Showing posts with label güzel müzik. Show all posts
Showing posts with label güzel müzik. Show all posts

December 8, 2021

Botlarımı Hâlâ Boyamadım

Ama dün pazıyı pişirdim ve biraz önce diş hekiminden randevu aldım. Cuma gününe. Umarım kanal tedavisi filan gerektiren bir şey değildir diyerek gene süratle kapatıyorum bu konuyu.

Sabah köpeklerle terasta dikilmiş sokağı seyrederken gözümün ucuyla beyaz bir leke gördüm karşı apartmandaki balkonlardan birinde. Hiç selam sabahımız olmayan bir komşu, kapalı balkonunun bir kanadını açmış iki eliyle bir yavru köpeği havaya kaldırmış bana gösteriyordu. Aynen şöyle:


Aklımı kaçırdım ahhahhha! Küçük bir çığlık atmışım, "AYYERİMÇOKGÜZELAĞĞĞĞ" diye hislerimi ifade ettim, karşılıklı el salladık, içeri girdiler. Umarım bundan sonra her komşu, eve giren her yeni kedi-köpek ile bu töreni tekrarlar, valla günüm harika başladı. 

Hafiften yağmur yağıyor ama hava çok soğuk değil. Anlatacak başka bir şeyim de yokmuş bugün. Gidip evdeki bakliyatları haşlamak suretiyle salataya çevireyim. Bir de gene çorba. Ay sizde de önlenemez bir karbonhidrat yeme isteği var mı? Ekmek arasına makarna dökesim var, kendimi zor tutuyorum. Bu seneyi kontrolsüzce kilo alıp vererek geçirdim, kendimden bıktım. 

Giderken birkaç günlük Sam Fender videosu bırakayım, şarkı sözlü video. En azılı düşmanı kendi kafasının içinde yaşayanlar için:

December 2, 2021

Bez Parçası Ama Havada Dönüp Duruyor

Okuduğum polisiyenin çevirisiyle kavga ediyorum, o kadar da yavaş okuyorum ki canımdan bezdim. "Havada dönüp duran bez parçaları"ndan bahsediyor, üç defa bahsetti şimdiye kadar, ne bu bez parçaları ay deliricem? Mısır'da geçiyor olaylar, çöl kenarında perişan bir kasaba, nasıl bez parçası bunlar, neden durduk yere havada dönüp duruyorlar? 

Bir yandan da çeşitli arabaların sürücülerinin "ayaklarını şiddetle yere vurması" hadisesi yaşanıyor sayfalar boyunca. Sürücü ayağını şiddetle yere vuruyor, sonra araba fırlayıp gidiyor. Bildiğiniz gaza basıyor sürücü, en dandik online sözlükte mevcut karşılığı. Yav insan bir düşünmez mi, neden araba sürecek insanlar ha bire ayaklarını yere vuruyor? Hangi yere vuruyorlar şoför mahallinde? Ayh. Kitap boyunca ne dediğini kesinlikle anlamadığım cümleler de var, tabii ki var.

Polisiye serisini beğendim ama özensiz çeviriyle okumak istemiyorum, e-kitap bulurum bundan sonrası için. 

Spotify 2021 listeleriyle eğlendik dün akşam. Zihnin Arka Sokakları'nın dev katkısıyla benim listem şu:


Zihnibeyciğim müdahale edene kadar günlük programım şöyleydi; kalkar kalkmaz caz listesi, öğlen gibi araya daha funky danslı bir şeyler sıkıştır bir saat kadar, sonra gene caz, akşamüstüne doğru 80'ler-90'lar hard rock/heavy metal grupları, saat 17:00 olunca bir kokteyl. Bazen gece yarısına kadar çalışmaya devam ettim, bazen güneş batmadan bırakıp terasta kitap okudum. Stres seviyemi nispeten kontrol etmeyi ve aynı zamanda çalışmayı başardığım bir program oldu bu. Sonra, tam olarak 19 Temmuz'da, "Geçen izlediğim bir filmde keşfettim. Sam Fender diye genç bir çocuk varmış." diye bir email geldi.

Ay işte ondan sonra ben döne döne çocuğun ilk ve tek albümünü, canlı performanslarını, cover ettiği şarkıları dinlemeye başladım. "Springsteen şarkıları söylüyor" referansıyla yollamıştı Zihnibey, olaylar aldı başını gitti. Derken ikinci albümü çıktı, onu da aynı tutkuyla dinlemeye başladım. Yeri gelmişken bahsi geçen emailden alıntı yapacağım şuraya: "Yeni albümü de ilki kadar iyi çıkarsa alnıma dev puntolarla Sam Fender yazdıracağım." Buyrun Zihnibeyciğim, sizi dinliyoruz.

65+ rock camiasıyla Sam Fender kapışacak diye tahmin ediyordum, bizim çocuk galip gelmiş. En çok dinlediğim 5 şarkıdan da ikisi Sam Fender, diğer üçü caz. 

Şu kitabı bitireyim bugün allahım lütfen artık. Dolaptan botlarımı çıkarıp boyayacağım. Salondaki bitkileri sulayayım. Ne zaman aldığımı hatırlamadığım pazılar dolapta çürümediyse onları pişireyim. Sam Fender bırakayım bir adet, gideyim. Placebo geliyormuş yaza, Bığğrayyğğn diye haykırabilme ihtimalim belirdi eğer bilet alabilirsem. Şu çocuğu da getirin lütfen, buna da haykırabileyim, çok şey mi istiyorum?



November 26, 2021

Doktor Ama Bir Faydası Yok

Komşular, Romalılar, buralarda mısınız? Hellö.

Ayh ne biçim bir yazdı ve ne biçim bir sonbahar. Buraya yazmadığım ayları aynen şöyle geçirdim:

Oha 5 ay olmuş! Neyse ama, inanmazsınız doktoramı bitirdim, jüriye çıktım, geçtim. Ve bu sefer kaçmayıp o insanı doğduğuna pişman eden "Odtü'ye tez teslim ediyorum" sürecinden de geçip mezun oldum. Jüri ne güzeldi ama ondan sonra ters gidebilecek her şey ters gitti. Tabii ki bir gece önce kütüphanenin database'ine yüklediğim pdf, ertesi gün yüklediğim yerde yoktu filan. Kayıp formlar, yağmur gibi sağdan soldan gelen "Hocam, bir sorun var" emailleri. Ohh allahım. Merkür şaapıyordu tam bu dönem ahhahhha!

Neyse, herkesle beraber bu ikiliye de teşekkür ettim tezin başında:

Elbakyan'ın Sci-Hub'ı olmasaydı ben nah yazardım bu tezi. Dio'nun verdiği moral desteği de başka yerde bulamazdım. Bir video çakıp gideyim, tez dışında da çeşitli aydınlanmalar yaşadığım bir yaz oldu, umarım yavaş yavaş her şeylerden bahsederiz birlikte. 


Ağğğğğ Bığraaayğğn! Eğer İstanbul'a gelirlerse aynen böyle haykırmak üzere giderim o konsere. Gelmezlerse evde haykırırım zira Türk lirasının hiçbir manası kalmadı (Shut up.) Bayağı battı memleket (Shut up.) Fakat albüm çok güzel galiba (Shut up.) Yazık değil mi hepimize? Delirir gibi oldunuz mu çünkü ben oldum galiba?

June 27, 2021

Arkadaşlar 7: Birlikte Dans Edemediğim Arkadaşa Arkadaş Demem

Yıllardır görmediğim, çok iyi dans eden arkadaşım Tarık'tan başlayıp bir akşam bir barda aniden Sweet Child Of Mine çalmaya başlayınca bana eşlik eden hiç tanımadığım oğlana uzanan geniş bir ölçekte danslı anılar geçiyor aklımdan. Ama yani bir yandan da pek o kadar dans kalmadı hayatımda. Barbar kocamla çok sık müzik dinliyoruz evde, ben bazen salonun uygun bir köşesinde go-go girl gibi sanatımı icra ediyorum. Bazen kocam da seyrettiğimiz Hendrix ve Rolling Stones konserlerindeki kızlar ve oğlanlardan kaptığı figürlerle kendini ifade ediyor.

Neyse yani, aslında bütün arkadaşlarımla dans etme imkanı bulunca dans ediyoruz. Ederdik? Bilmiyorum, hayat çok değişti. Bu aralar gene varoluşsal sorguluyorum kendimi, gene o zaman zaman patlak veren "Şu anda olduğum şey gerçekten ben miyim yoksa eski ve orijinal benden geriye kalan kırıntılar mı bu?" krizinin tam ortasından sesleniyorum, merhaba. 

Hangi eski, hangisi orijinal? Ayh neyse. Bir arkadaşımın düğününden bir kare buldum:

Sene 2008, gördüğünüz gibi aşırı dramatik ve dışavurumcu dans eden biriyim ahhahhha ay ne gülmüştük bu fotoğrafa! Tek bir prensibim var bu konuda: bir kere ortalığa attıysan kendini dans edeceğim diye, ne olursa olsun hareket etmeye devam et.

Bugün bu çalarken kendi kendime dans ettim:


Arkadaşlardan bahsetmem gereken şalanjda %90 kendimden bahsederek ilerliyorum. Ama başlarken demiştim bir yerlerde, toplam 3 filan arkadaşımla niye giriyorum ben bu işe diye. 

Geri gelip hiç utanmadan "birlikte yol yapılacak arkadaş" yazacağım, yola çıkmaktan nefret eden suratsız bir güve olarak. 

May 15, 2021

Müzikli Şalanj 5

Saat 08:30 gibi Kudi'yle terasta dikilmiş bomboş sokağı seyretmekteydik ki simitçi abi belirdi. Abi jilet gibi ütülü kumaş pantolunu ve açık mavi kısa kollu gömleğiyle yavaş yavaş ilerlerken düşündüm, yaptığım herhangi bir işi bu kadar ciddiye alsaydım acaba hayatım şu andakinden başka türlü olur muydu? O arada sabah yürüyüşüne çıkmış sportmen bir kız durup iki simit aldı. Sabah 08:30'da yürüyüşe çıkacak kadar disiplinli biri de olmadım hiç.

Sonra simitçi abi kafasını kaldırdı, göz göze geldik. "Hemen geliyorum!" diye sesleniverdim. Simit almak gibi bir niyetim yoktu ama artık göz göze gelinmiş, simit almamak gibi bir ihtimal söz konusu değil. Neyse, koşarak indim, günaydınlaştık ve bayramlaştık. Eve girdiğimde köpenkler beni 3 senelik bir dünya turundan dönmüşüm gibi coşkuyla karşıladı.

Şalanjı bitirivereyim.

17. Kalbini kıran bir şarkı:

Eskisi gibi kalbim kırılmıyor şarkılara ama bir grup şarkı var ki hayatımdan çıkardım, hiç var olmamışlar gibi. Aşağı yukarı 2005-2010 arası hem hayatımın en çok müzik dinlediğim dönemi olabilir hem de sabah akşam ağlıyordum. Buralardan değil de biraz daha eskice bir şarkı şaapayım. Orijinali de mahvetmişti beni, bu cover hali Johnny Cash sayesinde herhalde, iki kat kırmıştı kalbimi.


Ohhh allahım sabah sabah :/

18. Sesine hayran olduğunuz sanatçıdan bir şarkı

Bilmiyorum belki de o Bohemian Rhapsody filminden çok feci tiksindiğim için, yeniden doğru dürüst Freddie Mercury dinlemeye başladım. Umarım genç kuşaklar Freddie'yi o filmdeki canavar dişli şaşkın güdük olarak hatırlamazlar. Ama olan oldu herhalde, benim kuşağım da Oliver Stone'un The Doors filmi yüzünden Val Kilmer'ı Jim Morrison'dan ayıramıyor.


Ben aslında ergenliğimden beri daha blues'umsu erkek vokalleri beğeniyorum, üç şişe bourbon ve iki paket sigara içip sahneye çıkmış gibi. Ne bileyim, biraz Glenn Hughes gibi mesela:


Valla bu son bir senede o kadar çok dinledik ki rakçı gibi yaşlanan rakçı motifi inanılmaz nüfuz etti hayatımıza. O morötesi beyaz porselen dişler, o boyalı saçlar filan. "E iyi ya böyle de olabiliyor, biz de böyle yaşlanalım!" diyoruz kocamla birbirimize. Benim moda anlayışım da zaten aynen bu. 

Tabii bir de bu dünyadan Aretha Franklin geçti.


19. Çocukluğunuzdan hatırladığınız bir şarkı:

1980'de 1 yaşındaydım ben ama şarkının üzerimdeki etkisi uzun sürmüş anlaşılan. Keşke unutabilsem, unutamıyorum da şarkıyı.


20. Sizi hatırlatan bir şarkı

Hemen iki kişilik dev bir anket düzenledim. 




Bence çok açıklayıcı oldu. 

Bugün de pazar değilmiş, aklımı kaçıracağım, her gün pazar günü gibi ama hiçbiri pazar değil. (A aa, inat edip koymadığım bir şarkı hortlayıverdi ahhahha!) Öbtüm, gittim.

May 14, 2021

Müzikli Şalanj 4

 13. Seni hayat üstüne düşüncelere iten bir şarkı:

Valla şarkı aslında "her gülün dikeni, her gecenin bir sabahı var" filan diye gidiyor, bir derinliği olduğunu iddia edemiyorum haliyle. İçeriğinden bağımsız, köklerini çoktan toza dönüşmüş yıllara, yerlere ve artık yaşamayan bir arkadaşa bağlamış bir şarkı. İnsan bazı kayıplarla barışıp hayatına devam edebiliyor, bazı boşluklarsa sızım sızım sızlamaya devam ediyor, ne tuhaf. 


14. Herkesin dinlemesi gerektiğini düşündüğünüz bir şarkı:


15. Bugün hala bir arada olmasını arzu ettiğiniz gruptan bir şarkı:

Stone Temple Pilots olur, Velvet Revolver olur, keşke yaşıyor olsaydı Scott Weiland. 15 yaşımda sevdim, sonra bir daha hiç ayrılmadık. Ne güzel dans ederdi. Bu videonun da sesi mesi pek iyi değil ama 1:55 civarında sahneye pembe bir don uçuyor. Bir de Weiland'ın nispeten iyice göründüğü bir konser, zayıf ama çok korkunç değil, yorgun ama neler gördük, bu yine iyiymiş. Ayrıca bu siyah pantolonuna tuhaf bir sevgi besliyorum, en sevdiğim pantolon kesimlerinden biri. 


16. Aşık olma hissi uyandıran bir şarkı

Mutlu aşk yoktur konusunda hemfikir miyiz? Hemfikir olduğumuzu varsayarak devam ediyorum. Bu şarkıyı pandeminin ortalarında yeniden keşfettim. Mutfakta bir yandan yemek yapıp bir yandan rastgele bir liste dinliyordum. Tabureye oturup elimde yemek kaşığıyla kalakaldım, ne biçim söz yazmak bu?


Mücver yapmaya gidiyorum. Çünkü o dolapta sürünen iki adet kabak bana huzur vermiyor. 

May 13, 2021

Müzikli Şalanj 3

İyi bayramlar komşular. Bu konu hakkında söyleyecek daha fazla bir şey gelmiyor aklıma. Daha ziyade su mu söyleseydim, sucu ne gün açık, köpeklerin maması var mı filan gibi şeyler aklımda. Neyse, gün içinde böyle kendimi bunaltmaya başladığımda kalkıp yarım saat egzersiz yapıyorum. Yarım saat egzersiz yapıp tazelenecek biri değilim, insanlıktan çıkıyorum o yarım saatte. Sonra yıkanıp giyinince kendime geliyorum, kafam dağılmış oluyor, belim ağrımıyor. Elimden gelen bu, iyi kötü sürdürebildiğim bir bu var.

Şalanja atlayayım.

9. Düğününde çalınmasını istediğin bir şarkı:

Umarım bir daha evlenmem gerekmez. Düğün deyince aklıma şu geldi, düğün gibi düğün, olsa da gitsem:


10. Yeniden yorumlanan (cover) bir şarkı:

Çok seviyorum cover şarkıları. Eskice bir Miley Cyrus koyayım, orijinalinden daha çok dinledim bunu.


11. En sevdiğin klasik müzik parçalarından bir tane seç:

O dönemde yaşamış olsam yer silip çamaşır yıkamaktan, 12 çocuk doğurmaktan ve çürük diş iltihabından 21 yaşında ölmeyecekmişim gibi gene Barok öveceğim yere geldik ama günün yarısından çoğu ben saçma sapan şeylerle uğraşırken geçti. Masan kalkmak istiyorum artık. Monteverdi'nin meşhur ağıtlarından koyayım, pandemi versiyonu hem:


12. Karaokede biriyle düet yapmaktan hoşlandığın bir şarkı:

Hiç karaoke yapmadım fakat evde uzaktan kumandayı mikrofon gibi tutup salonun ortasına fırladığım çok oluyor. Bir senedir evde kendi kendimize eğleniyoruz, benim aklıma nasıl gelmedi bir ev karaoke tertibatı kurmak?

Düet düşününce aklıma sadece bu geldi, George Michael kısımlarını rahatlıkla söylerim. Yani dinleyene eziyet olur tabii, sözleri hala hatırlıyorum demek istedim.


Öbtüm, gittim.

May 12, 2021

Müzikli Şalanj 2

Yemek yapmam lazım, keşke bu kadar sık yemek yemek zorunda olmasak. Gerçekten içim öldü artık. Hızlıca cevap yazıp gidiyorum.

5. Sende dans etme hissi uyandıran bir şarkı:

Daha o ilk notalarda yerimden fırlıyorum. Bu hep böyle değildi, pandemide oldu. Bu Maui konseriyle ilgili ne bulduysak aldık, durmaksızın çalıyor evin içinde. Dans eden kızlardan da bütün figürleri kaptım. Bilhassa bu şarkıyla ilgili sadece şöyle bir şikayetim var; ben yatmışsam ve kocam dinlemeye devam ediyorsa, sesi ne kadar kısarsa kıssın baslar akciğerlerimde zonkluyor. Bizim evin akustiği mi, kayıtla ilgili bir şey mi bilmiyorum. Sadece baslar, yatakta yatmakta olan benim akciğerlerimi titretiyor. Dolayısıyla şarkının baslarına çok hakimim, içime işledi çünkü meh meh meh.


6. Yolda giderken dinlenesi bir şarkı:

David Coverdale'i de taaa ergenliğimden beri ne severdim, yeniden kavuştuk bu son bir senede. Instagram'dan takip ediyorum, her sabah kalktığında günaydın, her gece yatarken iyi geceler fotoğrafı koyuyor. Hepsini layklıyorum. Gençliğini zaten beğenirdim, valla porselen dişli yaşlılığına da hisler besliyorum. 


7. Dinlemekten usanmadığın bir şarkı:

Fırına çeşitli şeyler fırlatıp geri geldim. Dün yorumlarda sohbet ederken "sevdiği ünlüyü görünce utananlar" kategorisine girdiğimizden bahsetmiştik. Ben şu izleyiciler içinde olsam herhalde önce ayak bileğini ısırmaya kalkışır, sonra da sahneye kusar ve bayılırdım. Ki bundan da daha önce bahsetmiştik.

Bu potpuriyi izlemeye de dinlemeye de doyamıyorum.


8. Yetmişlerden bir şarkı:

Şunu bırakayım, gideyim.

May 11, 2021

Müzikli Şalanj 1

Zihnibey'in müzikli şalanjını yapmaya geldim. Naapıyorsunuz komşular, iyi misiniz?

Bir gün geriden geliyorum, neyse artık. İlk aklıma gelen şarkıları yazacağım, bam bam bam.

1. Başlığında renk geçen sevdiğin bir şarkı:

Barbar kocamla yine yine yine müzik yüzünden kavga ettiğim akşamlardan birinde fark ettim ki Bono'yu affetmişim. Hıyarlığını, yarımgötlü aktivistliğini, durmaksızın vaaz veriyor olmasını ve siyasal islamla yanak yanağa fotoğraflar çektirmiş olmasını filan bağrıma bastım. Bu da böyle bir adam, naapalım. Tamamen çıkaramıyorum da hayatımdan. Ve yani U2 kadar dikkatle takip ettiğim başka bir grup olmadı. İlk televizyon kayıtlarından birini bulup seyrettik bir akşam, bütün grup sahnede çalmaya başladı, Bono yok. Kocam "A aa, nerede Bono?" diye sordu, "Ay şimdi gelir köşeden koşarak, dramatik giriş" deyiverdim hiç düşünmeden. Çünkü bilmesem de biliyorum, yılların tecrübesi. Köşeden koşarak geldi.

Bir akşam ne yapacağımızı bilemeyip baştan sona bir U2 konseri seyrettik, bitince kocam azarladı "BÜTÜN ŞARKILARI EZBERE SÖYLEDİN? NE GEREK VAR GERÇEKTEN BU TAVIRLARA?" diye. Bu kan davasını böylece sonlandırdım, üzerimden bir yük kalktı.


2. Başlığında rakam bulunan şarkı:

Pandemi boyunca eskilere, daha eskilere, daha da eskilere döndük.


3. Sana yaz dönemini hatırlatan bir şarkı:

Toto'yu hatırlıyor musunuz? Kocam çok büyük hayranı grubun, Toto hayatımıza pandemi yüzünden girmedi, zaten hiç çıkmamıştı. Fakat vesile oldu, online konserlerine bilet aldık. Konser sonrası Steve Lukather ve Joseph Williams ile 5 dakikalık Zoom yapma imkanı vardı, ona da bilet aldık. Kocamın baygınlık geçireceğinden korkuyordum, neyse ki bayılmadan hislerini anlattı Steve Bey'e; "YOU ARE A LEGEND!!!" 

Grup üyelerinin bile "Valla bize de bir manası varmış gibi gelmiyor, zaten hiçbirimiz Afrika'yı görmüş değiliz" diye arkasından konuştuğu, daha 80'ler olunması imkansız Africa. Vokalde David Paich var:


4. Gürültülü dinlenmesi gereken bir şarkı:

Ben de o arada 80'ler heavy metalini ne kadar sevdiğimi hatırladım. Bilmiyorum Dio'dan daha muazzam bir vokal gördü mü heavy metal müzik. Sanmıyorum.


Dio deyince aklıma geldi, son zamanlarda en anlamadığım şeylerden biri bu Youtube'u sarmış olan "reaction" ve "analiz" videoları. Ronnie James Dio'lu bir tanesine denk gelip seyrettim, şöyle sahneler:


Kız kim en ufak bir fikrim yok, sanırım opera eğitimi filan almış, oturup böyle videolar çekiyor. Şok üstüne şok geçiriyor. Şok geçirmeleri de alabildiğine sahte zaten. Yorum bırakmayı düşündüm; bacım sen kimsin, senin fikrinin neden önemi olsun? Muhteşem bir vokal olmasıyla dünya çapında meşhur birinin senden onay alması kadar lüzumsuz bir şey olabilir mi? "Vibratosunu nasıl kullanması gerektiğini çok iyi biliyor", ay yapma ya, gerçekten mi? "Bu çok akılda kalıcı bir gitar riff'i", Ritchie Blackmore olduğu için olmasın? 

Bundan daha saçması da "iki ergen hayatlarında ilk defa Queen dinliyor" videoları. Batı kültürü içine doğup öyle büyümüş ergenlerin hiç Queen duymamış olması bana inandırıcı gelmiyor. Ve tabii gene, iki rastgele ergenin fikriyle neden ilgilenmemiz gerekiyor hiç anlamıyorum. Bunları anlatınca bana "Bırak gençler eğlensin, sana ne!" dediler. Sonra aklıma bir blogum olduğu geldi. Niye açmıştım di mi ben bu blogu. Eveth.

Yarın geri gelip gene müzikten bahsedeceğim, umarım daha az sinir saçarak. (Gözlerimi devirdim.)

October 29, 2020

Yağmur Yağdı

Ne zamandır sokağa çıkmıyordum ama allahtan kafam çalıştı kısa bir anlığına, yağmurluk geçirdim üzerime. Sonbahar gelmiş hakikaten. Ben de isterdim Prince gibi olayım; bir rock star, bir ikon gibi karşılayayım sonbaharı. Moda ikonu olmadığım gibi 2 Prince edecek bir kilodayım. O yüzden H&M erkek reyonunda %50 indirimli bulduğum yeşil yağmurluğu giydim.

Sevda'ya sandviç yiyip çay içmeye gittim. Bir de çoğalttığım kauçuklardan bir fide götürdüm. Kitaplardan, koltuk döşemecilerinden, Göbeklitepe'den ve peynirlerden bahsettik. Bana ayırdığı bir miktar tarhanayı, erişteyi ve kurutulmuş meyveleri alıp eve döndüm. 

Evlerin camlarında 29 Ekim resimleri vardı yol boyu, çocuklar yapıp asmış. Fotoğraf çekeyim dedim, telefonuma bir haller olmuş, ekran kapkara. Gözlerimi devirip yürümeye devam ettim. 29 Ekim resimlerine baka baka, dökülen yapraklara basa basa. 

Çiçekçiye uğradım yarı yolda. Pandemi boyunca yaptığım en düzenli işlerden biri sanırım çiçek almak. Dükkan açıktı ama abi yoktu ortalıkta, yan dükkandaki terziye sordum, telefon açtı çiçekçiye. "Ay önemli değil, ben bekleyeceğim her halükarda" dedim ama durduramadım terziyi. Yolun karşısındaki marketteymiş, kasanın oradan el salladı çiçekçi. 

İki çeşit çiçek aldım, o arada biraz sohbet ettik, siyasi sohbet. Herhangi bir çiçekçiye gidecek değilim tabii ki ve Ankara'da zaten başka neyin sohbeti yapılıyor bilmiyorum. "Faşist yapılanma"lar, "yapısal sorunlar" filan havada uçuştu, çiçeklerimi alıp çıktım.

Apartmanın bahçesinde ne zamandır gördüğüm en güzel tekir kedi oturuyordu. Yanına yanaştırmadı, bari fotoğrafını çekeyim dedim. Ekran gene açılmadı, telefonu oracıkta çöpe mi atsam diye düşündüm, tekir gözlerini benden ayırmadan esnedi. 

Güneş battı, koyu gri bulutlar var. Beyaz şarap var sanıyordum, yarım kadeh bile çıkmadı. Neyse artık, çıktığı kadar. Sonbahar turuncusu oje sürdüm, kurusun diye bekliyorum, feci şekilde çişim geldi. Tabii ki geldi, hep aynı şey oluyor.

Bruce Springsteen yeni albüm çıkardı. Bir süredir kendi güvenli limanlarıma sığınmış vaziyette yaşıyorum, sevdiğim eski yazarlar, eski albümler. Bruce Bey de öyle bir liman, hiç hayal kırıklığına uğratmıyor. 

Yeni albümden ikinci videoyu çıkardı bile:


Nasılsınız, iyi misiniz? Güzel bir şeyler oldu mu? Balkabağı sezonu geldi mi? Güzel kitap okudunuz mu bu aralar? 

September 22, 2020

No Rain

Güneş geri geldi, hava açtı. Olsun, bu da sonbahar. 

Dün akşam kendi halimde otururken birden kompüterin ekranında bir Skype çağrısı belirdi. Arayan barbar kocamdı fakat barbar kocam o anda akvaryumun üzerine eğilmiş balıklara yem vermekteydi ve beni Skype üzerinden arıyor olması imkânsızdı. Çağrıyı cevapladım, karşımda babamı buldum. Babamın tamamını da bulmadım aslında, ekranda iki adet göz vardı sadece. Karanlıkta oturuyormuş.

Bu kaos birkaç ay önce başladı. Kocamın ofis bilgisayarının masaüstünde babamın kaydettiği Word dosyaları belirmeye başladı. Babama söylemedik, fenalık geçirmesin diye. O kuşakta çok yaygın bir "Bilgisayarıma girerler" endişesi var, neden bilmiyorum. Aynı kuşaktan eski patronum mesela, muhalif bir şey konuşacaksa cep telefonunu parçalarına ayırırdı. 

Tabii bir yandan da kocamın belgeleri babamın bilgisayarında belirdiği için nihayet babam uyandı duruma. Skype'ı dün fark etmiş, dalga geçmek için aramış. Onlarca iş kontağı arasından beni bulup arayabilmiş olmasına, Çin'de bir fabrika müdürünü aramamış olmasına şükrettik. Bir saat kadar sohbet ettik, iyi oldu.

Urla'ya her gittiğimizde bu ikisinin ne kadar teknoloji ile ilgili problemi varsa çözüp öyle dönüyoruz Ankara'ya. Herhalde kocam kendi Microsoft hesabı ile girip bir şeyler halletti babamın bilgisayarında, böyle sanal-yapışık yaşıyorlar o günden beri. 

Ay cart diye geçiverdi koca gün. 28 sene önce bugün Blind Melon ilk albümünü çıkarmış, o albümün en meşhur şarkısı ilerleyen aylarda MTV'de üst üste çalmaya başlayınca fark etmiştim grubu. Şarkıyı da, tombul arı-kızlı videosunu da hâlâ çok severim, aşağıya yapıştırıp gideyim.

September 21, 2020

Tombalak

Spotify'ı açtım, sağ taraftaki "Arkadaşlarınız" listesinde Mansur Yavaş Bey belirdi, dün en son şu aşağıdaki listeyi dinlemiş:


Ay olur ya, neden olmasın akustik cover şarkılar, ben de açtım dinliyorum.  Hello sonbahar. Meteoroloji şu anda 21,4 derece veriyor hava sıcaklığını, güneş de yok. Ankara grisi var, yekpare.

40 yıl düşünsem şunu söyleyeceğim aklıma gelmezdi ama söylüyorum, valla sevindim ben bu serin ve kapalı havaya. Ne yazdan ne de bahardan istediğim randımanı alabildim bu sene, bari en azından bir değişiklik oldu. Randıman derken tatilden filan da bahsetmiyorum, bahar ve yazın bana verdiği hafiflik ve yersiz sevinçten bahsediyorum. Olamadı yersiz sevinçler.

Zorrrrla yeniden egzersiz yapmaya başladım evde. Yine sıfırdan başlar gibi, her yerim ağrıyor. Aylar sonra tartıldım, tahmin ettiğim kadar yüksek bir rakam çıkmadı ama bir disiplin abidesi gibi canımı dişime takarak vermiştim ben bu kiloları. Olduğu gibi geri almışım. Bir başka ruh ikizim kediyi takdim edeyim:


Ben anlıyorum seni Tombalak, yemin ederim anlıyorum.

Bugün Stephen King'in doğum günü, 73 oldu en sevdiğimiz kâbusların yazarı. Dün gece bunun şerefine bir kitabına başlayayım dedim. Gene tabii Maine'in bir yerlerinde geçiyor, karakterlerden biri ise Ohiolu. Bir aksan çatışması var kitabın ilk sayfalarında, Ohiolu kız ilk geldiğinde anlayamamış filan buranın yerlilerinin konuşmasını. Derken herkes birbirine "E, ya!" demeye başladı. "E, ya" Türkçe ne demek anlayamadığım için İngilizcesini de tahmin edemedim maalesef. Dolayısıyla hiçbir şey anlamadım. Garson kadın masaya yanaşıp, "E, ya... Burada işiniz bitti mi?" diyor mesela. "E, ya ne kadar da aptalım. Senin buralı olmadığını unuttum." "E ya, o kadarını da başarabilirdi." Bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum. 31. sayfada pes edip yattım. Başka bir Stephen King ile deneyeceğim şansımı bu akşam.

Salonumuza yapışık inşaatta metal kesiyorlar, daha fazla dayanamayacağım. Evin diğer tarafına gitmek üzere kalkıyorum. Diğer tarafta da çok üzücü bir şekilde mutfak var. Cacık yapayım bari, cacık iyi bir şey. 

Nasıl geçti pazartesiniz? İyi misiniz? 

September 11, 2020

Aşure, Kauçuk, The Boy From The Plantation

 

Kendi kendime, döke saça aşure yaptım geçen hafta. Süsleyecek bir şey de yoktu, biraz sovyet oldu estetik açısından. (Gerçi çok süse de karşıyım, üzerine mango doğrayan gördüm geçen senelerde.) (Yani ne bileyim, aşurenin güzelliği biraz da mütevazı olmasında değil mi?) Neyse, hayatımda ilk defa sevdiğim kıvamda bir aşure üretmeyi başardım. 

Biz aşureyi üç kadın toplanıp yapıyorduk, olmadı bu sene, toplanmaktan vazgeçtik. Kimse kendinden emin değil çünkü. Bireysel aşure senesi oldu 2020. Halbuki ne güzel dev tenceremle ve haşlanmış bakliyatımla gidiyordum, bütün süreci çene çalarak geçirip üçte biri aşure dolu tencereyle eve dönüyordum. 

Nadire gene kazanla yapmış aşureyi, ben mini bir tarif buldum. Böyle dört kase çıktı, hafta sonu git-gel sessiz sessiz yedik evde. Aşure dağıtım listem zaten çok kısa ve 70+ bireylerden oluşuyor, dağıtmayı düşünmedim bile. Seneye umarım gene toplanıp yapabiliriz, ben de dağıtırım. Aşure gününü çok seviyorum, o da normale dönsün istiyorum.

Bu arada, aşure tarifini bulduğum yerde bir de kapya biberli meze tarifi var, ya lütfen yapın bunu. Tarifte jalapeno biber var, ben pek acı sevmiyorum, onsuz yaptım, öyle de nefis oldu. 

Geçen hafta kendimi biraz böyle tarif denemeye filan vermişim, iyi yapmışım aslında. 2-3 gündür ruhen içe göçmüş haldeyim, iyi-güzel-dengeli olan her şeye pamuk ipliğiyle bağlı vaziyette günü geçiriyorum. Sonu hayırlı olmuyor bu içe göçmelerin, kendimi iterek ve çekerek çıkaracağım umarım bu tatsız ruh halinden. 

Evdeki ne ölen ne kalan kauçuğu budamıştım birkaç hafta önce. Budamak gibi bir alışkanlığım yoktu, tam bir gerzek olduğum için yemyeşil dalları neden kestiğimizi anlamıyordum. Biraz youtube videosu filan izleyip ikna oldum, hem çoğaltabiliyormuşuz da kestiğimiz dallardan. 

Ana kauçuktan yeni yapraklar çıkmaya başladı, kesip suya koyduğum dallardan bazıları da köklenmeye başladı, çok seviniyorum.

Şimdi kalkıyorum masanın başından, gidip kendimi meşgul edeyim. Giderken şunu bırakayım. Manic Street Preachers'ın James Dean Bradfield'i ne güzel solo albüm çıkarıverdi. Yatıp kalkıp bu şarkıyı dinleyen barbar kocama şarkının ithaf edildiği Victor Jara'nın kim olduğunu anlattım, kızıl komünist yetiştirilme tarzımın ekmeğini yiyiyorum 41 yaşımda. 

September 9, 2020

Hiç De Meşhur Değil, Ortodoks Hiç Değil

Netflix'te The Alienist seyrettik geçenlerde, valla fena değildi, bilhassa da cinayetli dizi sevenler için. 1896'da New York'ta seri cinayetler, bir psikolog, polis teşkilatının başında Theodore Roosevelt filan. Daniel Brühl, Dakota Fanning, Luke Evans var başrollerde. Sürükleyici bir maceraydı. Meğer aslında romanmış. Hemen koşup baktım, Türkçesi de var. Sakın almayın komşular.

"...Manhattan'ın hiç de meşhur olmayan genelevleri"ni okuyunca gözüm seğirdi, orijinali herhalde "infamous", yani "kötü şöhretli". Sanırım sözlüğe bakmak yerine kendi içinde şöyle bir kısa süreç yaşamış çeviren, "Famous meşhur demek olduğuna göre in-famous da olsa olsa meşhur olmayan demektir." Zaten o başına eklediği HİÇ DE'den anlıyoruz cümlenin devamından bir hayır gelmeyeceğini.

"...Roosevelt hiç de Ortodoks sayılamayacak bir çıkış yapıyor...", orijinali "unorthodox" olmalı, yani "alışılmışın dışında". Gene HİÇ DE eklentisiyle, tabii ki yani, neden olmasın? Olan olmuş artık. 

Daha arka kapak yazısı böyleyse varın siz düşünün kitabın tamamı nasıldır. Her şeyle birlikte çeviri sektörü de çürüyüp çökmekte olduğundan, böyle iyice okuyup anlamadan kitap mitap alamaz oldum. Yav 633 sayfa roman çevirmeye soyunan bir çevirmen birey "infamous" kelimesini nasıl hayatında hiç duymamış olur? Haydi nasıl olduysa oldu ve bilmiyor anlamını, NEDEN SÖZLÜĞE BAKMAK YERİNE UYDURUR?

İnsanın kafasını duvarlara vurası geliyor. Neyse, ben size güzel müzik bırakıp öyle gideyim. Nereye gidiyorum? Çamaşır asmaya. Ve akşam yemeği yapmaya. Ya da belki bugün mutfağı kundaklayacağım gündür. O gün, bugün müdür? O gün, elbet bir gündür. Meh meh meh.

Fantastic Negrito'yu barbar kocamın Spotify keşfet listesinde bulduk, ben "AY BU NE AAA NE GÜZEL!" diye dizlerime vururken kocam "BÖYLE MÜZİK YAPSAM AYNI BÖYLE GİYİNİRDİM!!!" diye feşın bağlamında ele aldı konuyu.

Ay neden büyütemiyorum ya ben bu youtube videolarını?! Ohh allahım, blogger ne kadar gerzeksin bazen. Yoksa ben mi gerzeğim? Valla o da mümkün. Öbtüm.

July 17, 2020

Kitaplı Mim 8

Ay gene günler ben şaşkınlıkla etrafıma bakarken geçip gidiverdi. Hiç bozuntuya vermeden kaldığım yerden devam edeyim.

"Açık düzen kitaplık sevenlerden misiniz, yoksa camekanlı ve kapaklı kitaplıkları mı tercih edersiniz?"

Valla açık düzen seviyorum ama mecbur kaldık camekanlı kitaplık almaya. Açık raflı mutfaklara da çok özeniyorum, böyle biraz çiftlik evi havası olan. İnşaatlar yüzünden mi, konut-iş yeri dengesinin bozulduğu ve trafiğin her gün biraz daha arttığı bu zavallı mahallede oturuyor olmaktan mı bilmiyorum, bu evin tozuyla başa çıkamıyoruz. Siliyoruz, 2-3 saat içinde yine toz tabakasıyla kaplanıyor her şey. Kapaklı eşyalarla yaşamaya mecburuz bir nevi. 

Yaprak bitlerinden kurtulduk ama o arada bir kısım bitki de pert oldu. Akşamsefaları herhalde sessizce ölecek diye bekliyordum, yarısı kurudu zaten, nasıl olduysa bir adet çiçek açmış.


Bir çiçek, hiç çiçekten iyidir diye kendi avuttum. Bu yaz hiçbir şey coşmadı terasta, hepsinin bir ayağı çukurda gibi. 

Manisa'nın bir köyünden ekmek sipariş ettim, kendimi tutamadım ekmeklere bakarken, çok sipariş etmişim. Gelen bütün ekmekleri ikiye kestim, yarım yarım sarıp sarmalayıp Sevda'ya götürdüm dün. Bir süre ekmek yiyeceğiz, bilmiyorum belki Kasım'a kadar filan.

Ekmekler ve bazı haşhaşlı çörekler filan:


Anası Afyonlu barbar kocam haşhaştan nefret ediyormuş, gözlerimi devirdim. Kayınvalidem sağ olsaydı ona götürürdüm, polisiye dizi seyredip yerdik birlikte. Benim kadar düzenli Hawaii Five-O seyreden tanıdığım tek insandı. 

Sevda'dan dönerken çiçekçiye uğrayıp bir demet krizantem, bir demet de adını anında unuttuğum eflatunlu bir çiçek aldım. Aylar sonra ilk defa eve çiçek getirince moralim düzeldi. Çiçekçi abi de normalde olmadığı kadar neşeliydi, eflatunların içine biraz da beyazlarından ekledi, müesseseden.

Hava parçalı bulutlu ve serince bugün, sabah sevinerek kalktım yataktan. Pek verimli bir gün olmuyor ama en azından her şeyden nefret etmiyorum, evi yakasım yok, tam bir gerizekalı olduğum konusunda kendimle tartışmıyorum filan, gene iyi.

Geçenlerde Instagram'da görünce haberim oldu, meğer Barbara Lynn diye biri varmış! Ay o kadar beğendim ki döne döne dinliyorum:


Öbüyorum, şöyle şöyle go-go girl gibi gidiyorum:


May 20, 2020

Pide Kamyoneti, Komşular, 8

Ay ne uzun sokağa çıkma yasağıydı, tamamını pide kamyoneti bekleyerek geçirdim. Kendime göre bir pide tüketme planım var, plana göre dün pide almam gerekiyordu. Gelmedi dün kamyonet. Ya da 19 Mayıs coşkusu içinde duymadım kornasını, bilmiyorum.

Pide kamyoneti beklediğim için bütün gün duşa giremedim, ne yemek yapacağımı bilemedim, okuduğum şeye dikkatimi veremedim. Hava da feci sıcaktı, çatının hemen altındaki evimiz daha da sıcaktı. Pide peşinde koşmadığım saatleri kendimi oradan oraya atarak tükettim. 

Barbar kocam pazartesi günü evden gizlice çıkıp iki sokak aşağıdaki ofise gitti. Çünkü şunlarımız ofiste yaşıyor:


Bunlarımız bize kayınvalidemden yadigar. 7 yaşındaki bu iki huysuzu, evdeki 10 yaşında iki ayıyla kaynaştırmayı aklımızdan bile geçirmedik. Ofiste dosya dolabı devirerek, storları parçalayarak, online toplantıları basarak filan yaşıyorlar. 

Dün Kudi sokağa havhavhav havlayınca içerden koştum, karşı apartmandaki komşuların neredeyse hepsi balkonlarında oturuyormuş, el salladık birbirimize. Sonra da neden Kudi'nin havlamasına izin vermediğim konusunda açıklama istediler. Dikkatinizi çekerim, havlamasına neden izin verdiğim değil, vermediğim konusunda.

"Bırak havlasın, köpek bu", "Sokağın kendi gürültüsünden duyulmuyor zaten", "Biri bir şey mi dedi de sen koşturuyorsun böyle her seferinde?", "O havlayınca bizim oğlan 'Arkadaşım geldi benim' diye içeriden ona havlıyor" (Bahsi geçen oğlan, insan yavrusu ve evet Kudi'ye havlayarak cevap veriyor bir süredir), "Sen gerilince o da geriliyor, daha çok havlıyor", "Bence senden ilgi beklediği için havlıyor, havlarken bir yandan da arkasına bakıyor sen geliyor musun diye", "Merhabaaa" (Sonradan dahil olan bir diğer komşu), "Ay biz rahatsız filan olmuyoruz, boşuna koşuyorsun peşinden."

Ay hay allah diye diye büzüldüm, ne yapacağımı bilemedim, girdik içeri nihayet. Sonra düşündüm, sokağın en hayvan dolu apartmanı bu bizim karşı apartman olabilir. Teras katta iki tüylü tekir yaşıyor, hayatımda gördüğüm en güzel tekirler olabilirler. Bir altında puantiyeli bir av köpeği var, yavruluktan yeni çıktı, çok beğeniyorum. Pauntiyenin altındaki komşuların dünya güzeli ve alabildiğine efendi bir Husky melezi köpekleri vardı, yaşlıydı. Sonra yeniden köpek almadılar. Kudi'yle havlayarak arkadaşlık eden ufak oğlanın da bir kedisi var, onların yan dairede bir Jack Russel yaşıyor. Bir alt katta da siyam kedisi var. 

Dün akşamüstü, annesi siyamı kucağına sıkıştırmış sağa sola sallanıyordu, sokaktan gelen marşlara eşlik ediyorlardı hoptiri hoptiri. Bu saydığım hayvanlar içinde kendini sıkıştırtacak tek birey siyam zaten. O da sadece annesine sıkıştırtır. Diğer kedi bireyler balta girmemiş orman panteri gibi takılıyor. Jack Russel bazen balkona çıkıp yanık yanık türküler icra ediyor, bazen de Kudi'yi azarlıyor. 

Neyse yani, Kudi'yi biraz kendi haline bırakmaya karar verdim, komşular mahalle baskısı kurdu üzerimde ahhahhha! Ay neşeyle Dave Brubeck dinliyorum sabahtan beri, şunu ekleyivereyim buraya:


Salon ısınmaya başladı, gideyim evde serin köşe arayayım. Sizi annemle yaptığım şu çok derin konuşma ile başbaşa bırakarak gidiyorum: 


April 27, 2020

Evde Aydınlanmalar 21 / Müzikli Şalanjın Sonu

Dört günlük sokağa çıkmama şeysi boyunca aydınlanmalar yaşadım. Mesela neden devamlı aklıma kazı anılarının geldiğini anladım. Evin etrafındaki inşaatlar yüzünden. Çalışma temposu ve çalışma şartları çok da farklı değil. Bazen cumartesi akşamüstleri mangal yapıyorlar, o mangallar da benziyor. Elçilik inşaatındaki oğlanları el arabasına kömür doldurup üzerine ızgara yerleştirirken gördüm geçen hafta. Hiç aklımıza gelmedi kazılarda, halbuki ne süper fikirmiş.

Neyse yani, kazma kürek el arabası, çay molaları, o 10 kişinin ortak kullandığı 3 su bardağı filan ortalama bir kazı ambiyansını hatırlatıyor bana. Biraz yaşlanınca kendime su matarası almayı akıl ettim tabii. Ama sabahın 5'inde matarayı unutup araziye çıkınca mecbur ağzını dayıyorsun ilk bulduğun pet şişeye, rüzgarda uçup gitmiş bir zavallı plastik maşrapaya filan.

Arazi fotoğrafı koyayım, 8 Ağustos 2011'miş, adeta bir Barok tablo:


Evimize en yapışık inşaatta zurnanın zırt, davulun bodonk, köpeğin hav dediği yere geldik.


O çizdiğim yeşil hattan yukarıya çıkacak mı inşaat? Normal şartlarda çıkmaması lazım, halihazırda eskisinden daha yüksek şu hali. Eskileri yıkıp yenileri çaktırmadan 1-1,5 kat daha yüksek yapıyorlar. Bizimki gibi eski apartmanlar bir beton ormanının içine gömülüyor.

Kırmızı okla gösterdiğim iki bacanın arasından günbatımını seyrediyoruz biz, elimizde bir o kaldı. Çünkü fotoğrafta gördüğünüz bütün çatılar, yıkılıp yeniden inşa edilmiş binaların çatıları. Yıllar önce Anıtkabir'i filan görürdük, ne göreceksiniz zaten Ankara'da başka ama onu da göremez olduk.

Geçen gün abilere sorduk, "Korkmayın, korkmayın! Daha yükselmeyecek, bu kat teras katı, üçgen çatı yapacağız!" dediler. Valla korkuyorum. Arka bahçeyi de yedikleri için bina gelip bize yapıştı, bir de konut olacakmış. Durduk yere kim gelip salonumuzun içine girecek bilmiyoruz.

Yaşadığım diğer aydınlanmalar çoğunlukla kocamla ilgiliydi. Bakkaldan vermeye çalıştığı dünya saçması sipariş, pantolon cebinde unutulmuş bir paket sigaranın 60 derecede 2 saat yıkanması, bir çiğ köfte yapma girişimi, bir yarım kalacağı başlarken belli olan cam silme macerası ve geride kalan kirli su dolu kova. Görüntülü konuştuğu 5 arkadaşından birinin 3 haftadır konuşmalara dahil olmakta ısrarcı, tiz ve gevşek sesli beyinsiz kız arkadaşı.

Müzikli şalanjı bitirevereyim gitmeden. Şu an nasıl hissettiğimi anlatan bir şarkı:



Eskiden nefret ettiğim ama şimdi sevdiğim bir şarkı kategorisi için gene barbar kocama teşekkür etmem gerekiyor. Normal teşekkür, sarkastik teşekkür, emin değilim şu anda. 10 senedir evde maruz kaldığım 70'ler-80'ler korkunç rak müzik fırtınasının tabii bazı sonuçları olacaktı.

Bu kabarık saçlı ve kırmızı taytlı adamları göre göre alıştım sonunda, sonra da merak etmeye başladım. Oturup okudum, röportajlarını seyrettim filan. Böyle böyle bazılarını diğerlerinden ayırdım. Ayırdıklarımdan biri Tom Keifer, ay herhalde 80'lerin o çok saçlı grup elemanları içinde Tom Keifer'dan yakışıklı/güzeli yok. Çok karakteristik, çok beğendiğim bir vokal Tom Bey. Cinderella tabii çok meşhur grup, kızlar kendilerini paralıyorlar filan ama sonra dramlar dramlar, çıkmayan sesler, ameliyat üstüne ameliyat, türlü felaket.

Şu 1989 Moskova Barış Festivali performansını koyayım, o üstündeki ceketi bulsam ne giyerim şimdi. Diskoya bara da giyerim, markete de giyerim, hiç çıkarmam üzerimden:



Romantik bir buluşmada çalınacak şarkı için kendimi zorlamam gerekiyor şu anda zira ne romantizm ne de buluşma var bugünlerde. Konsere götürülsem mesela, çok memnun olurdum. Slash'in yanına Myles Kennedy'i alıp çıktığı turnenin İstanbul konserine barbar kocamla gitmiştik, ikimizin de memnun kaldığı ender konserlerdendi. Çünkü normalde birimiz mutlu olsun diye diğerimiz acı çekiyor. İstanbul'dan güzel kayıt bulamadım, şunu koyuyorum:



Myles Kennedy de kocam sayesinde farkedip çok sevdiğim bir başka vokal, efendi bir insan.

Geldik son soruya, paylaşmak istediğim bir şarkı. Hazır yukarıda Tom Keifer övmüşken, geçen sene çıkardığı solo albümden şunu bırakayım:



O 1989 Moskova konseriyle bu video arasında 30 sene var, o elf gibi çocuk tabii tarih oldu. Kocam çok üzüldü bu halini görünce, hemen zalim yıllar diye dizlerini dövmeye başladı. Ben üzülmedim, ses var, cayır cayır gitar var. Adam 60 yaşında ve "Sonum senin elinden olmayacak" diye bağırıyor, daha ne istiyoruz?

Ohh valla iyi geldi bangır gümbür müzik. Yazıyı yollayayım, sesi biraz daha açayım, günün geri kalanında bir mana arayayım. Öbtüm.

April 22, 2020

Evde Küçük Bir Mucize 20 / Dabogda, Wild Child

Bir-iki hafta önce bir gece çeşitli duygularla dolup taşarak anneme MUBİ üyeliği hediye ettim. Bir senelik üyelik, çok coşmuştum. Sonra annemi aradım, "Şimdi sana bir email gelecek, onu şaapıcaz, sonra sen istediğin kadar sanat filmi seyredeceksin aypedinden" dedim.

Şaapamadık. O gece pes ettim, ertesi gün gene denedim, olmuyor. Telefonundan görüntülü aradım, telefondan aypedin ekranını görebileyim diye, bir işe yaramadı çünkü kıpır kıpır kıpır. Çünkü kedi atlıyor, köpek gelip kafasını koyuyor. Çünkü bunalıyor ve aypede küfrediyor, bana bağırıyor. MUBİ uygulaması indiremiyor çünkü Apple şifresini hatırlamıyor, aklıma gelen bütün şifreleri söyledim, olmadı. Çünkü allah bilir bana "TAMAM YAPTIM BÜYÜK HARF!" diyor ama yapmıyor. En sonunda "Bu hediye kodu kullanılmıştır" diye uyarı çıktı ekranına, telefonu çot diye kapattı, ben de gidip şarap açtım.

Sonra MUBİ'ye email attım, böyle böyle oldu, ben bu 65+ bireye uzaktan yaptıramadım, iptal edebilir miyiz bu hediyeyi yazdım. Pek tatlı yardımcı oldular, "Biz buradan açtık üyeliğini, bir bakın şimdi oldu mu" diye. Korka korka bir daha aradım annemi, gene bir yere varamadık, beni ne görmek ne de sesimi duymak istiyordu. Külliyen vazgeçtim uğraşmaktan, annemden özür diledim. Urla'ya gidebildiğim zaman hallederim artık diye düşündüm. Sonra şu oldu:



En ufak bir fikrim yok nasıl oluyor bu, bilmek de istemiyorum, yeter ki her gün bir film izleyebilsin.

Sabahları sağdan soldan haberler okuyup kocama anlatıyorum, bu sabah BBC'de gördüm, aile hekimleri Ocak ayından beri geçmeyen ateş ve öksürük şikayetleriyle karşılaştıklarını söylemişler. Hemen yetiştirdim, "Ay çok isterdin di mi Ocak'ta başlamış olsun salgın?" dedi. Valla çok isterdim çünkü biz yerlere yapışmıştık o ay.

Yılbaşını geçirelim diye Sevda'yı da alıp Urla'ya gitmiştik. Bayağı da uzun kaldık, Sevda bir grip oldu ki Urla'da, akıl alacak gibi değildi. Odasına kapatıp kapının önüne yemek filan bıraktık, sabahlara kadar öksürük, deli gibi ateşle yattı. Kendine gelir gibi oluyordu, ertesi gün yataktan çıkamıyordu. O halde arabaya tıkıp Ankara'ya döndük, sonra teker teker hepimiz hastalandık. Herkes hastalandı istisnasız, bütün ayı hasta geçirdik.

"Ocak'ta başlamış olsaydı insanlar ölmez miydi, birileri uyanmaz mıydı duruma?" dedi barbar kocam, haklı. Çok uzun bir süreç bu salgın süreci, insanı her taraftan zorluyor; insan endişeler içinde umuyor ki geçirmiş olsun, kurtulmuş olsun. Gerçi Mart'ın ilk pazar günü Ankara Kitap Fuarı'na, ikinci pazar günü de kentin iki ucundaki iki ayrı grossmarkete giderek elimizden geleni yaptık, bilmiyorum.

Müzikli şalanj kapsamında önce farklı dilde bir şarkı bırakıyorum buraya. Dino Beyciğim ve canım Hari Mata Hari (beyaz takımıyla belirecek, ay sesi çok güzel Hari Bey'in) taşına toprağına kurban olduğum Sarajevo sokaklarından sesleniyorlar, "İnşallah" diyorlar:



Gerçi şarkı biraz Sarajevo'ya sıkışmış olmak hakkında ama videoda hava hiç öyle değil. Ohhh allahım o kadar özledim ki, bir şehir bu kadar özlenebilir. Hayat normale dönünce yapılacak şeyler 4: Sarajevo'ya git.

Uyumama yardımcı olan bir şarkı maddesinde şiştim, öyle bir alışkanlığım yok. Uyumak için bir şey dinleyecek olsam herhalde deniz sesi, cırcır böcekleri, yağmur filan gibi bir şeyler bulur dinlerdim. Lisedeyken Enya dinlerdim, çok severdim. Herhalde Enya dinleye dinleye uyumuşluğum vardır:



Gideyim biraz mekik çekeyim, dambıl kaldırıp indireyim. Barbar kocam çeviri yollayacakmış, günün kalanı da öyle geçecek anlaşılan. İyi misiniz, naapıyorsunuz?

April 20, 2020

Evde Toprak, Onur, Yaşam 19 / Kokomo, Sürünüyorum, Le Hanım

Çiçekçiye gidemiyorum, barbar kocamın dünkü budama histerisinden arta kalanlarla idare edeceğim.

Ne yaptığını bildiğini hiç sanmıyorum; sinir içinde dal kesiyordu, gübre döküyordu, yanaşıp bir şey de diyemedim. Umarım canına kastetmemiştir gariban bitkilerimizin.

Ben de akşamsefası tohumlarını ektim. Bir paket de petunya tohumu buldum çekmecede, şu yapımarketlerde filan satılanlardan. Onları da ektim, bilmiyorum çıkar mı. Başka bir boş saksıya da arpa ektim, köpenkler arada yiyiyor. Toprak bitti bunları yapınca, aslında tam bu aralar seraya gidip çiçek ve toprak alırdık her sene. Bu sene elimizdekilerle idare edeceğiz.

Patatesi ve sardunyayı terasa çıkardım ama şüpheler içindeyim, belki de erken daha. Domates ve biber ekeyim diye heyecanlandım, geç kalmışım. Geçen ay çimlendirmeye başlamam lazımdı evin içinde. Gene de içimden "Ay belki olur?!" diye biber ekmek geçiyor, bunu bir düşüneyim.

Benim gariban çabalarım bir yana, memleketimizde bir Çiftçiler Sendikası varmış. Sabah internetlerde dolanırken rastladım, 17 Nisan Dünya Çiftçilerinin Mücadele Günü vesilesiyle bir mektup yayınlamışlar. Mektup şurada. Büyük şirketlere ve zincir marketlere karşı yerel köylü kooperatiflerini, küçük üreticiyi, komşumuzu ve yerel tohumları desteklemeye çağıran mektup, "Toprak, Onur, Yaşam!" diye bitiyor. Gerçekten topraktan ve sudan daha önemli bir meselemiz yok bence de.

Bir arkadaşım şunu paylaşmış:


Ay çok da severim, acayip eski arkadaşım, nasıl güzel dans eder, şu anda görsem Dirty Dancing usulü koşarak atlarım, havada tutar. Fakat külliyen yalan şu paylaştığı şey.

Hiçbir şey durmadı, tüketim tam gaz devam ediyor, normale filan dönmedik. Tam tersi normalden gittikçe uzaklaşıyoruz. Bütün lüzumsuz tüketimimiz kargo çalışanlarının, Getirci ve Bana Bi'ci kurye çocukların üzerine çökmüş vaziyette. Evden çıkmayan kesim alıştığı gibi yaşamaya devam edebilsin diye daha çeşit çeşir Getir Metir çıkacak ortaya. Kapitalizm çünkü, yeter ki biz para harcayalım. O avmleri yarın açsalar tıklım tıklım dolar hepsi, allahaşkına dolmaz mı?

Ama işte oturup düşünmek için bir fırsat bu. En azından çocuklarımıza bir şey anlatmak için bir fırsat. Ada'ya (kendim doğurmuş olsam bu kadar sevmeyebilirdim, yakın arkadaşımın kızı) daha ilk günlerde anlattık, sen evdesin ama çalışanlar var, bir düşün gerçekten neye ihtiyacın var diye. Eşya taşımaktan canı çıkmış bir kargo çalışanını görüp de anlamasına gerek kalmadı, anladı ne dediğimizi. Şimdi can sıkıntısından her gün online alışveriş yapan sınıf arkadaşlarını dehşetle izliyor. Bizimki de gayet giyinsin etsin, makyaj malzemesi alsın, dışarı çıksın filan bir kız çocuğu. Üstelik hiçbirimizden korktuğu da yok, biz başardıysak herkes başarabilir. En son alabaş turp almak için çıktı dışarı ahhahhha ay allahım, Zara'dan kurtardık ama nasıl oldu bilmiyorum turp hayatının başköşesine oturdu çocuğun.

Hazır buralara gelmişken iki şey soracağım. Ayrancı-Cinnah-Tunalı civarında gidip alacağım ya da kendileri eve giderken bize de bırakacak kahveci var mı bildiğiniz? Çekirdek kahve, herhangi bir tür olur. Yeter ki kargoya vermesinler.

İkinci soru da bunun aynısı ama sebze, meyve ve süt ürünleri için. İstanbul civarındaki bazı çiftlikler gibi tarikata dönüşmemiş, makul fiyatlı, gerçekten kendi ekip biçen küçük üretici biliyor musunuz Ankara'da?

Ne zamandır Mansur Bey'den bahsetmedik, Mansur Bey'den bahsedeyim çünkü Mansur Bey ne yapması gerektiğini biliyor:


Ankara'da oturuyorsunuz ve çölyaklı mısınız? Onu da düşünüyor:


Müzikli şalanjın dünkü ve bugünkü maddelerini de yapıvereyim. Sahilde dinlenecek bir şarkıya tabii ki Akdeniz Akşamları yazmak istiyorum ama Saçaklı yazdı geçenlerde, o yüzden ikinci tercihimi bırakıyorum:



İç Anadolu'da yaşıyoruz, sahil filan gördüğümüz yok. Bana daha ziyade yaz akşamüstlerini hatırlatıyor Kokomo. Terası yıkamışız, parmak arası terlikler, masaya sürahiyle içecek taşıyorum, bardaklara kağıt şemsiye sokuşturuyorum, güneş kıpkırmızı batıyor.

Bütün gün aklıma takılan bir şarkı. Sabah uyanır uyanmaz kafamda çalmaya başlayan ve bütün gün kurtulamadığım bir grup şarkı var, biri şu:



Bir diğeri de şu:



İzzet Altınmeşe'yi de seviyorum ama bunu Grup Yorum daha güzel icra ediyor.

Özgür şarkılar ve özgür topraklar dileğiyle olduğum yerde tek kişilik küçük bir halaya giriyorum, çabucak öberek gidiyorum.

April 18, 2020

Evde Kuş Gözlemciliği 18 / Your Ghost, It's The End Of The World

Kuş sesleri geliyor dışarıdan, başka da bir ses gelmiyor. Terasa çıkıp dolandım, komşuların bir kısmı teras ve balkon yıkamaya girişmiş, hava güneşli bugün. Ben de tohum biriktirdiğim kavanozu çıkaracağım, biraz akşamsefası filan olması lazım, ekmeye başlayayım yavaş yavaş.

Saksağanların bizim terasta bir zulası olduğundan şüpheleniyordum. Çünkü hem zırdeli bu kuşlar hem de bazen Kudi ağzında bir adet cevizle salona giriyor. Kendi kendine ceviz avlamasına imkan yok, saksağanların sakladığı yerden çalıyordur diye tahmin ediyordum. Geçen gün nihayet gözlerimle gördüm; bir saksağan, getirdiği yer fıstığını büyük saksılardan birinin içine, yaprakların arasına sokuşturuyordu, diğer bir saksağan da balkon demirine konmuş gözcülük yapıyordu.

Ben kuş olsam, iki tane ayımsı köpeğin yaşadığı bir terasta gıda biriktirmem ama saksağanlar bence biraz da işin heyecanını seviyor. Köpeklerin anında görebileceği ama asla ulaşamayacağı yerlere konuyorlar, dakikalarca laf atıyorlar, bizimkiler akıllarını kaçırıyor HAVHOAV diye. Saksağanlar insan olsa, yol kesip haraç toplarlarmış, sonra siz kaçarken arkanızdan kahkaha atarlarmış gibime geliyor.

Twitter'da leylekler geldi mi, Yaren ne oldu diye bakınırken Alper Tüydeş'i bulup takip etmeye başlamıştım bir süre önce. O kadar güzel kuş fotoğrafları koyuyor ki anlatamam. Bazı kuşları hayatımda ilk defa görüyorum. Gerçi nerede göreceğim bu kuşları, apartmanda oturan insanım, yerimden kıpırdamıyorum. Neyse, Alper Bey yerinden kıpırdıyor allahtan.


Sorsalar, herhalde Karayipler'de filan yaşıyordur derdim, meğer Samsun Kızılırmak Deltası'ymış. Saz horozuymuş, çok ürkekmiş, görüp fotoğrafını çekmek zormuş.

Sam Neill'i sever misiniz? Ay ben çok seviyorum, dizilerde filmlerde görünce seviniyorum, sanki aileden biri gibi. Küçük video çekmiş, şarkılı:



Müzikli şalanja atlayıvereyim, gecenin üçünde dinlediğim bir şarkı. Valla uzun zamandır dertli gece üç müzik dinlemeleri yaşamıyorum, feci şekilde uyuyor oluyorum o saatlerde. Eskiden şunu dinlerdim, allah düşürmesin yeniden oralara. Ama çok güzel şarkıdır:



Madem Michael Stipe'ı gördük, adı uzun olan şarkı için de şunu bırakayım, It's The End Of The World As We Know It (And I Feel Fine), hem manidar:



Urla'da enginar çılgınlığı başlamış, yani normalde bu ara enginar çılgınlığının başlaması lazımdı. Belediye bandosu biraz sokaklarda dolaşmış, enginar dağıtmışlar kapıya çıkanlara ve sepet sallayanlara. Enginar Festivali kalabalığından susmamacasına şikayet ettim hep, şu anda burnumda tütüyor o manyaklık.

Hayat normale dönünce yapılacak şeyler 3: Urla'da Ömre Bedel Lokantası'nda Ömür Hanım o gün ne pişirdiyse yemek, İrmik Hanım Patisserie'den lavantalı ve keçi sütlü dondurma alıp annemlerin bahçede yemek, adını bir türlü aklımda tutamadığım eski taş evden bozma barın açık avlusunda espresso martini içmek.

Gideyim kitap okuyayım, aklıma başka yapacak bir şey gelmiyor. Naapıyosunuz, iyi misiniz?