Showing posts with label dobermann. Show all posts
Showing posts with label dobermann. Show all posts

December 20, 2019

Koko'nun Yumruğu, Priscilla'nın Şarkısı

Sabah, yani sanırım sabahtı, insan emin olamıyor zira hava kapkaranlık, Koko'nun teras kapısını yumruklamasıyla uyandım. Duymazdan gelirsem pes eder diye düşünüp yatakta kaskatı yatmaya devam ettim. Pes etmedi. Pes eden cinsinden değil çünkü yavrumuz.

Kalktım açtım kapıyı, bir dolanır gelir inşallah diye pijamamla tir tir beklemeye başladım kapının önünde. Beklemek zorundayım çünkü Kudi dışarı çıkarsa elbet havlayacak bir şey bulur, sabahın köründe HAVHAVHOAV diye mahalleyi ayağa kaldırır. Koko geri dönmek bilmedi, kapıyı kapatamadım, sonunda Kudi bana omuz atıp dışarı çıktı. Bunun sonu iyi olmayacak diye içeri gidip üzerime bir svetşört, ayağıma da terliklerimi geçirdim. O arada dışarıdan küçük bir hav geldi. Küçücük bir hav. Neredeyse bir hiv.

Çünkü Koko bir ajan-provokatör. O küçük havı attı ortaya, Kudi aldı o küçük havı ve dev bir isyana çevirdi. Ben terasa koşarken Koko sevinçle yanımdan geçip yatağa döndü.

Kudi'nin havlamasına karşı apartmanda oturan Jack Russel komşumuz da iştirak etti, isyan büyüdü, Kudi'yi yakalayıp ite kaka içeri soktum. Çok bozuldu. Bari kahve yapayım diye mutfağa gittim, evin içinde göz gözü görmüyor, su doldurabilmek için holün ışığını açtım. Yataktan bir ses geldi, "Mina, ışığı söndürsene."

Elimde sürahi, durup yatak odasına baktım, hassas bambi kocam elleriyle gözlerini kapatmıştı; Koko benim yerime yatmış, üzerine yorganı çekmiş, o uzun boynunu iyice uzatmış ve tasvip etmeyen nazarlarla beni süzmekteydi. Işığı söndürdüm. Çünkü diğer ihtimaller çok tatsız olacaktı.

Güvercinleri beslemeye başladım kış gelince. Twitter'da gördüm, biri yemlik buğday almış bir çuval, camın önüne koyuyormuş kuşlar için, "Bütün kış yeter" yazmış. İnternetlerden baktım, ucuz market bulgurundan daha ucuza gelmiyor. Belki internetler fiyatıdır o, belki bir yemci dükkanı bulursam makul bir fiyata alabilirim.


Serçe ve kumru da var aslında ama bu canavarlar kimseye bulgur yedirmiyor. Yetmezmiş gibi bir de aşağı sokaktaki güvercinci abininkiler gelmeye başladı.


Ya gerçekten aynen böyle bir güvercin olurdu Koko, buna hiç şüphem yok. Güvercinci abinin nerede oturduğunu bilmiyorum, günde iki kere salıyor güvercinleri, takla filan atıyorlar bir süre havada. ÇPS (Çatı Positioning System) kullanarak tahmin ediyorum apartmanın yerini.

Evde cam şişe birikti bir hayli. Bir tane de feci şekilde kırılmış büyük bardak var. Öyle bir kırıldı ki cinayet aletine dönüştü. Güvenlik Caddesi'nde bir adet cam kumbarası tespit ettim, hepsini torbalara doldurup götüreceğim umarım bugün. Umarım o cam kumbaraları yerlerinde sabit duran şeylerdir de 50 tane şişeyle eve dönmek zorunda kalmam.


Carl Sagan'ın meşhur sözü, "Sabahattin Ali" imzasıyla duruyor 3 saattir. Yani tamamından emin değilim ama en azından "We are made of star stuff" cümlesini Cosmos belgeselinde ağzından duydum Sagan'ın. Yazıp düzelteyim istedim, valla elim varmadı; twitter, kimden ne tepki alacağımı bir türlü kestiremediğim bir yer. İnsanı yazdığına yazacağına pişman ediveriyorlar. Birinin gelip de "Senin de derdini s.keyim deyze" yazmayacağının garantisini verebilir misiniz? Neyse yani, 1948'de öldürülen Sabahattin Ali tabii ki DNA'dan ve elmalı turtamızdan bahsedecek değil. Gerçi ben de sabahları ne dediğimi bilmiyorum pek, belediye sosyal medyacısı dalmış herhalde diyerek kapatıyorum bu konuyu. Fakat bu özlü söz paylaşımları hakikaten çığrından çıktı.

The Witcher seyredeceğiz akşam. Bilgisayar oyunudur, dizisini çekmişler Netflix'e. Orijinali bilgisayar oyunu da değil aslında, bir roman serisi, Polonyalı Andrej Sapkowski'nin. Barbar kocamın oynadığı oyunlardan çok azı ilgimi çekti şimdiye kadar, The Witcher onlardan biri. Bayağı oturup film izler gibi izledim.

Bir gece şuna ağlamışlığımız var karı koca:



Normal geçiş sahnesi sanmıştık, normal han, normal han ahalisi. Sonra kız kalkıp bu şarkıyı söyledi, unutamıyoruz bir türlü, dört sene oldu. Velhasıl, diziden beklentimiz çok büyük. Haydi ben neyse de kocamı valla avutamam.

Bu akşam aslında Mars kolonisi kurmalı masa oyunu oynayacaktık, Sevda'ya haber verdim planların değiştiğini ve yukarıdaki videoyu yolladım:


Rabbim gerçekten herkese hakettiği arkadaşları veriyor. Marslı masa oyununu geçen haftalarda oynadık, meğer herkesin içinde siber-kapitalist koloniciler varmış, ormanlarıma el koydular, birbirlerinin kaynaklarını gasp ettiler.

Gideyim şişeleri atayım, güzel ekmek filan alayım. İyi hafta sonları temenni ediyorum, içinizdeki yaşlanmayan nerd'leri alınlarından, hepinizi yanaklarınızdan öbüyorum.

October 22, 2019

Kara Köpekler

Koko'nun patisinin üzerindeki kütleyi aldılar, iki dikiş atmışlar, bir süre bandajla dolaşacak. Pazar günü antibiyotik iğnesine götürdük. Gene ailece gittik tabii.

İşimiz bittikten sonra çay may içerek veterinerin önünde oturuyorduk ki orta yaşlarda bir çift, French Bulldogları ile veterinere doğru gelmeye başladı. (French Bulldog, bulldog suratlı ama ufak tefek, neredeyse kucak köpeği ebatlarında bir cins.)

Koko, kendinden başka hiçbir hayvanı umursamıyor, başka köpekler yokmuş gibi davranıyor. Kudi öyle değil. Kudi önce ayı gibi havlıyor, eğer diğer köpekle birbirlerini koklama filan fırsatları olursa kuyruk sallamaya başlayıp oyuna davet ediyor. Eğer diğer köpek iyi huylu, sakin bir köpekse. Değilse, biraz kıyamet kopuyor.

O French Bulldog'un simli pembe tasmasından anlamam lazımdı aslında ahhahhha! Neyse, geldiklerini görünce Kudi ayağa kalktı, gözünü dikti gelen çocuğa. Gelen çocuk aniden avazı çıktığı kadar havlayarak Kudi'nin üzerine koşmaya başladı.

Kudi altta kalmadı, arka ayaklarının üzerine dikilerek misliyle cevap verdi. Buraya kadar şaşırtıcı bir şey yok. Şaşırdığımız şey, Koko'nun yattığı yerden kalkıp Kudi'nin yanında saf tutması ve French Bulldog'a had bildirmesi oldu. 9 yaşında nihayet evde iki köpek olduklarını kabullendi sanırım gerizekalı. Hayatında ilk defa "Kardeşimi sana yedirmem Pembe Simli Tasma!" diye olaylara dahil oldu.

Buradan sonrası "Ay hay allah hiç de böyle yapmazlardı?" "Evet tabii kısır ikisi de" "Yok biz tutuyoruz, siz buyrun geçin içeri" filan. Pembe Tasma'nın annesi gelip "Ay bizim kız çıkarmıştır kesin olayları" dedi ama biz gene de bizimkileri paketleyip arabaya kapattık.


Çünkü her zaman Pembe Tasma'nın anası babası gibi makul insanlar olmuyor köpek sahipleri. Ve köpek sahibi olmayanlar. 9 sene boyunca anladık ki en ufak bir şeyde bizim alttan almamız gerekiyor. Çünkü bizimkiler büyük, siyah, yetmezmiş gibi bir tanesi Doberman.

Belki Dobermanların kötü şöhreti biraz 80'lerde kalmış olabilir, şimdi başka cinsler aynı kaderi yaşıyor. Bilse millet bizim evdeki tek gangster, cins mins olmayan şu gerizekalı:


Kış ortasında çıkıp terasta betona yatıyor, kar altında oturup etrafı seyrediyor. Mahalledeki bütün kedi ve köpeklerin ve hatta saksağanların çetelesini tutuyor, üç sokak öteye laf yetiştiriyor. Sokakta sevmeye kalkan olunca anında insanların genitalyasına meylediyor çünkü insanmış, köpekmiş filan öyle şeyleri ayırabildiği yok. Utançtan ter içinde kalıyorum, insanlar sevmeye kalktıklarına pişman oluyor.

Dobermanların kötü şöhreti eskide kalmış olabilir dedim ama geçen gün barbar kocam şunu yolladı:


Yalnızlığın fotoğrafı diye güldük kendi aramızda. Gerçekten Koko'yu görüp de sevmek isteyenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez, çoğunu yıllar sonra bile hatırlıyoruz. Bir tane tatlı teyze durdurup "Kurban olurum, kurban olurum" diye döve döve sevmişti bir seferinde, kaç sene oldu hala unutmadık. Geçen gün de lise öğrencisi bir kız sevmiş yolda, barbar kocam sevine sevine geldi eve. "Çok mutlu oldum" dedi, siz düşünün ne kadar ezildik kaç senedir ahhahhha!

Ay Twitter'da bir "tehlikeli köpekler" kavgası gördüm, aslında ona çemkirecektim ama vazgeçtim. Yazarken bile içim öldü, sildim oraları. Böylece köpenklerden haber vermiş olayım ve gideyim.

Nasıl geçiyor haftanız? Çok fena astrolojik kehanetler gördüm, sanırım çarşambadan sonra başımıza gelmeyen kalmayacakmış. Mars, Satürn filan, tabii anında unuttum detayları.

December 20, 2018

Kokolar

Gece güç bela uyur gibi oldum, ha daldım ha dalıyorum derken Koko yataktan düştü. Hem uyku sersemiydim, hem de oda karanlıktı, tam olarak bilmiyorum ne olduğunu. Yatağın ayak ucu ile duvara dayalı ahşap bank arasına düştü, düştüğü yerden kalkamadı, debelenirken bankın üstündeki kitap kulelerini ve telefonumu da yere düşürdü.

O arada bana yapışık uyuyan Kudi şüpheler içinde ayaklandı, "Ay neme lazım" diyerek yataktan aşağı atladı, yerde debelenen Koko'nun üzerine basarak kaçtı gitti yatak odasından.

"Yav çık yatağa! Çık çoğcuğum!" diye ittik kaktık, türlü saçmalık, bir türlü arka ayaklarının üzerinde dikelmedi Koko. Tam en kötü ihtimalleri düşünmeye başlamıştım ki çıktı yatağa, sabah da her zamanki kuduzluğuyla kalktı.

Bir yandan da bir türlü tamamen kesilmeyen bir ishal durumu var. Hafifliyor, kesiliyor, geri geliyor. Veterinere götüreceğiz ama allah biliyor duyacağımız şeylerden korkuyorum. Çünkü bu şehirdeki azıcık bir doberman nüfusundan üretilmiş de üretilmiş yavrulardan birini aldık, çünkü hiçbir şeyden haberimiz yoktu, çünkü tümörler, çünkü kanser.

Neyse yani, artık öğrendik. Evde de durum normal şu anda. Normalden kastım şu:


Bobo'nun ahbabı Göd Darçın var ya, Koko da öyle göd bir köpek. Ama Darçın gibi şaşkın değil, elinde olsa dünyayı ele geçirecek ama yeri dar. 40 küsur kiloluk bir manipülasyon fırtınası, ince planların tutkunu ve tüm bunları size yapışık otururken yapmak istiyor. 8,5 senedir tek başıma tuvalete gidemediğimi de ekleyerek geçiyorum.

Ada, Frank Gehry ödevinin ilk taslak çizimlerini yapıp götürdü okula, güzel kritik almış, yarın da mock-up götürecek. (Mock-up, finalde sunulacak şeyin küçük ölçekli bir örneği, prototipi. Fikir versin diye.)

Yandaki fotoğrafı yolladı, "Böyle çalıştım," diye. Çünkü Gehry de böyle çalışıyormuş; çizip buruşturup atarmış, sonra da ondan ilham alırmış.

Tabii hayat sadece böyle atar-giderden ibaret değil. En büyük ilham kaynaklarından birinin Bernini olduğunu söylemiş bir röportajında. 1960'ta Roma'ya gidip görmüş Bernini'nin heykellerini.  Bunu okur okumaz Ada'ya The Ecstasy of St. Theresa'nın fotoğrafını yolladım.

Ay keşke elimden teknik konularda fikir verebilmek de gelse. Ancak resimdi heykeldi gazlayabiliyorum, inşa etmek konusunda hiç fikrim yok. Gerçi yardıma ihtiyacı olduğunu da pek sanmıyorum, aylardır nefes almadan karton kesip yapıştırıyorlar okulda. Bu okulun hâlâ iyi öğrettiğine ve yol gösterdiğine inanmaya devam etmek istiyorum.

Kuşlara buğday verdim, gideyim can havliyle kitap okuyup şalanja yetişeyim biraz, yayla çorbası yapayım. İyi ki çorba diye bir şey var.

Ay naapıyoruz Ankaralı seçmen komşularım, Mansur Yavaş gene aday? Oy pusulasından origami yapıp zarfa koymaya hiç bu kadar yaklaşmamıştım. İstanbullu komşularıma da sormak istiyorum ama adayı hiç tanımadığım gibi adını da devamlı unutuyorum.


February 11, 2015

Neler Gördüm / (17) Enya'aanım

Cinnah Caddesi'nden karşıya geçmenin tek güvenli yolu, iğğğrenç bir altgeçit. Hava kararınca ayaklarım geri geri gidiyor ama buralarda hayat motorlu araçlara göre şekillendiği için, mecburen iniyorum o çukura.

Geçen akşam markete giderken bunu gördüm altgeçitte.


Gerçekten bilmiyorum.

Bir tane mavi Pöjo araba gördüm, çok beğendim. Nasıl da güzel bakmışlar, koltukları falan da gıcır gıcırdı. Camlarına kafamı yapıştırıp inceledim.


Koko'yla gece vakti selfie çekmeye çalışıp günümü gördüm. 


Bence bunu her yere yazmaları lazım, bu cinse mahsus bir özellik olarak, "Fırsat bulursa ağzınızın içini yalar" diye. 

17. günün cevabı olarak beni sakinleştiren bir şarkı yazmam lazım. Öyle bir şarkı bulmak için gene eskiye dönmem gerekti. 


Bu türden başka hiç kimseyi dinlemedim, hiç hoşlanmıyorum böyle müzikten. Ama bu kadını sanki ablammış falan gibi sevdim hep.

Kar küremem lazım, gideyim madem.

September 30, 2014

(15-16) En Sevdiğim Kitap Karakteri ve Derin Köpenk Uykusu

Ay her yerler kitap oldu. Hakkımda yanlış bir intiba bırakmamak adına, hayatımdan kitabı çıkarınca geriye kalan şeylerden bir potpuri saçayım önce ortalığa, sonra dünün ve bugünün "kitap meydan okuması" sorularını cevaplayacağım.

Bu ayakkabıları, kocam the barbarian'a almıştık, efendi gibi giysin diye.


Makinaya atıp 80 derecede yıkamış, her yerinden açılmış zavallı ayakkabılar, bakınız 1. fotoğraf. Kolumun altına alıp ayakkabıcıya götürdüm, abi elinde çay bardağı, yoğun bir yapıştırıcı buharı altında uyukluyordu. "Giyilecek hale gelir mi acaba bunlar?" diye sordum, "İnşallah." dedi.

Neyse, yapıştırıp dikmiş, olmuş bence. Yalnız, ayakkabının orijinal tabanını çamaşır makinasının içinden parça pinçik toplamıştım, abi onun yerine "Küçük Tuzcu" marka yenisini yapıştırmış, bakınız 2. fotoğraf.  Bence kocama müstehak.

Geçenlerde yazmıştım, domateslerden tohumluk çekirdek çıkarıyorum diye. Sanırım başardım. Yani anca önümüzdeki bahar anlayacağız ne bok yediğimi ama muvaffak olmuş gibi görünüyorum.


Kendime bir kere daha pofuduk ev terliği, botu, neyse artık bunlar, ondan aldım. Kafamı çevirdiğimde teki kaybolmuştu. Sonra şöyle karşılaştık kaçak tekle.


Kendi kendine yürüyenini henüz yapmadıklarını tahmin ediyorum, köpenklerden hangisinde terlik fetişi var bir anlayabilirsem ona göre önlem alacağım.

Alışveriş deyince, blogger kızlar arasında bir efsane haline gelmiş The Balm diye bir kozmetik markası var, Gratis'in önünden geçerken indirim olduğunu görüp daldım. (Çünkü kızlar hep bunu yazıyor, "Gratis acayip indirim yapıyor", "Gratis'ten yarı fiyatına aldım bunları".) "Salak mıyım, ben de indirimden The Balm alırım, hahayt" diye reyona seğirttim. Bir enkaz alanıydı o reyon. Size yemin ederim, hayatımda böylesine yağma görmedim, tester ürünler her yere saçılmıştı; kapaklar yırtılmış, sağa sola ruj sıvanmıştı. Aklıma şu sahne geldi:


Kalan tek bir ruju ve bir adet rimeli aldım. Hadi rimel lazım da ruju neden aldım bilmiyorum, sürmem etmem. Hiç de yakışmadı, ağzım iyice büzüldü. Neyse evet, işte bu da benim The Balm alışverişim.


Kozmetikten anlamayan biri olarak, tek ilgi çekici tarafı havalı ambalajları bunların. Ama iki kere açıp kapatınca piç oluyor karton, doğal olarak. Ne kaldı bana? Normal ruj, normal rimel. Burdan da blogger kızlara sesleniyorum, tamam ucuz allah için, sevimli de, ama kimseye alması için bir şey bırakmamışsınız dükkanda lan?! Ben de far paleti almak istiyordum mesela. Kapağının köşesini bulabildim sadece bir kenarda, biri ısırıp tükürmüş gibi. O anda da aklıma Mike Tyson'ın rakibinin kulağını ısırdığı sahne geldi ama çok uzattım bence bu konuyu.

Kitap çelıncının 15. ve 16. sorularına cevaben en sevdiğimiz erkek ve kadın kitap karakterlerini yazmamız gerekiyordu. Bir yılan balığı gibi sıyrılacağım bakın bu işin içinden şimdi. Bakıyor musunuz?


Soruların cevabı, "istediği zaman kadın gibi, istediği zaman erkek gibi giyinen", gece hayatının zarif ama demir yumruklu patroniçesi, bilgisayar ve internet cambazı, travesti dedektif Burçak Veral. İki gözüm önüme aksın ki sorudan yırtmak için yazmıyorum, çok beğeniyorum Burçak'ı.

Şimdi gidip çorba ısıtacağım, internetten emlak vergisi yatıracağım; çamaşır asmam ve annemin yolladığı yazıları okumam lazım. Size pembe domatesler, kaçmaya kalkışmayan terlikler ve derin köpenk uykuları diliyorum. Allahaşkına, en son ne zaman gün ortasında böyle uyudunuz?



December 23, 2013

Yılbaşı Koko'su

Saçaklı'aanım istek yaptı, ben de fotoğrafın üzerine ne bulduysam ekledim. Şapka ve atkı gerçek yalnız, dikkatinizi celbederim, Koko'nun yılbaşı takkesi ve 10 beden küçük atkısı var. Postayla geldi, zarfın üzerinde Koko E. yazıyordu, adıyla soyadıyla. Çünkü kardeşim böyle biri benim, kedilere köpeklere kart da atar.

Böylece buralar hep yılbaşı neşesi dolmuş oldu, ben de söz veriyorum bir süre kimseye hırlamayacağım burdan. Güzel şeylerden bahsederiz, hepimiz hakettik güzel şeyleri.

December 17, 2013

Koko'nun Kırlenti

Güvenlik Caddesi'ne indim bugün, peynir meynir aldım, kırtasiyeye gittim. Kırtasiyenin ortasında tek başına bir bebek arabası duruyordu, bir süre sonra bebek ağlamaya başladı, kırtasiyeci son derece normal bir şeymiş gibi bebeği avuttu. Öküz gibi "Kimin bu?" demişim, bir müşterininmiş, müşteri nerde diye sormak da istemedim, zaten her şey çok tuhaf bu dükkanda, kırtasiyeci bazen kafiyeli şarkılar uyduruyor para üstü verirken.

Ordan çıkıp yürürken bu çiçekli kırlenti gördüm, kırlent yazana kadar da bayağı içsel mücadele verdim yalnız, bu değil mi kırlent? Yastık yani? Neyse, ben buna göz dikmiş bakınırken arkamdan "Ayy ne güzel!" diye sesler geldi, yabani bir tip olduğum için hemen pençelerimi daha da sıkı geçirdim yastığa, aniden koşup dükkana girersem parasını verir çıkarım diye hesapladım. Hafif yan dönünce arkamdaki iki kadının bez çantamdan bahsettiklerini farkettim. Çantanın üzerinde "Yunanistan'ın bütün kedileri" mealinde bir şey yazıyor, kedi çizimleri var.

Ben Exorcist'teki kız gibi arkama döndüm, kadınlardan biri "Siz de mi kedicisiniz?" diye sordu, kedi medi mevzu bahis olunca hemen pelteye dönüşüyorum, ayaküstü sohbet ettik, evdeki iki öküzden bahsettim, onların da Van kedisi varmış, eminim peri gibidir, elf gibidir. En azından çiçekli kırlentleri çalmıyordur. Eveth.

Neyse kadınlarla vedalaştık, iyi seneler falan diledik birbirimize, kedilerine selam ve yanak makası yolladım. Kırlenti aldım geldim ama Koko'dan alamıyorum, ne yastık meraklısı muhallebi çocuğu çıktın yarabbi.

Kudi'ye de gene el koydum. Klimayı kökleyince aptallaştılar, bir saattir sesleri çıkmıyor, paralel vaziyette uyukluyorlar. Şu anda bir tanesi horlamaya başladı. En iyi köpenk uyuyan köpenktir diyerek satırlarıma son veriyorum, kırlentli geceler diliyorum.


November 30, 2013

Meyhane, Hello Kitty, Kuşlara Ekmek

Dün gece annemler bizi meyhaneye götürdü, Çevre Sokak'ta Üsküp Meyhanesi. Güzel bir yermiş, canlı müzik de yok, bunu hanesine artı puan olarak ekledim zira canlı müzikli yerlere yakın oturuyorum ve bu mesafeden bile çok gıcığım. Annem biraz söylendi, meyhane dediğin yerde arkadan hafif müzik çalar, oturur yer içersin diye. 50 kişilik bir doğum günü vardı, bir saatten sonra her şeyi alkışlamaya, "vuhuuuu"lamaya falan başladılar. Bilemiyorum, ya doğum günüm olsa çağıracağım 50 kişi yok diye kıskanıyorum ya da böyle kutlamaları anlamıyorum. Bazı kızlara da burdan seslenmek istiyorum, hala mı maşayla lüle yapılıyor saçlar gece çıkarken lan?

Şener Şen geldi meyhaneye arkadaşlarıyla, heyecanlandım. Utandım yanına gitmeye, uzaktan da sapık gibi fotoğraf çekmek istemedim. Gözümün ucuyla baktım biraz, neşeli görünüyordu. Bir de Sol Gazetesi'nde yazan Metin Çulhaoğlu vardı, masamıza meyve tabağı yolladı. Bir süre "biz ne yollıycaz? biz de yollayalım? yollamıycaz mı?" diye sayıkladım, hiç adap bilmiyormuşum, öyle hemen iade-i meyve tabağı yapılmazmış, bir dahaki karşılaşmada yollanırmış bir şeyler. Hayatının erken dönemini bitiştirilmiş sandalyelerde uyuyarak geçiren biri olarak bilmem gerekirdi.

Bu fotoğrafı geçen hafta çektim. 3 yıldır The Crow posteri altında uyuyup Hello Kitty'li havluyla kurulanan adam babam olur. Burası benim eski odamın bir köşesi, gördüğünüz her şey de bana ait. Audrey Hepburn'i beğendiğini biliyorum ama Hello Kitty bana da sürpriz oldu.

İlk dövmemi yaptırdıktan beş sene sonra falan parmağıyla fıtı fıtı silmeye kalkıp "Aaa çıkmıyor mu yahu bu?" diye şaşıran da babam olur, o yüzden üzerine gitmemeye karar verdim.

Pazar gününden beri eve giremedim, bugün yerimden kıpırdamamaya karar verdim. Barbar kocamın işi varmış, biraz önce çıkarken ütü siparişi verdim. Kendini kaybedip sanayi tipi bir şey almamasını rica ettim. Ütü almanın dünyanın en sıkıcı alışverişi olduğunu beyan ederek gitti.

Bayat ekmekleri kuşlara vereyim diye ufaladım, Koko her saniyesini teftiş etti. Videosunu çektim, aşağıya koydum, dünyanın en yalapşap pati veren köpeğiyle birlikte yaşıyorum.



November 8, 2013

Ekmek Arası Havuç?

Eve geldim, salonun ortasında ekmek var. İkili ata ekmeğinden geriye kalanların fotoğrafını çektim.


Köpeğimiz neden ekmeğe bu kadar düşkün anlayabilmiş değilim. Gerçi dün de tezgahın üzerinden bir adet havuç kayboldu, bulamadığıma göre yemiştir diye tahmin ediyorum. Ekmek yüzünden kızdım biraz, böyle oldu.


Çok üçkağıtçısın Koko, ayrıca dobez oldun, n'aapıcaz bilmiyorum.

October 18, 2013

Selfie!

Gençler "selfie" diyor, kendi kendini çekiyorsun hani; boş vakitlerimde Koko'yla bunun üzerine çalışıyoruz, pek muvaffak olamıyoruz. Neticelereden kolaj yaptım, buraya bırakıyorum.



October 14, 2013

Haftasonu Bunlar Oldu, Domestik Karadelikler Vardı

Cumartesi ben dışarı çıkmayınca sarıkafalı arkadaşım bana geldi. Hava sıcaktı, güneşten alnım yandı, çay demledim, gerizekalı gibi terasta oturduk, Koko her şeye ağladı.

Hastaneden tatsız haberler geldi, moralimizi önce bozduk, sonra düzelttik biraz.

Sarıkafa'yla yokuşaşaaaaa vurup Rumeli Çorbacısı'na gittik. Ben pilav-üstü-kuru yedim yoğurtla, o eski günlerden kalma bir çorbanın peşine düştü. Pilav-kuru bildiğiniz gibiydi, nostaljik çorba öncelikle sıvı değildi, ayrıca içinde ilik varmış. Benim diyen etoburu (bahsi geçen etobur, sarıkafalı arkadaşım oluyor yazının bu noktasında) zorlarmış. Çay da içip kalktık.

Yeni çıkan albümlerin İstanbul-Ankara arası nakliyesi deve kervanlarıyla yapılıyor bildiğiniz üzere, bundan daha önce şikayet etmiştim. Neyse sonunda buldum Yüzyüzeyken Konuşuruz'un albümünü.


Eve gelip öğlenden kalan çayın altını yaktım. Geçen gün aldığım yıldız kurabiyeleri çektim önüme. Koko içeri gidip yattı. Albümü 4 kere dinledim baştan sona, beğendim. Kurabiyeler Güvenlik Caddesi'ndeki Nimet Ekmek Fırını'ndan, arkadaşım S.'nin evinde yemiştim, çok güzeller.


3 yıldır evden gelip geçen köpeklerin canına okuduğu güzelim koltuklarımızı attık. Yenilerini alıp monte ettik. O kadar feci haldeydi ki eski koltuklar, kimse evden çıkarılırken görmesin istedim, abiler de taşımak için sabahın köründe gelince sevindim. Koltuklar gittikten 10 dakika sonra bir komşu aradı, merdivenlerde memory stick bulmuş, içindeki dosyalarda adımız yazıyormuş. O memory stick, koltuklardan birinde Kahve ve Koko'nun elbirliğiyle kazdığı deliğin içindeydi kesin, taşınırken düşmüş. Aynı yerden bazen televizyon kumandası falan çıkardığım için biliyorum. Mahalleli de 3 yıldır o koltuklarla yaşadığımızı biliyor artık.

Deneme oturuşunu Koko yaptı, oturmadan önce kendi etrafında 3 kere dönerken biraz hakaret ettim, o yüzden böyle anlamamış gibi bakıyor.


Kitaplıkları falan çektik, temizlik yaptık biraz. Her anında itinayla ayakaltında olmayı başardı Koko.


"Çekil Koko!"
"Hayır."
"Kalk ordan Koko!"
"Zannetmiyorum."
"Tornavida getir bari?"
"Köpeğim ben, getiremem."
"Yatmışken bir kitap okusan?"
"Okumam yok, biraz yazabiliyorum."


Hafta sonu böyle geçti, hala tozu alınacak kitaplar, silinecek yerler, monte edilecek 3 çekmece, nereye koyacağımı bilemediğim ayılar falan var.

Bayram için yollara döküldüyseniz iyi yolculuklar, evdeyseniz çok selamlar, herkese iyi bayramlar.

Bunları yazarken gene bir helloradio müzik listesi dinliyordum, şurdan siz de dinleyebilirsiniz.

October 9, 2013

Bana Mı Sordun Yatağı Toplarken?

Damacanadan şişeye su basarken göz göze geldik. Toplamıştım ben o yatağı ama neyse artık.


July 25, 2013

Cereyan Yapıyor

Yenmeyen kemikler, çarpan camlara itinayla sıkıştırılır.

Koko biraz bozuldu ama sesini çıkarmadı. Köpek kemikleri, kahverengi "doğal" ve beyaz "sütlü" olmak üzere ikiye ayrılıyor ama sizi de bu batağa çekmeyeceğim.

Yaban hayatı biyologu bir arkadaşım var, dağlarda vaşak kakası aramak için köpek lazımmış, Koko'yu teklif ettim. Biraz yaşlı kaldı yavrumuz, önce eğitim varmış, sonra kaka arama. Gene de çok çaresiz kalırsa haber vermesini tembihledim.

Bundan bir önceki telefon konuşmamızda annemlerin bahçesine düşen yavru şahini ne yapacağımızı sormuştum aynı arkadaşıma. Vaşaklar, şahinler falan arasında da kardeşimi gecenin bir saati sıkıştığı yerden kurtarmışlığı var. Hakkımda ne düşündüğünü merak ettim bunları yazarken. 3 sene önce de çocuk projemize yardım etmişti. Eli yüzü düzgün, auralı bir biyologtur, üstüne yapışan kız çocuklarını teker teker indirmek zorunda kalmıştık. Hormonlar çok acayip şeyler.

Masamı topladım, Koko uyuyor. Leylak Dalı'nın şurda anlattığı Ramazan pidesinden yaptım, mayalanmasını bekliyorum. Sanırım bugünün beşinci kahvesini içiyorum, bana mısın demiyor artık kafein. Şöyle bir uğradım, gideyim de biraz daha çalışayım ben.

April 30, 2013

köpek için dondurma

önce plastik kaba evde ne varsa biraz doğruyoruz. sucuk olur, ucuz sosis olur, yavrumuzun kendi maması ya da köpek bisküvisi olur, ne seviyorsa. üstüne de su dolduruyoruz. et suyu da olur, içinde sebze haşlanmış su da olur. bunlar hep olabilir.


buzlukta donmaya bırakıyoruz. iyice donduktan sonra kaptan çıkarıp bahçede, balkonda yavrumuza takdim ediyoruz. yavrumuz çok seviniyor, en az yarım saat bununla uğraşıyor. biz de o arada kafamızı dinliyoruz, kahve yapıyoruz, camdan bakıyoruz.


November 19, 2012

yuvarlak şeyler biriktirmek

koko'nun yuvarlak şeyler kolleksiyonunu bulduk geçen akşam yanlışlıkla.

kemirdiği ıvır zıvırları, oyuncaklarını falan bu sepette topluyorduk, sepet biraz organik kaldı koko'nun dev pençeleri altında. gidip kalın plastikten daha büyük bi kutu aldık, eşyaları aktarırken sepetin dibinde bunları bulduk.

herkesin bi ilgi alanı var demek ki.

November 11, 2012

küçük pazar pikniği


"haa merhaba, ben de sen uyurken yulaflı püsküüt çaldım sehpanın üstünden. bırakmasaydın ortalıkta. sonra ambalajıyla oynadım biraz. ayağıma yapıştı. çok örselendim. uyumuşum."




August 23, 2012

bi takım yatmalar

kışın iyi de yaz mevsiminde bu insana yapışarak yatma huyu çok fena koko'nun.

çok sıcak bi sevgi bu. çok sıcak.

evde çektiğim her fotoğrafa bi adet kemiğin mutlaka dahil olmasına da söyleyecek bi şey bulamıyorum.

August 9, 2012

koko

geceleri lazerli zombiye dönüşmesi dışında çok iyi bi köpektir.


July 26, 2012