Showing posts with label ev tarımı. Show all posts
Showing posts with label ev tarımı. Show all posts

May 18, 2021

Testereli Adam

Saat 08:30 gibi Kudi'yle terasta dikilip bomboş sokağı seyretmek üzere her zamanki yerimize yürümekteydik ki apartmanın bahçesindeki çam ağacının üzerine tırmanmış bir adam gördüm. Testereyle ağacın dallarını kesiyordu. Pazar günü oldu bu, altını çiziyorum bakın, sabah 08:30. Çam, bahçedeki tek ağaç ve bu sene nihayet bizim dairenin hizasına geldi. Kudi anında adama havlamaya başladı, sarkıp aşağıya baktım, başka adamlar da bahçede durmuş ağaçtaki adamı izliyordu. Ben artık bir düz adamı diğerinden kesinlikle ayıramıyorum. Her yer aynı adamlarla dolu.

Yılların pasif-agresifi olarak hemen apartmandaki tek arkadaşım 70+ birey komşumu aradım. 5 saniye içinde balkona fırlayıp avaz avaz bağırmaya başladı. Aşağıdan bir adam "TEYZEEE BİR ŞEY YOK, BUDUYORUZ TEYZEEEEE" diye komşumu sakinleştirmeye çalıştı. Bu teyze meselesi beni o kadar sinirlendiriyor ki anlatamam, hiç öyle bir akrabalık/samimiyet referansı filan yok o teyzede, hem yaşlılığı hem de kadınlığı küçümseme var. "Senin kafan basmaz, karışma" var. Bu adam sanırım bizim apartmanda oturuyor ama allah belamı versin emin olamıyorum, bu düz adamların hepsi aynı sarkmış eşofmanları giyiyorlar hafta sonları ve apartmanımızın eski monşerliği kalmadı artık.

Neyse, hadise bir saat kadar sürdü. Meğer apartman yöneticimiz ve bir diğer daire kafa kafaya verip bahçeyi temizletmeye karar vermiş, kimseye haber vermedikleri için ben 08:30'da ağaçta testereli adam görünce şok geçirmiş oldum. Bir yandan da kimse kimseye güvenmiyor bu apartmanda, bahçeyi otopark yapmak isteyenler var, geri kalanlarımız sürekli bu kaygıyla yaşıyor. Ve tabii ki bir çam ağacı bu kadar budanır mı bilmiyorum. Ve tabii ki bazı insanlar balkonlarına ağaç dalı değsin istemiyor, bu da başka bir apartman hayatı motifi. 

Bir miktar bezelye buzdolabında çimlenmişti, karton bardaklara itelemiştim bezelyeleri. Tahmin edersiniz ki bezelye yetiştirmek konusunda da hiçbir şey bilmiyorum. 

O incecik yeşil kollar sağa sola uzanmaya başlayınca can havliyle kokteyl çubukları sokuşturdum bardaklara. Bu sabah bir baktım böyle tutunmuş çubuğa, zaten sinirlerim bozuk, gözlerim doldu. 

Yemek filan da yapmadım bugün, dışarıdan söyleyeceğiz. Erken yatıp bir bozayı gibi uyumayı planlıyorum. Öberek gidiyorum.

September 11, 2020

Aşure, Kauçuk, The Boy From The Plantation

 

Kendi kendime, döke saça aşure yaptım geçen hafta. Süsleyecek bir şey de yoktu, biraz sovyet oldu estetik açısından. (Gerçi çok süse de karşıyım, üzerine mango doğrayan gördüm geçen senelerde.) (Yani ne bileyim, aşurenin güzelliği biraz da mütevazı olmasında değil mi?) Neyse, hayatımda ilk defa sevdiğim kıvamda bir aşure üretmeyi başardım. 

Biz aşureyi üç kadın toplanıp yapıyorduk, olmadı bu sene, toplanmaktan vazgeçtik. Kimse kendinden emin değil çünkü. Bireysel aşure senesi oldu 2020. Halbuki ne güzel dev tenceremle ve haşlanmış bakliyatımla gidiyordum, bütün süreci çene çalarak geçirip üçte biri aşure dolu tencereyle eve dönüyordum. 

Nadire gene kazanla yapmış aşureyi, ben mini bir tarif buldum. Böyle dört kase çıktı, hafta sonu git-gel sessiz sessiz yedik evde. Aşure dağıtım listem zaten çok kısa ve 70+ bireylerden oluşuyor, dağıtmayı düşünmedim bile. Seneye umarım gene toplanıp yapabiliriz, ben de dağıtırım. Aşure gününü çok seviyorum, o da normale dönsün istiyorum.

Bu arada, aşure tarifini bulduğum yerde bir de kapya biberli meze tarifi var, ya lütfen yapın bunu. Tarifte jalapeno biber var, ben pek acı sevmiyorum, onsuz yaptım, öyle de nefis oldu. 

Geçen hafta kendimi biraz böyle tarif denemeye filan vermişim, iyi yapmışım aslında. 2-3 gündür ruhen içe göçmüş haldeyim, iyi-güzel-dengeli olan her şeye pamuk ipliğiyle bağlı vaziyette günü geçiriyorum. Sonu hayırlı olmuyor bu içe göçmelerin, kendimi iterek ve çekerek çıkaracağım umarım bu tatsız ruh halinden. 

Evdeki ne ölen ne kalan kauçuğu budamıştım birkaç hafta önce. Budamak gibi bir alışkanlığım yoktu, tam bir gerzek olduğum için yemyeşil dalları neden kestiğimizi anlamıyordum. Biraz youtube videosu filan izleyip ikna oldum, hem çoğaltabiliyormuşuz da kestiğimiz dallardan. 

Ana kauçuktan yeni yapraklar çıkmaya başladı, kesip suya koyduğum dallardan bazıları da köklenmeye başladı, çok seviniyorum.

Şimdi kalkıyorum masanın başından, gidip kendimi meşgul edeyim. Giderken şunu bırakayım. Manic Street Preachers'ın James Dean Bradfield'i ne güzel solo albüm çıkarıverdi. Yatıp kalkıp bu şarkıyı dinleyen barbar kocama şarkının ithaf edildiği Victor Jara'nın kim olduğunu anlattım, kızıl komünist yetiştirilme tarzımın ekmeğini yiyiyorum 41 yaşımda. 

July 17, 2020

Kitaplı Mim 8

Ay gene günler ben şaşkınlıkla etrafıma bakarken geçip gidiverdi. Hiç bozuntuya vermeden kaldığım yerden devam edeyim.

"Açık düzen kitaplık sevenlerden misiniz, yoksa camekanlı ve kapaklı kitaplıkları mı tercih edersiniz?"

Valla açık düzen seviyorum ama mecbur kaldık camekanlı kitaplık almaya. Açık raflı mutfaklara da çok özeniyorum, böyle biraz çiftlik evi havası olan. İnşaatlar yüzünden mi, konut-iş yeri dengesinin bozulduğu ve trafiğin her gün biraz daha arttığı bu zavallı mahallede oturuyor olmaktan mı bilmiyorum, bu evin tozuyla başa çıkamıyoruz. Siliyoruz, 2-3 saat içinde yine toz tabakasıyla kaplanıyor her şey. Kapaklı eşyalarla yaşamaya mecburuz bir nevi. 

Yaprak bitlerinden kurtulduk ama o arada bir kısım bitki de pert oldu. Akşamsefaları herhalde sessizce ölecek diye bekliyordum, yarısı kurudu zaten, nasıl olduysa bir adet çiçek açmış.


Bir çiçek, hiç çiçekten iyidir diye kendi avuttum. Bu yaz hiçbir şey coşmadı terasta, hepsinin bir ayağı çukurda gibi. 

Manisa'nın bir köyünden ekmek sipariş ettim, kendimi tutamadım ekmeklere bakarken, çok sipariş etmişim. Gelen bütün ekmekleri ikiye kestim, yarım yarım sarıp sarmalayıp Sevda'ya götürdüm dün. Bir süre ekmek yiyeceğiz, bilmiyorum belki Kasım'a kadar filan.

Ekmekler ve bazı haşhaşlı çörekler filan:


Anası Afyonlu barbar kocam haşhaştan nefret ediyormuş, gözlerimi devirdim. Kayınvalidem sağ olsaydı ona götürürdüm, polisiye dizi seyredip yerdik birlikte. Benim kadar düzenli Hawaii Five-O seyreden tanıdığım tek insandı. 

Sevda'dan dönerken çiçekçiye uğrayıp bir demet krizantem, bir demet de adını anında unuttuğum eflatunlu bir çiçek aldım. Aylar sonra ilk defa eve çiçek getirince moralim düzeldi. Çiçekçi abi de normalde olmadığı kadar neşeliydi, eflatunların içine biraz da beyazlarından ekledi, müesseseden.

Hava parçalı bulutlu ve serince bugün, sabah sevinerek kalktım yataktan. Pek verimli bir gün olmuyor ama en azından her şeyden nefret etmiyorum, evi yakasım yok, tam bir gerizekalı olduğum konusunda kendimle tartışmıyorum filan, gene iyi.

Geçenlerde Instagram'da görünce haberim oldu, meğer Barbara Lynn diye biri varmış! Ay o kadar beğendim ki döne döne dinliyorum:


Öbüyorum, şöyle şöyle go-go girl gibi gidiyorum:


July 1, 2020

Kitaplı Mim 2 / Yarı-vahşi Yaşam

"Kitaplığınızdaki en eski kitap hangisi, fotoğrafını da koyabilirsiniz?"

Kitap değil, ansiklopedi fasikülü:


Ve elle tutulur hiçbir sebebi yok bunların bizim evde bulunmasının. Kimse Fransızca bilmiyor, kimse ansiklopedi biriktirmiyor. 

Barbar kocam bir akşam kolunun altına sıkıştırıp getirdi, "Ay bunları aldım, neden bilmiyorum" diye. Sarıp sarmalayıp kaldırdım, bu manasız alışveriş hiç yapılmamış gibi hayatımıza devam ediyoruz. 

Terasta bir yaprak biti salgını başladı, fark etmemle yayılması bir oldu. Birkaç gün gamlı baykuş gibi oturduktan sonra internetlerden bir ev yapımı anti-yaprak biti tarif bulup yaptık. Dün akşamüstü tatbik ettim bitkilere. Rüzgâr vardı, yarısı bitkilere, yarısı kaşıma gözüme tatbik olmuş oldu. 

O arada şu ikisini gördüm patates yaprakları arasında:


Bir yandan bitler kıtır kıtır bitki göçertirken bir yandan da hayat devam ediyor, bizim içimiz öldü ama en azından uğurböcekleri kendi çaplarında parti yapıyor patateslerin arasında. Aferin uğurböcekleri, valla takdir ediyorum. 

Güvercinleri de hiçbir şey durduramıyor, yıllardır birlikte yaşadığımız için flört danslarını ezberledik. HURULULULLU GRILILILLILI HURURUURUURU, gerdanınızı öne, arkaya ve iki yana kırmanız gerekiyor; aynı anda tüylerinizi kabartıp hedefinize doğru birkaç adım atabilirsiniz. Kanatları açmak karşı tarafta beklenen etkiyi her zaman yaratmıyor, "A-aa gerizekalı?" diye uçup gidiveriyor bazen karşı taraf.

Annemlerin kargoyu hâlâ yollamadım, onlar da taktik değiştirdi bugün. İnternetleri kesilmiş ve kesinlikle ödenmemiş fatura filan olamazmış, hepsini ödemişler. Ödemedikleri Mart ayı faturasını bulup ödedim, açıldı internetleri. Hemen akabinde de son okuması yapılacak bianet yazısı yolladı babam. 

Kars Belediyesi Kooperatifi'nin peynirlerini satan Bizim Değirmen dükkanından biraz peynir sipariş ettim. Peynir, bir paket Zapatista kahvesi, az miktar Hakkari mamülü kuru fasulyeden mürekkep siparişim sanırım bugün gelecek. Deneyip yazarım bilahare, heyecanla bekliyorum bakalım. 

Dolaptan bir şeftali alayım, yazıyı okuyayım; asılacak çamaşırlar ve ütülenecek çamaşırlar var, bunlar hep var, nasıl oluyor bilmiyorum. Öbüyorum.

June 26, 2020

Patates, Kitaplar, Bir Belgesel

İklimin vurduğu, Koko'nun dadandığı ve bütün umudumu kestiğim patatesten az bir hasat yaptım. Son yazıdan bu yana geçen bir ayın en neşe dolu anlarıydı herhalde:


İşte böyle iki avuç filan kadar patates. İyice yıkadım, kabuklarını soymadım, irice olanları ikiye böldüm, ufak olanları olduğu gibi attım tavaya. Ezilmiş sarımsakla beraber tereyağında soteledim, biraz isot ve kıyılmış maydonoz koydum tavadan almadan önce. Terasta oturup yedik.

Sonradan ektiğim ikinci saksı patates daha normal gelişiyor, belki hasat daha iyi olur. 

Beş kitap okumuşum o arada, sevindim kendi kendime. 


Beşini de çeşitli sebeplerle beğendim. Çok üşeniyorum şu anda oturup beş kitap anlatmaya. Beni en şaşırtanı Uyanış oldu, 1899 senesinde bu kadar sade ve berrak yazılmış ve üstelik yayınlanmış bir kadın hikâyesi olduğu için. Kate Chopin'den hiç haberim yoktu, tanışmış oldum, çok sevindim. Hikâyenin sonunu kapak resmi olarak basan İş Bankası Kültür Yayınları'na da gözlerimi devirmek istiyorum yeri gelmişken. Okuma heyecanımı baltaladı o kapak resmi.

Beni Kör Kuyularda'yı daha ilk cümlesinde bağrıma bastım, bitirirken sessiz sessiz ağladım. Şu son yıllarda okuduğum en heyecan verici yazar Hasan Ali Toptaş. Çoktandır Goodreads'de kitaplara yıldız vermeyi bırakmıştım, sembolik bir törenle 5 yıldız verdim. Sonra kitabı okuyanların yorumlarını okudum biraz. Sonra çıt diye kapattım sayfayı. Ay hiç ilgilenmiyormuşum başka okuyucuların ne düşündüğüyle. Hasan Ali Bey'in anlattıklarını anlatış şeklinde beni çok derinden bir yerlerden yakalayan bir ritm var, o sanki tarih öncesi bir ağıtmış gibi tekrarlanan tekrarlanan tekrarlanan sözler içime işliyor. 

Mubi'de I Am Not Your Negro belgeselini seyrettim, yarı belgesel-biraz film. James Baldwin'in Amerika'da siyah bir insan olmakla ilgili fikirlerini Samuel L. Jackson seslendirmiş. (Yav neden eskisi gibi Youtube'daki "embed" kodunu yapıştıramıyorum ben buraya?)



Film 2016 yapımı ama metin olarak kullanılan Baldwin'in bitiremediği kitabı, mektupları filan 1970'lerden, gerçekten bir adım bile yol alınmamış Amerika'da. Yol almak filan istememişler. Ve James Baldwin ne kadar zeki, cesur ve orijinal bir sesmiş. 

Ergenken okumuş olmam lazım, annem çok sever çünkü, evde vardı kitapları. Hiçbir şey hatırlamıyorum, yeniden okuyayım. Geçenlerde çocukluk arkadaşımla mesajlaşıyorduk, polislerin George Floyd'u öldürmesinden hemen sonraki günlerdi. Laf arasında James Baldwin'in şu güzel fotoğrafını yolladı:


"Ben Türkiye'ye gelince rakı içip Target mağazası yakalım" yazmış, uzun zamandır burada yaşamıyor. Belki BİM'in camına tükürebiliriz alternatif olarak. Nasıl bir araya gelip rakı içeceğiz, onu da bilmiyorum zaten. Gelebilecek mi buraya, o da pek belli değil. 

Hiçbir şey belli değil, her şey havalarda uçuşuyor. Günler de öyle geçiyor, ne ev sporu kaldı ne "Aman yediğime dikkat edeyim"ler. Kilo aldım. Dün bakkaldan 3 çeşit Haribo aldım. Şeftali de aldım ama şeftali duruyor. Haribolardan yedim. 

Temmuz geldi neredeyse, naapıyorsunuz, iyi misiniz?

May 11, 2020

Hayvan Maceraları

Blogger'ı her açtığımda bir yerini değişmiş buluyorum, bugün de yeni yazı yaz şeysi değişmiş, alabildiğine tuhaf bir sayfa açıldı. Hayırlısı artık, yazıların arasını açmamak lazım olabilir.

Gene vaktimin çoğunu patatesle oturarak geçirdim. Cumartesi de sakin sakin oturuyorduk ki soldan kara bir gölge girdi kareye:


Bir miktar yaprak kıtkıtlayıp geldiği gibi gitti. Benim artık bu patatesten bir beklentim kalmadı, zaten bu sırık gibi boy hiç hayra alamet değil. 

Koko'nun vejetaryen arzuları, hayvan istilasının çok küçük bir kısmını oluşturuyor. Saksağanlar bizi iki defa soydu komşular; ilkinde gafil avlandık, ikincisi artık tamamen bizim gerzekliğimizdi. 

Bir önceki hafta, sokağa çıkma yasağı başlamadan bakkalımızı arayıp mini sipariş verdik. Domates, ekmek filan. Barbar kocama "kendini şımartmak" deyince aklına iki şey geliyor; pastırma ve antep fıstığı. Bunların da kavgası edildi tabii defalarca, şişmanlık ve sağlık perspektifi bir işe yaramayınca gürbüz bir Özal dönemi çocuğu olmakla itham ettim. Yani gerçekten 80'leri Semra Özal'ın Papatyaları gibi yaşamışlar ailece, bizim ev bir demir perde ülkesiydi, muzu yılbaşı akşamına mahsus bir meyve sanarak büyüdüm. 

"Rakı içeceğim yarın akşam, rica ederim mani olma pastırmaya" deyince sustum, 50 gramlık paket söyledi, uzlaşmış olduk bir nevi. Bir paket de antep fıstığı. Ben antep fıstığına Urfa'da alıştım, anavatanı olduğu için üç kuruş verip kiloyla alırdık, aklımız başımızdan gidene kadar yerdik. Antep fıstığına da karşıyım yani aslında. Neyse. 

Geldi siparişimiz, terasta masaya serdik her şeyi. Bazı şeyleri yıkadım, kaldırdım filan. Bazı şeyleri de bıraktık masada, sabaha kadar dursun diye. Evet, pastırmayla antep fıstıklarını da bıraktık. Evet, saksağanlar. 

Ertesi sabah kahve içip terası turlarken ayağımın altında bir şey çatırdadı. Baktım antep fıstığı kabukları; gayet nizami bir şekilde açılmış, içi yenmiş, kabuklar her yerde. Sonra paketi buldum, üzerinde 1 lira ebatlarında bir delik. Derken pastırma paketini de gördüm az ileride, yine delinmiş, ulaşabildiklerini yemişler, 2-3 parça kalmış. Valla yere çöküp güldüm, sinirlerim bozuldu. Sonra kalan pastırmaları da alabilecekleri yere bıraktım, artık ne yapayım. Kocam ise ruhen göçtü.

İkinci perde ise gene masanın üzerinde unuttuğumuz bir paket cipsle açılıyor, bu sefer fotoğraf çekmeyi akıl ettim:


Yeteri kadar lüks değil tabii cips, saksağanlarımıza layık değil. Meraktan açmışlar, beğenmeyip bırakmışlar. Cipsi de kaptırdıktan sonra kocamı sinir içinde sigara içip karşı çatıdaki saksağanlarla bakışırken yakaladım. Bu, kazanabileceğimiz bir savaş değil. Bu, saksağanların her seferinde kazanacağı bir savaş. 

Karşı binanın yangın merdivenlerini ve terasını adeta bir Çeşme beach'i gibi kullanan kedileri seyrediyorum denk geldikçe:


Kedilerin bizle bir alıp veremedikleri yok, güneşlenip gidiyorlar. Zaten büyük bir kısmı yan apartmanın arka bahçesinde ikamet ediyor; küçük evleri, mama kapları filan mevcut. 

Bir diğer hayvan da soğan saksısında beliriverdi:


Bu bizim kendi ev örümceğimiz mi yoksa yeni bir birey mi tabii anlamama imkan yok. Bizimki biraz şuursuz bir örümcekti, mutfak tarafında takılıyordu, bir anda insanın burnuna iniveriyordu tavandan sarkıttığı ağla. Sosyal bir çocuktu. Kış gelince göremez oldum eskisi kadar sık. Neyse, evde hep bir örümcek popülasyonu var zaten. İçlerinden meczup bireyler çıkınca seviniyorum, hayatımıza renk geliyor. 

Dünkü sokağa çıkma izni vesilesiyle çeşitli 65+ tanıdıklarımı aradım dün akşam, hepsi yürüyüşe çıkmış. Hızını alamayıp çok uzağa yürüyen, eve dönebilmek için otostop çekmek zorunda kalan çılgınlar. Hazır çıkmışken sosyetik şarküteriden tavuk almak isteyen, kapıyı duvar bulup bozulan gusto sahipleri. Bağışıklığı düşmesin diye yedikçe yiyen, dün güzel sokak pantolonuna giremeyince hayata küsen dertliler. "Çankaya Belediyesi çiçek dağıtacağına maske dağıtsaydı, kolonya dağıtsaydı?" diyen isyankarlar. Valla ben de çok saçma buldum o Kuğulu Park'taki çiçek dağıtımını.


Çok kalabalık, çok lüzumsuz. Sıfır sosyal mesafe, %100 halkla ilişkiler çalışması. 

Gideyim çamaşır asayım. Pazartesi pazartesi bu kadar yazmış olmam mucize bence, her gün beynimin birazı daha süngere dönüyor gibime geliyor. Geçen Cuma, iki buçuk ay sonra ilk defa Sevda'ya uğradım, kitap ve salça verip kitap ve un aldım. Konuşmayı unutmuşum.

Nasılsınız, iyi misiniz? Nasıl geçiyor günler?

May 4, 2020

Üzerime Baget Ekmek Atın, Kafamdan Aşağı Eau de Vie Dökün

Héllö. Bir hafta olmuş en son yazalı. Kompüter yokmuş gibi davrandım, önünden geçerken kafamı öte yana çevirdim, her şey beni bunalttı.

Çalışma masamdan kaçıp yemek masasına çöreklendim, uzun saatler boyu patatesle oturduk. Ben içerideyim, patates dışarıda. (Bunları da yıllarca "içerdeyim, dışardayım" diye yazdım, meğer ünlü düşmesi olmuyormuş.) (Ünlü düşmesi der demez gözümün önüne yere düşen manken/şarkıcı/aktör geliyor. Çok bir şey beklememek lazım.)

Patatesin bu kadar uzamış olmasını şüpheyle karşılıyorum, eski patates girişimlerimde daha az boy ama daha çok yaprak oluyordu. Rüzgâr da dinmek bilmediği için iki yanına destek sopası sokuşturup hafifçe bağladım patatesi. Haftalardır kesilmeyen bir rüzgâr var, o da sinirlerimi bozuyor.

Yemek masasında oturup kitap okudum. Patlamak üzereyim diye kitap şalanjıydı, iyi edebiyattı filan sallamayıp canım ne isterse onu okudum. Stephen King'in neden bilmiyorum inatla Türkçeye çevirmedikleri The Institute'unu okuyup bitirdim. Gene çocuklar var, telekinezi ve telepati var, kötü adamlar ve kadınlar var. Yarısına kadar "Ehhhh işte ne yazsa okurum zaten" diye geldim, sonra elimden bırakamadım. Stephen Bey'in sanatı da bu zaten.

Kısa bir çizgi roman sıkıştırdım hemen araya:


Fransa'da ufak bir yerde, iki 65+ erkeğin dostluğunu anlatıyor. İkisi de dul kalmış, balık tutuyorlar, beraber yemek yapıyorlar, köyün barına gidiyorlar. Derken birinin gizli gizli romantik randevulara gittiği ortaya çıkıyor, bu yaştan sonra romans ihtimaline uyanan diğerinin o rutin emekli hayatı alt üst oluyor.

Bir oturuşta okudum, Fransızlar bu çizgi roman işini çok iyi biliyor. Hem çizgileri çok beğeniyorum hem de anlatılan bu aslında sıradan hikayelerin insanı çarpıveren insancıllığını. Birkaç karede 65+ cinsi münasebet olduğunu ekleyeyim; meme filan da var. Meme de hayatın bir parçası.

Fransız kırsalıydı, bagetti, kaz ciğeriydi, baktım iyi geldi bu havalar hemen Bruno, Chief Of Police serisinin ilk kitabına başlayıverdim.

Zeynep tavsiye etmişti, iyi ki etmiş, aradığım her şeyi ve fazlasını buldum. Yine Fransa kırsalındayız, Périgord bölgesinde St. Denis kasabası. Bruno eski bir asker, şimdilerde kasabanın tek polisi. Terk edilmiş bir çiftlik evini tamir edip yerleşmiş. Sabah kalkıp kahve yapıyor, önce köpeğini, sonra tavuklarını besliyor. Sonra da işe gidiyor. Polislik pek bir şey olduğu da yok zaten, kasabanın bütün derdi Avrupa Birliği hijyen dayatmaları. Yüzlerce yıldır yaptıkları gibi yaptıkları peynirler AB kurallarına göre illegal olmuş, pazar yerini basan AB gıda müfettişleriyle savaş halindeler. İşte arada biri diğerini "Ahıra izin almadan pencere ekledi" diye şikayet ediyor, bir başka kasaba sakininin deposundan peynirleri çalınıyor filan.

Bir ibadet gibi, açılır açılmaz kasabanın kafesine koşuluyor. Küçük kahveler içiliyor, kruvasanlar, baget sandviçler yeniliyor. İlla ki bir küçük şarap içiliyor, ufak bir mangal yapılıyor. Şarap gugıllaya gugıllaya okudum; vin de noix'nın herkesin evde yaptığı ceviz şarabı olduğunu öğrendim, ceviz şarabının içine konulan eau de vie'nin üzüm dışında meyvelerle yapılan bir tür brendi olduğunu da öğrendim. Şampanya ve créme de cassis'le yapılan çok kolay ve aşırı derecede Fransız bir kokteyl öğrenip hemen bir kenara not aldım. Bruno, tereyağı ve ezilmiş sarımsakla patates kızarttı ama önce patatesleri tam 3 dakika haşladı, o yöntemi de kafama yazdım. Kitap böyle gastronomik hediyelerle dolu.

Bir yandan da güncel politika var, yakın tarih var, eski tarih var; toplumsal gerginlikler ve bürokrasi de var. Bruno'nun kendi travmalı geçmişi var. Bir polisiyeye Paleolitik mağara resimlerini, 2. Dünya Savaşı'nı, Fransa'nın Cezayir'de yediği haltları aynı anda yerleştirmeyi başarmış yazar. Bunların yanına yüzlerce yıllık Fransa-İngiltere itiş kakışını da eklemiş. Ve hiçbir şey batmıyor, merakla okunuyor. Çok güzel, esprili, düşünceli bir dili var.

İki günde bitirdim, beni ne tutuyor allahaşkına, hemen ikinci kitaba başladım. Orhan Pamuk - Benim Adım Kırmızı okuyacaktım ama biraz daha bekleyebilir. Bruno bu sefer ne yiyecek, kimin evinde kışlık şarap ve sosis yapılacak, o barakayı ve etrafındaki tarlayı kim yaktı filan, bunları merak ediyorum şu anda.

Türkçeye çevrilmemiş Bruno Chief of Police serisi, İngilizcesi mevcut. Polisiye okuyayım ama bir yandan da hafif hafif kültür yağsın üzerime istiyorsanız şiddetle tavsiye ediyorum.

Beyin hücrelerim tamamen ölmesin diye bir yandan da Edward Snowden'in kitabına başladım.


Sonra İngilizcesini bulup ondan devam etmeye karar verdim. Çeviri çok kötü olduğu için değil aslında. Kitabı "Snowden çok kolay okunan bir dille anlatmış" diye övüyorlar, Türkçesi kolay okunmuyordu. Takır takırdı biraz. Oğlan hakikaten herkesin anlayacağı gibi, konuşma diliyle, çok rahat yazmış.

Ben neden çeviri zabıtası oldum allahım? Eskiden böyle değildi, bu son yıllarda ben mi delirdim yoksa çeviriler mi gittikçe kötüleşiyor? Geçenlerde bir roman okurken gözlerimi devirmekten kör oldum, çevirmen günlük dilde sık kullanılan kalıpları, deyimleri filan olduğu gibi alıp kelime kelime Türkçeye çevirmişti. Baktım o yazarın yeni kitabını da aynı insan çevirmiş, neşeyle basmışlar, satışa çıkmış. Bende bir manyaklık var herhalde, ne bileyim.

Neyse. Şimdi gideyim, geri geldiğimde çeşitli hayvan hikâyeleri anlatacağım ve inanmazsınız köpekli hikâyeler değil.

April 20, 2020

Evde Toprak, Onur, Yaşam 19 / Kokomo, Sürünüyorum, Le Hanım

Çiçekçiye gidemiyorum, barbar kocamın dünkü budama histerisinden arta kalanlarla idare edeceğim.

Ne yaptığını bildiğini hiç sanmıyorum; sinir içinde dal kesiyordu, gübre döküyordu, yanaşıp bir şey de diyemedim. Umarım canına kastetmemiştir gariban bitkilerimizin.

Ben de akşamsefası tohumlarını ektim. Bir paket de petunya tohumu buldum çekmecede, şu yapımarketlerde filan satılanlardan. Onları da ektim, bilmiyorum çıkar mı. Başka bir boş saksıya da arpa ektim, köpenkler arada yiyiyor. Toprak bitti bunları yapınca, aslında tam bu aralar seraya gidip çiçek ve toprak alırdık her sene. Bu sene elimizdekilerle idare edeceğiz.

Patatesi ve sardunyayı terasa çıkardım ama şüpheler içindeyim, belki de erken daha. Domates ve biber ekeyim diye heyecanlandım, geç kalmışım. Geçen ay çimlendirmeye başlamam lazımdı evin içinde. Gene de içimden "Ay belki olur?!" diye biber ekmek geçiyor, bunu bir düşüneyim.

Benim gariban çabalarım bir yana, memleketimizde bir Çiftçiler Sendikası varmış. Sabah internetlerde dolanırken rastladım, 17 Nisan Dünya Çiftçilerinin Mücadele Günü vesilesiyle bir mektup yayınlamışlar. Mektup şurada. Büyük şirketlere ve zincir marketlere karşı yerel köylü kooperatiflerini, küçük üreticiyi, komşumuzu ve yerel tohumları desteklemeye çağıran mektup, "Toprak, Onur, Yaşam!" diye bitiyor. Gerçekten topraktan ve sudan daha önemli bir meselemiz yok bence de.

Bir arkadaşım şunu paylaşmış:


Ay çok da severim, acayip eski arkadaşım, nasıl güzel dans eder, şu anda görsem Dirty Dancing usulü koşarak atlarım, havada tutar. Fakat külliyen yalan şu paylaştığı şey.

Hiçbir şey durmadı, tüketim tam gaz devam ediyor, normale filan dönmedik. Tam tersi normalden gittikçe uzaklaşıyoruz. Bütün lüzumsuz tüketimimiz kargo çalışanlarının, Getirci ve Bana Bi'ci kurye çocukların üzerine çökmüş vaziyette. Evden çıkmayan kesim alıştığı gibi yaşamaya devam edebilsin diye daha çeşit çeşir Getir Metir çıkacak ortaya. Kapitalizm çünkü, yeter ki biz para harcayalım. O avmleri yarın açsalar tıklım tıklım dolar hepsi, allahaşkına dolmaz mı?

Ama işte oturup düşünmek için bir fırsat bu. En azından çocuklarımıza bir şey anlatmak için bir fırsat. Ada'ya (kendim doğurmuş olsam bu kadar sevmeyebilirdim, yakın arkadaşımın kızı) daha ilk günlerde anlattık, sen evdesin ama çalışanlar var, bir düşün gerçekten neye ihtiyacın var diye. Eşya taşımaktan canı çıkmış bir kargo çalışanını görüp de anlamasına gerek kalmadı, anladı ne dediğimizi. Şimdi can sıkıntısından her gün online alışveriş yapan sınıf arkadaşlarını dehşetle izliyor. Bizimki de gayet giyinsin etsin, makyaj malzemesi alsın, dışarı çıksın filan bir kız çocuğu. Üstelik hiçbirimizden korktuğu da yok, biz başardıysak herkes başarabilir. En son alabaş turp almak için çıktı dışarı ahhahhha ay allahım, Zara'dan kurtardık ama nasıl oldu bilmiyorum turp hayatının başköşesine oturdu çocuğun.

Hazır buralara gelmişken iki şey soracağım. Ayrancı-Cinnah-Tunalı civarında gidip alacağım ya da kendileri eve giderken bize de bırakacak kahveci var mı bildiğiniz? Çekirdek kahve, herhangi bir tür olur. Yeter ki kargoya vermesinler.

İkinci soru da bunun aynısı ama sebze, meyve ve süt ürünleri için. İstanbul civarındaki bazı çiftlikler gibi tarikata dönüşmemiş, makul fiyatlı, gerçekten kendi ekip biçen küçük üretici biliyor musunuz Ankara'da?

Ne zamandır Mansur Bey'den bahsetmedik, Mansur Bey'den bahsedeyim çünkü Mansur Bey ne yapması gerektiğini biliyor:


Ankara'da oturuyorsunuz ve çölyaklı mısınız? Onu da düşünüyor:


Müzikli şalanjın dünkü ve bugünkü maddelerini de yapıvereyim. Sahilde dinlenecek bir şarkıya tabii ki Akdeniz Akşamları yazmak istiyorum ama Saçaklı yazdı geçenlerde, o yüzden ikinci tercihimi bırakıyorum:



İç Anadolu'da yaşıyoruz, sahil filan gördüğümüz yok. Bana daha ziyade yaz akşamüstlerini hatırlatıyor Kokomo. Terası yıkamışız, parmak arası terlikler, masaya sürahiyle içecek taşıyorum, bardaklara kağıt şemsiye sokuşturuyorum, güneş kıpkırmızı batıyor.

Bütün gün aklıma takılan bir şarkı. Sabah uyanır uyanmaz kafamda çalmaya başlayan ve bütün gün kurtulamadığım bir grup şarkı var, biri şu:



Bir diğeri de şu:



İzzet Altınmeşe'yi de seviyorum ama bunu Grup Yorum daha güzel icra ediyor.

Özgür şarkılar ve özgür topraklar dileğiyle olduğum yerde tek kişilik küçük bir halaya giriyorum, çabucak öberek gidiyorum.

April 8, 2020

Evde Kültür 13 / Fırtınalar

Filtre basayım derken köpeği görünmez etmişim. Kara köpek laneti diye bir şey var komşular, carıl carıl güneşin altında durmaları lazım, aksi takdirde görünmüyor bunlar. Instagram'da filan ekmeğini yemek mümkün olmuyor pek.

Ayrıca halis muhlis sokak köpeği olan bu çoraplı bireyin öğlen uykusuna duble yastıkla yatıyor olmasına dikkatinizi çekmek isterim. Rüzgârda sallanan yapraklara varana kadar havlıyor, kesinlikle laftan anlamıyor, sevgi göstereyim diye alnıma tokat atıyor, tam bir hödük. Ama duble yastık.

Annemlerin yanına Urla'ya gidince bulduğu her fırsatta evden de kaçıyor. Nerede buluyorum peki ayıyı? Mahallenin çöp konteynırlarının önünde. Bir ölü güvercin macerası yaşamışlığımız var ki içimden anlatmak gelmiyor. Tam bir ölü güvercin de değil, bir ölü güvercinin yarısı. Ohhh yarabbi, neyse, kapatıyorum bu konuyu. Köpenkli hayat sürprizlerle dolu. Hayatta iyi sürprizler var, kötü sürprizler var.

Patatesler büyüyor:


Bir adet güzel pembe çiçek yakaladım sabah evi turlarken:


İki adet online aktivite gördüm, onları haber vereyim. Biri Yaşar Kemal belgeseli, 10 Nisan Cuma 22:30'da, İBB Kültür Sanat Youtube hesabında:


Başka Sinema mıydı hatırlamıyorum, bir yerlerde gösterimi vardı, gidip görememiştim. İnce Memed'i okumaya niyetliyim ne zamandır, "söylemeye utandığım şeyler" listesi yapsam ilk sıralara şunu yazardım: Hiç Yaşar Kemal okumadım.

Bir de Bocelli konseri var, gene Youtube'da, 12 Nisan Pazar günü, bizim saatimizle 20:00'da.


Şuraya tıklayarak gidebilirsiniz, hatırlatıcı koyabilirsiniz kendinize. Duomo'da olacakmış konser, sadece Bocelli ve müzisyenler olacakmış katedralin içinde. Pazar günü Paskalya, konserde en azından bir Ave Maria filan olacaktır kesin. İnananların Paskalyasını, inanmayanların ve kurumsal dinlere gıcığı olanların da ilkbaharını kutluyorum. Sabah Sevda'ya konseri haber verirken Bocelli'ye "Botticelli" demiş olduğumu da ekleyeyim. Neyse, en azından ikisi de İtalyan diyerek bu konuyu da kapatıyorum.

Müzikli şalanj için dinlemeye utandığım bir şarkı bırakacağım buraya. Gene barbar kocama sordum, "Model-Pembe Mezarlık" dedi. Valla onun adına ben de utandım. Benimki de bu aşağıdaki:



Yine evde müzik dinlediğimiz bir gece çalıvermiştim bunu, baştan sona ezbere eşlik edince kocam kafamın içinin tam bir çöplük olduğunu beyan etmişti. Ay üstüme kürekle 90'lar atın, fırtınağğğğlar koparsa kopsuuuğğğn, sürüklesiiin ikiğğmiziiii! Berke Hürcan ne yapıyor diye gugıllamaya gidiyorum, öbüyorum.

April 1, 2020

Ev Köpeği 8 / Going To California

Dün evi süpüreceğime aklıma gelen başka her şeyi yaptım. Kudi'nin fotoğraflarını çektim mesela:



Soğan ektim.


Niye bu evde her şey yeşillenip ağaç olmaya çalışıyor diye merak ediyor olabilirsiniz. Ben de merak ediyorum. Mutfak kör edici seviyede güneş alıyor, belki o yüzdendir. Önümüzdeki günlerde yeşerecek diğer soğanları da saksıdaki boşluklara sokuşturacağım.

Öneri Makinesi'nin müzikli şalanjında bugün iyi bir zevkimiz olduğunu kanıtlayan bir şarkı paylaşıyoruz.

İyi bir müzik zevkim olduğunu düşünmüyorum ama duyunca gözlerimi devirdiğim çok şarkı var. Bu duyunca gözlerimi devirdiğim şarkıları da zaten hep barbar kocam dinliyor. Evanescence mesela, 2000'lerin başında patlak vermişti, orada kalması gerekirken kocam sayesinde 2020'ye kadar taşındı o ergen Amerikan çomarı müzik.

Gene de kocama sordum, "Karım da şu şarkıyı sever, ne zevkli kadın" diyeceği şarkı hangisi diye, Pearl Jam - Jeremy dedi. Tabii ki onun ne dediğinin bir önemi yok, şu aşağıdakini bırakıp gidiyorum. Müzik zevki dediğimiz şeyin büyük bir kısmı, oturup eskiden neler varmış diye karıştırmakla oluşuyor bence.



Gideyim bir şeylerle meşgul olayım. Neler o şeyler? Bilmiyorum.


March 28, 2020

Ev Fesleğeni 4 / Müzikli Yeni Bir Şalanj

Fesleğen çiçek açtı. Herhalde açmaması daha iyiydi. Bunu üstten üstten keserek kullanmak gerekiyormuş, daha çok yaprak vermeye teşvik ediyormuş. O kadar az kestim ki yukarıdan, alt taraflar kelleşti, tepede de çiçekler açtı.

Ne bileyim, alırken "Oooo her şeylere koyarım ben şimdi fesleğen!" diye coşmuştum. Birkaç kere makarna sosuna koymak aklıma geldi, birkaç kere de evdeki kokteyl denemelerimde kullandım. O arada uzadı da uzadı dalları, kelleşti fesleğen.

Neyse şimdi ağlayamayacağım fesleğene, canı nasıl istiyorsa öyle yapsın. Fakat bir küçük mutfak bahçesi, valla hep hayallerimi süslüyor. Nane, dereotu filan. Belki kalkışırım o işe, yenilen bahçıvan güreşe doymazmış meh mehhehe.

Belki de benim gibi hem devamlı yenilen hem de öldür allah öğrenmemekte ısrarcı bahçıvanların marketten kurutulmuş yeşillik alması gerekiyordur. Bilemiyorum.

Zihnin Arka Sokakları bahsedince görüp Ryu Murakami (O Murakami değilmiş bu, Ryu Bey başka bir Murakami) aldım bir adet, zaten sadece bir kitabının baskısı var. Gecenin Dibi, cinayetli gerilimli filan bir roman, Tokyo'nun tuhaf bir şekilde turistik de olan arka sokaklarında geçiyor. Arka sokaklardan kastım fahişeler, barlar, pavyonlar. Neyse, dün gece yatmadan Zihnin Arka Sokakları'na "Yeaa o kadar da korkunçlu değilmiş pfff" gibi bir yorum yazdım. Yatağa gidip kaldığım yerden okumaya başlamamla ortalığın kan gölüne dönmesi bir oldu. Sırf kan gölü de değil tabii, yoksa neler okuduk bunca sene, Ryu Bey'de insanın içini öldüren tuhaf detaylar da var.

Bitirince şuna başlayacağım galiba:


Valla benim hiç haberim yoktu bu seriden, Patrick Rothfuss'un Kralkatili Güncesi serisini sevince Sevda bunu da sevebileceğimi söyledi. Ay ben seviyorum ya fantezi, yeter ki iyi yazılmış olsun.

Kralkatili Güncesi serisi dediğim de, ilk kitabı okudum, ikinciyi mümkün olduğunca geç okuyacağım çünkü Rothfuss üçüncü kitabı bir türlü bitirmiyor. 10 sene olmuş ikinci kitap çıkalı, insanlar düzenli olarak isyan ediyor.

O arada bir ikibuçukuncu kitap çıktı, Sessizliğin Müziği diye. Valla bir kızcağız kanallarda tünellerde koşturup duruyordu, 200 sayfa bile değildi ama saçlarıma aklar düştü bitireceğim diye. Anladım kitaptaki sanatı fakat beklentim bambaşkaydı.

Sabah 1 yumurta haşladım. Salgın ve karantina koşullarına göre davranarak az bir peynir, az kızarmış ekmek ve 1 adet salatalıkla kahvaltı ettim. Günün geri kalanı için kısır var (gene kısır), biraz kek var, bir de fırında yulaflı-peynirli fit tuzlu kekimsi bir şey pişirdim. Şahsım için yaptığım yarım şişe beyaz şaraptan sangria var bir de. Valla içeceğim onu akşama.

İlginç bir şekilde yaşamayı sürdüren sardunyamı da koyayım şuraya:


Dışarı çıkınca daha mutlu bir sardunya oluyor. O mutlu olunca ben de mutlu oluyorum.

Yazıyı yollayıp blogları dolanırken pek kıymetli komşum Öneri Makinesi'nin 30 günlük müzikli bir challenge tertip ettiğini gördüm. Şuradan okuyabilirsiniz detayları. Bir kural yok, 30 maddeye karşılık gelen şarkılar düşünmemiz icap ediyor. Her gün bir tane de yapabiliriz, beşer beşer de, bir seferde otuzunu da. Nasıl isterseniz.

Hem haber vermiş olayım, hem de ilk günün şarkısını bırakayım. Şalanjın 1. günü için, "Bu ay keşfettiğin bir şarkı" paylaşıyoruz.

Koskoca Chet Baker'ı "keşfettim" yazmanın derin saçmalığı içine düştüm şu anda ahhahhha! Dün şuursuzca Spotify dinlerken denk geldim, kendi söylüyor, çok güzel.



Öberek gidiyorum, itss olveyssss yuuuu ♥

March 25, 2020

Evden Bildiriyorum 1

Sabah kalkıp iki saat ortalıkta dolaştıktan sonra nihayet kendimi spora ikna edebildim. Matın üzerine yatar yatmaz Kudi kendini koltuktan atıp yanımda bitiverdi, "Ay kadına bir şeyler oluyor?!" diye. Yüzündeki endişeye dikkatinizi çekmek isterim.

Zaten bu evde bana bir şey olacak diye endişelenen tek birey Kudi. Zeki bir köpek olduğunu söyleyemem, laftan da anlamıyor pek. Fakat endişeleniyor hayvan ya, ne isterim başka? Bir şey istemem. Ayakları da puantiyeli üstelik.

Kısa ve öz bir skype buluşması yaptık. Babam aradı, onunla da konuştum. Günün ilerleyen saatlerinde biraz da sağa sola laf atarsam sosyalleşme şeyimi doldururum.

Gene evi süpürmem lazım. Çünkü köpek tüyü. Çünkü kentsel dönüşüm inşaatı tozu. İnşaatlar devam ediyor tam gaz, corona morona dinlemedi müteahhit kısmı. Bir şey de diyemiyorum, yevmiyeyle çalışan insan çalışmazsa nasıl geçinecek? Hangi müteahhit kalkıp ustalara ve işçilere "Eve gidin, yevmiyenizi kesmeden ödeyeceğim salgın bitene kadar" der? Salgın da sınıfsal vuruyor diye okudum bir yerlerde, öyle hakikaten. O "Sakin ol champ, evdeyim"e sinirlenmediniz mi? Ben çok sinirlendim.

Kendi 65+ karantinacılarımın ev telefonu bozulmuş, iki gündür arıza kaydı oluşturmaya çalışıyorum, olmadı bir türlü. Yani ne yapacaklar ev telefonunu gerçekten bilmiyorum ama zaten sinir içinde oturuyorlar, babam taktı bozuk ev telefonuna. Urla'ya ilk gidişimde söküp atsam mı o ev telefonunu? Sökemem, bankaları filan oradan arıyorlar. Çünkü cep telefonunun klavyesini açıp şunun için 1'i, bunun için 2'yi tuşlamayı filan beceremiyorlar. Önemsiz dertler böyle böyle birikmeye başlıyor komşular.

Patatesi ektim o arada.


Kuru soğanların altında kalıp kendini unutturan bu patatesi ortadan ikiye böldüm. Saksının yarısına kadar filan toprak doldurdum. Sıkıştırmadım toprağı, kendi haline bıraktım, yavru patatesler büyüyecek yer istermiş çünkü. Tomurcukları yukarı bakacak şekilde yerleştirdim patates parçalarını toprağa. Üzerine biraz daha toprak döktüm ama bütün saksıyı dolduracak kadar değil, saksının 3/4'ünü doldurmuş oldum yani toprakla.

Bir süre sonra yeşil yapraklar çıkmaya başlayacak (umarım yani), yapraklar ve dallar uzadıkça azar azar toprak ekleyeceğim.

Her gün abartmadan sulayacağım. Havalar iyice ısınsın, terasa taşıyacağım.

Bunlar oldu son 24 saatte. Siz naaptınız, iyi misiniz? Şimdilik öbüyorum, yarın görüşürüz ♥

November 6, 2019

Öldürmeyen Allah Öldürmüyor

Yucca ya da yukka ya da yuka, ne yaptığını bilen insanlar tarafından bakılıp büyütülünce bu yandaki gibi görünüyor. Anavatanı Amerika, Karayipler filanmış; dünyanın geri kalanında da kendi halinde bir salon bitkisi olarak seviliyor.

Bizim eve nasıl girdi hatırlamıyorum. Ben almamışımdır gibi geliyor. Ben bir kauçuk almıştım, onun da başına gelmeyen kalmadı tabii. Yuccayı herhalde barbar kocam evliliğimizin ilk yıllarında neşe ve umutla alıp eve getirdi. Ben allah bilir kendimden emin atıp tutuyordum bitkiler hakkında, ne bilsin adam benim dolandırıcı olduğumu.

Neyse, bizim yucca bir kalın gövdeden yukarı uzayan üç daldan oluşuyor. İlk birkaç sene olduğu gibi durdu, sonra yana doğru eğilmeye başladı. Saksısını büyüttük, bir süre iyi gitti, derken gene yamuldu. Gövdesi inceldi, yapraklarına mutsuzluktan bir haller oldu. Birkaç sene önce bizim eve tadilata gelen abilerden biri sağına soluna sopalar sokmuş, iple bağlamış. Önce işe yaradı abinin müdahalesi, sonra gene yana kaykıldı.

Nihayet geçen bahar havalar biraz ısınınca kucakladığım gibi terasa attım ben bunu. Zaten dallardan biri tamamen ölmüştü, öbür iki dalın uç taraflarındaki canlı kısımları kestim, başka bir saksıya soktum. Ve işe yaradı:


Yeni yapraklar çıktı, büyüyor bu iki dal. Eski saksı çok büyüktü, feci yer kaplıyordu, bu daha başa çıkılabilir ebatta bir saksı diye sevindim. Biraz kafam çalışsaydı eğer, terastaki yucca kalıntısını çöpe atar, hayatıma bu yeni yucca girişimiyle devam ederdim. Atmadım tabii ki çöpe möpe, bütün yazı terasta geçirdi bir ölü yucca abidesi olarak.

Ağustos filandı, ellerime arkama bağlamış terası teftiş ederken ölü dalın üzerinde yaprak gördüm. Küçücük bir yeşil yaprak, o ölü sandığım dalın üzerinde pıtrak verivermiş. Mecburen o dalı da makul bir yerinden kesip başka bir saksıya sokuşturdum. O da tuttu, bakınız:


Peki bu defa terastaki kalıntıyı attım mı? Hayır.

Birkaç hafta önce dehşetle farkettim ki "Artık geriye kalanı kesin ölü" dediğim dallardan yemyeşil yapraklar fırlamış:


Sadece dallardan değil kökünün sağından solundan da yeni yapraklar çıkıyor:


Hava soğudu, üzerinde can olan bu gerizekalıyı nasıl bırakayım terasta, gene kucaklayıp gerisin geri içeri taşıdım. Bir yuccadan üç yucca çıkarmayı bu şekilde başardım komşular. Şimdi artık her yer yucca.

Keşke bize bitki satmasalar, çiçekçilerin ve seraların camlarına fotoğrafımızı assalar "Aranıyor" ilanları gibi, kara listelere girsek.

Annem gelir de okursa bunu, hiç üşenmeden arayacaklar beni babamla beraber ve nasıl da pazara ıspanak almaya yollanıp eve rokayla döndüğümü bininci kere anlatıp gülecekler. Bazen sırf gülmek için çocuk yaptıklarını düşünüyorum. Kısmen hak da veriyorum, insan dalga geçmeyecekse neden uğraşsın çocuk denen canavarla.

Çiçek eken ellerinizden, şunu okurken devirdiğiniz gözlerinizden öberek gidiyorum.

October 15, 2019

Ev Hali, Gitmediğim Bir Kahire Gezisi

Çeviri hafta sonuna kalmadı, çarşamba-perşembe yaptım. Cumayı da sağını solunu düzelterek geçirdim. Gene bu proje kapsamında ama daha uzun bir metni işinin ehli filolog bir arkadaşımız çevirdi. Oturup onu da okudum, neyi nasıl yapmış öğreneyim diye. Benim "olağandışı bir durum" dediğime "istisnai bir durum" demiş, kıskançlık içinde hemen kendi metnimdekini de değiştirdim "istisnai" olarak. Daha iyi veriyordu anlamı çünkü.

Aşk merdivenini de astık. Burası mutfak ve terasın bir araya gelip coştuğu bir köşe, burada sigara içiyoruz, bir bar ambiyansı oluyor. Aslında taburenin orada durup çeksem daha iyi olurdu ama o zaman da o tarafta kuruyan çamaşırlar, ütü masası, çamaşır sepeti, boş saksı tepeleri filan çıkacaktı fonda.

Neden terasta kurutmuyorsun çamaşırları diye sorabilirsiniz. Kurutuyordum eskiden. Dört bir yanımızda inşaat yoktu o zaman. Toz yağıyor şimdi. Yani şöyle açıklamaya çalışayım toz yağmurunu; gece kitabımı başucuma koyup yatıyorum, ertesi gece yeniden elime aldığımda üstü tozla kaplanmış oluyor. Gözlüklerim tozla kaplanıyor, masa tozla kaplanıyor.

Kamyonlar geliyor, kepçeler gidiyor, gece saat 1'de beton dökmeye başlıyorlar, gün boyu beton kırıyorlar. Evin üzerinden dev vinç geçiyor, gölgesi üstümüze düşüyor. Biz buraya eski mahalle, sakin mahalle, bahçesi ağaçlı apartmanlar diye gelmiştik. Bu ülke kimseye böyle şeylerin garantisini vermiyor, tamamen bizim gerzekliğimiz tabii. Sakin mahalle dev bir inşaat lunaparkına dönüştü, cam önlerinde saksılar olan apartmanları yıkıp aynayla kaplı beyaz eşya gibi şeyler dikiyorlar. Arada kalan boşlukları da kahveciler, yogacılar, seramik atölyeleri, şifa atölyeleri, hipster unlu mamüller dükkanları dolduruyor.

Köpekler havlayınca eskiden koştur koştur gider içeri sokardım, artık pek koşmuyorum. Kepçeye havlıyorlar çünkü, ne yapayım. Ben de havlamak istiyorum kepçeye, havlayamıyorum. Vincin ucuna koca bir leğen gibi bir şey takmışlar, içinde iki işçi abi ayakta duruyor, inşaatın zemininden çatısına çıkarken bizim terasın önünden geçiyor abiler endüstriyel leğenle. O kadar şaşırdı ki ayı çocuklarım, abilere havlayamadılar. Abiler bize, biz abilere baktık sessizlik içinde. Sonra vinç bir yumuşak kavis verdi leğene, abiler inecekleri yere doğru uzaklaştı.

Saat 15:00. Şimdi kalksam yemek yaparım, 3-5 gömlek ütülerim, yıkanıp giyinirim filan. Akşamüstü köpekleri veterinere götüreceğiz. Aslında sadece Koko'nun gitmesi gerekiyor ama onu alıp Kudi'yi evde bırakınca o dünya tatlısı, kalender köpeğin içinden bir canavar çıkıyor. "NEREYAAAA GİDİYOSUNUAAAZZ? BEEEN? BEEEEEN?!!!? HAAAAOOOOOUUUUUĞĞĞĞ!!!!" O yüzden o da giyinip kuşanıp veterinerin önünde oturmaya gelecek bizimle.

Giderken şu yazıyı bırakayım, 40 sene öncesinden bir baba-kız seyahat macerası. Şam'dan karayoluyla geze geze Bağdat'a gidilebilen günleri bir daha ne zaman görürüz bilmiyorum.

http://bianet.org/biamag/yasam/214323-turgut-bey-ve-kizlarinin-sira-disi-kahire-gezisi

Yazıyı babam yazdı, o korkunç amatör harita benim eserim. Valla çok sıkışık zamana geldi, elimden o kadar geldi. Zaten sayfaya koyarlarken bir de iki yana doğru uzamış coğrafya, görünce gözüm seğirdi.

Yazının sonunda Cem Akaş'ın Sevil Yurdakul yazısına bir link var, uzunca bir yazı. Ne hoş, ne ilginç bir kadınmış Sevil Hanım, onu da okumanızı tavsiye ediyorum naçizane.

Öberek gidiyorum, iyi günler diliyorum.

October 8, 2019

Aşk Merdiveni

Dün pastanenin yanındaki markette gördünce dayanamadım aldım. Aşk merdiveni, umarım bitli değilsindir. Biraz baktım yaprak diplerine filan ama emin olamadım.

Tavana bir çengel çakıp asmak istiyorum bu saksıyı çünkü evde kıpırdayacak yer kalmadı. Bunu böyle tabureyle burada bıraksam, fotoğrafta görünmeyen dolabın kapağını açıp içinden tencere alamam.

Çengel mengel için barbar kocamı beklemem gerekiyor, evdeki matkabı alıp ofise götürdü. Matkabın evden çıkmasına izin vermeyin komşular, geri gelen bir şey değil. Matkap bir, cam kap iki.

O üç-beş yazı aşağıda bahsettiğim, ofise kahve götürsün diye aldığım cam kapları en son ne zaman gördüm hatırlamıyorum. Eskisi gibi küçük plastik torbalara koyuyorum sabahları çektiğim kahveyi. Ama tuhaf bir şekilde dün akşam onlarca kahve torbasıyla geldi eve. "Bunları getirdin, cam kapları neden getirmiyorsun?" diyemedim. "Naapıcaz bu kullanılmış torbaları?" da diyemedim. Sevinmemi bekler gibi bakıyordu yüzüme.

Ay bir takım kitaplar okudum buralara gelmezken, nihayet bir Hasan Ali Toptaş okudum mesela, artık utanç verici bir hal almıştı hiç okumamış olmam. Gölgesizler ne acayip bir kitapmış! Başlamadan önce bozkır mozkır bekliyordum, toz içinde kasaba, hiçbir şey olmuyor, buhran, cami minaresi filan. Geldi mi gözünüzün önüne? Var öyle romanlar, siz metafor fırtınasında ilerlemeye çalışırken giyilmiş erkek çorapları uçarak gelip yüzünüze çarpıyor.

Hasan Ali Bey bambaşka biriymiş, bir kitabı okuduğuma en son ne zaman bu kadar sevindim bilmiyorum. İnsanlar kayboldu, insanlar geri geldi, yoklukları da zaman ve mekanda yer kaplıyordu, ay gerçekten nefisti kitap.

Öyküleri ve polisiyeleri bir kenara ayırırsak, bu sene okuduğum ve beni çok etkileyen iki kitap oldu. Biri Gölgesizler, diğeri de Biberyan'ın Karıncaların Günbatımı. Karıncaların Günbatımı'nı Sevda ağlayarak okudu, annem sevemedi mesela. Gölgesizler'i de annem çok beğenerek okumuştu, Sevda herhalde bir tane daha Hasan Ali Toptaş okumaz. Birbirlerine benzeyen iki kadın annem ve Sevda, o yüzden onları örnek veriyorum. Kitap tavsiyesi zor bir iş.

Gideyim faydalı bir şeyler bulayım yapacak, çiçekleri sulayayım, pilav yapayım. Çamaşır asıp kitap okuyayım. Çeviri bugün de gelmedi, herhalde hafta sonumu rezil etmeyi planlıyorlar. Ellerinize krem sürün çatlamasın, boynunuza bir eşarp sarıverin komşular, nezle grip havaları bunlar. Öbtüm.

June 27, 2018

Kabak

Ay biraz Twitter'a bakayım dedim, kavga gürültü bitmediği gibi daha da alevlenmiş. Çünkü insanlar çok haklı, bir açıklama bekliyorlar. Elle tutulur bir açıklama yapılmadığı gibi, "Parti içi konular sosyal medyada konuşulmaz bir, şöyle şöyle yapılmaz iki..." ayarında tweet atıyor CHPliler. Canan Kaftancıoğlu yazmış bunu, insanlar da doğal olarak "Biz sizin maaşlı çalışanınız mıyız? Orası ülkü ocağı mı?" diye cevap yazmışlar. Ben de ekleyeyim, kimse size mecbur değil; bu biiir, bu ikiii diye akıl öğretmek yangına benzin dökmenin yanında ayıp da. Akp'nin Gezi Direnişi'ni anlamadığı filan söylenir ya, bence Akp gayet iyi anladı, esas muhalefet bir bok anlamamış ki kendini "hesap sorulamaz" filan zannediyor.

"Ben neden seçim gecesi yanlış yönlendirdim? Biz neden bir işi düzgün yapamıyoruz?" diye kendini eleştireceğine biiir, ikiii. Maşallah. Kendi kendinize konuşun parti içinde o zaman, ne diyelim. Hiçbir şeye üzülmüyorum, sabahlara kadar tutanak peşinde koşturanlara, çuval taşıyanlara, Urfa'da tekme tokat dövülüp canını zor kurtaranlara üzülüyorum. Gene sosyal medyada okudum, bir gönüllüyü kurtarmak için okulun ikinci katının camını kırmışlar dışarıdan, demirleri eğmişler, gönüllüyü çekip almışlar, götürüp evlerinde saklamışlar. Urfa burası, tahayyül edebiliyor musunuz yaşananı? Benim oy kullandığım okulda gönüllüler hep 18-20 yaşlarındaydı, o çocuklardan utansınlar bari.

Ben bunları yazarken Adil Seçim Platformu açıklama yapıp özür dilemiş, gönüllülere teşekkür etmiş. Bir ufak medeniyet kırıntısı da yani şu saatten sonra bir faydası yok.

Efendim, Ankara'da yaz mevsiminde çatı katları öğlen bir saate kadar serinliğini muhafaza ediyor, ondan sonra fırın gibi yanmaya başlıyor. Fırın saatine geldik, ben yazdıkça ev ısınıyor, ev ısındıkça benim kafam ısınıyor, bu sebeple zaten beyhude olan bu seçim lakırdısını burada kesiyorum biiir, ahhahhahha g.tüm ikiii.

Ya valla gerçekten, kime bakıp da "Aaa ne akıllı kadın, aaa ne iyi konuşuyor adam!" dediysem elimde kaldı. Ne varsa arkadaşlarımda var, yahu ta Almanya'dan balkabağı tohumu gönderdi Itır, ektim. Her gün biraz büyüyor kabaklar, saksıların karşısına Orta Doğu usulü çömüp seyrediyorum. Bu yazı kabaklar domine ediyor, benim de akıl sağlığıma iyi geliyor. Çünkü su veriyorsun, güneş alıyor ve büyüyor kabak; bu sadelik dünyanın en güzel şeyi.

Kabaklar:


Dayanamadım, klimayı açtım çünkü zaten ne önemi var? Bugün marketten plastik torba da aldım, öyle bir "yansın dünya" histerisi yaşıyorum, allahtan çapım bu.

Dün ütü yaparken ÇOOAATIR diye kıvılcımlar çıktı ütüden, ben bir yana, köpekler bir yana kaçıştık. Sinsi bir evlat olduğum için annemler taşınırken ütülerini gasp etmiştim. Gasp ütüsüyle kaldığım yerden devam edeyim, iki avuç taze fasulye aldım, onları pişireyim. Sonra çıkar kabaklara bakarım.

Ay şuna güldüm acı acı, bilmiyorum size de komik gelir mi?


Acı acı gülmelerin doğduğu topraklardan size selam, size selaam getirmişem diyerek satırlarıma son veriyorum, küçüklerin ellerinden, büyüklerin alınlarından öberek gidiyorum.

March 28, 2015

Uzman Kadromuzla Abesle İştigalde Rakip Tanımıyoruz

Maceralarla dolu hayatımın detaylarından mahrum kalmayın diye yazayım dedim. Yalnız hava o kadar kapalı ki burada, tam şu sabah uyanınca kalkıp ışığı açtığınız günlerden. Neyse yani, ben de zaten böyle içine kapanık biriyim. (Tam olarak da değilim, hayatımı öğrencilikle geçirdiğim için oradan kalan belli bir yavşaklık, bir sinsilik de var.)

İnanılmaz derecede işsiz güçsüz olduğum için ve bitki öldürmekten sıtkım sıyrıldığından gidip şu aşağıdakine kaydımı yaptırdım.


Park ve Bahçeler Müdürlüğü'ne gittim, genç bir çalışan kaydımı yaptı. Bir ara "Siz... hmm... evet..." dedi bilgisayar ekranına bakarak "En genç ben miyim?" diye sordum, 30 yaş civarı bir kişi daha varmış, yaş ortalaması 70'miş. İnsan tabii hemen "Ayyy tonton amcalar, teyzeler mih mih mih" diye geçiriyor içinden, değil mi?

Değil. Yıllardır bu ilçe sakiniyim, tonton sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Her türlü rekabete, bıyık altından gülmelere falan hazırım; yıllarca kazılarda çalıştım, her kazıda aşçının kankasıydım, şoförün yancısıydım; o sertifikayı almaya geliyorum çakma tontonlar, ayağınızı denk alın!

Dersler 27 Nisan'da başlıyor, her şey hafta içi olduğu için uzun uzun yazmayayım buraya, merak eden olursa seve seve anlatırım.

Geçen günkü yere yapışmamdan geriye herhangi bir yara bere kalmadı, Kudi'yle de aramız düzeldi. Ya da ben öyle zannediyorum. Dün annemle verdiği pozlar biraz sinirimi bozdu.


Gülleri ben ekledim; nikahına çağır beni sevgilim, istersen şahidin olurum senin.

Şöyle içten pazarlıklı, her gün düzenli olarak dünyayı ele geçirme planları yapan bir kedimiz olsaydı da hayatıma biraz renk gelseydi. Şu aşağıdakine çok güldüm.


(Ben sanırım köpekçi biriyim. / Bir daha düşün. / Seni küçük bok. / "Fakyu". )

Belediyeye giderken heyecanlanıp makyaj yaptım, rimel fırçasını iki gözüme de sırayla sokup akabinde yanağıma sürttürmeye muvaffak oldum.


Sakarlığımla barışık biriyim, çok teşekkür ederim. Öldürmeyen allah öldürmüyor gerçekten.

Güneş açtı ben iki satır yazayım diye debelenirken, belki dışarı çıkıp potansiyel sınıf arkadaşlarımı süzer, tehlikeli bulduklarıma çelme takarım. Nıhahhahhahha!