Héllö. Bir hafta olmuş en son yazalı. Kompüter yokmuş gibi davrandım, önünden geçerken kafamı öte yana çevirdim, her şey beni bunalttı.
Çalışma masamdan kaçıp yemek masasına çöreklendim, uzun saatler boyu patatesle oturduk. Ben içerideyim, patates dışarıda. (Bunları da yıllarca "içerdeyim, dışardayım" diye yazdım, meğer ünlü düşmesi olmuyormuş.) (Ünlü düşmesi der demez gözümün önüne yere düşen manken/şarkıcı/aktör geliyor. Çok bir şey beklememek lazım.)
Patatesin bu kadar uzamış olmasını şüpheyle karşılıyorum, eski patates girişimlerimde daha az boy ama daha çok yaprak oluyordu. Rüzgâr da dinmek bilmediği için iki yanına destek sopası sokuşturup hafifçe bağladım patatesi. Haftalardır kesilmeyen bir rüzgâr var, o da sinirlerimi bozuyor.
Yemek masasında oturup kitap okudum. Patlamak üzereyim diye kitap şalanjıydı, iyi edebiyattı filan sallamayıp canım ne isterse onu okudum. Stephen King'in neden bilmiyorum inatla Türkçeye çevirmedikleri The Institute'unu okuyup bitirdim. Gene çocuklar var, telekinezi ve telepati var, kötü adamlar ve kadınlar var. Yarısına kadar "Ehhhh işte ne yazsa okurum zaten" diye geldim, sonra elimden bırakamadım. Stephen Bey'in sanatı da bu zaten.
Kısa bir çizgi roman sıkıştırdım hemen araya:
Fransa'da ufak bir yerde, iki 65+ erkeğin dostluğunu anlatıyor. İkisi de dul kalmış, balık tutuyorlar, beraber yemek yapıyorlar, köyün barına gidiyorlar. Derken birinin gizli gizli romantik randevulara gittiği ortaya çıkıyor, bu yaştan sonra romans ihtimaline uyanan diğerinin o rutin emekli hayatı alt üst oluyor.
Bir oturuşta okudum, Fransızlar bu çizgi roman işini çok iyi biliyor. Hem çizgileri çok beğeniyorum hem de anlatılan bu aslında sıradan hikayelerin insanı çarpıveren insancıllığını. Birkaç karede 65+ cinsi münasebet olduğunu ekleyeyim; meme filan da var. Meme de hayatın bir parçası.
Fransız kırsalıydı, bagetti, kaz ciğeriydi, baktım iyi geldi bu havalar hemen Bruno, Chief Of Police serisinin ilk kitabına başlayıverdim.
Zeynep tavsiye etmişti, iyi ki etmiş, aradığım her şeyi ve fazlasını buldum. Yine Fransa kırsalındayız, Périgord bölgesinde St. Denis kasabası. Bruno eski bir asker, şimdilerde kasabanın tek polisi. Terk edilmiş bir çiftlik evini tamir edip yerleşmiş. Sabah kalkıp kahve yapıyor, önce köpeğini, sonra tavuklarını besliyor. Sonra da işe gidiyor. Polislik pek bir şey olduğu da yok zaten, kasabanın bütün derdi Avrupa Birliği hijyen dayatmaları. Yüzlerce yıldır yaptıkları gibi yaptıkları peynirler AB kurallarına göre illegal olmuş, pazar yerini basan AB gıda müfettişleriyle savaş halindeler. İşte arada biri diğerini "Ahıra izin almadan pencere ekledi" diye şikayet ediyor, bir başka kasaba sakininin deposundan peynirleri çalınıyor filan.
Bir ibadet gibi, açılır açılmaz kasabanın kafesine koşuluyor. Küçük kahveler içiliyor, kruvasanlar, baget sandviçler yeniliyor. İlla ki bir küçük şarap içiliyor, ufak bir mangal yapılıyor. Şarap gugıllaya gugıllaya okudum; vin de noix'nın herkesin evde yaptığı ceviz şarabı olduğunu öğrendim, ceviz şarabının içine konulan eau de vie'nin üzüm dışında meyvelerle yapılan bir tür brendi olduğunu da öğrendim. Şampanya ve créme de cassis'le yapılan çok kolay ve aşırı derecede Fransız bir kokteyl öğrenip hemen bir kenara not aldım. Bruno, tereyağı ve ezilmiş sarımsakla patates kızarttı ama önce patatesleri tam 3 dakika haşladı, o yöntemi de kafama yazdım. Kitap böyle gastronomik hediyelerle dolu.
Bir yandan da güncel politika var, yakın tarih var, eski tarih var; toplumsal gerginlikler ve bürokrasi de var. Bruno'nun kendi travmalı geçmişi var. Bir polisiyeye Paleolitik mağara resimlerini, 2. Dünya Savaşı'nı, Fransa'nın Cezayir'de yediği haltları aynı anda yerleştirmeyi başarmış yazar. Bunların yanına yüzlerce yıllık Fransa-İngiltere itiş kakışını da eklemiş. Ve hiçbir şey batmıyor, merakla okunuyor. Çok güzel, esprili, düşünceli bir dili var.
İki günde bitirdim, beni ne tutuyor allahaşkına, hemen ikinci kitaba başladım. Orhan Pamuk - Benim Adım Kırmızı okuyacaktım ama biraz daha bekleyebilir. Bruno bu sefer ne yiyecek, kimin evinde kışlık şarap ve sosis yapılacak, o barakayı ve etrafındaki tarlayı kim yaktı filan, bunları merak ediyorum şu anda.
Türkçeye çevrilmemiş Bruno Chief of Police serisi, İngilizcesi mevcut. Polisiye okuyayım ama bir yandan da hafif hafif kültür yağsın üzerime istiyorsanız şiddetle tavsiye ediyorum.
Beyin hücrelerim tamamen ölmesin diye bir yandan da Edward Snowden'in kitabına başladım.
Sonra İngilizcesini bulup ondan devam etmeye karar verdim. Çeviri çok kötü olduğu için değil aslında. Kitabı "Snowden çok kolay okunan bir dille anlatmış" diye övüyorlar, Türkçesi kolay okunmuyordu. Takır takırdı biraz. Oğlan hakikaten herkesin anlayacağı gibi, konuşma diliyle, çok rahat yazmış.
Ben neden çeviri zabıtası oldum allahım? Eskiden böyle değildi, bu son yıllarda ben mi delirdim yoksa çeviriler mi gittikçe kötüleşiyor? Geçenlerde bir roman okurken gözlerimi devirmekten kör oldum, çevirmen günlük dilde sık kullanılan kalıpları, deyimleri filan olduğu gibi alıp kelime kelime Türkçeye çevirmişti. Baktım o yazarın yeni kitabını da aynı insan çevirmiş, neşeyle basmışlar, satışa çıkmış. Bende bir manyaklık var herhalde, ne bileyim.
Neyse. Şimdi gideyim, geri geldiğimde çeşitli hayvan hikâyeleri anlatacağım ve inanmazsınız köpekli hikâyeler değil.