Showing posts with label filateli. Show all posts
Showing posts with label filateli. Show all posts

August 2, 2019

Köpenkler, Pullar, Helena

Klavyenin altına bir kitap sıkıştırdım, hayatıma devam ediyorum. Üç gündür nasıl güzel çalışıyor. Nasıl güzel çalışıyor? Normal bir klavyeden beklenenleri yerine getiriyor, tuşa basınca ekranda karşılığını görüyorum.

Merkür şeyi varmış arkadaşlar, neden haber vermiyorsunuz? Bırakın yazı yazmayı, kompüteri açmazdım bilseydim. Kudi, iç parazit tabletlerini yutturduğumun gecesi her şeyi kustu. Salonun ortasına, kilimin üzerine. Tabletleri de mi kustu bilmiyorum, gözlerimi kapayıp temizledim ortalığı. Pek sevmediğim bir veterinerden aldım bu iç-dış parazit ilaçlarını, Kudi, ensesine dış parazit şeyini sürdükten sonra da atarlanmıştı. Çocuğa bok atıyorum ama ben de sürekli şüpheler içindeyim. Veteriner bir kadın aslında ama ne zaman gitsem kocası oturuyor, kadın yok ortalıkta. Annemin köpeklerinden biri Leishmania (ne siz sorun, ne ben anlatayım, korkunç bir hastalık), onun için bir tasma sordum. Adam içeri gidip karısını telefonla arayıp geri geldi, işime yaramayacak bir tasma gösterdi filan. İçim daralıyor böyle şeyler olunca.

Ay buraya da sorayım, belki bir bilen vardır. Şunu arıyorum:


Bu ya da pire, kene vesairenin yanında tatarcık ve sivrisinekleri de uzak tutan herhangi bir tasma. Bir ara internetlerde görmüştüm, şimdi hiçbir yerde bulamıyorum.

Köpenklerle devam ediyorum; sabah gördüm, orduda görev yapan köpekler onuruna pul serisi çıkıyormuş Amerika'da:



Ordu mordu umrumda değil, ne güzel grafik tasarım allahım! Biz de görürüz umarım bir gün işinin ehli insanların tasarladığı pulları. Mayıs ayında şu çıkmış mesela:


Nerede duruyor bu insanlar, anlayanınız var mı? Fon ne yani? Yeşillendirilmiş Mars yüzeyi mi? İnsanlar insan mı, vitrin mankeni mi, bunu da asla bilemeyeceğiz. "Hayaller"in Y'sinin koltuk değneği olduğunu anlamam 5 dakika sürdü. Amerikan pullarını tasarlayanlar diyecek ki "Fon, bayrağın renkleri; yıldız şunu temsil ediyor, bunu temsil ediyor." Biz ne diyeceğiz? "Yeşil radyoaktif atık var sanırım?"

Ergenliğimin süpermodeli Helena Christensen'le tek taraflı aşk-nefret ilişkim tam gaz sürüyor. (Instagram'da takip ediyorum yani kadını.) Köpeğini alıp Danimarka'ya ailesinin yanına gitti. Geçen gün story'sinde şunu gördüm:


Dikkatli bakarsanız, koltuğun köşesinde kürklere kıvrılmış yatıyor çocuk. Bunda bir şey yok. Dikkatinizi çekmek istediğim şey koltuğun üzerine serilmiş olan örtü, aynen benim ve milyonlarca köpekle yaşayan insanın serdiği gibi bir örtü. "Helena da insanmış!!" diye kocama yolladım. 

Helena'nın insan olduğu konusunda şüphelerim var, köpeği de tüy dökmüyormuş deseler hemen inanırım. Ama allahaşkına bir bakın, bu kadın 51 yaşında.



51 yaş, çok yaşlı olduğu için değil. Kadın o kadar güzel ki 71 filan da farketmeyecek zaten. Şu durduğu yerden atlayıp yüzdü, valla sinirlerim bozuluyor ama kendimi de durduramıyorum.

Nazar etme ne olur, çalış senin de olur felsefesini izleyerek dambıllarımı ve matımı alayım. Sıcakta salona gitmeyi gözüm yemedi, zaten ne gerek var, evde kendi kendime de fenalık geçirebilirim, birkaç set mekik ve planke bakıyor o iş.

Güzel bir hafta sonu temennisiyle gidiyorum, gözlerinizden öbüyorum.

October 22, 2017

Yirmi Birinci Gün / Pullarla Kavga Ettim, Ajansı Aldım, Güzel Dizi Başlamış

21 günlük şalanjı böylece bitiriyorum, her gün kendimle ilgili bir bilgi ile devam edeceğim. Umarım ederim, bana da iyi geldi çünkü her gün yazmak.

Günün bilgisi: "Günaydınlar!" lafına neden bilmiyorum ama çok sinir oluyorum. Niye günaydın değil de günaydınlar? Belki suratsız biri olduğum için o neşeye ve yaşama sevincine gıcık kapıyorumdur. Hepimiz sabah programı sunucusuymuşuz, öğlen haberleri spikeriymişiz gibi bir haller. Gözümün önüne anında devasa irilikte, zorla beyazlatılmış dişler geliyor bir yerde "Günaydınlaaar!" okuyunca.

Dün sabah uyandım, köpenkler sağımda solumda horul horul uyuyordu, ben de bir süre öylece yatmaya devam ettim. Sonra sıcak bastı. Köpekler acayip ısı yayıyor. Kalkıp kahve yaptım.

Kahveyi çekirdek halde almak lazımmış, öyle daha taze kalıyormuş. Kahvecide öğüttürüp eve getirir getirmez bayatlamaya başlıyormuş diye el değirmeni almıştım. Onu da seramik dişli almak gerekiyormuş, metal dişler dönerken ısınıp kahveyi bozuyormuş falan filan. Valla bu kahve dünyasının detayları beni bunalttı bir hayli. Daha tam ayılamadan tor tor tor değirmen çevirdim mutfakta dikilip.

Oturup kartpostal yazdım bir miktar. Arkadaşlarıma yazıyorum artık sadece, posta ücretleri az buz değil. Yurtiçi 1.80, Avrupa'ya kartpostal 3.90, daha uzaklara 4.30 lira olmuş. Postcrossing'de 17 kart yollama hakkım varmış, orasının Çinli ve Tayvanlı kartpostalcı dolu olduğunu da düşünürsek ohooooo, resmen pahalı hobi olma yolunda dev adımlarla ilerliyor.

En son geçen sene filateli.gov.tr'den pul sipariş etmiştim, posta ücretleri zamlanınca elimdeki pullar bir tuhaf kalmış, 3.90'a, 1.80'e tamamlayacağım diye alnımda terler birikti. Yeniden sipariş mi versem diye girip baktım, ay allahım bakmaz olaydım.


En son ne zaman bu kadar kötü çizilmiş insan figürleri gördüm hatırlamıyorum. Kadınların burunları yok, birinin var ama onu da sanki başkası çizmiş de yanlışlıkla araya sıkışmış gibi. Herkes koca kafalı, bir kısmının boynu yok. O arkadaki eline bayrak yapışmış gibi duran kadın neden orada? Ay ne biçim tasarım bu?

Bir süre dolandım pulların arasında, içim bayıldı. Postaneden 10, 20, 30 kuruşluk pul almaya çalışacağım, elimdekilerle tamamlayıp bir süre idare edeyim.

Gazete okudum biraz, AP'nin sayfasında Işid'e katılan yabancı savaşçıların durumu ile ilgili bir haber vardı, Avrupa ülkeleri ölülerini de dirilerini de geri almak istemiyormuş ama açık açık da söylemiyorlarmış. Arada Işid karşıtı koalisyondan Amerikalı bir diplomatın açıklaması vardı:


Diyor ki "Amacımız, yabancı bir ülkeden gelip de Suriye'de Işid'e katılan her savaşçının Suriye'de ölmesini sağlamak.", sonra da iyice anlaşılsın diye ekliyor, "Yani Rakka'da iseler, Rakka'da ölecekler."

Bu Amerikan usülü sorun çözme beni çok memnun etti dün. Ben olsam Rus usülü sorun çözerek o "Işid gelinleri"ni de ortadan kaldırırdım. Çünkü takip ediyorum, kapatıldıkları kamplarda neşeyle anlatıyorlar eve getirilen Ezidi kadınların ve çocukların başlarına neler geldiğini, nasıl sadece seyrettiklerini. Ne pişmanlık var ne de insaniyete dair herhangi bir emare.

Gerçi ben Işid'e gelin olup sonra kaçmaya çalışırken ölenlere de acımıyorum. Kardeşimle konuşmuştuk bunu, o anlamaya çalışıyordu kızların durumunu. Ben üzülemiyorum, gördüğümüz her şeyi görüp gene de Işid'e giden o Avrupa doğumlu kızlarla empati kuramıyorum, hallerini anlamakla ilgilenmiyorum, ölmelerinin bir kayıp olduğunu da düşünmüyorum.

Kadın ya da erkek, cihat bir tür meslek. Suriye belki durulacak, bunlar başka bir yerde mesleklerini yapmaya devam edecekler. Ortalık Boşnak, Çeçen cihatçı dolu. Genelde memleketlerine dönüp bakkal filan açmıyor bunlar, kendilerine yeni bir cephe buluyorlar.

Bu konuyla ilgili fikirlerimi Rus ayısı Boris'mişim gibi açıkladığıma göre devam edeyim.

Tarhana çorbası yaptım, brokoli haşladım. Akşam da biraz mısır patlatıp yeni diziye başladık, Mindhunter diye. Yapımcısı David Fincher, bazı bölümleri de o çekmiş. 1970'lerin sonlarında FBI'da geçiyor, seri katillere henüz seri katil denmiyor, daha yeni uyanmaya başlamışlar böyle bir şeyin varlığına. Davranış bilimleri, psikoloji filan işin içine girebilir mi diye bakıyorlar. Kriminal profil çıkarma işi ortalıkta yok. Bütün bunların nasıl başladığını anlatıyor. Ben çok beğendim.

Gideyim bu güneşli pazar günü faydalı bir şeyler yapayım. Tam olarak bilmiyorum nasıl faydalı işler ama kompüterin başından kalkayım en azından.

June 12, 2014

Sürprizli Kart

Aşağıdaki kartı posta kutusunda buldum, bir heyecan, bir heyecan!


Aşağı yukarı diyor ki, "Mina, bu beyaz etiketlerin altında saklı bir sürpriz var. (Umarım öyledir.)" Kaldırdım efendim etiketleri teker teker.


Altından bu Poe kağıt bebekleri çıktı!


Meğer elinde bir kitap varmış böyle, edebi şahsiyetlerin kağıt bebekleri. Gidip fotokopi çektirmiş. Aklımı kaçırır gibi oldum sevinçten. Poe'ya ayrı sevindim, hiç tanımadığım birinin uğraşıp bunu yapmasına ayrı sevindim.

Postcrossing profilimde çok bir şey istemiyorum; turist kartı olur, hayvan olur, şarkıcı olur, ne seviyorsanız olur falan yazdım oraya. Ama eğer varsa diye üj-bej isteğim var. Günün birinde elbet Kolombiya'dan ya da Meksika'dan kart atacak biri, belki iyi kalpli biridir de gidip bana bir Marquez kartı alır diye küçük hesaplar yaptım. Stockholm'da yaşayan biri üşenmeyip Nobel Müzesi'ne kadar gidebilir, Almanya'nın küçük ve güzel kasabasında yaşayan biri "Aaa, şurda bir dobermanlı kart vardı, onu yollayayım" diyebilir, biri Roald Dahl'ı benim kadar seviyordur, kimselere yollamaya kıyamadığı o Dahllı kartı bana yollayabilir. Bunlar hep olabilir.

Ki oluyor da, istemeden bilemezdim.

Poe'nun altından da Roma imparatoru Cladius çıktı, Cladius'u da bağrıma bastım. Romalılara genel olarak gıcığım ama olsun.


Pullara da bayıldım, Elvis, James Dean ve kelebek. Ay bir de Poe damgası var. Zaten kartı yollayan, kauçuk damga üreticisiymiş, pullar için de "Elimdeki en güzel pullar bunlardı, bayağı da eskiler aslında, sana yollamak istedim" yazmış.


Cevap yazıp adresini isteyeceğim, içimden bir kutu lokum falan yollamak geliyor.

February 17, 2014

PTT Pul Müzesi

Geçen hafta annemle PTT Pul Müzesi'ne gittik. Aslında öylesine Ulus'a gidiyorduk, ne zamandır aklımda diye giriverdik içeri. Yandaki fotoğrafı da müze civarında "aaaeeeyy negzel sokak ismi" diye çektim, annem gözlerini devirdi, 40 yıllık sokağı yeni keşfediyor olmam içini baydı sanırım biraz.

Blogunu takip ettiğim Güven, İstanbul'daki PTT Müzesi'ne gidip yazmıştı, insan müzeden nasıl kaçırılır anlamak için onun deneyimini okuyabilirsiniz. Ankara'daki müze pek sevimliydi, çıkarken bir sarılıp öpüşmediğimiz kaldı güvenlik görevlileriyle.

Müze binasının fotoğrafını çekmemişim, tasarımdergisi'nin web sayfasından araklayıp koyuyorum aşağıya. Ankara'daki bir çok havalı bina gibi bu da Nazi rejiminden kaçan Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister'in elinden çıkma. Restore edilip müze haline getirildi, pek hoş olmuş, yani bir düşünün müze olmak yerine neler olabilirdi, başına neler gelebilirdi. Holzmeister'in aynı zamanda TBMM'nin de mimarı olduğunu söyleyip müzenin içine geçeyim hemen.


Girerken biraz da Güven'in başına gelenleri hatırlayıp sırt çantamı bırakmam gerekip gerekmediğini sordum, tuhaf tuhaf baktı güvenlik görevlileri. Gerek yokmuş, flaşsız fotoğraf da çekebiliyormuşuz, birer müze yerleşim planı da verdiler. Abi gururla "Müzemiz 6500 metrekareye yerleşmiştir." dedi, karşılığında hayranlık nidaları sarfederek girdik. Yerde oklar var, onları takip etmek lazım ama kısa sürede dağıldım ben, zira müze gerçekten devasa boyutlarda.

Giriş katında posta sisteminin tarihçesiyle ilgili eşyalar, bilgi panoları falan var. Bu kırmızı posta kutularını çok beğendim, posta sistemini anlatmaya da Sümerler'den başlamışlar, sevindim hemen.


Postacı üniformaları var, burda da oyalandım bayağı.


Büyük ve güzel ekranlardan yıl yıl pullara bakmak mümkün, dokununca pulla ilgili bilgi sayfası açılıyor, bu da çok eğlenceliydi.


Üst katlar da filateli meraklıları için cennet gibi, kıyamet gibi pul var, dönemlere ve konulara göre ayrılmış vaziyette. Baskıya hazırlık aşamaları, ilk çizimler, ilk gün zarfları; bir yerde pes edip geri döndüm, galiba tam bir gün ayırmak gerekiyor.


Eski makineler var, damgalar falan, taa çivi yazılı tabletlerden Hürrem'in Kanuni'ye yazdıklarına kadar çok güzel mektup örnekleri var. Kulaklıkla bir yandan bilgi alarak da gezebilirsiniz. Yani öyle "Ulus'ta bir çay içip sepet alalım ayol" diye çıkıp da şöyle bir uğramakla hakkını vermek mümkün değil.

Gezerken bir kenarda kartpostal görüp saldırdım, çıkarken de bir miktar broşür ve takvim verdi kapıdaki abi ve abla. Hediyelik eşya dükkanı ve minik bir kafe de mevcut, süvenir kısmı çok iştah açıcı değildi ama belki olur zamanla.

Hazırlıksız gittim, telefonla çekince fotoğraflar da gariban kaldı biraz. Zaten bir süre sonra aklıma bile gelmedi fotoğraf çekmek, annemi de kaybettim, bir kaç kat aşağıda elleriyle havaya daireler çizerken buldum. Meğer öyle uzaktan dokunmatik, havalı bir mekanizma varmış, eski belgeleri sanal olarak okuyup sayfalarını çevirebiliyormuşsunuz.

Velhasıl süper bir müze olmuş, gıcır gıcır, panolar ve vitrinler şahane, çalışanlar güleryüzlü, çoğu şey interaktif. Gidiniz, yakınlarınızı götürünüz, ben çok beğendim.

November 18, 2013

Gandalf Geldi!

Yeni Zelanda'dan kart geldi, bu ön tarafı, çeşitli çılgın aktiviteler.


Esas hazine arkasında, Hobbit serisinden Gandalf'lı pul! Ne sevindim anlatamam, ikinci film gelse de gitsek. Pullara şurdan bakabilirsiniz, yeni seri de çıkmış.


October 11, 2013

Geç Kalmış İki Kart ve İştar Kapısı

Ben tezle mezle debelenirken gelen kartlardan ikisini yazayım dedim buraya. İkisi de uzun zamandır kartlaştığım iki postcrossingçi.

Güzel Varşova manzarası hevimetalci üniversite talebesi Michal'dan.


Michal yine taşınmış, yeni adresini vermiş falan. Ben yaz ortalarında bir kart atıp "Oha Türkiye'de neler oluyor, gösteriyor mu Polonya televizyonları?" demiştim, ona da cevap vermiş, her şeyden haberi varmış. Bir de "Bir şeye ihtiyacın olursa, bir derdin olursa haber ver" diye email adresi eklemiş, duygulandım hemen. Kimsem yoksa mektup ve kartpostal arkadaşlarım var şu dünyada ehehhe! Polonya pulları da her zaman çok güzel.


Diğer kart da Susanne'den, hep uzun yazar, güzel yazar. Bu sefer kartın yanına müze broşürleri de eklemiş bir demet, kart da bir sergi kartı zaten.


"Eşyaların ilahi kalbi", Amerika'nın Kolomb öncesi döneminden eserler aslında bir özel kolleksiyonun parçasıymış, aile Köln şehrine bağışlamış, o zamandan beri de bu müzede saklanıyormuş. 1985'ten beri ilk defa da halka açılmış bu sergiyle. Köln'e gitmeye kalksak bile kaçırmışız zaten.

Bu da zarfı:


Sağ üstteki pula dikkatinizi celbetmek istiyorum. Berlin Müzesi'ndeki meşhuuur İştar Kapısı, mavi fayansları, aslanları ve ejderhaları aşağı yukarı 1996'dan beri "görsem de ölsem" listemdeydi. Gördüm çok şükür, biraz maceralı oldu tabi ki ama önünde fotoğrafım bile var.


Berlin Müzesi tadilattan geçiyordu, tabi ki benim Berlin'de olduğum 5 gün süresince de Doğu Eserleri bölümü kapalıydı. Gitmeden email falan atıp ağladım, gittiğimizde de zaten ortalıkta kimse yoktu, yakınına gidebildim kapının.

İştar Kapısı'nın anavatanı  Babil, bugün Irak sınırları içinde kalıyor. Şehrin içine açılan kapılardan biri, MÖ 575 civarında inşa edilmiş. Başka kapılar da var, duvar panelleri falan; dünyanın dört bir yanındaki müzelerde bulmak mümkün, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bile görebilirsiniz bu mavi fayans üzerine yerleştirilmiş aslanları, ejderhaları. Ait olduğu topraklara dönse, o topraklara barış ve huzur da gelse, biz de gidip orda görsek. Temenniler, temenniler.

Neyse. Cevap yazdım bu kartlara, bugün postalarım. 2 ay kadar geriden takip ediyorum kart trafiğini, arayı kapatacağım umarım kısa zamanda.

October 2, 2013

Bir Geyik, Bir Çift Vaşak, Bir de Johnny Cash

Hooyyyt. Kart, pul falan, unuttum zannetmeyin. Bu ikisini yazayım hemen ki eskisi gibi yazmaya devam edebileyim.

Bu kartı Leyla Münih'ten atmış, çok sevindim. Allahaaaaşkına ama, harika bir fotoğraf değil mi? Fotoğrafın tarihi 1909, Münih-Nymphenburg-Hirschgarten yazıyor arkasında ki Nymphenburg Bavyera'da Barok bir saraymış. Hirschgarten da bayağı "geyik bahçesi" manasına geliyor, baktım hala çalışan bir bira bahçesi.


Arkasında da doktora tebriği, İstanbul'da kutlama teklifi ve bu güzel vaşaklı pul var.


Bu aşağıdaki postcrossing'den geldi, kartın önünde arkeolojik bir yer var, çok üşeniyorum onu yazmaya, o yüzden pulları koyuyorum. Pullar daha heyecanlı zaten.



Kelebek de çok güzel ama Johnny Cash!

Şunu dinleyelim madem, ben de işime gücüme geri döneyim. Johnny'den June'una.



July 30, 2013

Adriyatik

Kartpostal arkadaşım Adi'den geldi 2 hafta falan önce galiba, yemin ederim hiç kafa kalmadı bende. Neyse evet, Adriyatik'te deniz feneri. Pulları da çok beğendim, ayılı ve kalpli. Ankara'da sıcak bir yaz gününü yaşıyor olabilirim ama Adriyatik'te deniz feneri hayal etmeme engel değil bu.

"Olanları her gün okuyorum, iyi misiniz ailece?" diye sormuş Adi, iç güveysinden halliceyiz diye cevap yazdım, yollarım bugün. Bu arada geçen ay, Portekiz'den çok acayip bir kart geldi, ağladım okuyunca, sonra yazarım belki. Ya da yazmam bilmiyorum, korktum şimdi Portekizli kardeşimin başına gelebilecekler yüzünden ahahah!

Kolaj yapayım dedim, eni-boyu bir tuhaf olmuş ama baştan başlayamayacağım, ders çalışmaya dönüyorum. Şu anda deniz kenarında olanlarınıza da çok gıcığım, bari dipten kum çıkarın benim için.



April 13, 2013

kartpostallar, panoya asmalık küçük hazineler

güzel kartlar geldi bugün, ilki en süper postcard-pal'im adi'den, pulları o kadar beğendim ki evde gezdirip herkese gösterdim. (thank you so much adi, you're always the best! these stamps are beautiful! so, what you're saying is, they won't let me build a tiny house there in brijuni, am i right? :)


brijuni, hırvatistan'da bi milli parkmış, bi tane de küçük hayvanat bahçesi varmış. yalnız yüzmek yasakmış, adi öyle yazmış. bu aralar gelen kartların hepsinde ortak bi soru var, "bahar nerde?", hala diz boyu kar var diye sızlananlar, yağmur durmadı diye söylenenler, ne olacak hakikaten bu havaların hali?

bunlar da pullar:



bu kart da rusya'dan, ivan shishkin'in "çam ormanında sabah" resmiymiş, hemen başka resimlerine de baktım, çok beğendim.

bu aşağıdaki de ressamın bi portresi, bunu da çok beğendim hemen.


saçaklı'nın organize ettiği ve kendi aramızda panolarımıza asacak bi şeyler yolladığımız etkinliğin ilk zarfları elime ulaştı,onlar da ayrı duygulandırdı beni.

önce hülya'nın zarfı geldi.


hülya blog yazmıyor ama dehşetli bi okuyucuymuş, ben bunu anladım. kendi kendime zarf yollasam herhalde içine bunları koyardım! çok teşekkür ederim, hala şaşkınlık içindeyim, çok beğendim hepsini.

sonra cezayir postası geldi ve süper de hızlı geldi. gene zarf biraz tırtıklanmış sağından solundan ama neyse artık, zorlu bi yolculuk çünkü bu.


koko'lu anahtarlığım var artık! kıyamam ben onu anahtarlık yapmaya, panoma astım, zaten bi tarafa doğru eğilmişti pano, dengeyi sağladı tekrar koko'nun silüeti. sağdaki kartpostal casbah'tan bu arada. o yüzden hemen uygun şarkıyı koyuyorum aşağıya ve gidiyorum.

April 6, 2013

kokulu pul muuu?

postcrossingçi arkadaşlarım!
almanya kokulu pul yapmış! bu meyveli serinin pullarına böyle parmağınızı biraz sürtünce meyve kokusu geliyor. kart geldikten günler sonra farkettim ama olsun, çok heyecanlandım. çileklisi falan da varmış, bana bu aşağıdaki limonlu geldi geçenlerde.


April 3, 2013

uçan pipo ve mavi çocuk

ptt'nin filateli servisinden ısmarladığım pullarla birlikte bana broşürler ve etiketler yollamışlar, çok hoşuma gitti. nerdeyse bi senedir online alıyorum pulları, hiç sıkıntı yaşamadım. etiketleri de defterlerime yapıştıracağım.

keşke daha güzel pullar tasarlasalar da sürekli aynı balıkları ve lokomotifleri almasam. son çıkan iki seri o kadar fena ki, görselleri ozan'ın filateli blogundan aldım, bakınız;


hızlı tren, bırakın somut olmayanını, nasıl kültürel miras oluyor anlayabilmiş değilim. sağ üstteki beyaz şeklin pipo olduğunu anlayana kadar kafa patlattım. somut olmayan kültürel miras dediğin, şarkıdır türküdür, festivaldir, hadi bilemedin yemektir. hadi onları koymak istemiyorsun, eskişehir'de uçan pipodan daha güzel şeyler vardır eminim.


sonra bi de bu meçhule yürüyen down sendromlu çocuklar var. o dna sarmalına yapışmış kafa, o insan olup olmadığı belli olmayan saçsız ve boyunsuz kafa. yahu neden çocukların güzelim yüzlerini basmıyorsunuz? neden mavi bu çocuk?

filateli servisi ile ilgili iyi bi şeyler yazma niyetiyle başladım, pullara bakarken canım sıkıldı. neyse. sipariş ettiğim pulları paketleyip bana gönderenleri sevgiyle selamlıyorum, bu pulları tasarlayanlara ve beğenip basanlara ise gözyaşlarımı yolluyorum.

November 12, 2012

şimdi de buna kalkıştım

yani için için biliyordum bu kartpostal meselesi başka şeylerin de yolunu açacaktı, görmemezlikten geldim.

filateli blogları falan okumaya başladım önce, yurtdışından gelen bazı zarfların pullarını ayırmaya başladım sonra, atmaya kıyamadım. derken postcrossing üzerinden 5 adet dobermanlı pul geldi, hediye olarak. nihayet barbar kocam, babasının kolleksiyonunu teklif etti bana. bu teklifi de "yazık, bi kenarda unutulmuşlar, en azından defterlerini yenileyelim" falan diye düşünerek yan cebime koy usulü kabul ettim. yanda defterleri görüyorsunuz, dün gidip aldık. (bu arada en iyi barbar koca, karısının türlü saçmalıklarını kalpten destekleyen barbar kocadır. gittiği yerlerden kartpostal getiren, benimle oturup toz içinde pul ayıklayan conan'a teşekkürü borç bilirim.)

benim de vardı pul kolleksiyonum, babamla başlamıştık. bi süre uğraştım, sonra paten kaymaya sardım, sonra mikroskop istedim, sonra allah bilir nelere sardım, pul defterim şu anda nerde bilmiyorum.

kayınpedro bey'in pulları öyle süper kıymetli şeyler değil diye tahmin ediyoruz, çoğu arap ülkelerinden. ama çok güzel pullar var, güzel renkler, güzel desenler. bi de ne kadar kişisel bi şey aslında pul koleksiyonu. neyse, ben de onun bıraktığı yerden devam etmeye karar verdim. şimdi bana yeni defterler ve bi pul cımbızı lazım. şöyle bi strateji belirledim kendime; kendimi paralamayacağım ama düzenli olarak uğraşacağım pullarla. azıcık fotoğraf koyayım hemen.