Showing posts with label önemli günler ve haftalar. Show all posts
Showing posts with label önemli günler ve haftalar. Show all posts

December 31, 2020

İyi Seneler!

 

Komşularımızın dışavurumcu yılbaşı mesajıyla beraber iki satır yazayım da gideyim. Küçük çocukları var, salonları bir belediye çocuk parkına döndü geçtiğimiz aylar içinde, orta yerde koca bir plastik kaydırak var. Bazen neşeyle çocuk şarkıları söylüyorlar, bu genç çiftin o küçük oğlanı eğleme çabası yemin ederim benim moralimi düzeltti aylardır. Seslerini duyunca seviniyorum. 

2020, üst sokaktaki tekel/bakkal/manavın eve servis oğlanıyla, Migros sanalmarketin kapıya gelen iki abisiyle neredeyse aile haline geldiğimiz bir sene oldu. Migros abileriyle helalleştik, çok teşekkür ettim aylardır bizi besledikleri için, kocama adıyla selam söyleyip gittiler. 

Mahallemiz kentsel ve organik yogasal dönüşüyor. Alt sokağın bakkalı kapatıp gitti, yerine gelen süper organik marketli şifalı yoga atölyesine kan davası ilan etmiştim. Şimdi batmasınlar, çalışanlar işinden olmasın diye dev endişeler içindeyim. Dün gidip organik ürünler, ekmek, yumurta filan aldım. Donuk vegan gıdalar da satıyorlarmış, lahmacun ve hamburger alıp buzluğa attım. Bizim sokağın sonuna çok modern bir yemekçi açılmıştı, oradan da yılbaşı menüsü söyledim. Sabah getirip bıraktılar. O kadar çok emek var ki paketlerde bile, "Sevgili Mina.." diye yılbaşı kartı filan da iliştirmişler. 

Bu ahval ve şerait içinde herhalde dükkanı açmadan önce ilk iş önündeki bahçeye beton döken hamburgerciden de hamburger söyleyeceğim ilerleyen günlerde. Şef var, motorlu servis elemanları var iki kişi, görmediğim allah bilir kaç kişi çalışıyor. 

Yılbaşı hediyesi gibi bir niyetim yoktu, zaten pandemiden önce de pek yılbaşı havasına giren biri değildim. Ada birbirimize hediye alıp mini bir kutlama yapmayı önerince reddedemedim, çocuk da perişan oldu bu sene. 2000 doğumlu Ada, düşününce zaten iyi ne gördü bu çocuk hayatında bilmiyorum. Fena fikir de değilmiş, hayatıma biraz heyecan geldi. Ada ve anasına ufak tefek şeyler aldım, inat ettim ve küçük üreticiden, sivil toplum örgütlerinin dükkanlarından filan memleketimizde üretilmiş şeyler almayı başardım. Şehir dışına da 1 adet kargo yollayarak sessizce kapattım hediye faslını. Eski komşular ne aşırı uçlarda bir çorap taraftarı olduğumu hatırlayacaktır; bu sene ben hiç çorap almadım ama çok şükür çorap yollayanım oldu. 5'li paket üstelik. 

2020, özetleyecek olursam, neredeyse gün aşırı "ALLAH SİZİN BELANIZI VERSİN!" diye hislerimi ifade ettiğim bir sene oldu. 2021'de şrank diye düzelir mi bilmiyorum. Bir günde dört kadının öldürüldüğü bir ülkede yaşadığım için utanç içindeyim. Bu ülkeyle ilgili bana umut veren tek şey birbiriyle dayanışan insanlar. Hal böyleyken bir sonraki takvim yılından dilek ve temennilerde bulunmak gelmiyor içimden. 

Değişime, düzelmeye, iyileşmeye dair umut taşıyorum içimde sadece. Sizi de umutla kucaklayıp alnınızdan öbüyorum. Evi toplayacağım, yıkanıp giyineceğim, kendime sangria yapacağım, komşu dükkanın yılbaşı mamüllerini fırına vereceğim. Karı-koca ve iki köpek birey oturacağız. Annemle babamı en son bir sene önce bugünlerde görmüştüm, akşam onları da ararız.

İyi ki varsınız, seyrek yazsam da bu sene bana iyi gelen şeylerden biriydi buraya yazmak ve blog okumak. İyi seneler hepimize.

September 11, 2020

Aşure, Kauçuk, The Boy From The Plantation

 

Kendi kendime, döke saça aşure yaptım geçen hafta. Süsleyecek bir şey de yoktu, biraz sovyet oldu estetik açısından. (Gerçi çok süse de karşıyım, üzerine mango doğrayan gördüm geçen senelerde.) (Yani ne bileyim, aşurenin güzelliği biraz da mütevazı olmasında değil mi?) Neyse, hayatımda ilk defa sevdiğim kıvamda bir aşure üretmeyi başardım. 

Biz aşureyi üç kadın toplanıp yapıyorduk, olmadı bu sene, toplanmaktan vazgeçtik. Kimse kendinden emin değil çünkü. Bireysel aşure senesi oldu 2020. Halbuki ne güzel dev tenceremle ve haşlanmış bakliyatımla gidiyordum, bütün süreci çene çalarak geçirip üçte biri aşure dolu tencereyle eve dönüyordum. 

Nadire gene kazanla yapmış aşureyi, ben mini bir tarif buldum. Böyle dört kase çıktı, hafta sonu git-gel sessiz sessiz yedik evde. Aşure dağıtım listem zaten çok kısa ve 70+ bireylerden oluşuyor, dağıtmayı düşünmedim bile. Seneye umarım gene toplanıp yapabiliriz, ben de dağıtırım. Aşure gününü çok seviyorum, o da normale dönsün istiyorum.

Bu arada, aşure tarifini bulduğum yerde bir de kapya biberli meze tarifi var, ya lütfen yapın bunu. Tarifte jalapeno biber var, ben pek acı sevmiyorum, onsuz yaptım, öyle de nefis oldu. 

Geçen hafta kendimi biraz böyle tarif denemeye filan vermişim, iyi yapmışım aslında. 2-3 gündür ruhen içe göçmüş haldeyim, iyi-güzel-dengeli olan her şeye pamuk ipliğiyle bağlı vaziyette günü geçiriyorum. Sonu hayırlı olmuyor bu içe göçmelerin, kendimi iterek ve çekerek çıkaracağım umarım bu tatsız ruh halinden. 

Evdeki ne ölen ne kalan kauçuğu budamıştım birkaç hafta önce. Budamak gibi bir alışkanlığım yoktu, tam bir gerzek olduğum için yemyeşil dalları neden kestiğimizi anlamıyordum. Biraz youtube videosu filan izleyip ikna oldum, hem çoğaltabiliyormuşuz da kestiğimiz dallardan. 

Ana kauçuktan yeni yapraklar çıkmaya başladı, kesip suya koyduğum dallardan bazıları da köklenmeye başladı, çok seviniyorum.

Şimdi kalkıyorum masanın başından, gidip kendimi meşgul edeyim. Giderken şunu bırakayım. Manic Street Preachers'ın James Dean Bradfield'i ne güzel solo albüm çıkarıverdi. Yatıp kalkıp bu şarkıyı dinleyen barbar kocama şarkının ithaf edildiği Victor Jara'nın kim olduğunu anlattım, kızıl komünist yetiştirilme tarzımın ekmeğini yiyiyorum 41 yaşımda. 

February 13, 2020

Gene Çoraplar, Bir Kayıp Valiz, Bir Güzel Şarkı

Valla benim fikrimin ne önemi var tabii ama gene de yazacağım; bunlar sevgimizi anlatan hediyeler değil. Bunlar Çin'de seri üretilmiş, milyonlarcası aynı anda piyasaya sürülmüş, insanın evde nereye koyacağını bilemediği, sürekli tozunu almak zorunda kalacağı plastik ürünler.

D&R gerçekten bir milyoncu dükkânı olmuş artık. Şu reklama kitap, plak filan koymak akıllarına gelmemiş.

Çoraplardan bahsedeceğim yere geldiğimizi düşünüyorsanız çok haklısınız, oraya geldik. Çorap alın sevdiklerinize komşular, çorap harika bir şey.

Üşüyene kalın yünlü çorap, renkli giyinene neşeli çorap, ciddi giyinmek durumunda olanlara takım elbise çorabı ve kaliteli külotlu çorap. Termal çoraplar var. Benim sadece yatarken giydiğim pofuduk çoraplar var. Dize kadar çorap ne güzel bir şey mesela.

Çorap örebiliyorsanız, en güzeli o. Eldiven, bere, atkı. Kitap ne güzel hediye. En güzel şarkılardan bir karışık kaset (playlist demek istiyorum yani). Evde yapılmış ekmek, kek, tart, kurabiye, reçel. Ben mesela barbar kocama hediye olarak bir aydır ütülemediğim gömleklerini ütüleyeceğim. Gömlek ütülediğim için esas bana hediye alınması gerekiyor bence.

Yarın babam geliyor ve sanırım otobüsle gelecek İzmir'den, uçağa binmek içinden gelmiyormuş. Umarım yollarda kavga çıkarmaz ya da bunu bir yerde unutmazlar. Bir kere unuttular Afyon'da, bir Batum otobüsüne binip gelmişti. 12 adet limon sipariş ettim, elimdeki reçel tarifi 12 limon gerektiriyor. Bahçelerindeki ağacın limonları çok güzel. Yollayın deyince ödemeli kargoya veriyor insafsızlar.

Babamın bu seyahati bir valiz krizini de açığa çıkardı. Geçen sene doğum gününde bir kabin valizine verilmeyecek kadar para vererek bir kabin valizi almıştık. 70 küsür yaşında, seyahat ediyor, bari şık bir valizi olsun diyerek. Çok da beğendi, Urla'ya bir gittiğimde baktım koruma kılıfıyla filan saklıyor valizi. Peki sonra ne oldu?

Şu oldu, valiz yok ortada. Peki neden? Çünkü evlerinde dizi çekildi bunların. Yapmayın etmeyin, hayatınız mahvolacak dedik. Çekim ekibini dört kere refüze ettiler, o ekip her seferinde geri geldi kapıya. İçlerindeki en tatlış kızları ve oğlanları yolladılar annemle konuşmaya; oğlan "Emine Abla, sizin evi ayarlayamazsam işim bitik benim" diye boynunu büktü, kız "Emine Abla, varlığımızla yokluğumuz bir olacak" dedi. Sonra iki tırla dayandılar kapıya. İki tır. Ve 80 kişilik ekip.

Bütün ev alt üst edildi, kullanmayacakları eşyaları depoya kaldırdılar, kendi dekorlarını da getirdiler. Ortaya harman edildi bizimkilerin eşyalarıyla bunların eşyaları. Peki sonra ne oldu?

Dizi bok gibi çıktı. Senaryo bok gibi. Genç oyuncular kütük gibi. Tutmadı dizi, bitirdiler. Eşyalarını toplayıp gittiler ama o kaos içinde olan oldu. Aradan üç ay geçti, annem hâlâ youtube'dan diziyi izleyip email atıyor bunlara "Yeşil komodinimi almışsınız" diye, komodin kargoyla geri geliyor. Sanat yönetmeni kendi evinden kıymetli bir tablo getirip asmış duvara, o da kayıp.

Annemle babam bizim hediye valizin fiyatını bilmedikleri için o kadar önemsemediler, dizlerine vura vura kazma ve küreklerine yanıyorlar. Bir mezar kazma sahnesi için bunların kazmasını ve iki adet küreği alıp gitmişler, söz verdikleri hâlde geri getirmemişler. Benimkilerin canını alın ama kazmasını küreğini el arabasını almayın, geri istemeye de utanıyorlar, içlerine oturdu.

Babam Urla'ya geri dönerken çantasına sığamazsa büyük çöp poşetlerine koyacağım eşyalarını, ailecek çöp poşetlerine layığız.

Gideyim bir dertli çoban bohçası çayı filan bir şey yapayım. Şişman kedi kuyruğu otu çayı.

Alabama Shakes dinliyor musunuz? Ne güzel grup.



Öbtüm.

December 23, 2019

Viçır Is Not Viçıng, Çeşitli Mimarlıklar, Bazı Çeneler Ne Kutlu Çeneler

Çok rüzgâr var bugün burada, yağmur da yağacakmış, güvercinlere öğünlerini takdim ettim. Köpenkler karşılıklı koltuklarda uyuyor, Koko battaniyemi gasp etmiş ama alamayacağım kıçının altından, çok derin uyuyor.

The Witcher'ı sebat edip bitirdik, ben beğenmedim. Dizinin oyuncu kadrosu belli olmaya başladığında herkes kendini yerlere atmıştı, "Henry Cavill'den Geralt olmaaaağz!!" diye. Bence dizideki tek iyi şey Henry Cavill'di, gayet inandırıcı bir Geralt olmuş sesinden tutun haline tavrına kadar. Geriye kalan karakterlerin sevilecek bir yanı yok, karakterlerin bir derinliği yok. Bakılacak bir özellikleri de yok; saçları çok kötü, kıyafetler sıkıcı.

Saç, makyaj, kostüm departmanını geçtim, senaryo da iyi değil. Savaş çıkıyor, anlamıyoruz neden. Gelip şehri yakıp yıkıyorlar, kim bu düşman? Düşmana neden düşman olmamız gerekiyor? Bu insanlar kim? Bu kraliçe neden bu kadar gerizekâlı? Kadın kendini kuleden aşağı attı sonunda, "Ayh aptal kadın" diye gözlerimi devirdim. Ben Cersei'nin ölümüne ağlamış insanım.

Ayh neyse. Game of Thrones'dan sonra hayatın bir daha eskisi gibi olmayacağı belliydi zaten. Onun da son sezonundan hıncımı alamadım, haydi kapatıyoruz hop hop diye bitiriverdiler. The Witcher, o boşluğu dolduracak dizi değilmiş. Ama Henry Cavill'in köşeli çenesine ve karın kaslarına bakmak için seyrederim tabii ikinci sezonu.

Perşembe günü Urla'ya doğru yola çıkıyoruz, yılbaşından ziyade babamın 1 Ocak'taki 75. doğum günü vesilesiyle. Doğum gününden neredeyse bir hafta önce gidiyoruz çünkü biliyorsunuz çalışmayan telefonlar, çöken internetler, allah bilir utanıp bize söylemedikleri başka neler.

Hafta sonu bianet'e "forensic architecture" hakkında yazdı, valla okurken bir sürü şeyi merak edip gugılladım. Adli mimari tabir edilen iş gerçekten çok etkileyici, Eyal Weizman da enteresan bir mimar. Şuradan okuyabilirsiniz yazıyı. Weizman'ın kitaplarını ve El Cezire televizyonda yayınlanan Rebel Architecture belgesel serisini merak ettim. Weizmanlı bölümü şu:



Weizman'ın gözetleme kulesindeki bir askerle arasında geçen diyalogla başlıyor. Diyalog gerçekten İsrail'in Filistin'deki varlığının nefis bir özeti gibi. Weizman'ın iddiası, İsrail'in mimariyi ve yerleşimi bir savaş aracı olarak kullandığı. Bu bölümü seyredip diğerlerine de bakacağım. Rebel Architecture serisi, mesleklerini bir direniş yöntemi olarak icra eden mimarları anlatıyor.

Bir başka doğum gününü kutlayıp gideyim. Eddie Vedder, ay lav yu sins 1991.



Eski Türkiye'de MTV vardı, eski MTV de müzik kanalıydı. 1992'de 13 yaşında bir kuduz ergen olan ben, bütün dünyayla aynı anda oturup bu "unplugged" konseri izlemiştim. Bir daha da kendime gelemedim zaten.

Köşeli erkek çenesi motifini de hayatıma Eddie Vedder sokmuş olabilir, şimdi düşündüm de.

Çamaşır yıkamam, anamla babama götüreceğim şeyleri ayırmam filan lazım. Kalkayım masadan. Grunge hırkasını giymiş kardeşlerimden başlamak suretiyle hepinizi öbüyorum. iyi haftalar temenni ediyorum.

February 14, 2019

Günler, Haftalar, Kitaplar Filan

Valla aslında normalde gelir buraya "Sevgililer Günü, kalpli yastık, sonsuz sevimsizlik" diye car car carlardım ama sabah ilk gördüğüm şey Mari Antrikot Hanımcığımın günün anlam ve önemi dahilinde paylaştığı Zeki Müren videosu oldu. Zeki Bey'i görünce yumuşadım.



Amaaan hakikaten ne farkeder? İçinde hâlâ Sevgililer Günü kutlayacak heyecan ve aşk filan kalmışlarımız varsa tenkit edeceğimize desteklemeliyiz bence. Her zamanki tavsiyemi yazarak geçiyorum, çorap alınız birbirinize arkadaşlar. En güzel hediye çorap.

Bugün ayrıca üç günlük Hızır orucunun da son günü. Yani yarın Hızır lokması pişiriliyor memleketimizin çeşitli yerlerinde. Üç sene önce Dersim'den taş el değirmeninde öğütülmüş buğday ve tereyağı gelmişti, kavurup kavut yapıp yemiştik. Üç sene önce bu zamanlar hâlimiz hâl değildi pek. İşte ben o ara spiritüel refom hareketi başlattım kendi çapımda ve dar çevremi kapsayacak şekilde; kavutlarla, aşurelerle, konuşarak ve dahi kendi hâline bırakarak düzelmeye çalıştık. Düzelmek mümkün peki? Değil bence. Dönüşmek mümkün. Valla bilmiyorum, 20'li yaşlarımın saflığını ve gerzekliğini özlüyorum aslında, ne güzel bir boktan haberim yoktu ama her şeyden emindim.


Şunları okudum o arada, Bizim Büyük Challenge'ımızın çeşitli maddelerine denk getirip defterime not aldım.

Alan Savunması Atina'da geçen polisiye, Komiser Kostas Haritos serisinin ikinci kitabı. İkinci kitap olduğunu bilmiyordum, öğrenince fenalık geçirdim çünkü sırayla okumak istiyorum böyle serileri. Benim gibi kendinizi yerlere atıp yuvarlanmıyorsanız eğer sıra bozulunca, bir şey farketmiyor aslında, sırasız da okunur.

Neyse, beğendim Alan Savunması'nı, Komiser Haritos'u da çok sevdim, diğer kitapları da okuyacağım. Önce ilk kitaptan başlayarak. Çünkü sıra diye bir şey var ve bu şeye gereken önem verilmiyor kanaatindeyim.

The Cat Who... serisine kaldığım yerden devam ediyorum, Qwilleran ve siyam kedileri bildiğiniz gibi, olaylar olaylar. Yeni bir eve taşındılar, eski elma deposu-yeni havalı konut. Bu 12. kitap kuşlu ve tiyatroluydu. 13'e de başladım, bu sefer yaz mevsimini geçirmek üzere bir dağ evine gidiyorlar. Henüz kimse ölmedi.

Kadın Düşmanlığı Üzerine Küçük Öyküler'i ve Sürücü Koltuğu'nu arka arkaya okuyunca biraz insanlıktan çıktım. Birbirinden tuhaf iki kitap, nasıl tarif edebilirim bilmiyorum; Sürücü Koltuğu'nun kurgusu, diğerinde ise öykülerde olup bitenler ecnebilerin deyimiyle bir miktar "fucked-up"tı. İkisinde de kadınlar başrollerde, Kadın Düşmanlığı Üzerine Küçük Öyküler'de durum daha karışık aslında, her öyküde en az bir kadın mevcut diyeyim, uzatmayayım.

Kabuk'u çok geç okudum, halbuki bir ara Instagram'dan üzerime üzerime yağıyordu. Geçenlerde Sevda okuyup övünce ondan alıp okuyuverdim. Valla ben de beğendim, ne güzel yazmış Zeynep Kaçar. Kabuk'ta da başrollerde kadınlar var; analar, kızlar, teyzeler var. Bu "ilk kitap-yeni yazar-genç kuşak" furyası içinde okuduğum en orijinal romanlardan biriydi. (Ay siz beni dinlemeyin bence, 3-5 tane okuyup yıldıktan sonra öyle kitapları almayı bıraktım ben. Ayrıca iki yayınevi karalistemde, bastıkları hiçbir şeyi almıyorum. O yüzden bu konudaki tecrübem kısıtlı. Sadece bok gibi kitaplara, yazım yanlışlarına, kötü çevirilere para vermekten bıktım.)

Saat 14:30, hâlâ cehaletimi alsın diye caz listeleri dinliyorum, iki kahve ve iki çay içtim şu saate kadar, hava kapalı ve soğuk. Terziye gidip bıraktığım pantolonları almam lazım ama kargo geleceği için gene evde mahsurum. Kalkayım dolanayım biraz, çiçekleri sulayayım. Naapıyorsunuz, iyi misiniz?

January 2, 2019

Hello 2019

Valla yılbaşı gecesi yatağa girerken düşündüm, muvaffak bir yıl kapanışı ve yıl açılışı yaptığıma karar verdim.

Bir alt sokağımıza mezeci açıldı, sanırım Antakyalılar. Pazartesi öğlen bir koşu gidip 3-5 çeşit meze aldım, bir miktar da ben yaptım evde. Mezeci komşumuzdan aldığım atomun elimden uçması ve yarım saat kadar buzdolabından ve mutfak yerlerinden yoğurt silmek zorunda kalmam dışında büyük bir felaket yaşanmadı, küçük şeyler yaşandı.

Bana sorsanız, "Köpenklerden hangisi gerzek?" diye, hiç düşünmeden Kudi'yi işaret ederim. Ama zehir gibi acı atomu yerlerden yalayan tabii ki Koko oldu. Acıya rağmen kendini durduramadı, mutfaktan kovalamak zorunda kaldım. Bir süre evin içinde birbirimize bağırarak koştuk.

İlerleyen saatlerde burnuyla itmek suretiyle sehpanın üzerindeki rakı bardağını yere düşürüp kırdı. Koko gene. Gözlüklerimi takıp cam kıymığı topladım yerden. Ve tabii 6 saat kadar yemek dilendi masadan; ağlayarak, dev patileriyle yemek yiyenleri dürterek. Dilenerek bir yere varamadığı durumlarda çaktırmadan peynir yürüttü masadan, sehpalardan. O kadar uzun boylu ve öylesine göd darçın ki durdurmak mümkün değil.

Ufak bir pasta almıştık, gece yarısı olunca maytapları yakıp masaya getirdim. Maytaplar sönmek bilmedi, herkes ayağa kalkıp öpüşerek birbirini tebrik etmeye başladı. Valla yılbaşı benim içimi kıyıyor biraz, yalan söyleyecek değilim. Yanıma yanaşanı öptüm filan, gözüm maytaplardaydı "Bitse de söksem pastanın üstünden" diye. Söner sönmez göbeğinden tuttum bir maytabı çünkü gerizekalıyım. Sol elimin işaret ve baş parmaklarını dağladım.

Neyse işte, herkes gittikten sonra yatakta parmaklarım usul usul zonklarken, 2018'in son kitabını biraz gecikmeli bitirirken muhasebe yaptım. Başlangıç olarak hayatımda ilk defa yatmadan gecenin bulaşıklarını makinaya doldurup o makinayı çalıştırdım, sığmayanları elde yıkayıp kaldırdım. İnsanlık için küçük, benim için dev bir adım. Ev dağınık olduğunda çok mutsuz oluyorum ama temizlik yapmak da yaşama sevincimi yok ediyor. Bunu çözmeyi umuyorum bu sene.

Yıllardır mıyır mıyır "Alayım evet almalıyım tabii alsam iyi olur" diye ötelediğim ehliyeti nihayet aldığım sene oldu 2018. Trafiğe çıkıyor muyum? Hayır. Çıkacak mıyım? Bilmiyorum valla. Ama ehliyet aldım. Üstelik aradan 8 sene geçmeden gidip başvurdum, eve geldi postayla ehliyet.

Yine insanlık için küçük kategorisinden, bir fırın eldiveni almayı başardım. Bilmiyorum kaç sene önce, fırın eldivenini yakmayı başarmıştım, o günden beri mutfak havlusu filan katlayıp tutuyordum fırın kaplarını. Ben sakarım. Defalarca yaktım kendimi. 2018'in son haftasında aldım bir eldiven.


2018 Bizim Büyük Challenge'ımızı bu şekilde kapattım, 5 madde eksik kaldı. Valla hiç bozulmadım eksik kalanlara, okuduklarıma çok seviniyorum. Seveceğimi hiç sanmadığım kitapları sevdim, başlarda fenalık geçirdiğim kitapları neşeyle bitirdim. Bu şalanj olmasa Vanya Dayı'yı asla okumazdım ben mesela. Okurken cümlelerin kafamın içinde berbat bir tiyatrocu vurgusuyla yankılanması ve gözümün önüne neden bilmiyorum sürekli Cihan Ünal'ın gelmesi dışında çok hoşuma gitti.

Puşkin'in Erzurum Yolculuğu, Oscar Niemeyer'in Dünya Adil Değil'i, Aşiq u Maşuq ne zamandır evde duran kitaplardı; üçünü de çok severek okudum.

Winterson'un Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın'ını, Sevgi Soysal'ın Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ni, Werner Herzog'un Buzda Yürümek'ini Sevda'dan ödünç alıp okudum. Üçü de bitirdikten sonra bir süre hakkında konuşmaya devam ettiğim kitaplar oldu. O arada linocut baskı yapan eski bir arkadaşımdan şu geldi, Latince "yürüyerek çözülür" anlamına geliyormuş:


Herzog, yakın arkadaşının Paris'te ölüm döşeğinde olduğunu haber alınca Münih'ten Paris'e doğru yürümeye başlamış. Bir tür dua gibi, Herzog yürüyerek Paris'e varırsa arkadaşı ölmeyecek.

Çok etkilendim bu fikirden de, yürüyüşten de, Herzog'un tuttuğu bu günlükten de. Belki "yürüyerek çözülür" 2019'un mottosu olur. Bugün duvara çakacağım arkadaşımın hediyesini.

Fakat esas bir kitap beni çok çarptı, bir öykü kitabı, yazarın ilk ve tek kitabı. Ne zamandır okuduğum en kendine has, en kimselere benzemeyen yazar Breece D'J Pancake oldu.


(Fotoğrafı şuradan aldım.) Annem alıp okumuştu, "Bir yazarın ilk kitabı" maddesine uydurayım diye okumaya başladım. Gitmedi bir türlü, tökezleye tökezleye, elimden bıraka bıraka ilk birkaç öyküyü bitirdim. Sonra ne oldu bilmiyorum, kendimi delirmiş gibi okurken buldum. Ağladım, bazı öyküleri bitirince "Aaa yok olamaz?!" diye geri dönüp baştan okudum.

Pancake öyle bir şekilde yazmış ki "Ve sayın okuyucu durumlar bomboktu" diye gözünüze sokmuyor, sadece anlatıyor ve siz bundan daha bombok bir durum olamayacağını anlıyorsunuz. Ağaçları, mevsimlerin dağlara vuran ışığını, yolların karla kaplanmasını anlatıyor; karakterler kendilerini anlatıyor, gözünüzün önünde kararlar alıyorlar, durduramıyorsunuz, kaderlerine doğru gidiyorlar. Karanlık, melankolik, çoğu zaman umutsuz, yer yer şiddet dolu öyküler.

Son yıllarda o kadar çok "yeni yazar-ilk kitap" okuyup sıkıntıdan fenalık geçirdim ki elim gitmiyor artık. Olmadı mı olmuyor. Ama işte sonra biri çıkıveriyor, 20li yaşlarında bu öyküleri yazmış, 26 yaşında kendini öldürmüş, oturup okuyorsunuz, canınıza okunuyor. Kendini öldürmüş olmasının, öykülerini okuma deneyimine bir etkisi yok aslında. "Keşke ölmeyeydi de daha çok yazaydı" değil "Allahım şükürler olsun ki bunları yazmış!" diye düşündüm. Bu bir avuç öykü, yaşayıp da her iki senede bir kedi osuruğu gibi öykülerini üzerimize atacak bir sürü yazarın rüyalarında bile göremeyecekleri kadar iyi çünkü. Ama bir yandan da Pancake'in doğup büyüdüğü yerlerde geçiyor öyküler, ister istemez o kendiliğinden sona ermeyecek umutsuzluğu da düşünüyorsunuz.

Tek tük anlamadığım cümleler oldu; bahsi geçen araba garajda mı yolun kenarında mı, bu insanlar nereye bakıyorlar filan gibi. Bilmiyorum çeviride mi tıkanıklık olmuş yoksa orijinali de mi böyle, çünkü ölümünden sonra yayınlanmış kitap. Çok da önemli değil zaten, Yüz Kitap'a ve anneme Pancake'i hayatıma soktukları için çok teşekkür ediyorum. Daha da överdim kitabı ama masadan kalkmak istiyorum, belim ağrıdı, çayım bitti.

Olanca suratsızlığımla "2018 neydi ki 2019 ne olsun" diyerek bitirmek istiyorum aslında yazıyı. Fakat çok şükür ki gerzek tarafım durumu dengeliyor, iyi şeyler de olabilir. Çünkü neden olmasın?


(Eduardo Galeano-Hikâye Avcısı)

Davullu zurnalı, yürümeli çözmeli bir sene diliyorum hepimize.

April 26, 2018

17. Hafta

Ay haftalar nasıl da süratle geçiyor, şalanj sayesinde sayıyorum, 17. haftaya gelmişiz bile. Bu hafta kendimizle ilgili sevdiğimiz şeyleri yazmamız lazım, halbuki insanın kendini eleştirmesi daha kolaymış.

Valla şu yazacaklarımı da çok seviyor değilim ama en azından sevmediğim taraflarımı dengelediklerini düşünüyorum. Yeni şeyler denemeye dair tekliflere kafa üstü atlıyor oluşumu seviyorum. Çünkü stabil bir tıkaç gibi yaşamama mani oluyor bu huyum. Atladıktan sonra bir yandan şikayet ederken bir yandan da denemeye devam ediyor oluşuma seviniyorum. Bu hem nefret edip hem de çabalamayı bırakmama hali sayesinde bugünleri görebildim ben. Her zaman da işlemiyor bu sistem, işleyince seviniyorum.

Eskiden sevmezdim ama zamanla yavaşlığımı da kabullendim. Çünkü öbür türlüsü bende başa çıkamadığım bir anksiyete yaratıyor. Anksiyeteyi bırakın, gerginlikle bile başa çıkabilen biri değilim, anında çöküyorum. Hem dengemi koruyup hem de hayatın içinde iyi kötü varlık gösteren kendi halinde bir birey olabilmemin yolu yavaşlık. (Ama planlı bir yavaşlık. Bana altyapı lazım, yoksa hiçbir şey yapmadan seneler geçiyor.) Zaten benim hayatımda yavaşın süratliden bir farkı olmadı neticeler açısından, hatta bazen yavaşlığıma şükrettiğim oldu.

Yavaş ya da süratli, hep kitap okuyan biri oldum. Annem sayesinde oldu bu, hakkını yiyecek değilim. Ev kitap doluydu, ikisi de düzenli kitap okuyan insanlar. Böyle olmasalardı bilmiyorum ben kendi kendime bu alışkanlığı edinir miydim. Kitap okumak beni sakinleştiriyor, dünyayı biraz "her şey mümkün" hale getiriyor, iyi kitapları sanki kendim yazmışım gibi gururla bağrıma basıyorum, edebiyatın evrenselliği bana umut veriyor.

Çünkü allah biliyor ışık hızıyla ruhen göçebilen biriyim. Fakat aynı hızla umutlanabiliyor oluşuma çok seviniyorum. Ay aklıma başka da bir şey gelmiyor. Kendimle bir alıp veremediğim yok çoğu zaman, yuvarlanıp gidiyorum. Ha bir de her yerde, her koşulda uyuyabilen biriyim. Bence bu da iyi bir şey.

Bu hafta hayatımda ilk defa pilates dersine gittim, salı günü. Ebru Şallı'ya kaş-göz deviriyordum, hala oturup kalkamıyorum, inleyerek yürüyebiliyorum, merdiven inip çıkmak bir azap haline geldi. Ve 6 aydır haftada 3 gün spora gidiyorum ben, bu hamlık nasıl olabiliyor bilmiyorum. Bacak ve popo çalışmamışım demek ki yeteri kadar.

Neyse, pilates salı sabahı olduğu için haftalık programımızı değiştirdik; pazartesi-çarşamba-cuma yerine salı-perşembe-cuma oldu. Ve tabii ki herhangi bir değişikliğe patates kadar ayak uydurabilen bende hemen kaos hasıl oldu, hangi günde olduğumuzu çıkaramıyorum. Dünün perşembe olmadığını anladığımda akşam olmuştu.

Bugün perşembe, bir yandan da Ali Ekber Çiçek'in sene-i devriyesi. Çok içten bir sevgiyle anıyorum, devri daim olsun. Zaten aksi ne mümkün.



March 8, 2018

Bükreş / 10. Hafta

Bükreş'e gidip döndüm ben, Instagram hesabımdan da anlayacağınız üzere 2 kare fotoğrafla taçlandırdım seyahatimi. Kötü şöhretli saray binası ve Rumen birası. Saray gözümüze küçük bile göründü, biralar çok güzeldi.

Ya çok soğuktu, insanlık dışı soğuktu ve kar ve buz vardı. Kafamı kaldırıp etrafıma bakamadım, süvenir alamadım, kart atamadım, sadece donmamaya çalıştım. Ben pek seyahat yazısı yazabilen biri değilim, üzerime bir haller geliyor seyahatte. Ecnebi damadımız "Neden bu kadar pozitifsin sen?" ve "Neden herkes sana iyi davranıyor?" diye ayrı ayrı üzerime çullandı. Çünkü omleti soğuk geldi, yok efendim tezgahtar boksuratlıydı, taksici beş dakika geç geldi filan. Ben öyle biri değilim, omleti soğuk yediğimi farketmem bile.

Bükreş, güzel havalarda gidilirse, sevilecek bir yer. Medeniyet işaretlerine bakıyoruz hep bir yerlere gittiğimizde, bazı şeyler medeniyet işareti çünkü. Bükreş'te müzelerin tertemiz, yenilenmiş olması, sergilerin içeriği, hafta içi bile çocuklarla dolu olması işaretlerden biriydi. Okul gezisiyle zorla getirilmiş çocuklar değil, aileleriyle hoplaya zıplaya müze gezen çocuklar. Doğa Tarihi müzesinde evrim bölümü vardı, onu ayrıca yazdık bir kenara.

Bükreşliler yiyiyor ve içiyor, bu da bir başka medeniyet işareti. Çoluk çocuk akşam yemekleri, genci yaşlısı kafelerde oturmalar filan. Eksi 15 derecede bile hayat vardı yani. Rumen şarapları çok güzel, fiyatlar bizim burası gibi, süper ucuz bir yer değildi. Fakat iki şey tuhaf şekilde ucuzdu; taksiler ve kokteyller. Dünyayı gezip kokteyl içen biri değilim, ancak burayla karşılaştırabilirim ama 13-15 lira gibi fiyatlara gelsin mojitolar, gitsin long island ice tealer diye coştum 4 gün, içtiğim her şey nefisti. Havaalanından şehir merkezine 30 lira tutuyor taksi, tabii insan evladı taksici bulabilirseniz. Rumen taksicilerin berbat bir şöhreti var. Bu derdi de Über'e benzeyen bir uygulama indirip bertaraf ettik. Barbar kocam teker teker bütün şoförleri "Hagi?" diye taciz etti. "Futbol oynamıyordu, şiir yazıyordu!" diye, "He is a poet. A POET!"

Eski binalar duruyor, üzerlerine küçük plakalar çakmışlar, tarihini anlatan. Bir medeniyet işareti de bu. "Aoov neo-gotik, oooovv neo-klasik!" diyerek birbirimizi dürttük. Bir de grafik tasarım işi dikkatimi çekti; üzerinde yazı çizi olan her şey, işte peçeteden tutun da kafe menülerine, eski dükkan tabelalarına filan, çok özenliydi tasarımlar. Yani komşunun 17 yaşındaki oğluna yaptırmıyorlar kafenin logosunu. Sonra anlattılar, Romanya bütün dünyaya grafik tasarımcı ve internet teknolojileri uzmanı ihraç ediyormuş. Rumenler de bilmiyor neden, "Herhalde eğitim sisteminde bir şeyi düzgün yapıyoruz hala" dediler.

Çavuşesku'dan 1989'da kurtuldular, dışardan bakınca sanıyoruz ki tamamen kurtulmak mümkün, halbuki Çavuşesku'nun o dönem etrafındaki politikacılar hala siyaset yapıyormuş. Rüşvet, yozlaşma, çürüme var dediler. Bükreş de şehir olarak biraz perişan, biraz ihmal edilmiş görünüyordu.

Kardeşim bir fotoğrafımı çekti, Devrim Meydanı'ndaki anıtın önünde.


1989'da öldürülen insanların anısına yerleştirmişler buraya, eskiden Komünist Parti binası olan büyük binaya bakıyor. Çavuşesku'nun sık sık çıkıp konuşma yaptığı balkonunda son bir defa görünüp meydanı dolduran halka dehşet içinde baktığı, sonra da bir helikopterle kaçtığı bina. Şimdi bir bakanlık binası olarak kullanılıyor, anıtın etrafında da alçak bir duvar var, üzerinde hayatını kaybedenlerin ismi kazılı.

52 haftalık şalanjın 10. haftasında dünyayı nasıl gördüğümüzü yazıyoruz. Nasıl görmek istediğimi yazayım.

Bükreş'teki ikinci günümüz doğum günüme denk geliyordu, kardeşimle damadın Moldovalı ama Bükreş'te yaşayan bir arkadaşı arayıp akşama bir parti olduğunu haber verdi. Komünist dönemde polis karakolu olan bir binayı kulüp yapmışlar, çingene müzikleri çalınacakmış. Süper steril bir mekanda folklorik bir gece bekliyordum, o kadar yanılmışım ki.

Mekanın ortasına yerleştirdikleri derli toplu bar dışında karakol hala karakoldu, bir de bahçesini güzel ışıklarla süslemişler. Tuvalete filan giderken bildiğiniz o devlet dairesi açık mavisine boyalı koridorlardan geçiyorsunuz. Erken gidip bir masaya çöktük, "BANA KOKTEYL ALIN!" dedim hemen. Yarım saat geçmeden ve ne olduğumu anlayamadan kendimi delice dans eden kızlı oğlanlı drag queenli bir kalabalığın ortasında buldum. Çingene müziği de bildiğimiz eller havaya pop müzikti, yer yer Ciguli şarkıları tespit ettik. Her memlekette olduğu gibi Romanya'da da bir azınlık olarak Romanlar o kadar itilip kakılıyormuş, o kadar görmezden geliniyormuş ki müzikleri de yasakmış televizyonlarda. Gençlik de böyle partiler düzenliyormuş tepki olarak, dj'ler Romanmış, meşhurlarmış Bükreş'te. Drag queen de meşhurmuş, bütün gece yakalayıp karşılıklı dans etmeye uğraştım, yakalayamadım. Üç kere kostüm değiştirdi.

39 yaşıma bu kimbilir ne acılar görmüş eski karakol binasında, özgürce dans edip öpüşen gençliğin içinde girdim. Valla bana bir iyi geldi ki anlatamam. Onların mekanı ve hayatı bu şekilde dönüştürmeleri bana tarifsiz bir neşe ve umut verdi.

Dönüşüme, değişime inanıyorum. Dünyayı özgür ve adil ve önyargılardan arınmış bir yer olarak görmek istiyorum, allah bilir asla göremeyeceğimin de farkındayım. Gereğinden fazla naif olduğumun da ayrıca farkındayım, belki gerzeklik gibi de ulaşıyordur karşı tarafa. Eskiden üzülürdüm gerzek sanılınca, artık pek umrumda değil, bu da benim maceram. Bu macerada cımbızla da olsa iyi şeyleri seçip övüyoruz. Kin biriktirmiyor değilim, allah biliyor filler gibiyim, hiç unutmuyorum. Affetmeyip unutmamakta bir sakınca görmüyorum ama kimi mesul tuttuğumuzun önemi var.

İyileşmenin mümkün olduğunu, düzenin değişebileceğini, hasarın onarılabileceğini düşünüyorum. Mücadelenin bir sonu yok, bizim kendi küçük hayatlarımızın sonu var çok şükür, o son geldiğinde de ne kadar mücadele etmiş olduğumuzun önemi var.

Valla gerçekten her şey bok gibi, insanlık ölmüş gibi, geriye dönüş yok gibi. Ama etrafımızda bir kişi, iki kişi, üç kişi bir şeyler için çabalıyorsa bizim kimin yanında durup hangi çabaya omuz verdiğimizin önemi var.

Hayat gelip geçici, ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil; binalar boş kabuklar, içinde gençler dans ediyor mu edemiyor mu, onun önemi var.


Robert Montgomery'nin işi, günlerdir şiir gibi aklımda, içimden tekrarlayıp duruyorum, şuradan aldım fotoğrafı.

Evin içinde-dışında-başkalarının evlerinde emek veren, karşılığını alan ya da alamayan, başını dik tutup hayatın içinde yol alan bütün kızkardeşlerimin 8 Mart'ını tebrik ediyorum. Sen hariç Filli Boya. Sen fabrikalarında meslek lisesi öğrencilerini köle gibi çalıştırıp sonra gazlı reklam filmleriyle bizim yanımızdaymış ayağına yatıyorsun. Ne reklamları yiyiyorum ne sizin fabrikadan komada çıkıp hastanede hayatını kaybeden lise öğrencisi Oğuzhan Çalışkan'ı unutabiliyorum ne de ailesine "Vicdanımız rahat, bizim bir sorumluluğumuz yok" diye bağırılmış olmasını hazmedebiliyorum.

Reklamlara para harcayacağınıza staj koşullarını düzeltin fırsatçı vampirler.


December 31, 2017

Ay Hadi Hepi Nüğv Yiğr İnşallah

Yarabbi dünden beri şuraya iki satır yeni yıl şeysi yazamadım, ne biçim insanım. Zaten bütün yeni yıl hazırlığım da normalde pek gitmediğim pahalıca şarküteriye gidip üç çeşit peynir ve iki çeşit etli mamül almaktan ibaret kaldı. Bir de şömine yakalım diye odun aldık, arabanın bagajında odunlar. Birazdan aşağı inip payıma düşen 25 kilo odunu sırtıma vurup eve çıkaracağım.

Ay bir de koltuk kılıflarını yıkadım, iki köpekten eve yayılan tüy miktarına bunca sene sonra hala şaşırıyorum. Neyse, yeni yıla tamamen kılsız koltuklarla gireceğiz en azından.

2017 gene oturduğum yerde sinirden fenalık geçirdiğim bir yıl oldu ama fenalıklar yerine az da olsa yaşama sevinci veren şeyleri hatırlamak istiyorum. Mesela 2017 ocak ayından bugüne 14 kilo verdim ben. Bütün 30'lu yaşlarımı meşgul eden bu kilo aldım-kilo verdim defteri umarım artık kapanmıştır. Tabii acıklı kısmı şu, dikkatli yemem gerekiyormuş. Gelsin hamurlar, gitsin şekerli gıdalar, vur patlasın çal oynasın beslenirsem şişmanlıyorum doğal olarak. En azından bu basit gerçeği nihayet idrak ettiğim bir yıldı bu.

Spor salonunda üçüncü ayımı doldurdum, bugünleri de görecekmişim oha.

36 kitap okumuşum, geçen seneye göre bir gelişme var çok şükür, biraz hızlanmışım. Müzik açısından manalı bir yıl olamadı, kendimi Spotify'ın karışık listelerine bıraktım hep.

Bir kültür, inanç ve yufka turisti olarak Dersim'e gitmiş olmamı haneme dev bir artı puan olarak yazdım, son zamanların en güzel bir haftasıydı. Hala nasıl çarpıldığımızı, her şeyin belkemiği yeşil leğeni ve detektif gibi takip ettiğimiz bir türbe hırsızlığını yazacağım, bir türlü yazamadım.

Yufkalaaaaar, sevdiğiiimm oyyyy:


Şu fotoğrafı hala saklıyorum, 2017'nin bir kısmı böyle geçti:


Ankara'dan hayır çıkmasına da şükrettim, hala ediyorum, hala hayır. En azından vesileyle Gökçek'ten kurtulduk.

Çok beğendiğim haber fotoğrafçısı Bülent Kılıç bu yıl da ne biçim fotoğraflar çekti:





İlki İstanbul Onur Yürüyüşü'nden, diğer ikisi Rakka'dan, sonuncu gene İstanbul.

Geçen yıl bugün Sarajevo'da halk konseriyle coşup nereden geldiğimizi unutana kadar eğlenmiştik. Sonra otel odasında twitter'a yapıştırıp hatırlattı hayat nereli olduğumuzu. Bu sene emniyet kemerlerimizi bağlayıp evimizin salonunda bekliyor olacağız. Lütfen allahım lütfen, normal bir yılbaşı gecesi olsun, başka hiçbir şey istemiyorum.

Bir yıl daha umutla güzel şeyler bekleyeceğiz, ufak tefek ile sevineceğiz, büyük mucizeler hayal edeceğiz. Bizi tuvaletlerde, otobüslerde, mutfak köşelerinde ağlatmayacak bir yıl olsun.

Herkesin yeni yılını tebrik ediyorum, sizi Saçaklı sayesinde evimize girmiş tek yılbaşı süsüne anlam veremeyen angut köpeklerimle başbaşa bırakarak gidiyorum.


March 21, 2017

Hayır Helikopter, Burası Senin Evin Değil

Gene gül desenli tayt/pijamamla terasta durup bir helikopter pilotuna bakarak başladım güne. Çok alçaktan uçuyorlar bazen, bugün de öyleydi. Sonra caddeden polis anonsları filan da duyunca "Allah allah ne gün bugün?" diye kahve yapmaya girdim içeri. Nevruz bugün, Newroz ve Nowruz yani aynı zamanda. Tebrik ederim bahar bayramınızı.

Twitter'da kavga çıkmış bile, kimin bayramı diye. Aman yarabbi yani kaç bin yıllık pagan bayramı, paylaşılamıyor diye gözlerimi deviriyorum ama tabii bizim memlekette acılı hatıralar var. Ankara'da kutlama filan yok galiba, herhalde önemli birileri şehir içinde oradan oraya gidecek, o yüzden bir helikopter-polis anonsu trafiği var.

Dün evi temizledim, bahar temizliği gibi olmadı ama en azından köpek tüyünden arındırdım bir miktar. Dün süpürüp sildiğim koltuklarda yatıyor ikisi de şu anda; biri topan olmuş, öbürü sırt üstü, biri horluyor. Yatsınlar, varlığım varlıklarına, koltuklarım tüylü kıçlarına armağan olsun.

Hafta sonu şunu okudum:


Nefisti. Hayattan yılmak, aşk, aile, kazık yemeler, her boku bildiğini sanıp bir gün kendi cehaletine uyanmalar, kaybetmek, bulmak ve bu ikisiyle başa çıkabilmeyi öğrenmek. Ay çok beğendim. Bir yerinde ağladım filan, sizden saklayacak değilim. Karakarga'dan çıkan diğer çizgi romanlara da bakacağım bir evden çıktığımda. Cumartesi ve pazar günlerime yumuşak bir bahar güneşi gibi doğdu kitap.

Helikopterler gitti o arada, sırtımdan güneş vuruyor eve, ortalık sessiz, saat 16:30. Gidip biraz dut kurusu filan alayım. Sizi de evde öldürmeyi başaramadığım ender bitkilerden birinin nazik çiçeğiyle başbaşa bırakayım.


Fotoğrafa filtre basana kadar tozunu alaydın zavallının diyor olabilirsiniz, haklısınız. Bahar geldi artık, toz filan alınabilir, güzel şeyler olabilir, belki ütü bile yapılabilir.

March 10, 2017

Hayır

BBC Türkçe şu aşağıdaki kısacık videoyu paylaştı:



Bülent Kılıç'ı bir yerlerden yakalayıp takip etmeye başlamıştım, çok beğeniyorum fotoğraflarını. Videoda söylediklerini de beğendim. İstanbul'da ve memleketin diğer şehirlerinde yürüyen binlerce kızkardeşimle çok gurur duydum, çok.

Bir de KaosGL şu videoyu paylaştı, bu da çok güzel:


8 Mart 2017 İstanbul, İstiklal Caddesi from Can Eren on Vimeo.

Şunu bırakayım giderken, geçen gün bir aklıma geldi ki gitmek bilmiyor, yıl 1990'mış. "Ay neler diyor şarkıdaaaaoooo?!" diye mutfaktan salona ebeveyn koşturtan şarkılardan mehhehhe.




February 15, 2017

Kuyu / Ahmet / Şalanj!

Ay şu köpek çıktı ya o sondaj kuyusundan, ne sevindim anlatamam. Twitter'a girmeye korkuyordum kötü bir şey okuyacağım diye. Sabah kardeşim haber verdi, sonra şu videoyu seyredip kahve fincanımın üstüne ağladım zarıl zarıl.



Kimsenin dönüp bakmayacağı o karakafalı, doğuştan amca kaşlı çocuk için günlerdir çalışılmasına, insanların pes etmemesine, şu videodaki delice sevince filan ağladım valla. Memlekette hala itfaiye varmış, işini bilen madenci varmış, bilim yapan lise talebeleri varmış, Türk Taşkömürü Kurumu varmış ulan! Daha ölmemişiz.

Kuyudan çıkan köpekten Ahmet Şık'a atlıyorum, okusa bozulmazdı diye düşünüyorum. Ailemizin en sevdiği gazeteci Ahmet kapıdan çıkarken eline naylon torba içinde yemek artığı tutuşturmuşluğum var, birinin o gıdaları sokaktaki kedilere köpeklere indirmesi gerekiyordu. Son anda da utanmıştım, ay adam misafir, böyle torba veriyorum diye. "Aaa ver ver. Yahu ver noolacak, bırakırım ben kaldırıma?" diyerek kapmıştı elimden. Ahmet'in her şeyin yanında iyi bir kalbi var.

Şu saatlerde duruşması görülüyor. Oda Tv davasıymış, ben bu son tutuklanması ile ilgili sanmıştım. Yani bugün Fetöcüler yüzünden ifade veriyor. Sonra bir ara da Fetöcü/Pkklı/Her türlü törörcü olmak suçuyla ifade verecek. Neyse, baktım fotoğraflarda yüzü gülüyor, çatır çatır da konuşmuş. Onun bu yıkılmayan hali bana da güç veriyor. Şunları bulabildim şimdilik, bugünkü ifadesinden:



Kısa zamanda dışarı çıkıp yazmaya ve konuşmaya devam edeceğine inancım tam.

Buradan da bir şalanj hadisesine zıplayarak yazımı bitireceğim. İlham Kedisi Hanımefendi yazdı dün, soruları çok beğendim. En yakın komşularımı da dürttüm, biz bir grup olarak bu cumartesi başlıyoruz. Lütfen siz de gelin, şalanjlar ne kadar kalabalık o kadar eğlenceli çünkü. Soruları da şuraya koyayım, düşünürüz cumartesiye kadar.


February 14, 2017

Boyoz Bence Daha Mühim

Ay ben yazana kadar Sevgililer Günü geldi, ben çok başarısızım böyle günler olsun, ne bileyim doğum günleri olsun. Bir haftada yetişip kutladıysam doğum gününü, seviniyorum. Pakistan mesela, kökten bir çözüm arayışına girmiş:


Ben size söyleyeyim bugün Pakistan'da neler oluyor; sokaklarda yatan, anca karnını doyuran kesim zaten kutlanmış mı kutlanmamış mı farketmeyecek. Bir grup azgın kuduz sağda solda kalpli yastık filan yakıp yasağı kutlayabilir. Bizim gibi Pakistanlılar "Off allahım, ne biçim ülke?" diye hayatlarına devam edecek. 5 kuşaktır Cambridge mezunu, sahip olduğu toprakların ucunu bucağını bilmeyen ultra zengin kesim de bayağı içkili miçkili Valentine's Day kutlayacak.

Suyu çıkmış, içi çürük ülke manzaraları. Çürük deyince aklıma geldi, şu yazıyı geçenlerde okudum, buraya koymak istiyorum. Bunun adı aşk değil, flört şiddeti.  Yazının ikinci yarısında listelenen hıyarlıkların bir kısmı benim de başıma geldi, bir kısmını etrafımdaki kızlar yaşadı.

Şiddet derecesi düşük ama bunaltma seviyesi yüksek bir örnek, benimle konuşurken her cümleye "Hayır" ile başlayan ayı.

Ben: "Filmi beğenmedim ben, gözümüze sokmuş her şeyi."
Bu: "Hayır şimdi sinema sanatında car car car car...."
Ben: "Ne güzel lokantaymış burası."
Bu: "Hayır lokanta deyince esas bir de şurası var vır vır vır vır...."
Ben: "Her dediğime hayır diyorsun, nasıl konuşacağız biz?"
Bu: "Hayır öyle yapmıyorum."

Benim durmaksızın yanıldığım, bunun da bayılana kadar itiraz edip beni düzelttiği bu ilişki tahmin edersiniz ki 3 ay sürmedi. Zaten farklı şehirlerde yaşıyorduk. Allah hayatındaki insanlara sabır versin, ne diyeyim.

Nasıl, içinizde kalmış üç gram Sevgililer Günü heyecanını da yok etmeyi başardım mı? Meh meh meh. Amaan allahaşkına üç günlük dünya, alacaksanız alın ayol kalpli gül, güllü kalp. Ben olsam çorap alırdım, yaşlandıkça en güzel hediye çorapmış gibi gelmeye başladı. Ya da boyoz.

Hafta sonu Gediz geldi İzmir'den ve böyle bir şey varmış, hiç söylemiyorsunuz?


Havaalanı servisinden "Bavulu görünce korkma" diye mesaj attı, gene de bunu beklemiyordum. Özenle ayırdım, buzluk torbalarına yerleştirip kaldırdım. Bir fırın da burada açacak kadar boyoz var evde. Denemek için 3-5 tane attım fırına, gayet güzel oldu.

Kaç kere geldi gitti kız, nihayet Kıtır'a oturmayı başardık. Her geldiğinde deniyoruz, hep dolu hep dolu. İnsanlar işten çıkmadan yetiştik bu sefer, masa bulup oturduk. Biz iki kişi Kıtır'a ulaşana kadar yolda kar topu gibi büyüdü grup; bir kısmını yolda bulup kolumuza taktık, Sarıkafa "Ay Kıtır'a mı gitsek?" diye aradı içine doğmuş gibi. Bazıları birbirini tanımayan arkadaşlarım tanıştı, ne zamandır bu kadar neşeli bir akşamüstü geçirmemiştim. Bira içip çerçöp ne varsa yedik. 

"Kıtır ne ayol?" diye soracaklar için ekleyeyim, benim fotoğraf çekmek gibi bir alışkanlığım olmadığı için internetlerden buldum, şöyle bir yer:


Avizeleriyle meşhur bence.

Cumartesi akşamı da önce meyhaneye, arkasından halay çekmeye götürdük Gediz'i. Halay işi felaketle sonuçlandı, sonra yazarım çünkü diagram filan çizeceğim.

Sevgi dediğin illa partnere olacak değil, (pantere de olabilir ho hoh) (ayh özür dilerim gerçekten) bunun arkadaşı var, kedisi var, köpeği var. Şöyle bir dinleyeniniz varsa daha ne ister insan bilmiyorum.


Yerinde duramadığı için flu çıkmış çocuk, Miyu bu, teyzesi sayılırım. En çok onun sevgililer şeysini tebrik ediyorum zira bugün yarın ponponlar gidici.

Günün anlam ve önemine uygun bir şarkı bırakıp gideyim, ütü yapayım, kitap okuyayım.

December 27, 2016

"Güzel Şeyler Olacakken"

Bitti bitiyor sene, şurada kalmış 4 gün. Düşündüm biraz, 2016'nın en neşeli, en sevindirici şeyi hayatımıza giren yarı kör, dişleri dökülmüş, zaman zaman kan işeyen benekli bir köpek oldu. Yani 2016 biraz mutluluk verdi ama onu da haşat halde verdi.
Neyse, benekli kıçını eve soktuk ya çocuğun, gerisi önemli değil. Hafta sonu tatili için Çek sınırında küçük bir köye gitmişler, fotoğraf yolladılar.


Kamufle olmuş ormanda kurban olduğum.

Yılbaşına kadar yazar mıyım emin değilim, yazmama ihtimalime karşı laflar hazırladım. Aşağıdaki fotoğrafı gördüğüm andan beri aklımdan çıkaramadım, açıp açıp bakıyorum.


Soldaki ağlayan kadına, ortada profilden görünen genç adama ve sağdaki adama bakıyorum. Onlarca etkileyici fotoğraf içinden ben bunu seçerdim, bu her şeyi o kadar güzel ve eksiksiz anlatıyor ki. Dünyanın batıyor oluşunu, boka batmış olduğumuzu, bokun içinde gene de insan olduğumuzu. 2016'ya soldaki kadın olarak girdim, sağdaki adam olarak çıkıyorum.

Tam bunu yazarken Birgül'ün şu yazıyı paylaştığını gördüm, lütfen okuyun siz de: http://www.5harfliler.com/sagdaki-adam-kendi-sozleriyle/

Battık ama boğulmuyoruz çünkü birbirini tanımayan bir grup insan olarak aynı yere bakıp aynı şeyi düşünüyoruz. Bu ortak keder, ortak korkular kurtarır belki bizi. Kurtaramazsa da önemli değil, 2016 dediğimiz bu insaniyet testinden delirmeden ve "Hala İnsandır" sertifikasıyla çıktım. Tam insan değil belki ama iş görecek kadar insan. Ayağımızı yere biraz daha sağlam basıp duracağız burada, başka da bir planım yok.

2017'den hiçbir şey istemiyorum, huzuru ve mutluluğu getirip kapımızın önüne bırakmıyorlar. İçim kurumasın istiyorum sadece; ben kendi kendime bakarım, iyileştiririm, düzeltirim.

Size iyi seneler dileklerimi, 2016'ya da bu şarkıyı bırakıp gidiyorum. Yüzüne haykırmışım gibi düşünsün.

November 25, 2016

Yalancı Kel

Ay ahhahhhahhha!


Tabii bu istiflemiştir kenara paraları, hayal ettiğim gibi açlıktan ölmez, yaş tahtaya basacak göz yok herifte. Bakınız fotoğrafa, fıldır fıldır. Peki ne oldu şimdi keltoş? Senin yanında kim duracak? Senin ağzını açacak haysiyetin mi var? Öyle de bir açıklama yapmış zaten, "Gizitimi çik siviyirim", anca bunu diyebilir. Onursuz çünkü.

Gözümüze baka baka yalan söylemesinin, yalanda ısrarının filan bir ceremesi olmadı diye üzülüyordum. Hala gazeteci diye bir kredisi var herifin diye sinirleniyordum. Şimdi geçti o üzüntü ve sinir. İsmet Berkan kimsenin umrunda olmayacak, ne yaltaklandığı tarafın işine yarar bu saatten sonra ne de benim gibi hala kin güdenlerin sempatisini toplayabilir. Hoşçakal yalancı göt; sana ayrı, koca kafana ve parlayan keline ayrı selam yolluyorum.

Hürriyet de çok ilkeli filan olduğundan sepetlemedi tabii bunu, allah bilir ne sebebi. Biz hala doğru dürüst haber okuyamıyoruz, haberleri hala manipüle ediyorlar, televizyonda hep aynı yüzler, hep aynı laflar. Bir şeyin düzeldiği yok, ben şahsi nefretimin gazıyla seviniyorum sadece. Benim gibi milyonları kendinden böylesi nefret ettirmesi de hayatının en büyük başarısı herhalde.

Ay yazarak alamıyorum hırsımı, devamını artık arkadaşlarıma haykırırım. Şunu bırakayım giderken, insanların beraber şarkı söylemesinde bana umut veren bir şey var.




October 8, 2015

Patlayan Kumbaram / Kirazlı Çorap / Medet Ya Ali

Buradan Başkent Gaz A.Ş.'ye seslenmek istiyorum, ocağıma incir ağacı diktin.

Bir süredir faturaların altına "TC kimlik numaranız sistemimize kayıtlı değil, öptük kib bye" diye mesaj bırakıyorlardı. Kayıtlı değil tabii çünkü abonelik eski ev sahibinin adına. Adeta bir eski sevgili vızıldamasıymış gibi duymamazlıktan geldim.

Ta ki bu ayın faturasında "GAZINIZI KESERİZ!" tehditini görene kadar. Çeşitli fotokopiler çektirerek yola koyuldum. Tecrübeli bir TC vatandaşı olarak yanıma kumbaramı da aldım. (Gerçekten bir kumbaram var, para biriktiriyordum bir süredir.)

Bütün tecrübeme rağmen abone bok püsür bedeli olarak 443 lira ödemeyi beklemiyordum. Bütün kumbaramı boşalttığım yetmedi, bir de cebimden 50 lira eklemek zorunda kaldım. Merkezi sistemle ısınıyor olsaymışız 87 lirayla yırtacakmışım, kombili evlere biçtikleri bedel buymuş.

30 yaşındaki kombimizi söküp Başkent A.Ş.'nin önüne fırlatasım var. Aç gözlü insafsızlar.

Dünün tek güzel şeyi Sevda'nın bana aldığı çoraplar oldu.


5 tanesi 5 liraydı, üstelik parfümlüymüş. İşportanın gözünü seveyim. Tamir edilemeyecek kadar patlak çoraplarımı atabilirim artık. "Alışveriş yapmama senesi" arkadaşlarımın da desteğiyle 10. aya kadar gelebildi.

Çoraplardan Nobel'e geçtiğime ben de inanamıyorum şu anda ama geçiyorum vallahi, Aziz Sancar'la o kadar gurur duydum ki gözlerim doldu haberleri seyrederken. Kanser çalışıyor ama acaba tam olarak ne yapıyor diye aranırken facebook'ta şunu gördüm.


Biliyorum bu "Aziz Sancar Türkmen midir, Kürt müdür, Arap mıdır" tartışmalarının yanında çok zararsız kalıyor ama o kadar saçma ki ayaklarım büzüştü. Aziz Sancar eminim ki biz facebook'ta paylaşmasak da çalışmalarına devam edecek ve milyonlarca insanın hayatını değiştirecek. Adam Nobel aldı yahu. Keşke bu kadar lüzumsuz şeyleri üretip yayacağımıza mesela "Acaba Türkçe'yi doğru yazabiliyor muyum?" diye kendimize dönsek. Ya da Aziz Sancar'ın çalışmaları tam olarak neyi hedefliyor, bir okusak filan.

Aziz Sancar maalesef bizim değil, North Carolina Üniversitesi'nin profesörü; biz hastalığın, sağlığın, trafik kazalarının, iş cinayetlerinin allahın takdiri olduğu bir ülkede yaşıyoruz. İyice moralinizi bozduysam gidiyorum ben. Evdeki halıları kilimleri yıkamaya ve tamire vermiştik, yıkamacı Medet Bey biraz önce arayıp toplam fiyatı söyledi, biraz da o fiyatı düşünüp ağlayacağım.

Ekim ayı, ne istiyorsun benden anlamıyorum. Sıradaki videoyu Medet Bey'e hediye ediyorum.



July 2, 2015

Dünyayı Sevmekle İmtihanımız

Bu eşit şartlarda bir mücadele değil, mücadele etmekten de hoşlanan biri değilim ama sadece nefes alıp vererek bile dahil olmak mümkün. Kaçabilmek mümkün değil. Eşit değil çünkü bu tarafa sürekli katliam anması düşüyor, sahibi öldürülmüş sözler ve gencecik gülen fotoğraflar ve yüzlerimize sıvanan kırık bir adalet duygusu düşüyor.

Böyle "o taraf, bu taraf" yazmaktan da hoşlanmıyorum, "Bunlaaar! Bunlaaaar!" diye bağırandan farkım kalmıyor kağıt üstünde. Ama işte hayat böyle bir şey, ya otelin içindesin ya da dışında yer alacaksın. Otelin dışı, şöyle bir yer:




Bu tarafa hep acı düşüyor, gene de incelikler hep bu taraftan çıkıyor. İki buçuk dakikalık bir animasyon, çok fena içine oturuyor insanın.



Sema Kaygusuz, Hay Way Zaman'ın galasında bir konuşma yapmış, oradan kopyalıyorum aşağıya. Bende bir tutukluk var bugün.

"Ölülerin yerine konuşamayız. Çünkü onların tanık olduğu dehşet sadece ölüme aittir. Dolayısıyla tanıklık ettiğimiz tarih, aslında sağ kalanların tarihidir. Burada sizin karşınızda bir yazar olarak değil, Dersim sürgünü bir kız çocuğunun torunu olarak konuşuyorum. Hayatta kalmakla yaşamak aynı şey değildir. Bunu gözlerimle gördüm. Sağ kalan insanların bilincindeki insan olma utancı alabildiğine dilsiz bir kederdir. Üstelik onlar bu suskunluklarıyla bize ne hınç bıraktılar ne de öfke. Sadece bir başkasının acısı karşısında saygıyla eğilme terbiyesi bıraktılar. Canlı olan küçücük bir zerreye kıymet vermeyi öğrettiler. Kendileri hayata tutunarak, çocuklarını ve torunlarını bir yaşam erbabı olarak elleriyle yonttular. Biz onların kasığından dünyayı sevmek üzere düştük."

Dünyayı sevmek çok zor fakat durmaksızın deniyorum.

June 26, 2015

Bir Yerlerde Aşk Kazandı

Birisi bu çok asi anarşist arkadaşlara evliliğin devlet önünde öpüşmekten haz almak değil, devlet önünde ve yasalar nezdinde hak sahibi olmak, görünür olmak falan olduğunu anlatabilir mi? Ben pasif-agresifim, twitter'da insanlara cevap yazınca ayaklarım büzülüyor.

Hele bizimki gibi ezik büzük bir memlekette oturup da bu kadar büyük bir eşitlik adımına burun kıvırmak gerçekten çok tuhaf. Millet resmi olarak eşcinsel aşkı "dolaptan çıkardı", bizde "öğğ evlilik boktan bişiiii".

İstemeyen evlenmez, isteyen davullu zurnalı evlenir, heteroseksüel insanlar olarak böyle bir seçme lüksümüz var. Neden herkes aynı lükse sahip olmasın? Evliliği "devlete sevgi onaylatmak" olarak tanımlamak için kaç yaşların atarında kalmış olmak lazım? 13? 15?

Madem bu kadar heyecanlısınız, yakın bütün köprüleri devletle? Ev mi satın alıyorsun mesela, tapuda onaylattırma o işlemi. Tapu falan, mal gibi, ne o öyle. Barınma hakkımız var, pardon, hakkımıs var, seviniyos. Ama maalesef şehirlerde yaşıyos tatlı qıs. İşin içine dünya kadar para girince herkes tapu dairelerinde birer kaplan gibi evrak peşinde koşuyor.

Heteroseksüel olduğumuz için devlet tarafından onaylı evliliğimiz kapsamında mesela barbar kocam bana kazık atsa, avukat tutar mahkemeye giderim, hakkımı ararım, yasal olarak partneriz. Evcil birlikteliğimizin bir noktasında ölsem, bana ait her şey ona kalır, dımdızlak ortada kalmaz, cenazemi kaldırır, yasal olarak partneriz.

Partner olduğumuzu kimseden saklamak zorunda değiliz. Kimse saklamak zorunda kalmasın diye yasalaşıyor dünyanın sağında solunda eşcinsel evlilikler.

Gideyim biraz daha pide yiyeyim peynirle. Ne acayibiz, devamlı fikir belirtiyoruz ve hiç yorulmuyoruz ve çok eminiz ve ne çok konuşuyoruz yarabbi.

May 6, 2015

Denizler, Yusuflar, Hüseyinler


Bu sene 1 Mayıs'ta çekilmiş en güzel fotoğraf bu. Bu kırmızı bayraklı çocuklar, hepsinden bahsediyorum, bütün o küçük fraksiyonlardan, hep en öndeler, her yerdeler. En çok onlar için endişeleniyorum, anne endişesi gibi bir şey.

Bugün okulda Deniz, Yusuf ve Hüseyin için anma var; yürüyüş yapılacak, sonra da Devrim Stadyumu'nda toplanılacak. 12:30-14:30 arası Emrah Serbes, çarşıdaki küçük kitapçıya gelecekmiş, kitapçı zor günler geçiriyormuş. Birazdan çıkıp oraya gideceğim, biraz kitap alayım, Emrah Serbes'e bakayım. 15:00'te Selahattin Demirtaş geliyor, anma yürüyüşü de herhalde akşamüstüne doğru başlar.


Annemin anlattıklarından kopyalıyorum: "Biz uyurken, herkes uyurken, birine diğerinin idamını seyrettirerek, önce Deniz olmak üzere asılmışlar. Mahkeme reisi Ali Elverdi, ağzında sigara, eli poposunda seyretmiş. Hüseyin’in ayağında bez pabuçlar varmış. Biraz sonra bu dünyayı yirmi üç yaşında terk edecek olan çocuk, babasının üzüleceğini düşünmüş, “Ayakkabım yok sanmasın babam. Koğuşta aceleyle bunları giydim,” demiş ölmeye giderken."
Vesileyle Süleyman Demirel'i, mecliste infaz lehine heyecanla kaldırdığı elini de hatırlatmış olayım. Aman devlet büyüğüymüş, yaşlıymış filan, hiç saygım yoktur öyle şeylere; alçağı alçak olarak hatırlamakta fayda var.
20li yaşlarında bu memleketin karanlık gücüyle burun buruna gelen, direnen, üzerlerinde tepinilen çocukları hatırlatmak ne benim haddime ne de fazladan bir çaba istiyor. Meksika'da dendiği gibi, "Bizi gömmek istediler, bilmiyorlardı ki biz birer tohumduk".

May 3, 2015

Böylece İştirak Ettik

1 Mayıs'a katılım bir hayli fazlaydı, en azından geçen seneye göre. Çocuklar bu dolarları hazırlamış, havaya atıverdiler, topladık.

Tren garının önünde üç kişi buluştuk, Sıhhıye'ye doğru yürürken dördüncümüzü de bulduk. Bir gruba girelim de öyle yürüyelim diyerek LGBTİ kortejine yanaştık, "Ay yaşlı kaldık ulan resmen herkesin yanında" diye dertlenirken bir anda çöküverdiler, derken meydana doğru koşturmaya başladılar. Biz çökemediğimiz gibi koşamadık da, havalarda uçuşan gökkuşağı bayraklarına bakakaldık arkalarından.

Bu "çök-kalk-koş" meselesine ezelden beri dahil olamıyorum, koşmaktan hoşlanan biri değilim. Neyse, Sıhhıye Köprüsü'nün altına kadar yürüyüp geçen gruplara bakmaya karar verdik. Geçenleri alkışladık, düdük çaldık filan. Açlıktan bayılacak hale geldim o arada, baktım CHPlilerin önünde bir simitçi abi yürüyor, atladım iki simit aldım, CHP kortejinden bir adam simitçiyi azarladı "Hadi dayı hadi! Çekil, çekil!" diye. Senin de işçi bayramın kutlu olsun asabi g.t, ne güzel insan iteliyorsun.

Herkes herkesi iyi kötü alkışladı ama HDPlilerin gördüğü ilgiyi başka kim gördü bilmiyorum, çılgınca bir destek aldılar bizim gibi kenarda bekleşenlerden. Biz de atlayıp aralarına girdik, meydana öylece girdik. Büyük ihtimalle en kalabalık gruptu zaten.

Saygı duruşuydu, marştı, halaydı derken çıkalım meydandan dedik. Polis barikatından geçerken polisin biri süzdü, süzdü, süzdü beni. "Aaa nooluyo yahu?" diye kafamı çevirdim, arkamdan da süzüyor hala. Ama görmeniz lazım, kaşlar çatık, bir ciddiyet, sanırsınız ki canlı bombayım, aslan polisimiz beni çat diye tespit etti kalabalığın içinde, öyle bakıyor adam. Edebimle önüme döndüm, kendimi attım barikatın diğer tarafına, arkadaşıma söyledim süzüldüğümü, o anda uyandık.


Meğer beni değil Ali İsmail'i süzüyormuş. Umarım gece rüyalarına da giriyordur.

(Tişörtü şuradan sipariş vermek mümkün, geliri Ali İsmail'in ailesinin kurduğu Alikev'e gidiyor. Güzelce paketleyip yolluyorlar, içinden bir de Ali İsmail'in lise defterlerinden bir sayfa çıkıyor, planlarından bahsediyor, yazmış güzel güzel yavrucuğum. Kargo sabah 8:30'da geldi, ben ağlamaktan kendime gelemedim o sabah.)

Güvenpark'a doğru yürürken yanımıza bir kadın yanaşıp "Demin polisleri konuşurken duydum, saldıracaklarmış, içerde arkadaşınız varsa haber verin" dedi. Gitmek de bilmedi bir türlü, bir şekilde savdık başımızdan. Bu, son 2 senedir başımıza gelen ilk acayiplik de değil, herhalde birimiz paratoner gibi çekiyoruz bu insanları, bilemiyorum.

Neyse işte, bunlar bunlar oldu, pek de bir şey olmadı, böylece kutladık bayramımızı. Güzel, kapalı bir hava var bugün, çıkıp bir tur atayım.