December 8, 2021
Botlarımı Hâlâ Boyamadım
December 2, 2021
Bez Parçası Ama Havada Dönüp Duruyor
Okuduğum polisiyenin çevirisiyle kavga ediyorum, o kadar da yavaş okuyorum ki canımdan bezdim. "Havada dönüp duran bez parçaları"ndan bahsediyor, üç defa bahsetti şimdiye kadar, ne bu bez parçaları ay deliricem? Mısır'da geçiyor olaylar, çöl kenarında perişan bir kasaba, nasıl bez parçası bunlar, neden durduk yere havada dönüp duruyorlar?
Bir yandan da çeşitli arabaların sürücülerinin "ayaklarını şiddetle yere vurması" hadisesi yaşanıyor sayfalar boyunca. Sürücü ayağını şiddetle yere vuruyor, sonra araba fırlayıp gidiyor. Bildiğiniz gaza basıyor sürücü, en dandik online sözlükte mevcut karşılığı. Yav insan bir düşünmez mi, neden araba sürecek insanlar ha bire ayaklarını yere vuruyor? Hangi yere vuruyorlar şoför mahallinde? Ayh. Kitap boyunca ne dediğini kesinlikle anlamadığım cümleler de var, tabii ki var.
Polisiye serisini beğendim ama özensiz çeviriyle okumak istemiyorum, e-kitap bulurum bundan sonrası için.
Spotify 2021 listeleriyle eğlendik dün akşam. Zihnin Arka Sokakları'nın dev katkısıyla benim listem şu:
Şu kitabı bitireyim bugün allahım lütfen artık. Dolaptan botlarımı çıkarıp boyayacağım. Salondaki bitkileri sulayayım. Ne zaman aldığımı hatırlamadığım pazılar dolapta çürümediyse onları pişireyim. Sam Fender bırakayım bir adet, gideyim. Placebo geliyormuş yaza, Bığğrayyğğn diye haykırabilme ihtimalim belirdi eğer bilet alabilirsem. Şu çocuğu da getirin lütfen, buna da haykırabileyim, çok şey mi istiyorum?
November 26, 2021
Doktor Ama Bir Faydası Yok
Komşular, Romalılar, buralarda mısınız? Hellö.
Ayh ne biçim bir yazdı ve ne biçim bir sonbahar. Buraya yazmadığım ayları aynen şöyle geçirdim:
Oha 5 ay olmuş! Neyse ama, inanmazsınız doktoramı bitirdim, jüriye çıktım, geçtim. Ve bu sefer kaçmayıp o insanı doğduğuna pişman eden "Odtü'ye tez teslim ediyorum" sürecinden de geçip mezun oldum. Jüri ne güzeldi ama ondan sonra ters gidebilecek her şey ters gitti. Tabii ki bir gece önce kütüphanenin database'ine yüklediğim pdf, ertesi gün yüklediğim yerde yoktu filan. Kayıp formlar, yağmur gibi sağdan soldan gelen "Hocam, bir sorun var" emailleri. Ohh allahım. Merkür şaapıyordu tam bu dönem ahhahhha!
Neyse, herkesle beraber bu ikiliye de teşekkür ettim tezin başında:
Elbakyan'ın Sci-Hub'ı olmasaydı ben nah yazardım bu tezi. Dio'nun verdiği moral desteği de başka yerde bulamazdım. Bir video çakıp gideyim, tez dışında da çeşitli aydınlanmalar yaşadığım bir yaz oldu, umarım yavaş yavaş her şeylerden bahsederiz birlikte.
June 27, 2021
Arkadaşlar 7: Birlikte Dans Edemediğim Arkadaşa Arkadaş Demem
Yıllardır görmediğim, çok iyi dans eden arkadaşım Tarık'tan başlayıp bir akşam bir barda aniden Sweet Child Of Mine çalmaya başlayınca bana eşlik eden hiç tanımadığım oğlana uzanan geniş bir ölçekte danslı anılar geçiyor aklımdan. Ama yani bir yandan da pek o kadar dans kalmadı hayatımda. Barbar kocamla çok sık müzik dinliyoruz evde, ben bazen salonun uygun bir köşesinde go-go girl gibi sanatımı icra ediyorum. Bazen kocam da seyrettiğimiz Hendrix ve Rolling Stones konserlerindeki kızlar ve oğlanlardan kaptığı figürlerle kendini ifade ediyor.
Neyse yani, aslında bütün arkadaşlarımla dans etme imkanı bulunca dans ediyoruz. Ederdik? Bilmiyorum, hayat çok değişti. Bu aralar gene varoluşsal sorguluyorum kendimi, gene o zaman zaman patlak veren "Şu anda olduğum şey gerçekten ben miyim yoksa eski ve orijinal benden geriye kalan kırıntılar mı bu?" krizinin tam ortasından sesleniyorum, merhaba.
Hangi eski, hangisi orijinal? Ayh neyse. Bir arkadaşımın düğününden bir kare buldum:
Sene 2008, gördüğünüz gibi aşırı dramatik ve dışavurumcu dans eden biriyim ahhahhha ay ne gülmüştük bu fotoğrafa! Tek bir prensibim var bu konuda: bir kere ortalığa attıysan kendini dans edeceğim diye, ne olursa olsun hareket etmeye devam et.
Bugün bu çalarken kendi kendime dans ettim:
May 15, 2021
Müzikli Şalanj 5
Saat 08:30 gibi Kudi'yle terasta dikilmiş bomboş sokağı seyretmekteydik ki simitçi abi belirdi. Abi jilet gibi ütülü kumaş pantolunu ve açık mavi kısa kollu gömleğiyle yavaş yavaş ilerlerken düşündüm, yaptığım herhangi bir işi bu kadar ciddiye alsaydım acaba hayatım şu andakinden başka türlü olur muydu? O arada sabah yürüyüşüne çıkmış sportmen bir kız durup iki simit aldı. Sabah 08:30'da yürüyüşe çıkacak kadar disiplinli biri de olmadım hiç.
Sonra simitçi abi kafasını kaldırdı, göz göze geldik. "Hemen geliyorum!" diye sesleniverdim. Simit almak gibi bir niyetim yoktu ama artık göz göze gelinmiş, simit almamak gibi bir ihtimal söz konusu değil. Neyse, koşarak indim, günaydınlaştık ve bayramlaştık. Eve girdiğimde köpenkler beni 3 senelik bir dünya turundan dönmüşüm gibi coşkuyla karşıladı.
Şalanjı bitirivereyim.
17. Kalbini kıran bir şarkı:
Eskisi gibi kalbim kırılmıyor şarkılara ama bir grup şarkı var ki hayatımdan çıkardım, hiç var olmamışlar gibi. Aşağı yukarı 2005-2010 arası hem hayatımın en çok müzik dinlediğim dönemi olabilir hem de sabah akşam ağlıyordum. Buralardan değil de biraz daha eskice bir şarkı şaapayım. Orijinali de mahvetmişti beni, bu cover hali Johnny Cash sayesinde herhalde, iki kat kırmıştı kalbimi.
May 14, 2021
Müzikli Şalanj 4
13. Seni hayat üstüne düşüncelere iten bir şarkı:
Valla şarkı aslında "her gülün dikeni, her gecenin bir sabahı var" filan diye gidiyor, bir derinliği olduğunu iddia edemiyorum haliyle. İçeriğinden bağımsız, köklerini çoktan toza dönüşmüş yıllara, yerlere ve artık yaşamayan bir arkadaşa bağlamış bir şarkı. İnsan bazı kayıplarla barışıp hayatına devam edebiliyor, bazı boşluklarsa sızım sızım sızlamaya devam ediyor, ne tuhaf.
May 13, 2021
Müzikli Şalanj 3
İyi bayramlar komşular. Bu konu hakkında söyleyecek daha fazla bir şey gelmiyor aklıma. Daha ziyade su mu söyleseydim, sucu ne gün açık, köpeklerin maması var mı filan gibi şeyler aklımda. Neyse, gün içinde böyle kendimi bunaltmaya başladığımda kalkıp yarım saat egzersiz yapıyorum. Yarım saat egzersiz yapıp tazelenecek biri değilim, insanlıktan çıkıyorum o yarım saatte. Sonra yıkanıp giyinince kendime geliyorum, kafam dağılmış oluyor, belim ağrımıyor. Elimden gelen bu, iyi kötü sürdürebildiğim bir bu var.
Şalanja atlayayım.
9. Düğününde çalınmasını istediğin bir şarkı:
Umarım bir daha evlenmem gerekmez. Düğün deyince aklıma şu geldi, düğün gibi düğün, olsa da gitsem:
May 12, 2021
Müzikli Şalanj 2
Yemek yapmam lazım, keşke bu kadar sık yemek yemek zorunda olmasak. Gerçekten içim öldü artık. Hızlıca cevap yazıp gidiyorum.
5. Sende dans etme hissi uyandıran bir şarkı:
Daha o ilk notalarda yerimden fırlıyorum. Bu hep böyle değildi, pandemide oldu. Bu Maui konseriyle ilgili ne bulduysak aldık, durmaksızın çalıyor evin içinde. Dans eden kızlardan da bütün figürleri kaptım. Bilhassa bu şarkıyla ilgili sadece şöyle bir şikayetim var; ben yatmışsam ve kocam dinlemeye devam ediyorsa, sesi ne kadar kısarsa kıssın baslar akciğerlerimde zonkluyor. Bizim evin akustiği mi, kayıtla ilgili bir şey mi bilmiyorum. Sadece baslar, yatakta yatmakta olan benim akciğerlerimi titretiyor. Dolayısıyla şarkının baslarına çok hakimim, içime işledi çünkü meh meh meh.
May 11, 2021
Müzikli Şalanj 1
Zihnibey'in müzikli şalanjını yapmaya geldim. Naapıyorsunuz komşular, iyi misiniz?
Bir gün geriden geliyorum, neyse artık. İlk aklıma gelen şarkıları yazacağım, bam bam bam.
1. Başlığında renk geçen sevdiğin bir şarkı:
Barbar kocamla yine yine yine müzik yüzünden kavga ettiğim akşamlardan birinde fark ettim ki Bono'yu affetmişim. Hıyarlığını, yarımgötlü aktivistliğini, durmaksızın vaaz veriyor olmasını ve siyasal islamla yanak yanağa fotoğraflar çektirmiş olmasını filan bağrıma bastım. Bu da böyle bir adam, naapalım. Tamamen çıkaramıyorum da hayatımdan. Ve yani U2 kadar dikkatle takip ettiğim başka bir grup olmadı. İlk televizyon kayıtlarından birini bulup seyrettik bir akşam, bütün grup sahnede çalmaya başladı, Bono yok. Kocam "A aa, nerede Bono?" diye sordu, "Ay şimdi gelir köşeden koşarak, dramatik giriş" deyiverdim hiç düşünmeden. Çünkü bilmesem de biliyorum, yılların tecrübesi. Köşeden koşarak geldi.
Bir akşam ne yapacağımızı bilemeyip baştan sona bir U2 konseri seyrettik, bitince kocam azarladı "BÜTÜN ŞARKILARI EZBERE SÖYLEDİN? NE GEREK VAR GERÇEKTEN BU TAVIRLARA?" diye. Bu kan davasını böylece sonlandırdım, üzerimden bir yük kalktı.
October 29, 2020
Yağmur Yağdı
September 22, 2020
No Rain
Güneş geri geldi, hava açtı. Olsun, bu da sonbahar.
Dün akşam kendi halimde otururken birden kompüterin ekranında bir Skype çağrısı belirdi. Arayan barbar kocamdı fakat barbar kocam o anda akvaryumun üzerine eğilmiş balıklara yem vermekteydi ve beni Skype üzerinden arıyor olması imkânsızdı. Çağrıyı cevapladım, karşımda babamı buldum. Babamın tamamını da bulmadım aslında, ekranda iki adet göz vardı sadece. Karanlıkta oturuyormuş.
Bu kaos birkaç ay önce başladı. Kocamın ofis bilgisayarının masaüstünde babamın kaydettiği Word dosyaları belirmeye başladı. Babama söylemedik, fenalık geçirmesin diye. O kuşakta çok yaygın bir "Bilgisayarıma girerler" endişesi var, neden bilmiyorum. Aynı kuşaktan eski patronum mesela, muhalif bir şey konuşacaksa cep telefonunu parçalarına ayırırdı.
Tabii bir yandan da kocamın belgeleri babamın bilgisayarında belirdiği için nihayet babam uyandı duruma. Skype'ı dün fark etmiş, dalga geçmek için aramış. Onlarca iş kontağı arasından beni bulup arayabilmiş olmasına, Çin'de bir fabrika müdürünü aramamış olmasına şükrettik. Bir saat kadar sohbet ettik, iyi oldu.
Urla'ya her gittiğimizde bu ikisinin ne kadar teknoloji ile ilgili problemi varsa çözüp öyle dönüyoruz Ankara'ya. Herhalde kocam kendi Microsoft hesabı ile girip bir şeyler halletti babamın bilgisayarında, böyle sanal-yapışık yaşıyorlar o günden beri.
Ay cart diye geçiverdi koca gün. 28 sene önce bugün Blind Melon ilk albümünü çıkarmış, o albümün en meşhur şarkısı ilerleyen aylarda MTV'de üst üste çalmaya başlayınca fark etmiştim grubu. Şarkıyı da, tombul arı-kızlı videosunu da hâlâ çok severim, aşağıya yapıştırıp gideyim.
September 21, 2020
Tombalak
Spotify'ı açtım, sağ taraftaki "Arkadaşlarınız" listesinde Mansur Yavaş Bey belirdi, dün en son şu aşağıdaki listeyi dinlemiş:
September 11, 2020
Aşure, Kauçuk, The Boy From The Plantation
Kendi kendime, döke saça aşure yaptım geçen hafta. Süsleyecek bir şey de yoktu, biraz sovyet oldu estetik açısından. (Gerçi çok süse de karşıyım, üzerine mango doğrayan gördüm geçen senelerde.) (Yani ne bileyim, aşurenin güzelliği biraz da mütevazı olmasında değil mi?) Neyse, hayatımda ilk defa sevdiğim kıvamda bir aşure üretmeyi başardım.
Biz aşureyi üç kadın toplanıp yapıyorduk, olmadı bu sene, toplanmaktan vazgeçtik. Kimse kendinden emin değil çünkü. Bireysel aşure senesi oldu 2020. Halbuki ne güzel dev tenceremle ve haşlanmış bakliyatımla gidiyordum, bütün süreci çene çalarak geçirip üçte biri aşure dolu tencereyle eve dönüyordum.
Nadire gene kazanla yapmış aşureyi, ben mini bir tarif buldum. Böyle dört kase çıktı, hafta sonu git-gel sessiz sessiz yedik evde. Aşure dağıtım listem zaten çok kısa ve 70+ bireylerden oluşuyor, dağıtmayı düşünmedim bile. Seneye umarım gene toplanıp yapabiliriz, ben de dağıtırım. Aşure gününü çok seviyorum, o da normale dönsün istiyorum.
Bu arada, aşure tarifini bulduğum yerde bir de kapya biberli meze tarifi var, ya lütfen yapın bunu. Tarifte jalapeno biber var, ben pek acı sevmiyorum, onsuz yaptım, öyle de nefis oldu.
Geçen hafta kendimi biraz böyle tarif denemeye filan vermişim, iyi yapmışım aslında. 2-3 gündür ruhen içe göçmüş haldeyim, iyi-güzel-dengeli olan her şeye pamuk ipliğiyle bağlı vaziyette günü geçiriyorum. Sonu hayırlı olmuyor bu içe göçmelerin, kendimi iterek ve çekerek çıkaracağım umarım bu tatsız ruh halinden.
Evdeki ne ölen ne kalan kauçuğu budamıştım birkaç hafta önce. Budamak gibi bir alışkanlığım yoktu, tam bir gerzek olduğum için yemyeşil dalları neden kestiğimizi anlamıyordum. Biraz youtube videosu filan izleyip ikna oldum, hem çoğaltabiliyormuşuz da kestiğimiz dallardan.
Ana kauçuktan yeni yapraklar çıkmaya başladı, kesip suya koyduğum dallardan bazıları da köklenmeye başladı, çok seviniyorum.
Şimdi kalkıyorum masanın başından, gidip kendimi meşgul edeyim. Giderken şunu bırakayım. Manic Street Preachers'ın James Dean Bradfield'i ne güzel solo albüm çıkarıverdi. Yatıp kalkıp bu şarkıyı dinleyen barbar kocama şarkının ithaf edildiği Victor Jara'nın kim olduğunu anlattım, kızıl komünist yetiştirilme tarzımın ekmeğini yiyiyorum 41 yaşımda.
September 9, 2020
Hiç De Meşhur Değil, Ortodoks Hiç Değil
Netflix'te The Alienist seyrettik geçenlerde, valla fena değildi, bilhassa da cinayetli dizi sevenler için. 1896'da New York'ta seri cinayetler, bir psikolog, polis teşkilatının başında Theodore Roosevelt filan. Daniel Brühl, Dakota Fanning, Luke Evans var başrollerde. Sürükleyici bir maceraydı. Meğer aslında romanmış. Hemen koşup baktım, Türkçesi de var. Sakın almayın komşular.
"...Manhattan'ın hiç de meşhur olmayan genelevleri"ni okuyunca gözüm seğirdi, orijinali herhalde "infamous", yani "kötü şöhretli". Sanırım sözlüğe bakmak yerine kendi içinde şöyle bir kısa süreç yaşamış çeviren, "Famous meşhur demek olduğuna göre in-famous da olsa olsa meşhur olmayan demektir." Zaten o başına eklediği HİÇ DE'den anlıyoruz cümlenin devamından bir hayır gelmeyeceğini.
"...Roosevelt hiç de Ortodoks sayılamayacak bir çıkış yapıyor...", orijinali "unorthodox" olmalı, yani "alışılmışın dışında". Gene HİÇ DE eklentisiyle, tabii ki yani, neden olmasın? Olan olmuş artık.
Daha arka kapak yazısı böyleyse varın siz düşünün kitabın tamamı nasıldır. Her şeyle birlikte çeviri sektörü de çürüyüp çökmekte olduğundan, böyle iyice okuyup anlamadan kitap mitap alamaz oldum. Yav 633 sayfa roman çevirmeye soyunan bir çevirmen birey "infamous" kelimesini nasıl hayatında hiç duymamış olur? Haydi nasıl olduysa oldu ve bilmiyor anlamını, NEDEN SÖZLÜĞE BAKMAK YERİNE UYDURUR?
İnsanın kafasını duvarlara vurası geliyor. Neyse, ben size güzel müzik bırakıp öyle gideyim. Nereye gidiyorum? Çamaşır asmaya. Ve akşam yemeği yapmaya. Ya da belki bugün mutfağı kundaklayacağım gündür. O gün, bugün müdür? O gün, elbet bir gündür. Meh meh meh.
Fantastic Negrito'yu barbar kocamın Spotify keşfet listesinde bulduk, ben "AY BU NE AAA NE GÜZEL!" diye dizlerime vururken kocam "BÖYLE MÜZİK YAPSAM AYNI BÖYLE GİYİNİRDİM!!!" diye feşın bağlamında ele aldı konuyu.
Ay neden büyütemiyorum ya ben bu youtube videolarını?! Ohh allahım, blogger ne kadar gerzeksin bazen. Yoksa ben mi gerzeğim? Valla o da mümkün. Öbtüm.
July 17, 2020
Kitaplı Mim 8
May 20, 2020
Pide Kamyoneti, Komşular, 8
![]() |
April 27, 2020
Evde Aydınlanmalar 21 / Müzikli Şalanjın Sonu
Neyse yani, kazma kürek el arabası, çay molaları, o 10 kişinin ortak kullandığı 3 su bardağı filan ortalama bir kazı ambiyansını hatırlatıyor bana. Biraz yaşlanınca kendime su matarası almayı akıl ettim tabii. Ama sabahın 5'inde matarayı unutup araziye çıkınca mecbur ağzını dayıyorsun ilk bulduğun pet şişeye, rüzgarda uçup gitmiş bir zavallı plastik maşrapaya filan.
Arazi fotoğrafı koyayım, 8 Ağustos 2011'miş, adeta bir Barok tablo:
Evimize en yapışık inşaatta zurnanın zırt, davulun bodonk, köpeğin hav dediği yere geldik.
O çizdiğim yeşil hattan yukarıya çıkacak mı inşaat? Normal şartlarda çıkmaması lazım, halihazırda eskisinden daha yüksek şu hali. Eskileri yıkıp yenileri çaktırmadan 1-1,5 kat daha yüksek yapıyorlar. Bizimki gibi eski apartmanlar bir beton ormanının içine gömülüyor.
Kırmızı okla gösterdiğim iki bacanın arasından günbatımını seyrediyoruz biz, elimizde bir o kaldı. Çünkü fotoğrafta gördüğünüz bütün çatılar, yıkılıp yeniden inşa edilmiş binaların çatıları. Yıllar önce Anıtkabir'i filan görürdük, ne göreceksiniz zaten Ankara'da başka ama onu da göremez olduk.
Geçen gün abilere sorduk, "Korkmayın, korkmayın! Daha yükselmeyecek, bu kat teras katı, üçgen çatı yapacağız!" dediler. Valla korkuyorum. Arka bahçeyi de yedikleri için bina gelip bize yapıştı, bir de konut olacakmış. Durduk yere kim gelip salonumuzun içine girecek bilmiyoruz.
Yaşadığım diğer aydınlanmalar çoğunlukla kocamla ilgiliydi. Bakkaldan vermeye çalıştığı dünya saçması sipariş, pantolon cebinde unutulmuş bir paket sigaranın 60 derecede 2 saat yıkanması, bir çiğ köfte yapma girişimi, bir yarım kalacağı başlarken belli olan cam silme macerası ve geride kalan kirli su dolu kova. Görüntülü konuştuğu 5 arkadaşından birinin 3 haftadır konuşmalara dahil olmakta ısrarcı, tiz ve gevşek sesli beyinsiz kız arkadaşı.
Müzikli şalanjı bitirevereyim gitmeden. Şu an nasıl hissettiğimi anlatan bir şarkı:
Eskiden nefret ettiğim ama şimdi sevdiğim bir şarkı kategorisi için gene barbar kocama teşekkür etmem gerekiyor. Normal teşekkür, sarkastik teşekkür, emin değilim şu anda. 10 senedir evde maruz kaldığım 70'ler-80'ler korkunç rak müzik fırtınasının tabii bazı sonuçları olacaktı.
Bu kabarık saçlı ve kırmızı taytlı adamları göre göre alıştım sonunda, sonra da merak etmeye başladım. Oturup okudum, röportajlarını seyrettim filan. Böyle böyle bazılarını diğerlerinden ayırdım. Ayırdıklarımdan biri Tom Keifer, ay herhalde 80'lerin o çok saçlı grup elemanları içinde Tom Keifer'dan yakışıklı/güzeli yok. Çok karakteristik, çok beğendiğim bir vokal Tom Bey. Cinderella tabii çok meşhur grup, kızlar kendilerini paralıyorlar filan ama sonra dramlar dramlar, çıkmayan sesler, ameliyat üstüne ameliyat, türlü felaket.
Şu 1989 Moskova Barış Festivali performansını koyayım, o üstündeki ceketi bulsam ne giyerim şimdi. Diskoya bara da giyerim, markete de giyerim, hiç çıkarmam üzerimden:
Romantik bir buluşmada çalınacak şarkı için kendimi zorlamam gerekiyor şu anda zira ne romantizm ne de buluşma var bugünlerde. Konsere götürülsem mesela, çok memnun olurdum. Slash'in yanına Myles Kennedy'i alıp çıktığı turnenin İstanbul konserine barbar kocamla gitmiştik, ikimizin de memnun kaldığı ender konserlerdendi. Çünkü normalde birimiz mutlu olsun diye diğerimiz acı çekiyor. İstanbul'dan güzel kayıt bulamadım, şunu koyuyorum:
Myles Kennedy de kocam sayesinde farkedip çok sevdiğim bir başka vokal, efendi bir insan.
Geldik son soruya, paylaşmak istediğim bir şarkı. Hazır yukarıda Tom Keifer övmüşken, geçen sene çıkardığı solo albümden şunu bırakayım:
O 1989 Moskova konseriyle bu video arasında 30 sene var, o elf gibi çocuk tabii tarih oldu. Kocam çok üzüldü bu halini görünce, hemen zalim yıllar diye dizlerini dövmeye başladı. Ben üzülmedim, ses var, cayır cayır gitar var. Adam 60 yaşında ve "Sonum senin elinden olmayacak" diye bağırıyor, daha ne istiyoruz?
Ohh valla iyi geldi bangır gümbür müzik. Yazıyı yollayayım, sesi biraz daha açayım, günün geri kalanında bir mana arayayım. Öbtüm.
April 22, 2020
Evde Küçük Bir Mucize 20 / Dabogda, Wild Child
Şaapamadık. O gece pes ettim, ertesi gün gene denedim, olmuyor. Telefonundan görüntülü aradım, telefondan aypedin ekranını görebileyim diye, bir işe yaramadı çünkü kıpır kıpır kıpır. Çünkü kedi atlıyor, köpek gelip kafasını koyuyor. Çünkü bunalıyor ve aypede küfrediyor, bana bağırıyor. MUBİ uygulaması indiremiyor çünkü Apple şifresini hatırlamıyor, aklıma gelen bütün şifreleri söyledim, olmadı. Çünkü allah bilir bana "TAMAM YAPTIM BÜYÜK HARF!" diyor ama yapmıyor. En sonunda "Bu hediye kodu kullanılmıştır" diye uyarı çıktı ekranına, telefonu çot diye kapattı, ben de gidip şarap açtım.
Sonra MUBİ'ye email attım, böyle böyle oldu, ben bu 65+ bireye uzaktan yaptıramadım, iptal edebilir miyiz bu hediyeyi yazdım. Pek tatlı yardımcı oldular, "Biz buradan açtık üyeliğini, bir bakın şimdi oldu mu" diye. Korka korka bir daha aradım annemi, gene bir yere varamadık, beni ne görmek ne de sesimi duymak istiyordu. Külliyen vazgeçtim uğraşmaktan, annemden özür diledim. Urla'ya gidebildiğim zaman hallederim artık diye düşündüm. Sonra şu oldu:
En ufak bir fikrim yok nasıl oluyor bu, bilmek de istemiyorum, yeter ki her gün bir film izleyebilsin.
Sabahları sağdan soldan haberler okuyup kocama anlatıyorum, bu sabah BBC'de gördüm, aile hekimleri Ocak ayından beri geçmeyen ateş ve öksürük şikayetleriyle karşılaştıklarını söylemişler. Hemen yetiştirdim, "Ay çok isterdin di mi Ocak'ta başlamış olsun salgın?" dedi. Valla çok isterdim çünkü biz yerlere yapışmıştık o ay.
Yılbaşını geçirelim diye Sevda'yı da alıp Urla'ya gitmiştik. Bayağı da uzun kaldık, Sevda bir grip oldu ki Urla'da, akıl alacak gibi değildi. Odasına kapatıp kapının önüne yemek filan bıraktık, sabahlara kadar öksürük, deli gibi ateşle yattı. Kendine gelir gibi oluyordu, ertesi gün yataktan çıkamıyordu. O halde arabaya tıkıp Ankara'ya döndük, sonra teker teker hepimiz hastalandık. Herkes hastalandı istisnasız, bütün ayı hasta geçirdik.
"Ocak'ta başlamış olsaydı insanlar ölmez miydi, birileri uyanmaz mıydı duruma?" dedi barbar kocam, haklı. Çok uzun bir süreç bu salgın süreci, insanı her taraftan zorluyor; insan endişeler içinde umuyor ki geçirmiş olsun, kurtulmuş olsun. Gerçi Mart'ın ilk pazar günü Ankara Kitap Fuarı'na, ikinci pazar günü de kentin iki ucundaki iki ayrı grossmarkete giderek elimizden geleni yaptık, bilmiyorum.
Müzikli şalanj kapsamında önce farklı dilde bir şarkı bırakıyorum buraya. Dino Beyciğim ve canım Hari Mata Hari (beyaz takımıyla belirecek, ay sesi çok güzel Hari Bey'in) taşına toprağına kurban olduğum Sarajevo sokaklarından sesleniyorlar, "İnşallah" diyorlar:
Gerçi şarkı biraz Sarajevo'ya sıkışmış olmak hakkında ama videoda hava hiç öyle değil. Ohhh allahım o kadar özledim ki, bir şehir bu kadar özlenebilir. Hayat normale dönünce yapılacak şeyler 4: Sarajevo'ya git.
Uyumama yardımcı olan bir şarkı maddesinde şiştim, öyle bir alışkanlığım yok. Uyumak için bir şey dinleyecek olsam herhalde deniz sesi, cırcır böcekleri, yağmur filan gibi bir şeyler bulur dinlerdim. Lisedeyken Enya dinlerdim, çok severdim. Herhalde Enya dinleye dinleye uyumuşluğum vardır:
Gideyim biraz mekik çekeyim, dambıl kaldırıp indireyim. Barbar kocam çeviri yollayacakmış, günün kalanı da öyle geçecek anlaşılan. İyi misiniz, naapıyorsunuz?
April 20, 2020
Evde Toprak, Onur, Yaşam 19 / Kokomo, Sürünüyorum, Le Hanım
Ne yaptığını bildiğini hiç sanmıyorum; sinir içinde dal kesiyordu, gübre döküyordu, yanaşıp bir şey de diyemedim. Umarım canına kastetmemiştir gariban bitkilerimizin.
Ben de akşamsefası tohumlarını ektim. Bir paket de petunya tohumu buldum çekmecede, şu yapımarketlerde filan satılanlardan. Onları da ektim, bilmiyorum çıkar mı. Başka bir boş saksıya da arpa ektim, köpenkler arada yiyiyor. Toprak bitti bunları yapınca, aslında tam bu aralar seraya gidip çiçek ve toprak alırdık her sene. Bu sene elimizdekilerle idare edeceğiz.
Patatesi ve sardunyayı terasa çıkardım ama şüpheler içindeyim, belki de erken daha. Domates ve biber ekeyim diye heyecanlandım, geç kalmışım. Geçen ay çimlendirmeye başlamam lazımdı evin içinde. Gene de içimden "Ay belki olur?!" diye biber ekmek geçiyor, bunu bir düşüneyim.
Benim gariban çabalarım bir yana, memleketimizde bir Çiftçiler Sendikası varmış. Sabah internetlerde dolanırken rastladım, 17 Nisan Dünya Çiftçilerinin Mücadele Günü vesilesiyle bir mektup yayınlamışlar. Mektup şurada. Büyük şirketlere ve zincir marketlere karşı yerel köylü kooperatiflerini, küçük üreticiyi, komşumuzu ve yerel tohumları desteklemeye çağıran mektup, "Toprak, Onur, Yaşam!" diye bitiyor. Gerçekten topraktan ve sudan daha önemli bir meselemiz yok bence de.
Bir arkadaşım şunu paylaşmış:
Ay çok da severim, acayip eski arkadaşım, nasıl güzel dans eder, şu anda görsem Dirty Dancing usulü koşarak atlarım, havada tutar. Fakat külliyen yalan şu paylaştığı şey.
Hiçbir şey durmadı, tüketim tam gaz devam ediyor, normale filan dönmedik. Tam tersi normalden gittikçe uzaklaşıyoruz. Bütün lüzumsuz tüketimimiz kargo çalışanlarının, Getirci ve Bana Bi'ci kurye çocukların üzerine çökmüş vaziyette. Evden çıkmayan kesim alıştığı gibi yaşamaya devam edebilsin diye daha çeşit çeşir Getir Metir çıkacak ortaya. Kapitalizm çünkü, yeter ki biz para harcayalım. O avmleri yarın açsalar tıklım tıklım dolar hepsi, allahaşkına dolmaz mı?
Ama işte oturup düşünmek için bir fırsat bu. En azından çocuklarımıza bir şey anlatmak için bir fırsat. Ada'ya (kendim doğurmuş olsam bu kadar sevmeyebilirdim, yakın arkadaşımın kızı) daha ilk günlerde anlattık, sen evdesin ama çalışanlar var, bir düşün gerçekten neye ihtiyacın var diye. Eşya taşımaktan canı çıkmış bir kargo çalışanını görüp de anlamasına gerek kalmadı, anladı ne dediğimizi. Şimdi can sıkıntısından her gün online alışveriş yapan sınıf arkadaşlarını dehşetle izliyor. Bizimki de gayet giyinsin etsin, makyaj malzemesi alsın, dışarı çıksın filan bir kız çocuğu. Üstelik hiçbirimizden korktuğu da yok, biz başardıysak herkes başarabilir. En son alabaş turp almak için çıktı dışarı ahhahhha ay allahım, Zara'dan kurtardık ama nasıl oldu bilmiyorum turp hayatının başköşesine oturdu çocuğun.
Hazır buralara gelmişken iki şey soracağım. Ayrancı-Cinnah-Tunalı civarında gidip alacağım ya da kendileri eve giderken bize de bırakacak kahveci var mı bildiğiniz? Çekirdek kahve, herhangi bir tür olur. Yeter ki kargoya vermesinler.
İkinci soru da bunun aynısı ama sebze, meyve ve süt ürünleri için. İstanbul civarındaki bazı çiftlikler gibi tarikata dönüşmemiş, makul fiyatlı, gerçekten kendi ekip biçen küçük üretici biliyor musunuz Ankara'da?
Ne zamandır Mansur Bey'den bahsetmedik, Mansur Bey'den bahsedeyim çünkü Mansur Bey ne yapması gerektiğini biliyor:
Ankara'da oturuyorsunuz ve çölyaklı mısınız? Onu da düşünüyor:
Müzikli şalanjın dünkü ve bugünkü maddelerini de yapıvereyim. Sahilde dinlenecek bir şarkıya tabii ki Akdeniz Akşamları yazmak istiyorum ama Saçaklı yazdı geçenlerde, o yüzden ikinci tercihimi bırakıyorum:
İç Anadolu'da yaşıyoruz, sahil filan gördüğümüz yok. Bana daha ziyade yaz akşamüstlerini hatırlatıyor Kokomo. Terası yıkamışız, parmak arası terlikler, masaya sürahiyle içecek taşıyorum, bardaklara kağıt şemsiye sokuşturuyorum, güneş kıpkırmızı batıyor.
Bütün gün aklıma takılan bir şarkı. Sabah uyanır uyanmaz kafamda çalmaya başlayan ve bütün gün kurtulamadığım bir grup şarkı var, biri şu:
Bir diğeri de şu:
İzzet Altınmeşe'yi de seviyorum ama bunu Grup Yorum daha güzel icra ediyor.
Özgür şarkılar ve özgür topraklar dileğiyle olduğum yerde tek kişilik küçük bir halaya giriyorum, çabucak öberek gidiyorum.
April 18, 2020
Evde Kuş Gözlemciliği 18 / Your Ghost, It's The End Of The World
Saksağanların bizim terasta bir zulası olduğundan şüpheleniyordum. Çünkü hem zırdeli bu kuşlar hem de bazen Kudi ağzında bir adet cevizle salona giriyor. Kendi kendine ceviz avlamasına imkan yok, saksağanların sakladığı yerden çalıyordur diye tahmin ediyordum. Geçen gün nihayet gözlerimle gördüm; bir saksağan, getirdiği yer fıstığını büyük saksılardan birinin içine, yaprakların arasına sokuşturuyordu, diğer bir saksağan da balkon demirine konmuş gözcülük yapıyordu.
Ben kuş olsam, iki tane ayımsı köpeğin yaşadığı bir terasta gıda biriktirmem ama saksağanlar bence biraz da işin heyecanını seviyor. Köpeklerin anında görebileceği ama asla ulaşamayacağı yerlere konuyorlar, dakikalarca laf atıyorlar, bizimkiler akıllarını kaçırıyor HAVHOAV diye. Saksağanlar insan olsa, yol kesip haraç toplarlarmış, sonra siz kaçarken arkanızdan kahkaha atarlarmış gibime geliyor.
Twitter'da leylekler geldi mi, Yaren ne oldu diye bakınırken Alper Tüydeş'i bulup takip etmeye başlamıştım bir süre önce. O kadar güzel kuş fotoğrafları koyuyor ki anlatamam. Bazı kuşları hayatımda ilk defa görüyorum. Gerçi nerede göreceğim bu kuşları, apartmanda oturan insanım, yerimden kıpırdamıyorum. Neyse, Alper Bey yerinden kıpırdıyor allahtan.
Sorsalar, herhalde Karayipler'de filan yaşıyordur derdim, meğer Samsun Kızılırmak Deltası'ymış. Saz horozuymuş, çok ürkekmiş, görüp fotoğrafını çekmek zormuş.
Sam Neill'i sever misiniz? Ay ben çok seviyorum, dizilerde filmlerde görünce seviniyorum, sanki aileden biri gibi. Küçük video çekmiş, şarkılı:
Müzikli şalanja atlayıvereyim, gecenin üçünde dinlediğim bir şarkı. Valla uzun zamandır dertli gece üç müzik dinlemeleri yaşamıyorum, feci şekilde uyuyor oluyorum o saatlerde. Eskiden şunu dinlerdim, allah düşürmesin yeniden oralara. Ama çok güzel şarkıdır:
Madem Michael Stipe'ı gördük, adı uzun olan şarkı için de şunu bırakayım, It's The End Of The World As We Know It (And I Feel Fine), hem manidar:
Urla'da enginar çılgınlığı başlamış, yani normalde bu ara enginar çılgınlığının başlaması lazımdı. Belediye bandosu biraz sokaklarda dolaşmış, enginar dağıtmışlar kapıya çıkanlara ve sepet sallayanlara. Enginar Festivali kalabalığından susmamacasına şikayet ettim hep, şu anda burnumda tütüyor o manyaklık.
Hayat normale dönünce yapılacak şeyler 3: Urla'da Ömre Bedel Lokantası'nda Ömür Hanım o gün ne pişirdiyse yemek, İrmik Hanım Patisserie'den lavantalı ve keçi sütlü dondurma alıp annemlerin bahçede yemek, adını bir türlü aklımda tutamadığım eski taş evden bozma barın açık avlusunda espresso martini içmek.
Gideyim kitap okuyayım, aklıma başka yapacak bir şey gelmiyor. Naapıyosunuz, iyi misiniz?




















