Showing posts with label ev hayvancılığı. Show all posts
Showing posts with label ev hayvancılığı. Show all posts

December 8, 2021

Botlarımı Hâlâ Boyamadım

Ama dün pazıyı pişirdim ve biraz önce diş hekiminden randevu aldım. Cuma gününe. Umarım kanal tedavisi filan gerektiren bir şey değildir diyerek gene süratle kapatıyorum bu konuyu.

Sabah köpeklerle terasta dikilmiş sokağı seyrederken gözümün ucuyla beyaz bir leke gördüm karşı apartmandaki balkonlardan birinde. Hiç selam sabahımız olmayan bir komşu, kapalı balkonunun bir kanadını açmış iki eliyle bir yavru köpeği havaya kaldırmış bana gösteriyordu. Aynen şöyle:


Aklımı kaçırdım ahhahhha! Küçük bir çığlık atmışım, "AYYERİMÇOKGÜZELAĞĞĞĞ" diye hislerimi ifade ettim, karşılıklı el salladık, içeri girdiler. Umarım bundan sonra her komşu, eve giren her yeni kedi-köpek ile bu töreni tekrarlar, valla günüm harika başladı. 

Hafiften yağmur yağıyor ama hava çok soğuk değil. Anlatacak başka bir şeyim de yokmuş bugün. Gidip evdeki bakliyatları haşlamak suretiyle salataya çevireyim. Bir de gene çorba. Ay sizde de önlenemez bir karbonhidrat yeme isteği var mı? Ekmek arasına makarna dökesim var, kendimi zor tutuyorum. Bu seneyi kontrolsüzce kilo alıp vererek geçirdim, kendimden bıktım. 

Giderken birkaç günlük Sam Fender videosu bırakayım, şarkı sözlü video. En azılı düşmanı kendi kafasının içinde yaşayanlar için:

November 30, 2021

Yağmur Ama Doğal Afet

Eveth. Bir numaralı gündem maddesi: Diş hekimini arayıp randevu almak çünkü dişim ağrıyor. İki haftadır direniyorum o telefonu etmeye, şimdi de koşarak hava durumuna geçeceğim.

Fırtına var. Birkaç saattir karşı apartmanın çatısına sonradan kondurulan dandik endüstri tipi bacaya bakıyorum. Bacayı belinden bir iple çatıya tutturup önlem almışlar ama o kadar yalpalıyor ki sağa sola, umarım uçmaz. Yaza yaza kendim de dahil herkesi bunalttığım mesele, konut olarak tasarlanmış apartmanın zemin katı lokantaya dönüştürülünce çatısına da lokanta bacası ekleniyor. O bacalar bir boka yaramıyor. Aynı yağlı dumanı 3 metre yukarıdan mahalleye salıyorlar. Mahalleyle kavgam bitmedi, bitecek gibi de görünmüyor. Her gün yenisi açılan kahveciler de bitecek gibi görünmüyor. Bir sokağa 8 kahve dükkanı düşmeye başladı. Ayh neyse.

Kendimi sakinleştirmenin yollarını arıyorum mütemadiyen, anlaşılan anda kalabilen biri değilim, nefesime odaklanıp zihnimi boşaltamıyorum. Bunlar olmuyor. Bu sabah "Ulan o düğüne neden o korkunç eteği giydim ben?" diye uyandım. Bahsi geçen düğünün üzerinden 20 sene geçti. Etek hakikaten korkunçtu. Bluz da berbattı, bluzu kahve yaparken hatırladım. 

Neyse, normalde gün içinde kafam dağılıyor ama tez yazarken sabah 6 - akşam 6 masada oturup konsantre olmam gerekiyordu. Yaz başında SonikPanik bir miktar eğlenceli internet şeyleri yolladı, içlerinde bir de ortam sesi oluşturabileceğiniz bir internet sitesi vardı. O ortam sesi size yemin ederim benim verimliliğimi en az %50 arttırdı, sinirlerimi yatıştırdı, günde 12 saat çalışmamı sağladı. Şu ses:

https://environment-other.ambient-mixer.com/cozy-library

Şömineli kütüphane sesi. Biraz kurcalarsanız istediğinizi ekleyip çıkarmanız da mümkün. Bazen hafif yağmur sesi ekliyorum. Başka bir sürü seçenek de mevcut, orman morman, Harry Potter yemek salonu, ne isterseniz.

Sabah açtım canım kütüphane ortamımı, üzerinde de yumuşak klasik müzik açtım. Camın önünden uçarak leğen geçti mesela ama evin içinde bir Hobbit ambiyansı var. Bundan sonra hayatımı böyle geçireceğim.

Masamın altında da şu var:

Fırtına ve yağmur anksiyete veriyor bu buzağı ebatlarındaki köpeğimize. Gene bugün fena değil, normalde işi gücü bırakıp battaniyeye sıkıca sarmam ve avutmam gerekiyor. 

Endüstriyel dandik baca hâlâ uçmadı, fırtına devam ediyor, gidip çorba yapayım. Çorba en asil duyguların gıdası bence. Naapıyorsunuz, iyi misiniz?

November 4, 2020

Hava Soğuk

Koca bir yazıyı sildim. İyi yaptım bence, ne bir derde çare oluyordu ne önemli bir fikir vardı. Üzgün, endişeli ve gerginim. 

Çiçekleri aldığım gün fotoğraf çekmiştim:


Ne filtre basmışım yalnız, gene göz gözü görmüyor. Zaten bir hafta olmuş, buruştu, boynunu büktü çiçekler. Gene cam şişe ve saire birikti evde, onları atarken çiçekçiye de uğrardım ama boğazım yanıyor, başım ağrıyor. Biraz da halsizim. 

Geçenlerde Kudi ne güzel yatmıştı terasta, bir fotoğrafını çekeyim dedim:


Bir anda belirdi ve kesinlikle çekilmedi. Tıkaç-köpek.

Kudi'ye şişme boyunluk taktık bir ara, delirmiş gibi dirseklerini yalıyordu. Hiç memnun olmadı. Çok gıcık kapmış köpek:


Herhangi bir konuda en ufak bir fikrim yok, gidip tarhana çorbası yapacağım. Yıkanıp daha kalın bir şeyler giyeceğim üzerime. Sonra da kitap okuyayım. Aklıma başka bir şey gelmiyor, bundan daha fazlasını yapmaya halim de yok. Bundan daha fazlasına kafamın çalışacağını da pek sanmıyorum. 

Nasılsınız, hafta nasıl geçiyor? Öberek gidiyorum, geri gelirim yarın öbür gün. 

September 7, 2020

Yeşil Bireyler

Evde akvaryum olduğunu söyledim mi ben size? Söyledim. Ama üzerinde durmadık. Eş durumundan maruz kaldığım bir şey akvaryum, aylar oldu ama hâlâ bir anlam verebilmiş değilim. 

Neyse. Aslında evimizin demirbaşı bu yeşil böceklerden bahsetmeye niyetliyim. Beraber yaşıyoruz ya da evimizi istila ettiler. Artık ne tarafından bakıyorsanız tabiat ve böcek hadiselerine. 

Akvaryumun bu köşesinde bir filtre var, içi genelde bitki parçalarıyla dolu oluyor. Sanırım buna geliyorlar, bir ihtimal de parlak ışığa. 

Zaman zaman suya düşenler de oluyor, her seferinde duyuyorum düşme sesini. Bir kurşun kalem uzatıyorum, hiç ikiletmiyor ve kaleme sevinçle tırmanıyor kazazede yeşil böcek birey. Kuru bir yere bırakıyorum. Hayatlarımıza devam ediyoruz. 

Geçen akşam makarna yaptım, arttı, saklama kabına doldurup kaldırdım. Ertesi öğlen çıkarıp iki çatal aldım, makarnaların arasında bunlardan birisi beliriverdi. Can havliyle bir makarnaya tutunmuş, dehşet içinde donmuş. (Buzdolabında 12 saat geçirdiği için donmuş da olabilir, bilemiyorum.) Çok bozuldum, kabı tezgaha bıraktım, yeşil arkadaşımızın ısınıp çözülmesini bekledim. 1-2 saat sonra kendine geldi, tutunduğu makarnayı bırakıp çıktı saklama kabından. Sırtı, domatesli zeytinyağlı sos yüzünden pırıl pırıl parlıyordu. 

Makarnayı da attım tabii. Geçen sene bu gerzeklerden birini görmeyip üstüne kahve demleyip içmiştim. O salatalık aromalı kahvenin anısı benimle yaşıyor, aklıma geldikçe fenalık geçiriyorum. 

Böyle mevsim geçişlerinde daha hareketli oluyorlar, kış gelince bizi rahat bırakırlar, ben de tencerenin tavanın bardağın saklama kabının içini kontrol etmekten kurtulurum. Kış gelene kadar hayatta kalmalarına yardım edeceğiz mecburen.

Sonbahardan eskisi kadar nefret etmediğimi fark ettim, havanın bu hali hoşuma gidiyor. Kudi terasta dikilmiş inşaat seyrediyor, gidip eşlik edeyim, belki saksağanlara da havlarız. 

July 7, 2020

Kitaplı Mim 6 / Ayılar

"Kitaplık düzeniniz neye göredir? Yazar adı mı? Yayınevi mi? Kitaplığa giriş zamanı mı? Rastgele mi?"

Kitaplık düzenimiz yok, tamamen rastgele. Yeni kitaplar evin içinde oradan oraya dolaşıyor, sağda solda birikiyor. Sonra bazen arkadaşlarımız filan gelecek oluyor, panikle ortalığı toplarken boş bulduğum yerlere tıkıyorum kitapları. 

Galiba sadece polisiye serilerinde bir düzen var. Sırayla okuduğum için kitaplığa da sırayla diziyorum. 

Satın alırken böyle dağınık değilim ama. Yayınevi beni daha önce bok gibi çevirilerle, özensiz baskılarla, imla hatalarıyla, eksik sayfalarla canımdan bezdirmiş mi diye bakıyorum. Çevirmen kim diye bakıyorum, daha önce çevirdiği kitaplara bakıyorum.

Bu son zamanlarda sık karşılaştığım çeviri felaketleri genelde İngilizceden çevrilmiş kitaplar. Bunu da aklımda tutuyorum kitap alırken. Ve yani büyük yayınevi-küçük yayınevi fark etmiyor, kötü çeviri mutlaka bir yolunu bulup kendini yayınlatıyor.

Ay sizi Alaska'daki Katmai Milli Parkı girdabına çekmek istiyorum gitmeden:


Bu koyduğum kanal, sanırım 7/24 canlı yayın yapıyor. Burası ayıların gelip balık yakaladığı bir köşesi parkın. Eğer önümüzdeki aylarda bütün ayı bireylerin isimlerini öğrenebilirsek, her sene geleneksel olarak düzenlenen "Kim kış uykusuna en şişman yatacak" yarışmasına katılabiliriz.

Barbar kocam, desteklediği ayı Holly ile beraber şampiyonluğu tattı geçen sene. Katmai National Park & Preserve diye facebook hesapları da var, orası da çok canlı bir yer.

Trump bu bölgeye bakır ve altın madeni açmayı düşünüyormuş, tabii ki düşünüyordur çünkü global olarak dev bir gerzekliğin içinde yaşıyoruz.

Gerzeklik demişken, şunları da bırakayım buraya:




Memleketin kapısına "Üçüncü Dünya Ülkesidir" diye tabela bile çaksak bu kadar açıklayıcı olmazdı. 

July 6, 2020

Kitaplı Mim 5

Hellöğ! Nasıl geçti hafta sonunuz? Baygınlık geçirdiniz mi? Ben biraz geçirdim, bunlar benim başa çıkamadığım hava sıcaklıkları. 

"Kitaplığınızdan bir başkasının isteyip geri getirmediği kitap ya da kitaplar var mı? Hatırlıyorsanız hangileri?"

Kesin var ama hatırlamıyorum. Öyle üzülerek aradığım bir kitap da olmadığına göre önemli değilmiş demek ki geri gelmemesi. Zaten bence ben bu soruda bahsi geçen "bir başkası"yım, ahhahhah! Ama kendimi savunacak olursam, bakınız evden gidip geri gelmeyen kitaplara da aynen üstüne çöküp geri vermediğim kitaplar gibi liberal bir perspektiften bakıyorum. 

Ay kaç gündür şuraya koyacağım, unutuyorum. Geçenlerde internetlerdeki en güzel fotoğrafı gördüm:


Bence internetlerdeki en güzel fotoğraf bu. 

Öbüyorum. Gidiyorum.

July 1, 2020

Kitaplı Mim 2 / Yarı-vahşi Yaşam

"Kitaplığınızdaki en eski kitap hangisi, fotoğrafını da koyabilirsiniz?"

Kitap değil, ansiklopedi fasikülü:


Ve elle tutulur hiçbir sebebi yok bunların bizim evde bulunmasının. Kimse Fransızca bilmiyor, kimse ansiklopedi biriktirmiyor. 

Barbar kocam bir akşam kolunun altına sıkıştırıp getirdi, "Ay bunları aldım, neden bilmiyorum" diye. Sarıp sarmalayıp kaldırdım, bu manasız alışveriş hiç yapılmamış gibi hayatımıza devam ediyoruz. 

Terasta bir yaprak biti salgını başladı, fark etmemle yayılması bir oldu. Birkaç gün gamlı baykuş gibi oturduktan sonra internetlerden bir ev yapımı anti-yaprak biti tarif bulup yaptık. Dün akşamüstü tatbik ettim bitkilere. Rüzgâr vardı, yarısı bitkilere, yarısı kaşıma gözüme tatbik olmuş oldu. 

O arada şu ikisini gördüm patates yaprakları arasında:


Bir yandan bitler kıtır kıtır bitki göçertirken bir yandan da hayat devam ediyor, bizim içimiz öldü ama en azından uğurböcekleri kendi çaplarında parti yapıyor patateslerin arasında. Aferin uğurböcekleri, valla takdir ediyorum. 

Güvercinleri de hiçbir şey durduramıyor, yıllardır birlikte yaşadığımız için flört danslarını ezberledik. HURULULULLU GRILILILLILI HURURUURUURU, gerdanınızı öne, arkaya ve iki yana kırmanız gerekiyor; aynı anda tüylerinizi kabartıp hedefinize doğru birkaç adım atabilirsiniz. Kanatları açmak karşı tarafta beklenen etkiyi her zaman yaratmıyor, "A-aa gerizekalı?" diye uçup gidiveriyor bazen karşı taraf.

Annemlerin kargoyu hâlâ yollamadım, onlar da taktik değiştirdi bugün. İnternetleri kesilmiş ve kesinlikle ödenmemiş fatura filan olamazmış, hepsini ödemişler. Ödemedikleri Mart ayı faturasını bulup ödedim, açıldı internetleri. Hemen akabinde de son okuması yapılacak bianet yazısı yolladı babam. 

Kars Belediyesi Kooperatifi'nin peynirlerini satan Bizim Değirmen dükkanından biraz peynir sipariş ettim. Peynir, bir paket Zapatista kahvesi, az miktar Hakkari mamülü kuru fasulyeden mürekkep siparişim sanırım bugün gelecek. Deneyip yazarım bilahare, heyecanla bekliyorum bakalım. 

Dolaptan bir şeftali alayım, yazıyı okuyayım; asılacak çamaşırlar ve ütülenecek çamaşırlar var, bunlar hep var, nasıl oluyor bilmiyorum. Öbüyorum.

May 20, 2020

Pide Kamyoneti, Komşular, 8

Ay ne uzun sokağa çıkma yasağıydı, tamamını pide kamyoneti bekleyerek geçirdim. Kendime göre bir pide tüketme planım var, plana göre dün pide almam gerekiyordu. Gelmedi dün kamyonet. Ya da 19 Mayıs coşkusu içinde duymadım kornasını, bilmiyorum.

Pide kamyoneti beklediğim için bütün gün duşa giremedim, ne yemek yapacağımı bilemedim, okuduğum şeye dikkatimi veremedim. Hava da feci sıcaktı, çatının hemen altındaki evimiz daha da sıcaktı. Pide peşinde koşmadığım saatleri kendimi oradan oraya atarak tükettim. 

Barbar kocam pazartesi günü evden gizlice çıkıp iki sokak aşağıdaki ofise gitti. Çünkü şunlarımız ofiste yaşıyor:


Bunlarımız bize kayınvalidemden yadigar. 7 yaşındaki bu iki huysuzu, evdeki 10 yaşında iki ayıyla kaynaştırmayı aklımızdan bile geçirmedik. Ofiste dosya dolabı devirerek, storları parçalayarak, online toplantıları basarak filan yaşıyorlar. 

Dün Kudi sokağa havhavhav havlayınca içerden koştum, karşı apartmandaki komşuların neredeyse hepsi balkonlarında oturuyormuş, el salladık birbirimize. Sonra da neden Kudi'nin havlamasına izin vermediğim konusunda açıklama istediler. Dikkatinizi çekerim, havlamasına neden izin verdiğim değil, vermediğim konusunda.

"Bırak havlasın, köpek bu", "Sokağın kendi gürültüsünden duyulmuyor zaten", "Biri bir şey mi dedi de sen koşturuyorsun böyle her seferinde?", "O havlayınca bizim oğlan 'Arkadaşım geldi benim' diye içeriden ona havlıyor" (Bahsi geçen oğlan, insan yavrusu ve evet Kudi'ye havlayarak cevap veriyor bir süredir), "Sen gerilince o da geriliyor, daha çok havlıyor", "Bence senden ilgi beklediği için havlıyor, havlarken bir yandan da arkasına bakıyor sen geliyor musun diye", "Merhabaaa" (Sonradan dahil olan bir diğer komşu), "Ay biz rahatsız filan olmuyoruz, boşuna koşuyorsun peşinden."

Ay hay allah diye diye büzüldüm, ne yapacağımı bilemedim, girdik içeri nihayet. Sonra düşündüm, sokağın en hayvan dolu apartmanı bu bizim karşı apartman olabilir. Teras katta iki tüylü tekir yaşıyor, hayatımda gördüğüm en güzel tekirler olabilirler. Bir altında puantiyeli bir av köpeği var, yavruluktan yeni çıktı, çok beğeniyorum. Pauntiyenin altındaki komşuların dünya güzeli ve alabildiğine efendi bir Husky melezi köpekleri vardı, yaşlıydı. Sonra yeniden köpek almadılar. Kudi'yle havlayarak arkadaşlık eden ufak oğlanın da bir kedisi var, onların yan dairede bir Jack Russel yaşıyor. Bir alt katta da siyam kedisi var. 

Dün akşamüstü, annesi siyamı kucağına sıkıştırmış sağa sola sallanıyordu, sokaktan gelen marşlara eşlik ediyorlardı hoptiri hoptiri. Bu saydığım hayvanlar içinde kendini sıkıştırtacak tek birey siyam zaten. O da sadece annesine sıkıştırtır. Diğer kedi bireyler balta girmemiş orman panteri gibi takılıyor. Jack Russel bazen balkona çıkıp yanık yanık türküler icra ediyor, bazen de Kudi'yi azarlıyor. 

Neyse yani, Kudi'yi biraz kendi haline bırakmaya karar verdim, komşular mahalle baskısı kurdu üzerimde ahhahhha! Ay neşeyle Dave Brubeck dinliyorum sabahtan beri, şunu ekleyivereyim buraya:


Salon ısınmaya başladı, gideyim evde serin köşe arayayım. Sizi annemle yaptığım şu çok derin konuşma ile başbaşa bırakarak gidiyorum: 


May 11, 2020

Hayvan Maceraları

Blogger'ı her açtığımda bir yerini değişmiş buluyorum, bugün de yeni yazı yaz şeysi değişmiş, alabildiğine tuhaf bir sayfa açıldı. Hayırlısı artık, yazıların arasını açmamak lazım olabilir.

Gene vaktimin çoğunu patatesle oturarak geçirdim. Cumartesi de sakin sakin oturuyorduk ki soldan kara bir gölge girdi kareye:


Bir miktar yaprak kıtkıtlayıp geldiği gibi gitti. Benim artık bu patatesten bir beklentim kalmadı, zaten bu sırık gibi boy hiç hayra alamet değil. 

Koko'nun vejetaryen arzuları, hayvan istilasının çok küçük bir kısmını oluşturuyor. Saksağanlar bizi iki defa soydu komşular; ilkinde gafil avlandık, ikincisi artık tamamen bizim gerzekliğimizdi. 

Bir önceki hafta, sokağa çıkma yasağı başlamadan bakkalımızı arayıp mini sipariş verdik. Domates, ekmek filan. Barbar kocama "kendini şımartmak" deyince aklına iki şey geliyor; pastırma ve antep fıstığı. Bunların da kavgası edildi tabii defalarca, şişmanlık ve sağlık perspektifi bir işe yaramayınca gürbüz bir Özal dönemi çocuğu olmakla itham ettim. Yani gerçekten 80'leri Semra Özal'ın Papatyaları gibi yaşamışlar ailece, bizim ev bir demir perde ülkesiydi, muzu yılbaşı akşamına mahsus bir meyve sanarak büyüdüm. 

"Rakı içeceğim yarın akşam, rica ederim mani olma pastırmaya" deyince sustum, 50 gramlık paket söyledi, uzlaşmış olduk bir nevi. Bir paket de antep fıstığı. Ben antep fıstığına Urfa'da alıştım, anavatanı olduğu için üç kuruş verip kiloyla alırdık, aklımız başımızdan gidene kadar yerdik. Antep fıstığına da karşıyım yani aslında. Neyse. 

Geldi siparişimiz, terasta masaya serdik her şeyi. Bazı şeyleri yıkadım, kaldırdım filan. Bazı şeyleri de bıraktık masada, sabaha kadar dursun diye. Evet, pastırmayla antep fıstıklarını da bıraktık. Evet, saksağanlar. 

Ertesi sabah kahve içip terası turlarken ayağımın altında bir şey çatırdadı. Baktım antep fıstığı kabukları; gayet nizami bir şekilde açılmış, içi yenmiş, kabuklar her yerde. Sonra paketi buldum, üzerinde 1 lira ebatlarında bir delik. Derken pastırma paketini de gördüm az ileride, yine delinmiş, ulaşabildiklerini yemişler, 2-3 parça kalmış. Valla yere çöküp güldüm, sinirlerim bozuldu. Sonra kalan pastırmaları da alabilecekleri yere bıraktım, artık ne yapayım. Kocam ise ruhen göçtü.

İkinci perde ise gene masanın üzerinde unuttuğumuz bir paket cipsle açılıyor, bu sefer fotoğraf çekmeyi akıl ettim:


Yeteri kadar lüks değil tabii cips, saksağanlarımıza layık değil. Meraktan açmışlar, beğenmeyip bırakmışlar. Cipsi de kaptırdıktan sonra kocamı sinir içinde sigara içip karşı çatıdaki saksağanlarla bakışırken yakaladım. Bu, kazanabileceğimiz bir savaş değil. Bu, saksağanların her seferinde kazanacağı bir savaş. 

Karşı binanın yangın merdivenlerini ve terasını adeta bir Çeşme beach'i gibi kullanan kedileri seyrediyorum denk geldikçe:


Kedilerin bizle bir alıp veremedikleri yok, güneşlenip gidiyorlar. Zaten büyük bir kısmı yan apartmanın arka bahçesinde ikamet ediyor; küçük evleri, mama kapları filan mevcut. 

Bir diğer hayvan da soğan saksısında beliriverdi:


Bu bizim kendi ev örümceğimiz mi yoksa yeni bir birey mi tabii anlamama imkan yok. Bizimki biraz şuursuz bir örümcekti, mutfak tarafında takılıyordu, bir anda insanın burnuna iniveriyordu tavandan sarkıttığı ağla. Sosyal bir çocuktu. Kış gelince göremez oldum eskisi kadar sık. Neyse, evde hep bir örümcek popülasyonu var zaten. İçlerinden meczup bireyler çıkınca seviniyorum, hayatımıza renk geliyor. 

Dünkü sokağa çıkma izni vesilesiyle çeşitli 65+ tanıdıklarımı aradım dün akşam, hepsi yürüyüşe çıkmış. Hızını alamayıp çok uzağa yürüyen, eve dönebilmek için otostop çekmek zorunda kalan çılgınlar. Hazır çıkmışken sosyetik şarküteriden tavuk almak isteyen, kapıyı duvar bulup bozulan gusto sahipleri. Bağışıklığı düşmesin diye yedikçe yiyen, dün güzel sokak pantolonuna giremeyince hayata küsen dertliler. "Çankaya Belediyesi çiçek dağıtacağına maske dağıtsaydı, kolonya dağıtsaydı?" diyen isyankarlar. Valla ben de çok saçma buldum o Kuğulu Park'taki çiçek dağıtımını.


Çok kalabalık, çok lüzumsuz. Sıfır sosyal mesafe, %100 halkla ilişkiler çalışması. 

Gideyim çamaşır asayım. Pazartesi pazartesi bu kadar yazmış olmam mucize bence, her gün beynimin birazı daha süngere dönüyor gibime geliyor. Geçen Cuma, iki buçuk ay sonra ilk defa Sevda'ya uğradım, kitap ve salça verip kitap ve un aldım. Konuşmayı unutmuşum.

Nasılsınız, iyi misiniz? Nasıl geçiyor günler?

April 8, 2020

Evde Kültür 13 / Fırtınalar

Filtre basayım derken köpeği görünmez etmişim. Kara köpek laneti diye bir şey var komşular, carıl carıl güneşin altında durmaları lazım, aksi takdirde görünmüyor bunlar. Instagram'da filan ekmeğini yemek mümkün olmuyor pek.

Ayrıca halis muhlis sokak köpeği olan bu çoraplı bireyin öğlen uykusuna duble yastıkla yatıyor olmasına dikkatinizi çekmek isterim. Rüzgârda sallanan yapraklara varana kadar havlıyor, kesinlikle laftan anlamıyor, sevgi göstereyim diye alnıma tokat atıyor, tam bir hödük. Ama duble yastık.

Annemlerin yanına Urla'ya gidince bulduğu her fırsatta evden de kaçıyor. Nerede buluyorum peki ayıyı? Mahallenin çöp konteynırlarının önünde. Bir ölü güvercin macerası yaşamışlığımız var ki içimden anlatmak gelmiyor. Tam bir ölü güvercin de değil, bir ölü güvercinin yarısı. Ohhh yarabbi, neyse, kapatıyorum bu konuyu. Köpenkli hayat sürprizlerle dolu. Hayatta iyi sürprizler var, kötü sürprizler var.

Patatesler büyüyor:


Bir adet güzel pembe çiçek yakaladım sabah evi turlarken:


İki adet online aktivite gördüm, onları haber vereyim. Biri Yaşar Kemal belgeseli, 10 Nisan Cuma 22:30'da, İBB Kültür Sanat Youtube hesabında:


Başka Sinema mıydı hatırlamıyorum, bir yerlerde gösterimi vardı, gidip görememiştim. İnce Memed'i okumaya niyetliyim ne zamandır, "söylemeye utandığım şeyler" listesi yapsam ilk sıralara şunu yazardım: Hiç Yaşar Kemal okumadım.

Bir de Bocelli konseri var, gene Youtube'da, 12 Nisan Pazar günü, bizim saatimizle 20:00'da.


Şuraya tıklayarak gidebilirsiniz, hatırlatıcı koyabilirsiniz kendinize. Duomo'da olacakmış konser, sadece Bocelli ve müzisyenler olacakmış katedralin içinde. Pazar günü Paskalya, konserde en azından bir Ave Maria filan olacaktır kesin. İnananların Paskalyasını, inanmayanların ve kurumsal dinlere gıcığı olanların da ilkbaharını kutluyorum. Sabah Sevda'ya konseri haber verirken Bocelli'ye "Botticelli" demiş olduğumu da ekleyeyim. Neyse, en azından ikisi de İtalyan diyerek bu konuyu da kapatıyorum.

Müzikli şalanj için dinlemeye utandığım bir şarkı bırakacağım buraya. Gene barbar kocama sordum, "Model-Pembe Mezarlık" dedi. Valla onun adına ben de utandım. Benimki de bu aşağıdaki:



Yine evde müzik dinlediğimiz bir gece çalıvermiştim bunu, baştan sona ezbere eşlik edince kocam kafamın içinin tam bir çöplük olduğunu beyan etmişti. Ay üstüme kürekle 90'lar atın, fırtınağğğğlar koparsa kopsuuuğğğn, sürüklesiiin ikiğğmiziiii! Berke Hürcan ne yapıyor diye gugıllamaya gidiyorum, öbüyorum.

April 1, 2020

Ev Köpeği 8 / Going To California

Dün evi süpüreceğime aklıma gelen başka her şeyi yaptım. Kudi'nin fotoğraflarını çektim mesela:



Soğan ektim.


Niye bu evde her şey yeşillenip ağaç olmaya çalışıyor diye merak ediyor olabilirsiniz. Ben de merak ediyorum. Mutfak kör edici seviyede güneş alıyor, belki o yüzdendir. Önümüzdeki günlerde yeşerecek diğer soğanları da saksıdaki boşluklara sokuşturacağım.

Öneri Makinesi'nin müzikli şalanjında bugün iyi bir zevkimiz olduğunu kanıtlayan bir şarkı paylaşıyoruz.

İyi bir müzik zevkim olduğunu düşünmüyorum ama duyunca gözlerimi devirdiğim çok şarkı var. Bu duyunca gözlerimi devirdiğim şarkıları da zaten hep barbar kocam dinliyor. Evanescence mesela, 2000'lerin başında patlak vermişti, orada kalması gerekirken kocam sayesinde 2020'ye kadar taşındı o ergen Amerikan çomarı müzik.

Gene de kocama sordum, "Karım da şu şarkıyı sever, ne zevkli kadın" diyeceği şarkı hangisi diye, Pearl Jam - Jeremy dedi. Tabii ki onun ne dediğinin bir önemi yok, şu aşağıdakini bırakıp gidiyorum. Müzik zevki dediğimiz şeyin büyük bir kısmı, oturup eskiden neler varmış diye karıştırmakla oluşuyor bence.



Gideyim bir şeylerle meşgul olayım. Neler o şeyler? Bilmiyorum.


March 27, 2020

Evlerinin Önü Boyalı Direk 3

Ay sabah zorrrrla dambıl kaldırdım indirdim, mekik çektim, bir şeyler yaptım. Gerçekten bugün her şeyi zorla yapıyorum. Biraz peynirle domates yedim. Barbar kocam bugün evden çalışacakmış, ona da peynir ve domates verdim. Çok peynir kesmişim ve çok ekmek kızartmışım, salgın döneminde 5 dilim ekmek mi kızartılırmış, bana gözlerini devirdi. "Doğru dürüst kahvaltı etsen belki seni kahvaltıdan yarım saat sonra buzdolabının önünde bulmam?" diyemedim. Yani normalde derdim ama bütün gün evdeyiz bugün, ilerleyen saatlere saklıyorum.

Bu arada aklıma geldi, eşinizle dostunuzla görüntülü konuşurken baktınız ki biri 5 gündür aynı sweatshirtü giyiyor ve normalde hiç böyle biri değil, müdahale ediniz komşular. 2 gün olur, 3 de olur belki ama 5 gündür aynı şeyi giyiyorsa, kişisel hijyen dediğimiz şey çatırdamaya başlamış olabilir. Ruh sağlığı çatırdamaya başlayınca kendiyle birlikte bir takım şeyleri de çatırdatıyor. Kişisel hijyen, bakım filan onlardan biri. Uyku düzeni bir diğeri. Birbirimizi dürte dürte, tökezleyeni kaldıra kaldıra.

Annemin arkadaşı Sema Teyze'den bahsedeceğim müsadenizle. Bir kimya şirketinde çalışıyor, 14 kişilik bir ekibi varmış. Ve tabii ki patrondan "Ücretsiz izne çıksın ekibin" teklifi gelmiş. 65+ bir birey olan Sema Teyze bir hafta süre istemiş. Online çalışma ortamı kurmuş, ekibin iş yerinde kullandığı pahalı laptopları kendi üzerine zimmetletip ekibe dağıtmış ve başarmış herkesin evden çalışabileceği bir sistemi oturtmayı. Anneme "Emine ödüm koptu işe yaramayacak sistem diye ama yaradı" diyen Sema Teyze valla bayağı 14 kişinin evine giren ekmeği garantiye almış. Dinlerken duygulandım, size de anlatayım istedim.

Geçenlerde seyrettiğim şu videoyu ekleyeceğim. Pensilvanya'da yaşayan biri, bir sene boyunca bu kütükten köprünün üzerinden karşıya geçen her şeyi videoya çekmiş. Ay o kadar güzel ki yaban hayatı. Hafifçe ayağı kayan ve çabucak toparlayan ayı hepimizin favorisi oldu:



Öberek gidiyorum ♥

March 25, 2020

Evden Bildiriyorum 1

Sabah kalkıp iki saat ortalıkta dolaştıktan sonra nihayet kendimi spora ikna edebildim. Matın üzerine yatar yatmaz Kudi kendini koltuktan atıp yanımda bitiverdi, "Ay kadına bir şeyler oluyor?!" diye. Yüzündeki endişeye dikkatinizi çekmek isterim.

Zaten bu evde bana bir şey olacak diye endişelenen tek birey Kudi. Zeki bir köpek olduğunu söyleyemem, laftan da anlamıyor pek. Fakat endişeleniyor hayvan ya, ne isterim başka? Bir şey istemem. Ayakları da puantiyeli üstelik.

Kısa ve öz bir skype buluşması yaptık. Babam aradı, onunla da konuştum. Günün ilerleyen saatlerinde biraz da sağa sola laf atarsam sosyalleşme şeyimi doldururum.

Gene evi süpürmem lazım. Çünkü köpek tüyü. Çünkü kentsel dönüşüm inşaatı tozu. İnşaatlar devam ediyor tam gaz, corona morona dinlemedi müteahhit kısmı. Bir şey de diyemiyorum, yevmiyeyle çalışan insan çalışmazsa nasıl geçinecek? Hangi müteahhit kalkıp ustalara ve işçilere "Eve gidin, yevmiyenizi kesmeden ödeyeceğim salgın bitene kadar" der? Salgın da sınıfsal vuruyor diye okudum bir yerlerde, öyle hakikaten. O "Sakin ol champ, evdeyim"e sinirlenmediniz mi? Ben çok sinirlendim.

Kendi 65+ karantinacılarımın ev telefonu bozulmuş, iki gündür arıza kaydı oluşturmaya çalışıyorum, olmadı bir türlü. Yani ne yapacaklar ev telefonunu gerçekten bilmiyorum ama zaten sinir içinde oturuyorlar, babam taktı bozuk ev telefonuna. Urla'ya ilk gidişimde söküp atsam mı o ev telefonunu? Sökemem, bankaları filan oradan arıyorlar. Çünkü cep telefonunun klavyesini açıp şunun için 1'i, bunun için 2'yi tuşlamayı filan beceremiyorlar. Önemsiz dertler böyle böyle birikmeye başlıyor komşular.

Patatesi ektim o arada.


Kuru soğanların altında kalıp kendini unutturan bu patatesi ortadan ikiye böldüm. Saksının yarısına kadar filan toprak doldurdum. Sıkıştırmadım toprağı, kendi haline bıraktım, yavru patatesler büyüyecek yer istermiş çünkü. Tomurcukları yukarı bakacak şekilde yerleştirdim patates parçalarını toprağa. Üzerine biraz daha toprak döktüm ama bütün saksıyı dolduracak kadar değil, saksının 3/4'ünü doldurmuş oldum yani toprakla.

Bir süre sonra yeşil yapraklar çıkmaya başlayacak (umarım yani), yapraklar ve dallar uzadıkça azar azar toprak ekleyeceğim.

Her gün abartmadan sulayacağım. Havalar iyice ısınsın, terasa taşıyacağım.

Bunlar oldu son 24 saatte. Siz naaptınız, iyi misiniz? Şimdilik öbüyorum, yarın görüşürüz ♥

February 4, 2020

Gene Hayvanlar, Bir Çift Çizme, Çoraplar

Sabah 05:30'da HAVHAVHAOOVĞ uyandım, allahım neden havhav ya, gerçekten? Yataktan fırladım, Kudi salonun ortasında sabit nazarlarla halkının türküsünü icra etmekteydi. Yatağa gelmeye ikna ettim; kafası dizlerime, kıçı göğsüme gelecek şekilde yattı ve kesinlikle uyumadı. Uyumadığı gibi bir de neden bilmiyorum kendi kendine sevindi, kuyruğu pat pat ağzıma burnuma girdi. "Ay yeter!" diye kalktım yataktan, kahve yaptım. Bugün de böyle başlamış oldu.

Saat 07:18 şu anda, biraz çalıştım, biraz blog okudum. Köpenkler tabii ki horul horul uyuyor. Tabii ki. Yağmur var, fırtına var, ikinci tur kahveyi yaptım. Sizden saklayacak değilim, birkaç tur Mahjong oynadım.

Kazaklı köpeğin adı Roza olmuş. Sebebini sordum çünkü hâlâ bir anlam arıyorum anamla babamda. Yüzü Rottweiler'a benziyormuş, Rottweiler'ın Ro'su. "Za neyin za'sı?" diye soramadım, ne cevap alacağımdan korktum. Bir cevabın olmaması ihtimalini de düşündüm, bu ihtimali de endişe verici buldum. Neyse, Roza kendine mahalle köpeklerine rastlamayacağı bir alan ve rota oluşturmuş, gündüz dolanıp akşam yatmaya bahçeye geliyormuş.

Bahçede buldukları yavru kara kedi de körmüş meğer. Onun adı da Köri olmuş, neden diye açıklamama gerek yok sanıyorum. Belki biraz annemlerin dünyasını anlamanıza yardımcı olabilir, çok memnunlardı buldukları adlardan. Köri henüz eşyaların yerini ezberleyememiş, sağa sola tosluyormuş. Ama kedi kumunun yerini tespit edip orayı kullanmaya başlamış. Çomar ayısının Köri'ye olan gıcığı devam etmekteymiş. Çomar, annemle aralarına uçan sinek girsin istemiyor. Bütün gün annemle el ele otursunlar, gözlerinin içine başka hayal girmesin istiyor.

Kalan Müzik yeni bir Zeki Müren albümü çıkarmış, bildiğimiz ve sevdiğimiz şarkılar var içinde. Kapak çok güzel:


Ne kadar sade, ne kadar temiz ve ne kadar çarpıcı bir kapak tasarımı. Valla çok beğendim. Plak versiyonuna baktım hemen, 100 lira civarıydı. Elim varmadı almaya, Zeki bey affetsin. Isınma ve gıda gibi öncelikleri var hayatın.

Bir de çoraplar var.

Derya'nın güzel blogunu bayağıdır takip ediyorum, "Ben kimim ki fikir belirteyim?!" diye tarif edebileceğim bir hissiyat yüzünden hiç yorum yazmamıştım. Sessiz sessiz okuyordum, Ankara hayatı ve eliyle ürettiği güzel şeyler. Neyse, sonra olaylar hız kazandı filan derken geçen hafta buluşup kahve içtik. Tanıştığıma çok sevindiğim bir blog komşum oldu Derya, buralardan arkadaşlığa doğru evrilmeyi umuyorum kendisiyle.

Olaylar neden hız kazandı? Çünkü Derya bir süredir kendini durduramıyor ve çorap örüyor. Bir de üstelik renkli ve desenli o çoraplar. Hem fahri çorap başkonsolosu olduğum, hem de bir saksağan gibi parlak renklere doğru "AĞĞĞĞKK GAAAAK GOĞĞK" diye meylettiğim için olaylar kaçınılmaz şekilde o kahve buluşmasıyla neticelendi. Cesaretimi toplayıp yorum yazdım, bir miktar güzel şeye talip oldum:


Sarı çantanın üzerinde arı var! Sarılaaaar, arılaaar, şimdi gözümde canlandılaaar:


Ay çok beğeniyorum! Derya'nın blogunda bir küçük dükkân var, beğenilecek başka şeyler de var.

Çoraplarımı giyeyim, saat de 09.14 oldu o arada, biraz gündüz olur gibi oldu. Ama siz gene de çok şaapmayın, tam olmadı gündüz. Güneş yok en azından. Onun yerine son derece suratsız ve ıslak bir Ankara var bugün. Gideyim biraz makale okuyayım. Naapıyorsunuz bugün? İyi misiniz?

February 1, 2020

Annemler ve Çeşitli Hayvanlar

Annemlerin sokağa birileri köpek atmış gene. Boynunda kırmızı tasmasıyla genç bir siyahlı kahverengili köpek. Annem arayıp anlatana kadar komşularının instagram hesaplarında gördüm köpeği, yana yakıla "Sahibi aranıyor, sahibi yoksa yuva aranıyor!" diye.

Dışarıdan bakınca sanatlı sepetli, bol kedili ve köpekli bir mahalle burası. Tam bir instagram fotoğrafları platosu, bir "en az 300 like garanti" cenneti. Ama tabii ki içi öyle değil. Bu yeni köpeği mahallenin yerleşik köpekleri aralarına almamış, saldırmışlar. Hayvanseverler de kendi aralarında fraksiyonlara ayrılmış vaziyette, kim kimle kavgalı takip edemez hale geldim. Dükkânlarının önünden geçmemek için yol değiştirdiğimiz korkunçlukta bir çift var mesela, "Buralarda hayvanseverlik bizden sorulur"cu insanlar, hobileri arasında sokak kavgaları çıkarmak var. Neyse, anlayacağınız iş başa düşmüş. "Anne sen veterinerden ilk randevuyu al, o köpeği önce kısırlaştırın" dedim.

Çünkü evden atılmış ve mahallede ne köpekler ne insanlar tarafından istenen bir köpek başlı başına bir dert. Bu köpek bir de hamile kalırsa daha büyük dert, 6 yavru doğurursa bütün dertler çarpı 6 olacak. Belediye veterineri 27 Nisan'a ameliyat tarihi vermiş. Sanırsınız ki sokak hayvanları belediyenin derdi. Değil anlaşılan.

Neyse, özel veteriner insaflı bir fiyat söylemiş, ben de sponsor oldum ameliyata. Annemle babam köpeğe bir tasma takıp yürüyerek veterinere gitmişler. Annem "Ay hiç yürümeyi bilmiyor, mahvetti bizi çekiştire çekiştire!" dedi. Şu fotoğrafı yolladım:


"Angelina Jolie'den ne farkın var anne?" diyerek. Gülmedi hiç.

Ameliyattan sonra bir komşu arabayla gidip almış köpeği, annem de bir kazak giydirip bahçeye almış. Dün gece biraz içim rahatladı bunları duyunca. Üstelik komşular aralarında bir miktar ameliyat parası da toplamışlar, getirip anneme vermişler. Anneme o parayla köpeğe iyi mama almasını söyledim.

Biraz önce aradım, "Ay kara bir yavrumuz oldu!" diye açtı telefonu. Sabah bahçede siyah bir kedi yavrusu bulmuşlar, Çomar üzerine atlamış kedinin, ayırıp kediyi eve sokmuşlar. Çomar'ı arka bahçeye Kapo'nun yanına atmışlar. Kediye mama ve su verip kaloriferin yanına yatak yapmışlar. Kazaklı yeni köpek de bahçeden çıkmayı reddediyormuş. Güldüm çocuğun bu manevrasına mehehhe diye. Kazağı da giymiş artık, niye sokağa geri dönsün.

Tabii ben gene bir ev bulsun diye umuyorum kazaklı köpek, annemlerin ev o kadar kalabalık ki kelle başına 0,5 birim ilgi düşüyor. Güzel bir ev bulup o evin tek köpeği, ikinci köpeği filan olsa 10 birim ilgi alabilir. Benimkilerin en yufka yürekli komşularından biri yurt dışında bu ara, o Urla'ya dönünce kazaklı köpeğin de şansı iyice dönebilir diye düşünüyorum bir yandan. Yufka yürekler birbirimize güvenmeyeceksek kime güvenelim, değil mi?

Apartmanımızın 3. katındaki dairede tadilat sürüyor, iki ay kadar oldu. Bugün sistre yapıyorlar, salonda nefes alamaz hâle geldim. Gideyim bir camdan sarkıp oksijen temin edeyim kendime. Sonra kek yapacağım, bu elimdeki kitabı bitireceğim, çok da bayılmadım Erlend Loe'nin Kadının Fendi romanına. Loe'yi pek seviyorum, bu roman yer yer ilgimi çekse de öyle sevinçle okuduğum bir şey olmadı. Ayrıca ütü yapmam, özgeçmişimi güncellemem ve yollamam, akşam yemeği düşünmem, yıkanmam filan da lazım. Öberek gidiyorum, daha çorap yazacağım, unutmadım.

December 20, 2019

Koko'nun Yumruğu, Priscilla'nın Şarkısı

Sabah, yani sanırım sabahtı, insan emin olamıyor zira hava kapkaranlık, Koko'nun teras kapısını yumruklamasıyla uyandım. Duymazdan gelirsem pes eder diye düşünüp yatakta kaskatı yatmaya devam ettim. Pes etmedi. Pes eden cinsinden değil çünkü yavrumuz.

Kalktım açtım kapıyı, bir dolanır gelir inşallah diye pijamamla tir tir beklemeye başladım kapının önünde. Beklemek zorundayım çünkü Kudi dışarı çıkarsa elbet havlayacak bir şey bulur, sabahın köründe HAVHAVHOAV diye mahalleyi ayağa kaldırır. Koko geri dönmek bilmedi, kapıyı kapatamadım, sonunda Kudi bana omuz atıp dışarı çıktı. Bunun sonu iyi olmayacak diye içeri gidip üzerime bir svetşört, ayağıma da terliklerimi geçirdim. O arada dışarıdan küçük bir hav geldi. Küçücük bir hav. Neredeyse bir hiv.

Çünkü Koko bir ajan-provokatör. O küçük havı attı ortaya, Kudi aldı o küçük havı ve dev bir isyana çevirdi. Ben terasa koşarken Koko sevinçle yanımdan geçip yatağa döndü.

Kudi'nin havlamasına karşı apartmanda oturan Jack Russel komşumuz da iştirak etti, isyan büyüdü, Kudi'yi yakalayıp ite kaka içeri soktum. Çok bozuldu. Bari kahve yapayım diye mutfağa gittim, evin içinde göz gözü görmüyor, su doldurabilmek için holün ışığını açtım. Yataktan bir ses geldi, "Mina, ışığı söndürsene."

Elimde sürahi, durup yatak odasına baktım, hassas bambi kocam elleriyle gözlerini kapatmıştı; Koko benim yerime yatmış, üzerine yorganı çekmiş, o uzun boynunu iyice uzatmış ve tasvip etmeyen nazarlarla beni süzmekteydi. Işığı söndürdüm. Çünkü diğer ihtimaller çok tatsız olacaktı.

Güvercinleri beslemeye başladım kış gelince. Twitter'da gördüm, biri yemlik buğday almış bir çuval, camın önüne koyuyormuş kuşlar için, "Bütün kış yeter" yazmış. İnternetlerden baktım, ucuz market bulgurundan daha ucuza gelmiyor. Belki internetler fiyatıdır o, belki bir yemci dükkanı bulursam makul bir fiyata alabilirim.


Serçe ve kumru da var aslında ama bu canavarlar kimseye bulgur yedirmiyor. Yetmezmiş gibi bir de aşağı sokaktaki güvercinci abininkiler gelmeye başladı.


Ya gerçekten aynen böyle bir güvercin olurdu Koko, buna hiç şüphem yok. Güvercinci abinin nerede oturduğunu bilmiyorum, günde iki kere salıyor güvercinleri, takla filan atıyorlar bir süre havada. ÇPS (Çatı Positioning System) kullanarak tahmin ediyorum apartmanın yerini.

Evde cam şişe birikti bir hayli. Bir tane de feci şekilde kırılmış büyük bardak var. Öyle bir kırıldı ki cinayet aletine dönüştü. Güvenlik Caddesi'nde bir adet cam kumbarası tespit ettim, hepsini torbalara doldurup götüreceğim umarım bugün. Umarım o cam kumbaraları yerlerinde sabit duran şeylerdir de 50 tane şişeyle eve dönmek zorunda kalmam.


Carl Sagan'ın meşhur sözü, "Sabahattin Ali" imzasıyla duruyor 3 saattir. Yani tamamından emin değilim ama en azından "We are made of star stuff" cümlesini Cosmos belgeselinde ağzından duydum Sagan'ın. Yazıp düzelteyim istedim, valla elim varmadı; twitter, kimden ne tepki alacağımı bir türlü kestiremediğim bir yer. İnsanı yazdığına yazacağına pişman ediveriyorlar. Birinin gelip de "Senin de derdini s.keyim deyze" yazmayacağının garantisini verebilir misiniz? Neyse yani, 1948'de öldürülen Sabahattin Ali tabii ki DNA'dan ve elmalı turtamızdan bahsedecek değil. Gerçi ben de sabahları ne dediğimi bilmiyorum pek, belediye sosyal medyacısı dalmış herhalde diyerek kapatıyorum bu konuyu. Fakat bu özlü söz paylaşımları hakikaten çığrından çıktı.

The Witcher seyredeceğiz akşam. Bilgisayar oyunudur, dizisini çekmişler Netflix'e. Orijinali bilgisayar oyunu da değil aslında, bir roman serisi, Polonyalı Andrej Sapkowski'nin. Barbar kocamın oynadığı oyunlardan çok azı ilgimi çekti şimdiye kadar, The Witcher onlardan biri. Bayağı oturup film izler gibi izledim.

Bir gece şuna ağlamışlığımız var karı koca:



Normal geçiş sahnesi sanmıştık, normal han, normal han ahalisi. Sonra kız kalkıp bu şarkıyı söyledi, unutamıyoruz bir türlü, dört sene oldu. Velhasıl, diziden beklentimiz çok büyük. Haydi ben neyse de kocamı valla avutamam.

Bu akşam aslında Mars kolonisi kurmalı masa oyunu oynayacaktık, Sevda'ya haber verdim planların değiştiğini ve yukarıdaki videoyu yolladım:


Rabbim gerçekten herkese hakettiği arkadaşları veriyor. Marslı masa oyununu geçen haftalarda oynadık, meğer herkesin içinde siber-kapitalist koloniciler varmış, ormanlarıma el koydular, birbirlerinin kaynaklarını gasp ettiler.

Gideyim şişeleri atayım, güzel ekmek filan alayım. İyi hafta sonları temenni ediyorum, içinizdeki yaşlanmayan nerd'leri alınlarından, hepinizi yanaklarınızdan öbüyorum.

December 3, 2019

Tabaklar, Çeşitli Hayvanlar

Annem birilerine düğün hediyesi almak istiyordu, internetlerden almak istiyordu, haftalarca kaçtım bu işi yapmaktan, geçenlerde pes edip oturdum kompüterin başına. Biliyorsunuz bu ailenin internetler sorumlusu olarak görev yapmaktayım.

Karaca'dan yemek takımı beğenmiş. Sepete attım, ödeme ekranında "satın al"a tıkladım, ekran dondu falan filan. Aldık mı tabakları, almadık mı, hiçbir şey belli değil. Neyse, esas şoku kredi kartından indirimli fiyatı değil, indirimsiz fiyatı çektiklerini gördüğümde yaşadım. İşte efendime söyleyeyim çağrı merkezi aramalar, ulaşamamalar, yeniden aramalar, "Lütfen iptal edin"ler. Ayh bütün günümü yedi bu iş.

Karaca'da indirim var diye yemek takımı almaya kalkarsanız aklınızda olsun, eğer annem gibi sonsuza kadar taksit olsun isterseniz indirim ortadan kalkıyormuş. Yalnız yanlış hatırlamıyorsam eğer, taksit menüsünden taksit seçerken hiç de öyle görünmüyordu. Çok da emin değilim, belki de ben farketmedim. Ay zaten kargoya verme tarihi olarak da 20 Aralık filan yazıyordu. Neden almaya kalktık o yemek takımını bilmiyorum.

Bu siparişi iptal edince (umarım iptal olmuştur tabii, bundan da emin olmak mümkün değil henüz) başka bir hediye almak icap etti. Annem yeniden peşime düştü:


Pazarları çalışmıyorum. Aslında cumartesileri de çalışmıyorum. Akşam 5'ten sonra da çalışmıyorum. Fakat kimse takmıyor çalışma saatlerimi.

Ben kendimi hazırlamıştım başka bir yerden hediye almaya, annem dün eski usül alışverişe çıkmış. Bir dükkandan satın almış yemek takımını, onlar kargoya vermişler. Çok sevindim bu gelişmeye.

Kediler, kalorifer yatağının hakkını vermeye devam ediyorlar:


Peteklerin arasına itinayla soktuğu arka patilerine dikkatinizi çekerim. Hayvanlardan bahsediyorum madem, kardeşim ve damadın köpeği Mara'yı hatırlıyor musunuz?

4 sene önce "Çok hasta, kendini arabaya attı, veterinerde kalıyor" diye ilan görüp "Yazık veterinerde helak olmasın, bir yuva çıkana kadar biz bakalım" diye almışlardı. Ecnebilerin "foster fail" dedikleri geçici yuvaya kalıcı kapak atma işinin yarı kör ve dişsiz kraliçesi Mara, kardeşim ve damatla birlikte Ankara'dan Almanya'ya, oradan Romanya'ya, derken Avrupa'yı enlemesine katederek Portekiz'e ulaştı. Artık bir okyanus köpeği olarak hayatına devam ediyor.



Karayoluyla biraz geze geze gittiler Portekiz'e, o yüzden yol boyu fotoğrafları var salağın. Eyfel Kulesi ile, Sacher kekle filan.

Ay saat 3 olmuş, gidiyorum ben. Zaten bir yere bağlayacağım yoktu yazıyı, beri çorba filan yapayım, kitap okuyayım. Nasılsınız, iyi misiniz?

November 29, 2019

Gururlar, Önyargılar, Kediler

Gündüz gelip Gurur ve Önyargı filan diye burada atıp tuttum, akşam oturup Crazy Rich Asians seyrettim. Bir de ağladım sonunda. Aslında hemen hemen aynı konu; zengin oğlan, fakir kız.

Filmdeki kız, devlet üniversitesinde ekonomi profesörüydü gerçi, öyle bir fakirlik ve sınıf farkı. Gurur ve Önyargı'daki Elizabeth de hali vakti yerinde bir ailenin kızı. Ama az zenginler diğerleriyle karşılaştırınca, sanırım sonradan zenginler, ailede esnaf var (büyük skandal), annesi görgüsüz (gözler devriliyor, arkasından dedikodusu yapılıyor), küçük kız kardeşleri yakışıklı subay peşinde filan, biliyorsunuz işte. Elizabeth'e aşık olan Mr. Darcy dün oturdu mektup yazdı; "Elizabeth, ailenin tiksinti verici durumuna rağmen ben hislerimi kontrol edemiyorum" diye özetleyebilirim mektubu. Ahhahhha ay sinirlerim bozuldu!


"Car car car. Vır vır vır." Yaşım itibariyle Mr. Darcy deyince gözümün önüne Colin Firth geliyor. Filmi seyretmedim, nasıl oluyor da gözümün önüne Colin Firth geliyor bilmiyorum.

150 sayfam kaldı, nasıl bitecek merak ediyorum. EVLENECEKLER Mİ? Okuduğum 250 sayfa tamamen evlilik ihtimalleri üzerineydi; evlenenler, evlenemeyenler. Yani akıl almayacak bir görgü kuralları yumağı içinde evlenmeler ve evlenememeler. Belki bugün oturup bitiririm.

Gurur ve Önyargı, Bizim Büyük Challenge'ımız listemin son kitabı. Sene bitmeden bitireceğim şalanjı, çok seviniyorum. İki kitap daha okursam sene bitmeden, goodreads'de kendime koyduğum kotayı da doldurmuş olacağım. 45 kitap okurum demiştim 2019'da, Gurur ve Önyargı 42. kitap. Valla az tabii bu sayı ama geçen seneye göre gelişme var, buna da çok seviniyorum. Çapım bu kadar.

Dün akşam Mansur Yavaş'ın şehrimizde fırtına uyarısı verdiğini görünce terasa çıkıp uçabilecek şeyleri içeri aldım. (Uçabilecek şeyler: barbar kocamın 4 mevsim dışarıda bıraktığı plastik terlikleri, belediye standartlarında faraş ve süpürge, bir miktar boş saksı, bir adet köpek yatağı.) Fırtına çıkmadı, yağmur yağıyor ara ara. Bakkala gittim, dönerken apartmanın önünde kaydım. Son anda bahçe demirine yapışarak düşmemeyi başardım. Vampir olduğundan şüphelendiğim komşulardan biri banyo seramiğiyle kaplattı apartmanın girişini geçen bahar, "Kayacak mıyız?" diye sormuştum, "Asla!" demişti, tırtıklıymış çünkü seramiklerin üzeri. Vampirler düşünsün valla, ben en azından kırılan kemiklerimin iyileşebileceği bir yaştayım hâlâ.

Kedilerimize iki yatak aldık; biri normal kedi yatağı, diğeri kalorifere asılanlardan. İyi yapmışız, çok sevindiler. Yani gene dövüyorlar birbirlerini kim hangi yatakta yatacak diye ama en azından kavga bitince yataklardan birine razı olup uyuyorlar.


Köpeklerimiz birbirlerini dövmüyor, kendi kendilerine gidip uyuyorlar. Yetmedi bu domestik fauna, bir de akvaryum aldık eve. Bilahare yazarım, zaten içinde henüz üç-beş bitki var sadece. Hâlâ da anlayabilmiş değilim neden sever insan akvaryum.

Ay dört bir yandan indirim bildirimleri yağıyor, insan nasıl yaşar böyle? Geçen hafta ev terliği almıştım, şimdi daha mı ucuz? Değil mi? Bu fiyatlar gerçekten indirimli mi? Modern hayat kendimi enayi gibi hissettiriyor. Kompüteri kapatıp gidiyorum, iyi hafta sonları diliyorum, alınlarınızdan öbüyorum.

October 22, 2019

Kara Köpekler

Koko'nun patisinin üzerindeki kütleyi aldılar, iki dikiş atmışlar, bir süre bandajla dolaşacak. Pazar günü antibiyotik iğnesine götürdük. Gene ailece gittik tabii.

İşimiz bittikten sonra çay may içerek veterinerin önünde oturuyorduk ki orta yaşlarda bir çift, French Bulldogları ile veterinere doğru gelmeye başladı. (French Bulldog, bulldog suratlı ama ufak tefek, neredeyse kucak köpeği ebatlarında bir cins.)

Koko, kendinden başka hiçbir hayvanı umursamıyor, başka köpekler yokmuş gibi davranıyor. Kudi öyle değil. Kudi önce ayı gibi havlıyor, eğer diğer köpekle birbirlerini koklama filan fırsatları olursa kuyruk sallamaya başlayıp oyuna davet ediyor. Eğer diğer köpek iyi huylu, sakin bir köpekse. Değilse, biraz kıyamet kopuyor.

O French Bulldog'un simli pembe tasmasından anlamam lazımdı aslında ahhahhha! Neyse, geldiklerini görünce Kudi ayağa kalktı, gözünü dikti gelen çocuğa. Gelen çocuk aniden avazı çıktığı kadar havlayarak Kudi'nin üzerine koşmaya başladı.

Kudi altta kalmadı, arka ayaklarının üzerine dikilerek misliyle cevap verdi. Buraya kadar şaşırtıcı bir şey yok. Şaşırdığımız şey, Koko'nun yattığı yerden kalkıp Kudi'nin yanında saf tutması ve French Bulldog'a had bildirmesi oldu. 9 yaşında nihayet evde iki köpek olduklarını kabullendi sanırım gerizekalı. Hayatında ilk defa "Kardeşimi sana yedirmem Pembe Simli Tasma!" diye olaylara dahil oldu.

Buradan sonrası "Ay hay allah hiç de böyle yapmazlardı?" "Evet tabii kısır ikisi de" "Yok biz tutuyoruz, siz buyrun geçin içeri" filan. Pembe Tasma'nın annesi gelip "Ay bizim kız çıkarmıştır kesin olayları" dedi ama biz gene de bizimkileri paketleyip arabaya kapattık.


Çünkü her zaman Pembe Tasma'nın anası babası gibi makul insanlar olmuyor köpek sahipleri. Ve köpek sahibi olmayanlar. 9 sene boyunca anladık ki en ufak bir şeyde bizim alttan almamız gerekiyor. Çünkü bizimkiler büyük, siyah, yetmezmiş gibi bir tanesi Doberman.

Belki Dobermanların kötü şöhreti biraz 80'lerde kalmış olabilir, şimdi başka cinsler aynı kaderi yaşıyor. Bilse millet bizim evdeki tek gangster, cins mins olmayan şu gerizekalı:


Kış ortasında çıkıp terasta betona yatıyor, kar altında oturup etrafı seyrediyor. Mahalledeki bütün kedi ve köpeklerin ve hatta saksağanların çetelesini tutuyor, üç sokak öteye laf yetiştiriyor. Sokakta sevmeye kalkan olunca anında insanların genitalyasına meylediyor çünkü insanmış, köpekmiş filan öyle şeyleri ayırabildiği yok. Utançtan ter içinde kalıyorum, insanlar sevmeye kalktıklarına pişman oluyor.

Dobermanların kötü şöhreti eskide kalmış olabilir dedim ama geçen gün barbar kocam şunu yolladı:


Yalnızlığın fotoğrafı diye güldük kendi aramızda. Gerçekten Koko'yu görüp de sevmek isteyenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez, çoğunu yıllar sonra bile hatırlıyoruz. Bir tane tatlı teyze durdurup "Kurban olurum, kurban olurum" diye döve döve sevmişti bir seferinde, kaç sene oldu hala unutmadık. Geçen gün de lise öğrencisi bir kız sevmiş yolda, barbar kocam sevine sevine geldi eve. "Çok mutlu oldum" dedi, siz düşünün ne kadar ezildik kaç senedir ahhahhha!

Ay Twitter'da bir "tehlikeli köpekler" kavgası gördüm, aslında ona çemkirecektim ama vazgeçtim. Yazarken bile içim öldü, sildim oraları. Böylece köpenklerden haber vermiş olayım ve gideyim.

Nasıl geçiyor haftanız? Çok fena astrolojik kehanetler gördüm, sanırım çarşambadan sonra başımıza gelmeyen kalmayacakmış. Mars, Satürn filan, tabii anında unuttum detayları.

August 2, 2019

Köpenkler, Pullar, Helena

Klavyenin altına bir kitap sıkıştırdım, hayatıma devam ediyorum. Üç gündür nasıl güzel çalışıyor. Nasıl güzel çalışıyor? Normal bir klavyeden beklenenleri yerine getiriyor, tuşa basınca ekranda karşılığını görüyorum.

Merkür şeyi varmış arkadaşlar, neden haber vermiyorsunuz? Bırakın yazı yazmayı, kompüteri açmazdım bilseydim. Kudi, iç parazit tabletlerini yutturduğumun gecesi her şeyi kustu. Salonun ortasına, kilimin üzerine. Tabletleri de mi kustu bilmiyorum, gözlerimi kapayıp temizledim ortalığı. Pek sevmediğim bir veterinerden aldım bu iç-dış parazit ilaçlarını, Kudi, ensesine dış parazit şeyini sürdükten sonra da atarlanmıştı. Çocuğa bok atıyorum ama ben de sürekli şüpheler içindeyim. Veteriner bir kadın aslında ama ne zaman gitsem kocası oturuyor, kadın yok ortalıkta. Annemin köpeklerinden biri Leishmania (ne siz sorun, ne ben anlatayım, korkunç bir hastalık), onun için bir tasma sordum. Adam içeri gidip karısını telefonla arayıp geri geldi, işime yaramayacak bir tasma gösterdi filan. İçim daralıyor böyle şeyler olunca.

Ay buraya da sorayım, belki bir bilen vardır. Şunu arıyorum:


Bu ya da pire, kene vesairenin yanında tatarcık ve sivrisinekleri de uzak tutan herhangi bir tasma. Bir ara internetlerde görmüştüm, şimdi hiçbir yerde bulamıyorum.

Köpenklerle devam ediyorum; sabah gördüm, orduda görev yapan köpekler onuruna pul serisi çıkıyormuş Amerika'da:



Ordu mordu umrumda değil, ne güzel grafik tasarım allahım! Biz de görürüz umarım bir gün işinin ehli insanların tasarladığı pulları. Mayıs ayında şu çıkmış mesela:


Nerede duruyor bu insanlar, anlayanınız var mı? Fon ne yani? Yeşillendirilmiş Mars yüzeyi mi? İnsanlar insan mı, vitrin mankeni mi, bunu da asla bilemeyeceğiz. "Hayaller"in Y'sinin koltuk değneği olduğunu anlamam 5 dakika sürdü. Amerikan pullarını tasarlayanlar diyecek ki "Fon, bayrağın renkleri; yıldız şunu temsil ediyor, bunu temsil ediyor." Biz ne diyeceğiz? "Yeşil radyoaktif atık var sanırım?"

Ergenliğimin süpermodeli Helena Christensen'le tek taraflı aşk-nefret ilişkim tam gaz sürüyor. (Instagram'da takip ediyorum yani kadını.) Köpeğini alıp Danimarka'ya ailesinin yanına gitti. Geçen gün story'sinde şunu gördüm:


Dikkatli bakarsanız, koltuğun köşesinde kürklere kıvrılmış yatıyor çocuk. Bunda bir şey yok. Dikkatinizi çekmek istediğim şey koltuğun üzerine serilmiş olan örtü, aynen benim ve milyonlarca köpekle yaşayan insanın serdiği gibi bir örtü. "Helena da insanmış!!" diye kocama yolladım. 

Helena'nın insan olduğu konusunda şüphelerim var, köpeği de tüy dökmüyormuş deseler hemen inanırım. Ama allahaşkına bir bakın, bu kadın 51 yaşında.



51 yaş, çok yaşlı olduğu için değil. Kadın o kadar güzel ki 71 filan da farketmeyecek zaten. Şu durduğu yerden atlayıp yüzdü, valla sinirlerim bozuluyor ama kendimi de durduramıyorum.

Nazar etme ne olur, çalış senin de olur felsefesini izleyerek dambıllarımı ve matımı alayım. Sıcakta salona gitmeyi gözüm yemedi, zaten ne gerek var, evde kendi kendime de fenalık geçirebilirim, birkaç set mekik ve planke bakıyor o iş.

Güzel bir hafta sonu temennisiyle gidiyorum, gözlerinizden öbüyorum.