Showing posts with label güzel kitap. Show all posts
Showing posts with label güzel kitap. Show all posts

February 4, 2021

Hellö.

Saat 07:08, güneş hâlâ doğmadı, iki saat önce kalktım. Uyku düzenim bir hayli bozuldu son zamanlarda. Her gece aynı saatte yatağa giriyorum, her gece başka türlü uyuyamıyorum, her sabah başka saatte kalkıyorum yataktan. 

Her gün bir şeylerin ucundan tutmaya çalışıyorum; egzersiz megzersiz, evi toplamak, iş yapmak ve saire. Hiçbir şeyin devamını getiremiyorum, düzenli yapabildiğim hiçbir şey yok. Kitap okumak dışında. Film de izleyemiyorum, Mubi'de bir filme başladım, bitirmem üç hafta sürdü. Ama kitap okuyorum.

Günler böyle geçiyor yani, şikayetçi de değilim aslında, geçebildiği gibi geçiyor günler. Uyuyamamak sinirlerimi çok bozuyor sadece. Hayatımda uyku sorunu çekmedim ben, şimdi gecenin 3'ünde karanlık yatak odasında tavana bakıyor oluşuma çok bozuluyorum. 

Neyse. Kitaplar. Bir ara düz polisiyeleri özlediğimden filan bahsetmiştim, Martin Beck serisini övmüştüm. Eski usül polisiye; okuyucuya şok üstüne şok geçirtmek için seri katil midir yoksa doğaüstü bir yaratık mıdır belli olmayan karakterler yok, egzotik ritüeller yok, sırf sağ gösterip sol vurmak için yazılmış ve hiçbir yere bağlanmayan hadiseler yok. İlginç adli vakalar var, normal insan detektifler var.

Jo Nesbo'nun Harry Hole serisinin 12 kitabını da okudum, 12.yi bitirirken artık evin içinde bağırmaya başlamıştım, "ÖL ARTIK HARRY HOLE! ÖL!" diye. Normal bir dedektif, gerçek hayatta 200 kere ölmüştü bu 12 kitap boyunca ama Harry ölmüyor. Ve her yeni macerada daha da ölümcül koşullarda, daha da ölümcül şekillerde sıkışıp kalıyor Harry. Ve her seferinde sağ çıkıyor. Ve her yeni kitapta katil daha da manyak. Yetmiyor, "Aha katil kesin bu" dedirtmek için saçma sapan detaylar veriyor, sayfalarca yanlış yöne sürüklüyor Jo Nesbo. Ben de seviyorum düğüm çözülüp de gerçek katil ortaya çıkana kadar herkesten şüpheleneyim ama bir adabı var bunun, bu yeni nesil polisiyelerdeki durum artık okuyucuyu aptal yerine koymak oluyor biraz. Çünkü geriye dönüp okuyunca bakıyorsunuz ki şüphelendiğiniz ama kitabın sonunda katil çıkmayan herkes aslında gayet de katil olabilirmiş. Neden katil çıkmadıkları belli değil, 50 sayfa bir tanesine gaz vermiş Jo Nesbo, 50 sayfa diğerine, bir o kadar sayfa boyu da öbürünü katil etmiş. Son 10 sayfada gerçek katile ulaşıyoruz ama oraya varana kadar aptala dönüyoruz tokat yemekten. 

Bu yeni nesil polisiyelerden bunalmamın bir başka sebebine de geçenlerde uyandım. Gene Harry Hole'den örnek vereyim. Oslo'da geçiyor maceralar ama soğuk havayı, karla kaplı kaldırımları çıkarırsanız eğer kitaplardan, geriye Norveçli pek bir şey kalmıyor. Olduğu gibi alıp herhangi bir şehre yerleştirebilirsiniz. Bir kitapta ormanda kabinler vardı, kayak mayak. Bir tanesi Norveç'in 2. Dünya Savaşı dönemine referans veriyordu. Uyuşturucu bağımlılarının takıldığı bir sokak var, arada geçiyor kitaplarda. 12 kitap ve binlerce sayfadan aklımda kalan Norveç atmosferi bundan ibaret.

Martin Beck serisini sevmemin sebeplerinden biri bu sanırım, insan ilişkilerinden evlerin içindeki eşyalara kadar İsveçli. İsveçliliği tecrübe ediyorsunuz okurken. Ya da Petros Markaris'in Komiser Haritos'u. En son Büyük Ortak'ı okudum, olay yerine doğru gidiyordu Haritos. "Askeri üste toplanmış herkes, İçişleri bakanı gelmiş. Ortama bir gerginlik hakim, gazetecileri içeri almıyorlar..." filan diye ortamı tarif edip sonra ekliyordu, "Bunların hepsini beni olay yerine götüren taksiciden öğrendim." Sinirlerim bozuldu, dakikalarca güldüm. Hem alabildiğine Yunan her şey, Yunan olması sebebiyle alabildiğine tanıdık bir yandan. 

Böyle keyifle okuduğum bir yeni seri oldu, Adrian McKinty'nin Sean Duffy serisi. İlk üç kitap Türkçe basıldı, çevirileri de düzgün. (İlk kitap Soğuk Toprak. Sonra Sokakta Siren Sesleri. Üçüncüsü Yarınsız Ülke. Benim gibi sıralı okumakta ısrarcıysanız diye yazdım.)


1980'lerde Kuzey İrlanda'da geçiyor, daha ilk kitapta içine giriverdim o dönemin. IRA, ordu, terör, çökmekte olan bir ülke, sebebi ve sonucu olan cinayetler. McKinty taraf tutmuyor, maceraların başrolündeki Detektif Sean Duffy neredeyse tamamen Protestan polis gücünün içinde bir Katolik mesela, herkesin gözünden anlatıyor o iç savaş ortamını. Feci bir yılgınlık hakim gündelik hayata ama hayat devam ediyor. Dönemin müzikleri var biraz, dönemin gerçek olayları da var. Gerçekten yaşanmış açlık grevleri, terör olayları, gerçek kişiler. Ve dövünerek ya da eğiterek anlatmıyor bunları, bunlarla yaşamak zorunda olanların ruh haliyle, yer yer kara mizahla anlatıyor. 

Merakla dördüncü kitabı bekliyorum. Ha Jo Nesbo 13. Harry Hole kitabını yazsa okumayacak mıyım? Okuyacağım. Buraya kadar geldim artık, mecbur okuyacağım Harry Hole'nin havaya uçtuğu halde filan ölmediği yeni maceralarını. Fakat bir yandan tır tır bu insanı alıp bir ülkeye, o kültüre ve o döneme çot diye bırakıveren polisiyelerin peşindeyim. 

Bir ay sonra gelip sabahın köründe polisiyelerle neden kavga ettim bilmiyorum. Başka bir şey olmuyor hayatımda. Ay oluyor aslında, buraya gelip gelip "küçük üretici, etik alışveriş" diye tepinip duruyorum, bir kuşlu tabak felaketi ve ucundan döndüğüm bir pantolon alışverişi oldu. Bir dahaki sefere yazayım. 

Naapıyorsunuz, iyi misiniz? Uyuyabiliyor musunuz?

November 27, 2020

Hava Hâlâ Soğuk

Yarın öbür gün gelirim diye çıkıp gitmişim, üç hafta geçmiş. Arada bu sayfayı açtığım oldu, denemedim değil yani yazmayı. Beyaz boşluğa bir süre baktıktan sonra kapatıp kaçtım. 

Halim yok, pek tadım tuzum yok, zaten yazacak bir şeyim yok. O arada bir de "İzmir'e geri dönmek istiyorum" ağlamaya başladım, iki gün sürdü. Ama ne ağladım; kendi kendime ağladım, telefonda annemlere ağladım, kardeşime yolladığım sesli mesajlara ağladım, bayağı bildiğiniz şarıl şarıl ağladım. İki gün boyu. Neyse, geçen haftaydı bu. Ağlamam kesildi ama geri dönme isteğim baki. Neyse, sonra yazarım bunu. Nereden çıktığını buldum sanırım, sebepler ve sonuçlar var.

Kaç gecedir hava sıcaklığı sıfırın altına düşüyor, her sabah "Bugün sardunyayı içeri alayım" diye kalkıyorum yataktan. Olmadı, olmadı, bir türlü alamadım. Yapmam gereken hiçbir şeyi yapamıyorum, aslında hiçbir şey yapmıyorum, nefes alıyorum sadece. Dün hava kararırken attım kendimi dışarıya, saksıyı sildim filan, kucaklayıp getirdim içeriye. Sonra mutfağın bu yarı karanlık köşesinde dikilip sigara içtim, sardunyanın fotoğrafını çektim. En azından bir kalem işi yapmış oldum. Geriye kaldı 300 kalem iş. Salondaki plastik saksılardan biri elimde kaldı mesela, kıtırt diye parçalara ayrıldı. Olduğu yere bırakıp kaçtım. Ütülenecek şeylerden de kaçıyorum. Halılar, perdeler, bulaşıklar, market torbaları, covid, hayat, pırasalar üstüme üstüme geliyor. Ayh, neyse.

Kitap okuyorum, gece yatarken okuyorum, sabah kahvaltı ederken okumaya devam ediyorum. Öykülerini çok beğendiğim bir yazarın ilk romanını aldım, online kitapçıda satışı başlamamıştı, Tunalı'ya inip YKY'den pençeleyerek aldım. 400 küsur sayfayı 4 günde okudum, o dünya güzeli öyküleri yazan insan neden bu çorba gibi romanı yazmış diye düşündüm, bozuldum. İçindeki "süpermen-kriptonit" "o güzel atlara binip gittiler" "büyümek istemeyen peter pan" gibi klişeler içimi öldürdü. İyi yerlerini cımbızla ayıklamaya çalıştım ama yani roman okumak böyle bir şey olmamalı, niye ayıklamak zorunda olayım?

Bu romanı hiç başıma gelmemiş gibi sessizce kitaplığa tıktım, bir gerçek suç romanı okumaya başladım, iyi geldi. Sırf cinayetli olduğu için de değil, ne güzel yazmış adam ta 1950'lerde. Capote'nin Soğukkanlılıkla'sıyla kapışır, valla belki biraz döver bile. Meyer Levin - Compulsion, Türkçe basılmış mı bilmiyorum, bulamadım internet dükkanlarında. 

Ay internet var mı yok mu belli değil, Spotify çalışmıyor. Yazıyı yollamayı deneyeyim, gideyim. Naapıyorsunuz, iyi misiniz? 

September 9, 2020

Hiç De Meşhur Değil, Ortodoks Hiç Değil

Netflix'te The Alienist seyrettik geçenlerde, valla fena değildi, bilhassa da cinayetli dizi sevenler için. 1896'da New York'ta seri cinayetler, bir psikolog, polis teşkilatının başında Theodore Roosevelt filan. Daniel Brühl, Dakota Fanning, Luke Evans var başrollerde. Sürükleyici bir maceraydı. Meğer aslında romanmış. Hemen koşup baktım, Türkçesi de var. Sakın almayın komşular.

"...Manhattan'ın hiç de meşhur olmayan genelevleri"ni okuyunca gözüm seğirdi, orijinali herhalde "infamous", yani "kötü şöhretli". Sanırım sözlüğe bakmak yerine kendi içinde şöyle bir kısa süreç yaşamış çeviren, "Famous meşhur demek olduğuna göre in-famous da olsa olsa meşhur olmayan demektir." Zaten o başına eklediği HİÇ DE'den anlıyoruz cümlenin devamından bir hayır gelmeyeceğini.

"...Roosevelt hiç de Ortodoks sayılamayacak bir çıkış yapıyor...", orijinali "unorthodox" olmalı, yani "alışılmışın dışında". Gene HİÇ DE eklentisiyle, tabii ki yani, neden olmasın? Olan olmuş artık. 

Daha arka kapak yazısı böyleyse varın siz düşünün kitabın tamamı nasıldır. Her şeyle birlikte çeviri sektörü de çürüyüp çökmekte olduğundan, böyle iyice okuyup anlamadan kitap mitap alamaz oldum. Yav 633 sayfa roman çevirmeye soyunan bir çevirmen birey "infamous" kelimesini nasıl hayatında hiç duymamış olur? Haydi nasıl olduysa oldu ve bilmiyor anlamını, NEDEN SÖZLÜĞE BAKMAK YERİNE UYDURUR?

İnsanın kafasını duvarlara vurası geliyor. Neyse, ben size güzel müzik bırakıp öyle gideyim. Nereye gidiyorum? Çamaşır asmaya. Ve akşam yemeği yapmaya. Ya da belki bugün mutfağı kundaklayacağım gündür. O gün, bugün müdür? O gün, elbet bir gündür. Meh meh meh.

Fantastic Negrito'yu barbar kocamın Spotify keşfet listesinde bulduk, ben "AY BU NE AAA NE GÜZEL!" diye dizlerime vururken kocam "BÖYLE MÜZİK YAPSAM AYNI BÖYLE GİYİNİRDİM!!!" diye feşın bağlamında ele aldı konuyu.

Ay neden büyütemiyorum ya ben bu youtube videolarını?! Ohh allahım, blogger ne kadar gerzeksin bazen. Yoksa ben mi gerzeğim? Valla o da mümkün. Öbtüm.

July 21, 2020

Kitaplı Mim 11

"Son olarak bir oyun yapalım, kitaplığınızın ilk rafına gidiyor ve sol baştan başlayarak kitapları sayıyor, yaşınıza denk gelen kitabın adını yazıyorsunuz."

Bu denk geldi yaşıma. Bakın mesela Labirent'in bastığı bu "Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türkçede Polisiye Dizisi" kitaplıkta yan yana ve sıralı bir şekilde duruyor. Okudum mu peki? Hayır. 8 kitaplık bu seriden 2 eksiğim vardı, kitap fuarında delirmiş gibi arayıp insanları dirsekledim mi? Evet. Okuyacağım çünkü. 

Aslında bir TÜBİTAK projesi bu, üç kadının çabası ve çalışması; Seval Şahin, Didem Ardalı Büyükarman, Banu Öztürk. Erken dönem Osmanlı-Türk polisiye eserlerini çalışıyorlarmış, Latin alfabesine geçmeden önce basılmış eserler bunlar hep. 8 tanesini Labirent basmış, başlarında güzel önsözler var. Kitabın basıldığı dönemi özetliyor, o dönemin polisiye yazarlarını ve okurlarını anlatıyor biraz. 

Kitapların dili de çok dozunda günümüz Türkçesine çevrilmiş. Tamam, okumadım ama şöyle bir karıştırdım. Acayip derli toplu bir seri, o yüzden zaten elalemi dirsekledim eksiklerimi almak için. Baskısı tükenince ağlıyorum evde oturup. 

Bu seriye sardırmamın sebebi aslında Amanvermez Avni okumuş olmam. Şu:


Ay çok güzeldi! Buram buram Osmanlı İstanbul'u, maceralar maceralar, üstelik yer yer bayağı kahkaha attım. İkinci cildi de var, Mavi Göz. 

Labirent Yayınevi'ne döneyim, Suphi Varım da basıyorlar. Suphi Varım'ın Simirna Cinayetleri serisinin 3 kitabını ve pek övülen Karanlıkta İki Ceset'ini aldım. Bunlar da 19. yüzyılda İzmir'de geçen polisiyeler. Ay belki de bunlara başlarım, şimdi yazınca heyecanlandım. 

Dün gece rüyamda kuyruklu yıldızı gördüm, uyanınca bilinçaltıma acıdım, yazık avutmaya çalıştı herhalde beni. Geçen haftanın çok fantastik bir rüyasında ise İzmit'te ahşap bir caminin içinde bir yandan yürüyor bir yandan da boğula boğula ağlıyordum. İzmit'e hiç gitmedim. 

Annemlerin kayıp kolisi geldi, şaraplar hem burada hem Urla'da bozuk çıkmaya devam ediyor. Yaptığım araştırmalar beni bir yere götürmedi, İngilizcede bu duruma "corked" dendiğini öğrendim. Dün başparmağımı doğradım ekmek keserken. Bir dişim hafifçe ağrımaya başladı. Kudi'ye boyunluk sipariş ettim, dirseğini yalamasın, ben de ilaç sürebileyim dirseğine diye. Her şeyi aynı gün getiren dükkan, bu sefer getirmedi siparişi, bekliyoruz.

Ne yapsam bilmiyorum. Gideyim bir meşgale bulayım. Bugün hava biraz daha normal sıcak.

July 20, 2020

Kitaplı Mim 10

"Kitaplığınızda henüz okumadığınız kitaplar için ayrı bir raf var mıdır, yoksa karışık mı koyarsınız ya da okunmamış kitapları ayrı bir yerde mi muhafaza edersiniz?"

Ay soruyu okuyunca biraz buhran bastı beni ne yalan söyleyeyim, keşke kitaplar da dahil olmak üzere hayatımda bir düzen olsa.

Okunmamış kitaplar önce bir süre masaların üzerinde dolanıyor, sonra yatak odasındaki kitaplığa gidiyor, üzerinden 5 sene geçip de hala okunmuyorsa koridordaki kitaplıkta buluyorlar kendilerini. Sistem genel hatlarıyla böyle. 

Kuyruklu yıldızı göremedik, bütün gece aradık ama olmadı. Büyük Kepçe'nin alt tarafındaki iki yıldız güç bela seçiliyor, ufuk çizgisine doğru indikçe yıldız mıldız görmek mümkün değil çünkü şehir ışıkları carıl carıl sabaha kadar. Ama bir meteor gördük, bayağı da parlak kaydı gitti, onunla avunduk.

Barbar kocam ekmekleri beğenmedi. Aldığımız şaraplardan bazıları sirke çıktı. Öyle "Ayyy sirke gibi ne kötü şarap!" da değil, yer silersiniz, öyle sirke. Daha şişeyi açmadan anladım zaten, berrak değil, çamur gibi bulanık. Allahtan başka şaraptan sangria yapmıştım, onu içtik.

Bu gökcisimli ve sangrialı ambiyansımız barbar kocamın "ADANA KEBAP YAPACAĞIM BEN!" isyanıyla rezil oldu. Satır filan almış meğer, 3 saat sürdü hazırlıkları. Olmadı komşular, kebap da olmadı, şişlerin üzerinden yavaşça kayarak ateşe düştü kebaplar. Benim en ufak bir fikrim yok nasıl yapılır, kocam da yenilgiyi kabullenirken itiraf etti, iki adet youtube videosunun ilk ikişer dakikalarını izlemiş sadece. 

Yoğun bir kebap dumanının içinde oturmuş olduk bütün gece, iyi oldu, bir nevi tütsü yani bu da. 

Bir süredir kırdığımız cam eşyanın da haddi hesabı yok, kimsenin işleri bir adım ilerlemiyor, Kudi'nin dirseğinde yara açıldı ve durmaksızın yalıyor, evin interneti bozuluyor sık sık. Annemlere de şarap yollamıştık, yarısı ortada yok siparişin. Durduğum yerde an be an şişiyormuşum gibi geliyor. 

Zamanında Zihnibey'den arakladığım şu imajı kullanmanın tam zamanı diye düşündüm:


Sürünerek gidiyorum, gene de öbüyorum.

July 18, 2020

Kitaplı Mim 9

"Kitaplığınızdaki en değer verdiğiniz kitap ya da kitaplar hangileridir?"

Valla birini diğerinden ayırmıyorum pek. Sadece seyahatlerde ve başka çaresiz durumlarda alınıp okunmuş orta karar polisiye/gerilim/macera türü kitapların pek kıymeti yok evimizde. Bir de hayal kırıklığı yaratmış ("bok gibi çıkmış" yazmayayım dedim) kitaplar. Bunları paketleyip Urla'ya yolluyorum. Bu süreci daha önce anlattım, kangren gibi bir süreç. Evet.

Geriye kalan bütün kitapları sevip bağrımıza basıyoruz. Bir takım eski kitaplarım var, mesela Nazım Hikmet'in Sevdalı Bulut'u, okuya okuya paraladığım eski bir Kolera Günlerinde Aşk basımı filan. Herhalde onları biraz daha çok seviyorumdur.

Bir de büyük boy, ciltli, kuşe kağıda basılmış filan dev kitaplarım var. Bunların bazıları İkea standartlarına uymuyor, kitaplığa girmiyor, o yüzden evin çeşitli zeminlerinde yatıyorlar. Şu mesela:


Kendimi ölçek ettim, kendim nispeten uzunca bir bireyim, şahıs olarak, şahsen.  

Bunun da Osman Hamdi Bey'den kalır yanı yok:


Çiçeklerimi de iteledim kareye. Stefanos Yerasimos Bey'in İstanbul kitabını babamdan araklamıştım. Enleri boyları bir yana, yerlerinden de kalkmıyor bu kitaplar. Bana gerçekten şöyle bir İngiliz konttan filan kalma orta halli bir çiftlik evi lazım, kendinden gömme kitaplıklı. Çok lazım, başka türlü olmayacak.

Gideyim mutfağı filan toplayayım, akşamüstü Sevda gelecek. Bir şeyler yeriz (ekmek) ve şarap içeriz diye düşündüm. Midyat'tan şarap ısmarlamıştık, onlar geldi. Sonra da kuyruklu yıldıza bakalım artık lütfen, geldi gidiyor yıldız, hiçbirimiz göremedik. Ceren'den öğrendim, güneş battıktan 2 saat kadar sonra kuzeybatı yönüne bakarsak, Büyük Kepçe'den ufuk yönüne doğru görebilecekmişiz. 

Öbüyorum, gidiyorum.

July 17, 2020

Kitaplı Mim 8

Ay gene günler ben şaşkınlıkla etrafıma bakarken geçip gidiverdi. Hiç bozuntuya vermeden kaldığım yerden devam edeyim.

"Açık düzen kitaplık sevenlerden misiniz, yoksa camekanlı ve kapaklı kitaplıkları mı tercih edersiniz?"

Valla açık düzen seviyorum ama mecbur kaldık camekanlı kitaplık almaya. Açık raflı mutfaklara da çok özeniyorum, böyle biraz çiftlik evi havası olan. İnşaatlar yüzünden mi, konut-iş yeri dengesinin bozulduğu ve trafiğin her gün biraz daha arttığı bu zavallı mahallede oturuyor olmaktan mı bilmiyorum, bu evin tozuyla başa çıkamıyoruz. Siliyoruz, 2-3 saat içinde yine toz tabakasıyla kaplanıyor her şey. Kapaklı eşyalarla yaşamaya mecburuz bir nevi. 

Yaprak bitlerinden kurtulduk ama o arada bir kısım bitki de pert oldu. Akşamsefaları herhalde sessizce ölecek diye bekliyordum, yarısı kurudu zaten, nasıl olduysa bir adet çiçek açmış.


Bir çiçek, hiç çiçekten iyidir diye kendi avuttum. Bu yaz hiçbir şey coşmadı terasta, hepsinin bir ayağı çukurda gibi. 

Manisa'nın bir köyünden ekmek sipariş ettim, kendimi tutamadım ekmeklere bakarken, çok sipariş etmişim. Gelen bütün ekmekleri ikiye kestim, yarım yarım sarıp sarmalayıp Sevda'ya götürdüm dün. Bir süre ekmek yiyeceğiz, bilmiyorum belki Kasım'a kadar filan.

Ekmekler ve bazı haşhaşlı çörekler filan:


Anası Afyonlu barbar kocam haşhaştan nefret ediyormuş, gözlerimi devirdim. Kayınvalidem sağ olsaydı ona götürürdüm, polisiye dizi seyredip yerdik birlikte. Benim kadar düzenli Hawaii Five-O seyreden tanıdığım tek insandı. 

Sevda'dan dönerken çiçekçiye uğrayıp bir demet krizantem, bir demet de adını anında unuttuğum eflatunlu bir çiçek aldım. Aylar sonra ilk defa eve çiçek getirince moralim düzeldi. Çiçekçi abi de normalde olmadığı kadar neşeliydi, eflatunların içine biraz da beyazlarından ekledi, müesseseden.

Hava parçalı bulutlu ve serince bugün, sabah sevinerek kalktım yataktan. Pek verimli bir gün olmuyor ama en azından her şeyden nefret etmiyorum, evi yakasım yok, tam bir gerizekalı olduğum konusunda kendimle tartışmıyorum filan, gene iyi.

Geçenlerde Instagram'da görünce haberim oldu, meğer Barbara Lynn diye biri varmış! Ay o kadar beğendim ki döne döne dinliyorum:


Öbüyorum, şöyle şöyle go-go girl gibi gidiyorum:


July 8, 2020

Kitaplı Mim 7

"İmzalı kitaplara önem verir misiniz? Kitaplığınızda imzalı kitaplar var mıdır, hangi yazarların imzalı kitaplarına sahipsiniz?"

Önem verdiğimi iddia edemem, denk gelince yazarına imzalattığım kitaplarım var. 

Eskiden annemle babam beni kollarının altına sıkıştırıp kültür sanat festivallerine filan giderdi, oralarda imzalattığım çocuk kitaplarım var. Gülten Dayıoğlu'nun Işın Çağı Çocukları var mesela imzalı, çok heyecanlı bir bilimkurgu romanıydı. 

Bir süre tek çocuk olarak yaşadığım ve yaşıtlarımdan ziyade eve gelip giden yetişkinlere yapıştığım için bizimkilerin bazı arkadaşlarını çocukluk arkadaşlarım olarak hatırlıyorum. Güney Amca onlardan biriydi. İnternetlerde şu vesikalığını buldum. Çok güzel yaz tatili fotoğraflarımız filan var aslında ama Urla'da tabii eski fotoğraflar.

Güney Amca tanıştığım ilk bilim insanıdır; sakin, sabırlı, yumuşak sesli, dünya tatlısı biriydi. Bana hiç çocuk muamelesi yapmadı, beni hep son derece ciddiye aldı. 

Frederic Joliot-Curie'nin yaşamını anlattığı Hep Aranızda Olacağım adlı bir kitabı vardır. Onu da tabii ki anama babama değil, bana imzalayıp hediye etmişti. 

"Çocukluk arkadaşlarım"dan imzalı başka kitaplarım da var, anı kitapları, yakın tarih araştırmaları. Urla'da olsaydım, daha iyi cevaplayabilirdim bu soruyu. 

Yakın zamanlarda fuarlarda yakalayıp kitaplarını imzalattığım Şükrü Erbaş aklıma geliyor, Mehmet Eroğlu, gazeteci Fehim Taştekin. 

Canım kızkardeşim Birgül'ün Ev Anası, yanında bir dilim havuçlu kekle birlikte kargo yoluyla gelmişti. Nurşen Abla'nın Mutfağın Hatıra Defteri'ni çantama atıp imza gününe gitmiştim. 

Kalabalığa karışabildiğimiz, insan içine çıkabildiğimiz eski günler. Gerçi karışan gene karışıyor kalabalığa ama buraya kadar (bildiğim kadarıyla) hastalanmadan geldim, böyle devam etmek istiyorum. Terasta ayaklarıma hortum tutarak geçirmeyi planlıyorum yazın geri kalanını, annemlere de aynısını tavsiye ettim. Onların bahçelerinde su kuyusu var, kayısı ağacı var, erik ağacı var. Her halükarda bu beton kütlede yaşayan bizden daha iyi durumdalar. 

Geçen gün sabah kahvelerini alıp bahçenin bir köşesine yerleşmişler, beni aradılar. "Ay burası da yaşanmaz oldu, kafe-bar gürültüsünden yıldık" diye şikayet ederlerken arkadan sadece çipit çipit kuş sesleri geliyordu. Kaşım gözüm seğirdi inşaatlar arasındaki salonumda ama bir şey demedim, zaten gündüzlerden değil gecelerden şikayet ediyorlar. Çünkü diplerindeki eller havaya meyhane vallahi korona morona yasağı dinlememiş açmış dükkanı. 

Neyse, böyle işte. Gidiyorum ben. Öberek.

July 7, 2020

Kitaplı Mim 6 / Ayılar

"Kitaplık düzeniniz neye göredir? Yazar adı mı? Yayınevi mi? Kitaplığa giriş zamanı mı? Rastgele mi?"

Kitaplık düzenimiz yok, tamamen rastgele. Yeni kitaplar evin içinde oradan oraya dolaşıyor, sağda solda birikiyor. Sonra bazen arkadaşlarımız filan gelecek oluyor, panikle ortalığı toplarken boş bulduğum yerlere tıkıyorum kitapları. 

Galiba sadece polisiye serilerinde bir düzen var. Sırayla okuduğum için kitaplığa da sırayla diziyorum. 

Satın alırken böyle dağınık değilim ama. Yayınevi beni daha önce bok gibi çevirilerle, özensiz baskılarla, imla hatalarıyla, eksik sayfalarla canımdan bezdirmiş mi diye bakıyorum. Çevirmen kim diye bakıyorum, daha önce çevirdiği kitaplara bakıyorum.

Bu son zamanlarda sık karşılaştığım çeviri felaketleri genelde İngilizceden çevrilmiş kitaplar. Bunu da aklımda tutuyorum kitap alırken. Ve yani büyük yayınevi-küçük yayınevi fark etmiyor, kötü çeviri mutlaka bir yolunu bulup kendini yayınlatıyor.

Ay sizi Alaska'daki Katmai Milli Parkı girdabına çekmek istiyorum gitmeden:


Bu koyduğum kanal, sanırım 7/24 canlı yayın yapıyor. Burası ayıların gelip balık yakaladığı bir köşesi parkın. Eğer önümüzdeki aylarda bütün ayı bireylerin isimlerini öğrenebilirsek, her sene geleneksel olarak düzenlenen "Kim kış uykusuna en şişman yatacak" yarışmasına katılabiliriz.

Barbar kocam, desteklediği ayı Holly ile beraber şampiyonluğu tattı geçen sene. Katmai National Park & Preserve diye facebook hesapları da var, orası da çok canlı bir yer.

Trump bu bölgeye bakır ve altın madeni açmayı düşünüyormuş, tabii ki düşünüyordur çünkü global olarak dev bir gerzekliğin içinde yaşıyoruz.

Gerzeklik demişken, şunları da bırakayım buraya:




Memleketin kapısına "Üçüncü Dünya Ülkesidir" diye tabela bile çaksak bu kadar açıklayıcı olmazdı. 

July 6, 2020

Kitaplı Mim 5

Hellöğ! Nasıl geçti hafta sonunuz? Baygınlık geçirdiniz mi? Ben biraz geçirdim, bunlar benim başa çıkamadığım hava sıcaklıkları. 

"Kitaplığınızdan bir başkasının isteyip geri getirmediği kitap ya da kitaplar var mı? Hatırlıyorsanız hangileri?"

Kesin var ama hatırlamıyorum. Öyle üzülerek aradığım bir kitap da olmadığına göre önemli değilmiş demek ki geri gelmemesi. Zaten bence ben bu soruda bahsi geçen "bir başkası"yım, ahhahhah! Ama kendimi savunacak olursam, bakınız evden gidip geri gelmeyen kitaplara da aynen üstüne çöküp geri vermediğim kitaplar gibi liberal bir perspektiften bakıyorum. 

Ay kaç gündür şuraya koyacağım, unutuyorum. Geçenlerde internetlerdeki en güzel fotoğrafı gördüm:


Bence internetlerdeki en güzel fotoğraf bu. 

Öbüyorum. Gidiyorum.

July 3, 2020

Kitaplı Mim 4

"Kitaplığınızda bir başkasından alıp iade etmediğiniz kitap ya da kitaplar var mı? İsimleri neler?"

Birkaç kategori halinde var, evet. 

1. Sevda'dan alıp 5 senedir okumadan üstüne yattığım kitaplar var, Jeffrey Eugenides - Middlesex mesela bir tanesi. Yolda vardı galiba, Kerouac. Sevda bazen gelip geri alıyor bunları, başkasına ödünç veriyor, sonra gene getiriyor ya da ben alıp kitaplığımdaki yerine koyuyorum tekrardan. Benim açımdan durağan, kitaplar açısından hareketli bir varoluş. 

2. Yıllardır Sarıkafa diye bahsettiğim, artık adını yazmak için çok geç olduğunu düşündüğüm sarıkafalı arkadaşım bir ara Ankara'da annemlerle ev arkadaşı olmuştu. Ankara'dan taşınırken annemlerde unuttuğu kitapları gasp ettim. Cesur Yeni Dünya var içlerinde, Hasan Ali Toptaş var sanırım bir tane, Ahmet Abakay - Hoşana'nın Son Sözü var. 

3. Blog komşum Küçük Joe'ya kahvaltıya gittiğimiz bir gün evden ayrılırken kitap ödünç almıştım. Kitap imzalıymış, görmüş olsaydım onu değil, başka bir kitabı ödünç alırdım. Kargoyla geri de yollayamadım, başına bir iş gelir mi yollarda diye endişe yaşadık filan derken herhalde 6 sene oldu. Hakan Günday - Az. Güvenli bir yere kaldırdım, İstanbul'a gidebilirsem teslim edeceğim. Ya da belki bu konuyu tekrar ele alırız Küçük Joe ile. 

4. Bir eski erkek arkadaşımdan alıp geri vermediğim Lawrence Block polisiyeleri var az miktarda, birkaç tane de Leo Malet. Zaten aldatmıştı beni gerzek, kitapların yanı sıra masaüstü hoparlörünün de hâlâ bende olduğunu söylesem herhalde ayıplamazsınız beni. 

5. En iddialısını sona sakladım. İsmini vermeyeceğim bir bireyin, ismini vermeyeceğim bir okulun kütüphanesinden 1972'de "ödünç alıp" "geri vermeyi unuttuğu" şu kitap:


Bahsi geçen birey, 45 sene sonra vicdan azabına dayanamayarak bana verdi kitabı "Lütfen git ver bunu kütüphaneye, daha fazla bu yükle yaşayamam" diye. Son 3 senedir de ben evde barındırıyorum kitabı çünkü insan nasıl gider ve "Ay merhaba, böyleyken böyle, 48 sene sonra geri getirdik kitabı" der henüz bilmiyorum. Bir gün bilebilirsem götüreceğim.

Zaten size bir şey söyleyeyim, bana kalırsa bu birey aslında vicdan azabı filan çekmiyor, benim elimde bu kitapla kütüphaneye gittiğim ve kütüphaneciye dert anlattığım sahneleri kafasında canlandırıp mehehh ehhehe diye eğleniyor kendi kendine. Tam olarak böyle biri çünkü.

El koyduğum ve el koyduğumu unuttuğum başka kitaplar da vardır kesin. Biraz önce yanımdan Kudi geçerken bu konuda liberal bir insan olduğumu fark ettim; Kudi'yi de "Hafta sonu bizde kalsın" diye annemlerden alıp bir daha geri vermedim. Altı sene oluyor.

Hava çok sıcak bugün. Yapılacak bir sürü iş var, saat 14:15, gidiyorum ben. Öberek gidiyorum. 

July 2, 2020

Kitaplı Mim 3

"Kitaplığınıza ilave ettiğiniz en son kitap hangisi, fotoğrafını da koyabilirsiniz."

Mayıs ortalarında yeniden ufak tefek online alışveriş yapmaya başladım. Yüzüme sürdüğüm nemlendirici bitmişti, yenisini sipariş ettim. Bir miktar da kitap aldım. Aslında evdekilerle bir süre daha idare ederdim ama barbar kocam aniden "BANA ALBERT CAMUS NE YAZDIYSA AL!" dedi. (Egzistansiyalist Bok. Macera:2)

Roman moman bir şey okuyordu, o kadar kötü, o kadar kötüymüş ki bunlara zaman harcayacağına bundan sonra hep Camus okurmuş. En harika insamış çünkü Camus. Offf allahım geçen akşamüstü arabalardan bahsediyorduk, çok pahalı klasik arabalar, "Belki de Kolera Günlerinde Aşk'taki gibi 70+ yaşımda kavuşurum bu arabaya" dedi. "Ay sen gerçekten okumuşsun Kolera Günlerinde Aşk'ı?!" deyiverdim boş bulunup. 

Küstü. Madem buralara kadar geldim, neden iyice sıvamıyorum diye düşünerek bir de "Yok yani kendi kendine mi okudun, yoksa bir kız arkadaşın filan mı vermişti okuman için?" diye sordum. İyice küstü, bazen benden nefret ediyormuş. Ahhahhaha ay hâlâ hatırladıkça gülüyorum! 

Aslında Urla'da bütün ev Camus ama adamın kırk yılda bir edebi coşası geldi, neden mani olayım, kükremiş seline bend olmayayım diyerek aldım. Sonra hazır alıyorken bari takip listemdekileri de alayım dedim. Camusleri başucuna dizdim bir kule şeklinde, şunlar da benimkiler:


41 yaşında nihayet Sait Faik okuyacağım, valla çok ayıp ama neyse, hiç okumamış olmak daha ayıptır herhalde diyerek sıyrılıveriyorum bu konunun içinden. 

Bunları süründürmeden bu yaz okusam ne güzel olur. Duman Olan Adam'ı okudum içlerinden sadece. Montaigne'nin Yol Günlüğü'nü de gazla aldım, okuyacağımdan pek emin değilim şu anda. Neyse, daha iki ay yaz, birkaç ay da sonbahar var. Kış gelip de ruhum göçene kadar her şey olabilir, zaten benim mevsimsel buhranlarımın da bir önemi kalmadı pandemi hayatımıza girince. 

Gideyim cacık filan yapayım. Nasıl geçti perşembeniz, iyi misiniz? Öbtüm çok. 

July 1, 2020

Kitaplı Mim 2 / Yarı-vahşi Yaşam

"Kitaplığınızdaki en eski kitap hangisi, fotoğrafını da koyabilirsiniz?"

Kitap değil, ansiklopedi fasikülü:


Ve elle tutulur hiçbir sebebi yok bunların bizim evde bulunmasının. Kimse Fransızca bilmiyor, kimse ansiklopedi biriktirmiyor. 

Barbar kocam bir akşam kolunun altına sıkıştırıp getirdi, "Ay bunları aldım, neden bilmiyorum" diye. Sarıp sarmalayıp kaldırdım, bu manasız alışveriş hiç yapılmamış gibi hayatımıza devam ediyoruz. 

Terasta bir yaprak biti salgını başladı, fark etmemle yayılması bir oldu. Birkaç gün gamlı baykuş gibi oturduktan sonra internetlerden bir ev yapımı anti-yaprak biti tarif bulup yaptık. Dün akşamüstü tatbik ettim bitkilere. Rüzgâr vardı, yarısı bitkilere, yarısı kaşıma gözüme tatbik olmuş oldu. 

O arada şu ikisini gördüm patates yaprakları arasında:


Bir yandan bitler kıtır kıtır bitki göçertirken bir yandan da hayat devam ediyor, bizim içimiz öldü ama en azından uğurböcekleri kendi çaplarında parti yapıyor patateslerin arasında. Aferin uğurböcekleri, valla takdir ediyorum. 

Güvercinleri de hiçbir şey durduramıyor, yıllardır birlikte yaşadığımız için flört danslarını ezberledik. HURULULULLU GRILILILLILI HURURUURUURU, gerdanınızı öne, arkaya ve iki yana kırmanız gerekiyor; aynı anda tüylerinizi kabartıp hedefinize doğru birkaç adım atabilirsiniz. Kanatları açmak karşı tarafta beklenen etkiyi her zaman yaratmıyor, "A-aa gerizekalı?" diye uçup gidiveriyor bazen karşı taraf.

Annemlerin kargoyu hâlâ yollamadım, onlar da taktik değiştirdi bugün. İnternetleri kesilmiş ve kesinlikle ödenmemiş fatura filan olamazmış, hepsini ödemişler. Ödemedikleri Mart ayı faturasını bulup ödedim, açıldı internetleri. Hemen akabinde de son okuması yapılacak bianet yazısı yolladı babam. 

Kars Belediyesi Kooperatifi'nin peynirlerini satan Bizim Değirmen dükkanından biraz peynir sipariş ettim. Peynir, bir paket Zapatista kahvesi, az miktar Hakkari mamülü kuru fasulyeden mürekkep siparişim sanırım bugün gelecek. Deneyip yazarım bilahare, heyecanla bekliyorum bakalım. 

Dolaptan bir şeftali alayım, yazıyı okuyayım; asılacak çamaşırlar ve ütülenecek çamaşırlar var, bunlar hep var, nasıl oluyor bilmiyorum. Öbüyorum.

June 30, 2020

Kitaplı Mim 1

Leylak Dalı han'fendiciğim kitaplı mim arz etti geçen gün, icabet edeceğimi ifade etmiştim. İcabet ediyorum şimdi. Zaten başka ne yazacağımı bilemiyorum. Bir yandan da kitap ve kitaplık temalı mim ne iyi fikir, aylardır evin içinde dolanıp duruyorum, en çok ellediğim iki şeyden biri kitaplık. Diğeri buzdolabı.

11 madde var şalanjda, teker teker yaparsam ne güzel yaymış olurum, belki buralar canlanır biraz diyerek ilk maddeye geçiveriyorum, "Kitaplığınızın temelleri ne zaman atıldı, ilk kitaplığınız devam mı yoksa yıllar içerisinde yeni kitaplıklar mı oluşturdunuz?"

Kitaplık evin en dar yerinde kurulu vaziyette, karşısına geçip şöyle geniş geniş fotoğrafını çekemiyorum. Sırtımı karşısındaki duvara yaslasam bile anca şu oluyor:


Çünkü iki duvar arası bir metre filan. Evin girişindeki koridor burası. 

Sizler için sağa ve sola giderek denemeye devam ettim:



Kitaplığın yapışık olduğu duvar, eskiden duvar değildi, terasa açılan bir kapı ve bir miktar pencereydi. Barbar kocam "BİZE DUVAR LAZIM. NEREYE KİTAPLIK DAYAYACAĞIZ?!" diye havale geçirip dört sene önceki tadilat sırasında kapıyı ve pencereyi yok edip duvar ördürdü. Sonra da İkea'dan bu kitaplığı alıp yeni duvarımıza yapıştırdık.

Biri kitaplığın camlarını silse ne hoş olur. Kim o biri bilmiyorum. Çoğu toz ama bir kısmı da köpenk tükmüğü. Çünkü burası eve gelenleri karşıladıkları koridor. İki ayı köpek arka ayakları üzerine kalkıp sevinç nidaları içinde tepişiyor bu daracık alanda. 

Bu kitaplığı aslında o kadar sık kullanmıyoruz, içindekilerin çoğu okunmuş kitaplar. Okunmayı bekleyen kitaplar yatak odasındaki ufak bir kitaplıkta ve evin çeşitli yerlerinde kuleler halinde birikiyor. Zaten o kadar da çok kitap birikmiyor evde, annemlere yolluyorum okuduklarımızın çoğunu. Bir de son yıllarda e-kitap da okumaya başladım ben.

Neyse yani, bu haliyle bu kitaplığın temelleri dört sene önce atıldı. Ben 21 yaşımda evden ayrılıp Ankara'ya gelene kadar annemle babamın kitaplıklarını kullandım, odamda da ufak bir kitaplık vardı. 

Ankara'ya geldikten sonra 10 sene içinde 6 ev değiştirdim, güzel kitaplık kuracak fırsat olmadı. Hayat böyle iki şehir arasında bölününce kitaplarımın bir kısmı İzmir'de kaldı, Ankara'ya "Yüksek lisans yapacağım ben!" gibi çapı dar bir vizyonla ve tek bir bavulla gelmiştim. 19 sene oldu, geri dönemediğim gibi buradan başka bir yere de gitmedim. 

Evet işte, evin karanlıklar vadisi olarak tarif ettiğimiz yerinde bu kitaplık var. Bir de Urla'da anamların evde bir kitaplığım var. Buradan yolladığım, sahafa vermemelerini tembihlediğim, ne yapacaklarını bilemedikleri kitapları o kitaplığa diziyorlar. Önünden geçerken de kesin gözlerini deviriyorlar. Annemin bana yıllaaaar önce "Egzistansiyalist bok!" diye bağırmışlığı var bir kavga esnasında, ne üzerine demişti hatırlamıyorum. Gizlice gidip egzistansiyalist ne demek diye bakmak zorunda kalmıştım, ergenlik çok zor bir şey. Entellik de zor.

Gideyim biraz daha kahve yapayım. Gene annemlere kitap kargosu yollayacağım, her gün aynı saatte arayıp "Yolladın mı?" diye soruyorlar, menfi cevap alınca da "Olsun zaten acelesi yok" deyip kapatıyorlar. Yollayayım artık bugün ki başka şeyler bulup taciz edebilsinler beni, bunlar hep zihin cimnastiği oluyor anama ve babama.

Öberek gittim.

June 26, 2020

Patates, Kitaplar, Bir Belgesel

İklimin vurduğu, Koko'nun dadandığı ve bütün umudumu kestiğim patatesten az bir hasat yaptım. Son yazıdan bu yana geçen bir ayın en neşe dolu anlarıydı herhalde:


İşte böyle iki avuç filan kadar patates. İyice yıkadım, kabuklarını soymadım, irice olanları ikiye böldüm, ufak olanları olduğu gibi attım tavaya. Ezilmiş sarımsakla beraber tereyağında soteledim, biraz isot ve kıyılmış maydonoz koydum tavadan almadan önce. Terasta oturup yedik.

Sonradan ektiğim ikinci saksı patates daha normal gelişiyor, belki hasat daha iyi olur. 

Beş kitap okumuşum o arada, sevindim kendi kendime. 


Beşini de çeşitli sebeplerle beğendim. Çok üşeniyorum şu anda oturup beş kitap anlatmaya. Beni en şaşırtanı Uyanış oldu, 1899 senesinde bu kadar sade ve berrak yazılmış ve üstelik yayınlanmış bir kadın hikâyesi olduğu için. Kate Chopin'den hiç haberim yoktu, tanışmış oldum, çok sevindim. Hikâyenin sonunu kapak resmi olarak basan İş Bankası Kültür Yayınları'na da gözlerimi devirmek istiyorum yeri gelmişken. Okuma heyecanımı baltaladı o kapak resmi.

Beni Kör Kuyularda'yı daha ilk cümlesinde bağrıma bastım, bitirirken sessiz sessiz ağladım. Şu son yıllarda okuduğum en heyecan verici yazar Hasan Ali Toptaş. Çoktandır Goodreads'de kitaplara yıldız vermeyi bırakmıştım, sembolik bir törenle 5 yıldız verdim. Sonra kitabı okuyanların yorumlarını okudum biraz. Sonra çıt diye kapattım sayfayı. Ay hiç ilgilenmiyormuşum başka okuyucuların ne düşündüğüyle. Hasan Ali Bey'in anlattıklarını anlatış şeklinde beni çok derinden bir yerlerden yakalayan bir ritm var, o sanki tarih öncesi bir ağıtmış gibi tekrarlanan tekrarlanan tekrarlanan sözler içime işliyor. 

Mubi'de I Am Not Your Negro belgeselini seyrettim, yarı belgesel-biraz film. James Baldwin'in Amerika'da siyah bir insan olmakla ilgili fikirlerini Samuel L. Jackson seslendirmiş. (Yav neden eskisi gibi Youtube'daki "embed" kodunu yapıştıramıyorum ben buraya?)



Film 2016 yapımı ama metin olarak kullanılan Baldwin'in bitiremediği kitabı, mektupları filan 1970'lerden, gerçekten bir adım bile yol alınmamış Amerika'da. Yol almak filan istememişler. Ve James Baldwin ne kadar zeki, cesur ve orijinal bir sesmiş. 

Ergenken okumuş olmam lazım, annem çok sever çünkü, evde vardı kitapları. Hiçbir şey hatırlamıyorum, yeniden okuyayım. Geçenlerde çocukluk arkadaşımla mesajlaşıyorduk, polislerin George Floyd'u öldürmesinden hemen sonraki günlerdi. Laf arasında James Baldwin'in şu güzel fotoğrafını yolladı:


"Ben Türkiye'ye gelince rakı içip Target mağazası yakalım" yazmış, uzun zamandır burada yaşamıyor. Belki BİM'in camına tükürebiliriz alternatif olarak. Nasıl bir araya gelip rakı içeceğiz, onu da bilmiyorum zaten. Gelebilecek mi buraya, o da pek belli değil. 

Hiçbir şey belli değil, her şey havalarda uçuşuyor. Günler de öyle geçiyor, ne ev sporu kaldı ne "Aman yediğime dikkat edeyim"ler. Kilo aldım. Dün bakkaldan 3 çeşit Haribo aldım. Şeftali de aldım ama şeftali duruyor. Haribolardan yedim. 

Temmuz geldi neredeyse, naapıyorsunuz, iyi misiniz?

May 22, 2020

Tabiat Hadiseleri, Martin Beck, Dondurma

Belediye dün sarı alarm verdi, ufak çaplı fırtına gelecek diye. Söz dinleyen bir yurttaş olarak çıkıp saksıları filan indirdim. Sonra da "Hiç fırtına gelecek gibi durmuyor" diye gözlerimi şüpheyle kısıp beklemeye başladım. Şüphe, genlerimizde var. Ve hava çok sıcaktı dün.

Fakat belediye haklı çıktı, tam bir fırtına olmasa da ara ara kuvvetli rüzgar esti bütün gün, hâlâ da esiyor. Yaşlandıkça hava durumu hayatımın çok büyük bir kısmını işgal etmeye başladı, telefonumda üç ayrı meteoroloji app'i var. Sonra dün akşamüstü şunu gördüm internetlerde:


O küsuratlı ortalamalar, o hava ve yer olaylarının detaylı açıklamaları; heyecanla okudum, barbar kocama da yüksek sesle tekrarladım, "HAVA VE YER KATMANLARI! ZIT KUTUPLU YAPILAR!" diye. Bugün hava kapalı, serin, yağmurlu ve hakikaten yer yer şimşekli/yıldırımlı. 

Daha önce okumadığım bir polisiye serisinin ilk kitabını bitirdim geçenlerde. Maj Sjöwall ve Per Wahlöö'nün Komiser Martin Beck serisi. 


Olaylar İsveç'te geçiyor, bir kadın cesedi bulunuyor, polis katilin peşine düşüyor; tam bir klasik polisiye. Barbar kocam okuyup "Oh çok şükür allahım, sanatsız düz polisiye!" diye sevindi. Sanatlı polisiye tam olarak nedir emin değilim ama ne demek istediğini anladığımı düşünüyorum. Aslında sorabilirdim ne demek istediğini fakat mutfağa yürüyordum, duramadım, yürümeye devam ettim.

Sanırım kitabın sağına soluna antik Maya ritüelleri filan serpiştirilmediği için sevindi. Grangé-Dan Brown türü, illa bir şeytana tapan illuminati, bir kafayı pagan ayinleriyle bozmuş seri katil, bir simgeler semboller filan. Martin Beck'te bir Kuzey Avrupa minimalizmi var. Kurban var, polis var ve bir de doğal olarak katil var. Cümleler kısa kısa, diyaloglar dallanıp budaklanmıyor.

Benim en hoşuma giden tarafı kitabın 1960'larda yazılmış olması, ilk defa 1965'te basılmış. FBI'a mektup yolluyor İsveç polisi, sonra oturup cevap bekliyorlar. 10 gün sonra cevap geliyor FBI'dan. Basın toplantısında sigara dumanından göz gözü görmüyor. Kurbanın adını öğrenmeleri mesela, 3 ay sürdü. Bayıldım bunlara, Amerikalı polis yılbaşı kartı filan attı Martin Beck'e. Etkilendiğim bir başka şey de olay örgüsünün, karakterlerin, bilhassa da katili tanımaya başladığımız bölümlerin alabildiğine modern yazılmış olması. Sade, gerçekçi ve modern.

Kitapla ilgili sevmediğim tek şey kapağı oldu, insanın başı dönüyor kalabalıktan. Her taraftan bir şeyler fırlıyor, kaç ayrı çeşit font var bu kapakta güzel allahım? 

Seri 10 kitaptan oluşuyor, 5. kitap geçenlerde çıktı.

Yine dün internetlerde bir de şununla karşılaştım:


Başka bir şey düşünemez oldum, hayatta başka bir amacım kalmadı. Hiçbir yerde görmedim bunu ben, bizim buradaki mandırada da yoktu. Gidip mandırayı darlayacağım, belki getirirler. 
Gideyim biraz bulutlara bakayım. Öberek gittim.

May 4, 2020

Üzerime Baget Ekmek Atın, Kafamdan Aşağı Eau de Vie Dökün

Héllö. Bir hafta olmuş en son yazalı. Kompüter yokmuş gibi davrandım, önünden geçerken kafamı öte yana çevirdim, her şey beni bunalttı.

Çalışma masamdan kaçıp yemek masasına çöreklendim, uzun saatler boyu patatesle oturduk. Ben içerideyim, patates dışarıda. (Bunları da yıllarca "içerdeyim, dışardayım" diye yazdım, meğer ünlü düşmesi olmuyormuş.) (Ünlü düşmesi der demez gözümün önüne yere düşen manken/şarkıcı/aktör geliyor. Çok bir şey beklememek lazım.)

Patatesin bu kadar uzamış olmasını şüpheyle karşılıyorum, eski patates girişimlerimde daha az boy ama daha çok yaprak oluyordu. Rüzgâr da dinmek bilmediği için iki yanına destek sopası sokuşturup hafifçe bağladım patatesi. Haftalardır kesilmeyen bir rüzgâr var, o da sinirlerimi bozuyor.

Yemek masasında oturup kitap okudum. Patlamak üzereyim diye kitap şalanjıydı, iyi edebiyattı filan sallamayıp canım ne isterse onu okudum. Stephen King'in neden bilmiyorum inatla Türkçeye çevirmedikleri The Institute'unu okuyup bitirdim. Gene çocuklar var, telekinezi ve telepati var, kötü adamlar ve kadınlar var. Yarısına kadar "Ehhhh işte ne yazsa okurum zaten" diye geldim, sonra elimden bırakamadım. Stephen Bey'in sanatı da bu zaten.

Kısa bir çizgi roman sıkıştırdım hemen araya:


Fransa'da ufak bir yerde, iki 65+ erkeğin dostluğunu anlatıyor. İkisi de dul kalmış, balık tutuyorlar, beraber yemek yapıyorlar, köyün barına gidiyorlar. Derken birinin gizli gizli romantik randevulara gittiği ortaya çıkıyor, bu yaştan sonra romans ihtimaline uyanan diğerinin o rutin emekli hayatı alt üst oluyor.

Bir oturuşta okudum, Fransızlar bu çizgi roman işini çok iyi biliyor. Hem çizgileri çok beğeniyorum hem de anlatılan bu aslında sıradan hikayelerin insanı çarpıveren insancıllığını. Birkaç karede 65+ cinsi münasebet olduğunu ekleyeyim; meme filan da var. Meme de hayatın bir parçası.

Fransız kırsalıydı, bagetti, kaz ciğeriydi, baktım iyi geldi bu havalar hemen Bruno, Chief Of Police serisinin ilk kitabına başlayıverdim.

Zeynep tavsiye etmişti, iyi ki etmiş, aradığım her şeyi ve fazlasını buldum. Yine Fransa kırsalındayız, Périgord bölgesinde St. Denis kasabası. Bruno eski bir asker, şimdilerde kasabanın tek polisi. Terk edilmiş bir çiftlik evini tamir edip yerleşmiş. Sabah kalkıp kahve yapıyor, önce köpeğini, sonra tavuklarını besliyor. Sonra da işe gidiyor. Polislik pek bir şey olduğu da yok zaten, kasabanın bütün derdi Avrupa Birliği hijyen dayatmaları. Yüzlerce yıldır yaptıkları gibi yaptıkları peynirler AB kurallarına göre illegal olmuş, pazar yerini basan AB gıda müfettişleriyle savaş halindeler. İşte arada biri diğerini "Ahıra izin almadan pencere ekledi" diye şikayet ediyor, bir başka kasaba sakininin deposundan peynirleri çalınıyor filan.

Bir ibadet gibi, açılır açılmaz kasabanın kafesine koşuluyor. Küçük kahveler içiliyor, kruvasanlar, baget sandviçler yeniliyor. İlla ki bir küçük şarap içiliyor, ufak bir mangal yapılıyor. Şarap gugıllaya gugıllaya okudum; vin de noix'nın herkesin evde yaptığı ceviz şarabı olduğunu öğrendim, ceviz şarabının içine konulan eau de vie'nin üzüm dışında meyvelerle yapılan bir tür brendi olduğunu da öğrendim. Şampanya ve créme de cassis'le yapılan çok kolay ve aşırı derecede Fransız bir kokteyl öğrenip hemen bir kenara not aldım. Bruno, tereyağı ve ezilmiş sarımsakla patates kızarttı ama önce patatesleri tam 3 dakika haşladı, o yöntemi de kafama yazdım. Kitap böyle gastronomik hediyelerle dolu.

Bir yandan da güncel politika var, yakın tarih var, eski tarih var; toplumsal gerginlikler ve bürokrasi de var. Bruno'nun kendi travmalı geçmişi var. Bir polisiyeye Paleolitik mağara resimlerini, 2. Dünya Savaşı'nı, Fransa'nın Cezayir'de yediği haltları aynı anda yerleştirmeyi başarmış yazar. Bunların yanına yüzlerce yıllık Fransa-İngiltere itiş kakışını da eklemiş. Ve hiçbir şey batmıyor, merakla okunuyor. Çok güzel, esprili, düşünceli bir dili var.

İki günde bitirdim, beni ne tutuyor allahaşkına, hemen ikinci kitaba başladım. Orhan Pamuk - Benim Adım Kırmızı okuyacaktım ama biraz daha bekleyebilir. Bruno bu sefer ne yiyecek, kimin evinde kışlık şarap ve sosis yapılacak, o barakayı ve etrafındaki tarlayı kim yaktı filan, bunları merak ediyorum şu anda.

Türkçeye çevrilmemiş Bruno Chief of Police serisi, İngilizcesi mevcut. Polisiye okuyayım ama bir yandan da hafif hafif kültür yağsın üzerime istiyorsanız şiddetle tavsiye ediyorum.

Beyin hücrelerim tamamen ölmesin diye bir yandan da Edward Snowden'in kitabına başladım.


Sonra İngilizcesini bulup ondan devam etmeye karar verdim. Çeviri çok kötü olduğu için değil aslında. Kitabı "Snowden çok kolay okunan bir dille anlatmış" diye övüyorlar, Türkçesi kolay okunmuyordu. Takır takırdı biraz. Oğlan hakikaten herkesin anlayacağı gibi, konuşma diliyle, çok rahat yazmış.

Ben neden çeviri zabıtası oldum allahım? Eskiden böyle değildi, bu son yıllarda ben mi delirdim yoksa çeviriler mi gittikçe kötüleşiyor? Geçenlerde bir roman okurken gözlerimi devirmekten kör oldum, çevirmen günlük dilde sık kullanılan kalıpları, deyimleri filan olduğu gibi alıp kelime kelime Türkçeye çevirmişti. Baktım o yazarın yeni kitabını da aynı insan çevirmiş, neşeyle basmışlar, satışa çıkmış. Bende bir manyaklık var herhalde, ne bileyim.

Neyse. Şimdi gideyim, geri geldiğimde çeşitli hayvan hikâyeleri anlatacağım ve inanmazsınız köpekli hikâyeler değil.

March 12, 2020

Pek Bir Şey Olmuyordu Perşembe Perşembe

Biraz herkeslerde gördüğüm için, biraz da Kafka ilginç şeyler basıyor diye düşündüğümden alıvermiştim. Valla hiç pişman olmadım, "Allah allah neler oluyor yahu?!" diye diye okudum.

Sabirfikirli bir güve olduğum için bir yandan da devamlı şunu düşündüm okurken, "Ne okuyorum ben? Polisiye mi bu? Dramlı kadın romanı mı? Gerilim mi ne bu?" Çünkü huzur bulamıyorum şeyleri kategorilerine ayıramayınca. Cahide Birgül son sayfalara kadar müsaade etmedi huzur bulmama, dili de o kadar güzel ve akıcı ki elimden bırakamadım. (2013'ten bu yana yazılmış neredeyse birbirinin aynı öykülerin ve romanların arkasından konuşmak istiyorum. Ama çok üşeniyorum.)

Esin bir öğretmen, hasta babasıyla beraber yaşıyor, annesi öleli olmuş bir hayli ama Esin'in hayatından çıkmamış gölgesi. Bir gün kapıda teyzesinin kızı Deniz'i buluyor. Deniz üniversite okuyacak, kalacak yeri yok, Esin ve babasının yanına yerleşiyor. Deniz, herkesin hayatına anında sızıveriyor. Esin'in ağzından okuyoruz hikâyeyi, "Kısaca, denemeden bilenlerden daha aptal, gidip de dönemeyenlerden daha şanslıydım."

Arkasından da Margaret Atwood'un Kör Suikastçı'sına başladım, hiç Atwood okumamış olmama bir kere daha şaşırarak. Heyecanlandım, yepyeni bir dünya çünkü.

Mini bir kitap alışverişi yapmıştım, bir kitap yanlış gelmiş. Zaten baskısı bitmiş ama arada sırada "stoklarla sınırlı:1 adet" ibaresiyle yeniden beliren bir kitaptı. Başaramamışım satın almayı, onun yerine aynı coğrafyayı ama bambaşka bir konuyu kapsayan bir kitap yollamışlar. Email attım, çabucak telefon ettiler neyse ki, hallettik meseleyi.

Güzel şarkı bırakıp gideyim. Hiçbir fikrim yok kimdir Palace, şuursuzca müzik listeleri dinlerken dikkatimi çekti, hoşuma gitti. İyi misiniz, nasılsınız bugün?



March 3, 2020

Kitap Fuarı, Grangé, Mehmet Bey, Balıklar

Pazar günü Ankara Kitap Fuarı'na gittik, herhalde corona virüs kaptık çünkü çok kalabalıktı ve bırakın ellerini 20 saniye yıkamayı, kendini yıkamayan insanlarla yan yana kitaplara baktık.

Yemin ederim yazarken utanıyorum ama kış mevsimindeyiz, ben yıllardır sigara içen insanım, fuar alanı o kadar da sıcak değildi ama gene de aldım ben o kokuları. "5 gündür yıkanmıyorum" kokusu. Öyle orta yere hapşıranlar, yayınevi çalışanlarına öksürenler. Biraz daha bundan bahsedersem 20 yaş yaşlanacağım buracıkta, Mine Kırıkkanat olacağım, göbeğini kaşıyan kıllı adamlar filan.

Neyse, pazar pazar kendimizi bakteri denizine atmamızın sebebi Jean Christophe Grangé imza etkinliğiydi. Valla bana kalsa çok üşenirdim, zaten son 2-3 kitabını okumadım, bıktım sanırım biraz o tanıdık kurgudan filan. Ama barbar kocam heyecanlandı, "Adam kalkmış Ankara'ya gelmiş! Sen bayılırsın böyle şeylere, buna niye gitmiyoruz?"

Erken gitmeyi başaramadık, biz vardığımızda dev bir sıra oluşmuştu doğal olarak. En fazla bir saat bekleyelim, daha uzununa girmeyelim diye anlaşmıştık. Girmedik imza kuyruğuna. Ama şans eseri Grangé'yi yakından gördük. Fuara girer girmez sağ tarafta bir Fransız Enstitüsü standı vardı, orada takılıyordu. Valla iş makinası seyreder gibi durup baktık adama bir süre. Kocam fotoğraf çekti.


Sonra da "Delikanlı adammış, kalkmış gelmiş virüstü Türkiye'ydi bakmadan!" diye takdir ettik Grangé Beyi. Valla bu mesafeden sevimli birine benziyordu.

Sistemli bir şekilde dolandık fuarı, barbar kocam yeni tutkusu olan İstanbul'a gelmiş elçi günlüklerinin, seyahatnamelerin peşine düştü, Tarih Kurumu'ndan iki kitap aldı. En sevdiği yayınevi Kitap Yayınevi yoktu fuarda, bozuldu biraz. Ben de bakmak istediğim birkaç yayınevini göremedim. Ama Mehmet Eroğlu'nu gördüm, İletişim standında oturuyordu.

"Allaaah Mehmet Eroğlu!" deyivermişim, gidip son kitabını aldım hemen, Kötü Adamın On Günü. Tabii sormak isteyebilirsiniz, "İyi Adamın On Günü'nü okudun mu?" diye. Hayır. "Peki hiç Mehmet Eroğlu okudun mu?" sorusunun cevabı da menfi. Okumadığım halde hayatımdan çıkmama konusunda bir Sezgin Kaymaz değilse bile bu kategoride ilk 5 içindedir Mehmet Eroğlu. Annemlerden çalıp eve getirdim kitaplarını, kaç sene oldu. Leylak Dalı'yla konuşurken kaç kere bahsi geçti allah bilir, "Sen seversin" yazarlarından biri.

Neyse, kitabı alıp Mehmet Bey'e doğru hamle yaptım, Mehmet Bey tam o anda sandalyesinden kalktı, arkasını dönüp standın içine yürümeye başladı. Anında bozuldum, kocam sırtımdan itti "Yahu git, nereye kadar gidebilir zaten adam standın içinde?" diye. O arada Mehmet Bey beni görüp döndü, yeniden oturdu imza verme sandalyesine. "Ay hocam ben molanızı böldüm?" dedim, Odtülüymüş, tabii ki haberim yoktu, o "Hocam" alışkanlıktan fırladı ağzımdan zaten. Kime nasıl hitap edeceğini bilemeyenlerin kurtarıcısı "Hocam".

Adımı sordu, söyledim. "Hah!" dedi. Meğer torununun adı da Mina'ymış. Yani sormak istedim acaba kızının çocuğu mu yoksa oğlunun mu diye. Çünkü eğer oğlu varsa ve bu Minacık oğlunun çocuğuysa resmen kağıt üstünde benden bir tane daha var. Bizim soyadlarımız aynı çünkü Mehmet Bey'le. Sonradan gugılladım, Mehmet Bey'le aynı ilkokuldan da mezunmuşuz. Biraz daha gugıllasaydım allah bilir neler bulacaktım; belki ben Mehmet Eroğlu'yum, Mehmet Bey de bendir, bilemiyorum.

Ağzımda bir şeyler geveledim, kikirdedim filan. İmzalayıp geri verdi kitabı, hop diye ayağa kalkıp şrank diye elini uzattı, tokalaştık. Mihihiihi diye ayrıldım standdan. Ya Mehmet Eroğlu acayip janti bir bey'fendiymiş, hem çok şık hem çok havalı. Valla heyecanlar içinde imzalattım kitabı.

Sezgin Kaymaz okumaya başlamak için Sezgin Kaymaz söyleşisine gitmem gerekti, herhalde artık Mehmet Eroğlu da okurum diye düşünüyorum. Bu son iki kitap polisiyeymiş üstelik, daha ne ister insan.

Kitap dükkanı eganba'da bu hafta Marquez kitapları indirimdeymiş, haftanın yazarıymış. 6 Mart doğum günü çünkü hayatımın ışığı Marquez'in. Şu listedeki kitaplar içinde bir tek Benim Hüzünlü Orospularım'a kefil olmam, seveni de oldu ama ben beğenmemiştim. Hiç okumadıysanız eğer, öykülerinden başlarsınız belki. Yaprak Fırtınası, Kırmızı Pazartesi, Albaya Mektup Yok.

Balık burcu sezonu tam gaz devam ediyor, biraz gerizekâlı oluyorlar ama sevilmeyecek kadar değil. Aynı doğum gününü paylaştığımız Jon Bon Jovi Bey'den bir parçayla veda etmek istiyorum, çok öbüyorum.




February 25, 2020

Judit

Yer yer kitapla kavga ederek İşin Aslı, Judit Ve Sonrası'nı bitirdim hafta sonu. Üç bölümden mürekkep romanın ilk bölümünde bir kadın evliliğini anlatıyor, ikinci bölüm ise kocasının anlattıkları, vallahi bu kocalı bölümü biraz ite kaka okudum çünkü uzun uzun Macar burjuva sınıfı tarifleri vardı. Sonra üçüncü bölümde "diğer kadın" Judit kendi gözünden anlatıyor olan biteni. Judit hayatıma bir güneş gibi doğdu.

İlk iki bölümde Judit'in bahsi geçiyor tabii bol bol, evin hizmetçisi Judit ve olayların da bir hayli merkezinde bir karakter. Ama sıra Judit'e gelip de kendi hikayesini anlatmaya başlayınca bayağı çarpıldım. Sanırım Marai'nin iyi yazarlığı tam da burada patlak veriyor. Yüzlerce sayfa bir burjuva çiftin hayatını okumuşuz, gözümüzün önünden kolalı gömlekler, ölçülü gülümsemeler, devasa davet sofraları, hazırolda edilen kahvaltılar geçmiş. Judit buralarda sadece kenarda bekleyen bir hizmetçi, konuşmadan gözleriyle aşk yeminleri eden bir kadın.

Sonra Judit ağzını açıyor ve kısmen onun yüzünden kısmen de ondan bağımsız, halihazırda dökülmeye başlamış olan her şey çöküyor komşular, o zengin evleri çöküyor, ilişkiler çöküyor, dünya çöküyor. İki dünya savaşı arası başlayan hikayenin son bölümünde Judit hem kendini hem de 2. Dünya Savaşı sırasında Budapeşte'yi anlatıyor. Valla o kadar sade ama o kadar güçlü tarif etmiş ki Marai o kuşatma altındaki şehri ve hayatı, son birkaç gündür aklımdan çıkmıyor.

Uzun alıntı yapacağım; savaş ve kuşatma sürmekte, Judit kendi tabiriyle bir "sanatçımsı"nın evinde, sanatçımsı diyor ki:

"Güzel olan herkesin şüpheli sayılacağı bir dünya geliyor. Ve yetenekli olan herkesin. Ve karakter sahibi olan herkesin" dedi sert sert. Boğuk bir sesle konuşuyordu. "Anlamıyor musunuz? Güzellik bir hakaret olacak. Yetenek bir kışkırtma. Karakter ise bir suikast. Çünkü şimdi onlar geliyor, sürüne sürüne dört bir yandan ortaya çıkıyorlar, yüz binlercesi, belki daha da fazlası. Her taraftan geliyorlar. At hırsızı tipliler. Yeteneksizler. Karakter fukaraları. Ve güzel olanın üzerine vitriol dökecekler. Yeteneğe zift, kükürt ve iğrenç iftiralarla zulmedecekler. Ve karakter sahibi olanı bıçaklayacaklar. Geldiler bile. Ve sayıları gittikçe artıyor. Dikkatli olun."

Sonra tekrar masanın başına oturdu ve iki eliyle yüzünü kapadı. Uzun süre böyle oturdu. Sonra birden sordu: "Kahve yapayım mı?"

Üç kere okudum burayı, o kahveye dair ani soru beni çok kalbimden vurdu.

Okumak da biraz idman gerektiriyor sanırım, bende öyle oluyor en azından. Ölülü Cinayet Gizemleri okuya okuya çaptan düşüyorum, biraz edebi bir şey okumaya kalkınca zorla ders çalışan çocuk gibi gözlerim sulanıyor, teflonmuşum gibi üzerimden kayıp gidiyor cümleler.

Judit'ten sonra araya tatlış bir şey sokayım dedim, kısacık bir öykü seçkisinin ortalarında sinir içinde kaldım. Gözüm seğirerek bitirdim onu, gecenin bir saatiydi, ne yapacağımı bilemedim, can havliyle gene bir Harlan Coben'e başladım. En azından başıma ne geleceğini biliyorum, seri katil var, o var, bu var.

Kitap Eki dergisinin Ocak sayısını okuyup bitirdim nihayet, bir miktar kitap not aldım kenara, üç tanesini dayanamayıp sipariş ettim bile. Kitap Eki'nin Şubat sayısını da sipariş ettim. Aslında Kızılay'da Turhan Kitabevi'nde satılıyormuş ama hazır eve kitap geliyorken araya sıkıştırdım dergiyi de.

Gideyim yoğurt alayım, biraz yürümüş olayım, cam şişeleri kumbaraya atayım. Nasılsınız, iyi misiniz?