan bi çengeli var, efendim şık bi davette misiniz, çantanız elinizde mi kaldı? çat çıkarıyorsunuz, masanın kenarına tutturup çantanızı asıveriyorsunuz. bunu bi saat bileğine sokmaya çalışan arkadaşımın sinirleri bozulmuş biraz. ben kutudan çıkarmaya bile muvaffak olamazdım diye düşünüyorum. "aaa ne güzel kutuda parlak taş dağıttılar!" diye çantama atardım ahahhahah!
evet, nikah şekerine son trendden de artık haberiniz olduğuna göre ben gidiyorum, sizi bengü'yle başbaşa bırakıyorum. aşşşkıııım bence sen bile şaaaştıın.
p.s. kız düğünden dönerken trafik kazası geçirmiş yahu. ay çok korkunç.
April 12, 2012
January 31, 2012
ev düğünü
kendi evlerinde, kedilerinin, köpeklerinin, arkadaşlarının önünde evlenmişler. çiftimiz etrafına gıcık bi enerji yayıyor olsa da hoşuma gitti bu sadelik. çok isterdim koko'yla bi fotoğrafım olsun evlendiğimiz gün, hiçbirimizin aklına gelmemiş. koko zaten çok paniğe kapılmıştı o gün evdeki kalabalıktan, sağa sola işemiş ağlaya ağlaya, kim temizlediyse burdan bi daha teşekkür ediyorum! o gün bizden önce eve ulaşıp içki servisine başlayan, mumlar yakan, birbirleriyle ve köpeğimizle ilgilenen arkadaşlarımıza hakikaten çok hastayım.
fotoğrafların tamamı için şuraya bakabilirsiniz.
fotoğrafların tamamı için şuraya bakabilirsiniz.
January 3, 2012
bi düğün hikayesi
verba volant 20küsur yıllık arkadaşımdır. geçtiğimiz 10 eylül'de evlendi. okuyacağınız, düğün çerçevesinde başıma gelenlerin hikayesidir.
10 eylül sabahı kalktık, planımız çok basitti; arabaya bin ve istanbul'a git, düğüne iştirak et. ben kazıdan döneli 2 gün falan olmuştu, saçımın boyası gelmişti, tuhaf şekillerde güneş yanığıydım, sinirlerim yıpranmıştı ve ziyadesiyle yorgundum. aynaya bakıp kendimden hiç hoşlanmadım ve saçlarımı yaptım. "nikaha giyeceğim şeyleri giyeyim üzerime, ayağıma da birkenstockları geçireyim, topukluları nikah salonuna girerken giyerim" diye düşündüm, çok beğendim bu planı, topukluları kapının yanına bıraktım, çıkarken elime alayım diye. tahmin edeceğiniz üzere o topuklular istanbul'a hiç ulaşmadı.
yola çıktık ve biri tankerli olmak üzere 5 ayrı trafik kazasına takıldık istanbul'a varana kadar. gişelerden çıkarken önümüzdeki arabanın şoförü inip sallana sallana 100 metre ilerdeki kulübeye ogs kartı almaya gittiğinde şaşırmayacak kadar aptala döndüm yolda. conan adamın ailesinden yüksek sesle bahsederek başka bi gişeye sürdü arabayı. bu noktada nikahın başlamasına 20 dakika vardı.
o 20 dakikayı birkenstockların içindeki ayaklarıma bakarak geçirdim. nasıl oldu bilmiyorum ama yetiştik nikah dairesine, bunu conan'ın hanesine artı puan olarak kaydediyorum. bi de telefondaki gps uygulamasının. nikah dairesinin önünde kendimi attım arabadan, terlikli bi görevimiz tehlike ajanı gibi. başka gelinleri iterek koşmaya başladım. dağınık topuzlu gelin annelerini iterek koştum, kurtlar vadisi damatlarını dirsekleyerek koştum. verba volant'ın annesini görene kadar bi yandan kalp krizi geçirerek koştum. bu nokta da "ne diye bu kadar koştun?" diye sorduğunuz nokta olabilir, ben nikah şahidiydim gelinin. anne beni damada, damat da şahit olarak kaydolmam gereken yere götürdü. kendimi kaydettirdim. sonra gidip gelini buldum. fotoğraf çektirdik. o an neden bana ölümcül hastaymışım gibi davrandıklarını anlamamıştım, sonra anladım. panikten ellerim titriyormuş ve yüzümde kırmızı kabartılar belirmiş. şahidi olduğum nikaha geç kalıyorum diye cüzzam olmuşum yolda, farkında değilmişim. farkında olmadığım bi diğer şey de evden çıkarken giydiğim bluzun yarı-transparan olduğuymuş. bunu da fotoğrafları alınca farkettim, kısmen böbreklerim görünüyormuş.
şahit olarak masaya çağrılınca "gelinin nikah şahidi nambır 2" ile tanıştım. nambır2 yaptığım esprilere cevap vermeyince "ulan belki de ben nambır2'yim" diye düşünüp sustum. ben dağlardan eve dönmeye çalışırken bu herhalde gelini saça makyaja taşıdı, koşuşturdu, ben şurdan sessizce şahitliğimi yapayım da ineyim dedim. ama nambır2'yle mesaimiz böylece bitmedi tabi ki. gecenin ilerleyen saatlerinde beni önce donmaya mahkum etmeye çalıştı, akabinde de aile yadigarlarıma laf sokuşturdu. ama buraya yazıyorum, bi dahaki karşılaşmamızda sana iyi davranmayacağım ince kaş! bu sefer terlik giymiyor olacağım ve intikamımı alacağım yanardönerli kadife elbise!
düğün yemeğinde gençsel masanın ucuna oturduk, bütün gün aç duran conan mezelere ekmek banmaya başladığında ben artık vazgeçmiştim görünüşü kurtarmaktan, rakı söyledim akabinde. gecenin kalanını nambır2'yi conan'a çekiştirerek, fotoğraf çekerek, damada ölen kedimizi anlatıp ağlayarak falan geçirdim. ben post-ekskavasyonel depresyon geçirirken verba volant da evlenmiş oldu.
fotoğrafta gelinin kolyesini düzeltiyorum şefkatle. piksellemeye rağen gıdım kaybolmadı ama renkle azıcık oynayıp kollarımın güneşten degrade halini azaltmayı başardım.
10 eylül sabahı kalktık, planımız çok basitti; arabaya bin ve istanbul'a git, düğüne iştirak et. ben kazıdan döneli 2 gün falan olmuştu, saçımın boyası gelmişti, tuhaf şekillerde güneş yanığıydım, sinirlerim yıpranmıştı ve ziyadesiyle yorgundum. aynaya bakıp kendimden hiç hoşlanmadım ve saçlarımı yaptım. "nikaha giyeceğim şeyleri giyeyim üzerime, ayağıma da birkenstockları geçireyim, topukluları nikah salonuna girerken giyerim" diye düşündüm, çok beğendim bu planı, topukluları kapının yanına bıraktım, çıkarken elime alayım diye. tahmin edeceğiniz üzere o topuklular istanbul'a hiç ulaşmadı.
yola çıktık ve biri tankerli olmak üzere 5 ayrı trafik kazasına takıldık istanbul'a varana kadar. gişelerden çıkarken önümüzdeki arabanın şoförü inip sallana sallana 100 metre ilerdeki kulübeye ogs kartı almaya gittiğinde şaşırmayacak kadar aptala döndüm yolda. conan adamın ailesinden yüksek sesle bahsederek başka bi gişeye sürdü arabayı. bu noktada nikahın başlamasına 20 dakika vardı.
o 20 dakikayı birkenstockların içindeki ayaklarıma bakarak geçirdim. nasıl oldu bilmiyorum ama yetiştik nikah dairesine, bunu conan'ın hanesine artı puan olarak kaydediyorum. bi de telefondaki gps uygulamasının. nikah dairesinin önünde kendimi attım arabadan, terlikli bi görevimiz tehlike ajanı gibi. başka gelinleri iterek koşmaya başladım. dağınık topuzlu gelin annelerini iterek koştum, kurtlar vadisi damatlarını dirsekleyerek koştum. verba volant'ın annesini görene kadar bi yandan kalp krizi geçirerek koştum. bu nokta da "ne diye bu kadar koştun?" diye sorduğunuz nokta olabilir, ben nikah şahidiydim gelinin. anne beni damada, damat da şahit olarak kaydolmam gereken yere götürdü. kendimi kaydettirdim. sonra gidip gelini buldum. fotoğraf çektirdik. o an neden bana ölümcül hastaymışım gibi davrandıklarını anlamamıştım, sonra anladım. panikten ellerim titriyormuş ve yüzümde kırmızı kabartılar belirmiş. şahidi olduğum nikaha geç kalıyorum diye cüzzam olmuşum yolda, farkında değilmişim. farkında olmadığım bi diğer şey de evden çıkarken giydiğim bluzun yarı-transparan olduğuymuş. bunu da fotoğrafları alınca farkettim, kısmen böbreklerim görünüyormuş.
şahit olarak masaya çağrılınca "gelinin nikah şahidi nambır 2" ile tanıştım. nambır2 yaptığım esprilere cevap vermeyince "ulan belki de ben nambır2'yim" diye düşünüp sustum. ben dağlardan eve dönmeye çalışırken bu herhalde gelini saça makyaja taşıdı, koşuşturdu, ben şurdan sessizce şahitliğimi yapayım da ineyim dedim. ama nambır2'yle mesaimiz böylece bitmedi tabi ki. gecenin ilerleyen saatlerinde beni önce donmaya mahkum etmeye çalıştı, akabinde de aile yadigarlarıma laf sokuşturdu. ama buraya yazıyorum, bi dahaki karşılaşmamızda sana iyi davranmayacağım ince kaş! bu sefer terlik giymiyor olacağım ve intikamımı alacağım yanardönerli kadife elbise!
düğün yemeğinde gençsel masanın ucuna oturduk, bütün gün aç duran conan mezelere ekmek banmaya başladığında ben artık vazgeçmiştim görünüşü kurtarmaktan, rakı söyledim akabinde. gecenin kalanını nambır2'yi conan'a çekiştirerek, fotoğraf çekerek, damada ölen kedimizi anlatıp ağlayarak falan geçirdim. ben post-ekskavasyonel depresyon geçirirken verba volant da evlenmiş oldu.
fotoğrafta gelinin kolyesini düzeltiyorum şefkatle. piksellemeye rağen gıdım kaybolmadı ama renkle azıcık oynayıp kollarımın güneşten degrade halini azaltmayı başardım.
güzel elbise
şurda buldum, bi italyan düğünü. kızın elbisesini beğendim. sırt dekoltesi olsaydı mesela, daha da çok beğenirdim. elbise valentino, ayakkabılar vintıç'mış.
December 12, 2011
you want commitment? take a look into these eyes.
dün evlilik yıldönümümüzdü. 1 senedir evliyiz kocam the barbarian'la ve inanılmaz çabuk geçti o bi sene, noolduğumuzu anlamadık.
biz barda tanıştık, yani öyle masallar gibi tesadüfler, kelebekler falan yoktu. tek tuhaf şey conan'ı ilk gördüğüm anda evleneceğimizi anlamam oldu herhalde. kendimi bi anda hasta kedimi anlatırken buldum, ki yapmam bunu tanımadığım insanlara. ben gece deri pantolon giyip dışarı çıkan rakınrol biriyim, yeni tanıştığım insanlara kedi anlatmam ama o iki metrelik "boş zamanlarımda amazonlarda ağaç kesiyorum" kılıklı adama anlattım işte o gece. ertesi gün evlenelim dedi, tamam deyip eve döndüğümde 15 yaşındaki tekirim ölmüştü.
üşengeç insanlar olduğumuz için gidip kan vermemiz, gün almamız falan 8 ay sürdü. o arada insanların danaya girmesi gibi köpeğe girdik, koko öyle girdi hayatımıza. nikahtan 4 gün önce nikah şekeri siparişi verdim internetten, nikahtan bi gün önce hala birilerini arayıp nikaha davet ediyordum. küsenler oldu. gelinlik giymediğime inanamayanlar oldu.
nikahın da her anında ayrı fenalık geçirdim sıkıntıdan. biz içerde beklerken kardeşim Z.'nin yarattığı panik dalgası ulaştı bi ara, "yarabbi içeri giriş şarkısı olarak "evli mutlu çocuklu" çalıyor, ablamın haberi var mı?" diye. tabi ki yoktu, can havliyle müzik çalan amcaya ulaştık, birileri arkamızdan "hadi sıra sizde" diye itelerken elvis costello'dan she çarptı gözümüze, ona razı olduk. oysa conan şunu istermiş, dün gece itiraf etti:
müzik skandalları öyle bitmedi tabi, arkadaşlarımız akşam yemeğe gittiğimiz yerdeki müzik grubuna evlendiğimizi söyleyip şarkı istemiş, grup bize "kapı açık arkanı dön ve çık, istenmiyorsun artık"ı hediye etti ahhahhaaha!
yılın ilk karı yağdı o gün, eve dönerken kayıp düştüm bi de. conan sırtında taşıdı eve kadar. böylece evlendik biz bundan bi sene önce. bi senelik deneyimimden de şunu anladım, yanında rahat ettiğiniz biriyse, kafanız aynı şekilde çalışıyorsa, komplekssiz problemsiz tiplerseniz bi şey yok evlilikte, güle oynaya geçiyor vakit birlikte.
fakat yeri gelmişken şu tektaş meselesi hakkında bi senedir içimde tuttuklarımı söylemek istiyorum. benim gibi sakin birini bile delirtecek hale gelebiliyor zira.
benim hasbelkader 2 tane var, ikisi de aile yadigarı. babanem istanbul'da çok iş yapan bi terziydi, sabahlara kadar dikiş dikerek aldığı pırlanta yüzük bana geçti evlenirken. diğeri de kayınvalidemin yüzüğü, bana hediye etti kadın. şu noktada lafım "aaaiiiyy ne gerek var tektaşa falan, çok kıro" deyip her gün 5 defa yüzük mevzuu açan, "bence çok saçma yağğne tektaş" derken kendi parmağındaki kocanın boğazına çökülüp aldırılmış dandik pırlantadan hiç utanmayan bi takım kızlara. valla çok çirkin bu yaptığınız, ben kimseye göstermedim bile "baaaak bu da benim yüzüğümmmm" diye, ayıptır çünkü öyle şeyler. tektaş umrunda olmayan insan benim ayrıca, siz değilsiniz. bu iki yüzük ortaya çıkana kadar aklıma bile gelmedi benim tektaş mektaş. conan'ın ailesi istemeye gelsin de istemedim, nişanlanmak istemedim, hiç tanımadığım akrabaları bi otele doldurup evlenmek de istemedim. tek istediğim nikah gününün bir an önce bitmesi, normal hayatımızın başlamasıydı.
kızlar çok tuhaflar. en ummadığınız kızın içinden delirmiş sindirella çıkabiliyor, hiç tanımadığınız kızlar size ayaküstü hakaret edebiliyorlar. babanemin astragan kürkü de var, tiksinmesem onu da giyerim, size nooluyor?
biz barda tanıştık, yani öyle masallar gibi tesadüfler, kelebekler falan yoktu. tek tuhaf şey conan'ı ilk gördüğüm anda evleneceğimizi anlamam oldu herhalde. kendimi bi anda hasta kedimi anlatırken buldum, ki yapmam bunu tanımadığım insanlara. ben gece deri pantolon giyip dışarı çıkan rakınrol biriyim, yeni tanıştığım insanlara kedi anlatmam ama o iki metrelik "boş zamanlarımda amazonlarda ağaç kesiyorum" kılıklı adama anlattım işte o gece. ertesi gün evlenelim dedi, tamam deyip eve döndüğümde 15 yaşındaki tekirim ölmüştü.
üşengeç insanlar olduğumuz için gidip kan vermemiz, gün almamız falan 8 ay sürdü. o arada insanların danaya girmesi gibi köpeğe girdik, koko öyle girdi hayatımıza. nikahtan 4 gün önce nikah şekeri siparişi verdim internetten, nikahtan bi gün önce hala birilerini arayıp nikaha davet ediyordum. küsenler oldu. gelinlik giymediğime inanamayanlar oldu.
nikahın da her anında ayrı fenalık geçirdim sıkıntıdan. biz içerde beklerken kardeşim Z.'nin yarattığı panik dalgası ulaştı bi ara, "yarabbi içeri giriş şarkısı olarak "evli mutlu çocuklu" çalıyor, ablamın haberi var mı?" diye. tabi ki yoktu, can havliyle müzik çalan amcaya ulaştık, birileri arkamızdan "hadi sıra sizde" diye itelerken elvis costello'dan she çarptı gözümüze, ona razı olduk. oysa conan şunu istermiş, dün gece itiraf etti:
müzik skandalları öyle bitmedi tabi, arkadaşlarımız akşam yemeğe gittiğimiz yerdeki müzik grubuna evlendiğimizi söyleyip şarkı istemiş, grup bize "kapı açık arkanı dön ve çık, istenmiyorsun artık"ı hediye etti ahhahhaaha!
yılın ilk karı yağdı o gün, eve dönerken kayıp düştüm bi de. conan sırtında taşıdı eve kadar. böylece evlendik biz bundan bi sene önce. bi senelik deneyimimden de şunu anladım, yanında rahat ettiğiniz biriyse, kafanız aynı şekilde çalışıyorsa, komplekssiz problemsiz tiplerseniz bi şey yok evlilikte, güle oynaya geçiyor vakit birlikte.
fakat yeri gelmişken şu tektaş meselesi hakkında bi senedir içimde tuttuklarımı söylemek istiyorum. benim gibi sakin birini bile delirtecek hale gelebiliyor zira.
benim hasbelkader 2 tane var, ikisi de aile yadigarı. babanem istanbul'da çok iş yapan bi terziydi, sabahlara kadar dikiş dikerek aldığı pırlanta yüzük bana geçti evlenirken. diğeri de kayınvalidemin yüzüğü, bana hediye etti kadın. şu noktada lafım "aaaiiiyy ne gerek var tektaşa falan, çok kıro" deyip her gün 5 defa yüzük mevzuu açan, "bence çok saçma yağğne tektaş" derken kendi parmağındaki kocanın boğazına çökülüp aldırılmış dandik pırlantadan hiç utanmayan bi takım kızlara. valla çok çirkin bu yaptığınız, ben kimseye göstermedim bile "baaaak bu da benim yüzüğümmmm" diye, ayıptır çünkü öyle şeyler. tektaş umrunda olmayan insan benim ayrıca, siz değilsiniz. bu iki yüzük ortaya çıkana kadar aklıma bile gelmedi benim tektaş mektaş. conan'ın ailesi istemeye gelsin de istemedim, nişanlanmak istemedim, hiç tanımadığım akrabaları bi otele doldurup evlenmek de istemedim. tek istediğim nikah gününün bir an önce bitmesi, normal hayatımızın başlamasıydı.
kızlar çok tuhaflar. en ummadığınız kızın içinden delirmiş sindirella çıkabiliyor, hiç tanımadığınız kızlar size ayaküstü hakaret edebiliyorlar. babanemin astragan kürkü de var, tiksinmesem onu da giyerim, size nooluyor?
November 11, 2011
güzel elbise
2 mavi ekran sonra gene karşınızdayım. o arada saç kurutma makinası da elimde kaldı. neyse.
gene evlensem gene gelinlik giymem. elbiseyi görünce aklıma geldi, belki de gençliğin evlilik müessesesiyle sınavı konusuna eğilmem lazım artık, gerçi yeni koltuklarının üzerine çarşaf sermeyen biri olarak çok taraftar bulacağımı sanmıyorum.
free people'da gördüm bu elbiseyi, benim evlenecek arkadaşım kalmadı sanırım, herkes evlendi bu geçtiğimiz 4-5 ay içinde. en son 2 hafta önce kucağımda 4 yaşında bi çocukla dans pistinde buldum kendimi, üstelik evlenen kızdan zerre hoşlanmadığım halde. "dancing on my own" ruh hali 1 sene içinde buna dönüştü galiba.
bu düğün maratonu içinde tek kare fotoğraf çekmişim, o da kocamın telefonuyla. deniz'in kır düğünü, geçen temmuz. ankaralı turgut arkasından ramones çalan tek düğün olarak tarihe geçti herhalde ahhahhaha, çok eğlenmiştik. artan kemikleri köpeğimize götürmek için toplamaktan utanmadığımız bi düğün olduğu için ayrıyetten güzeldi. bu düğün mevzuuna devam edeceğim bilahare.
Subscribe to:
Posts (Atom)








