Showing posts with label fena şeyler. Show all posts
Showing posts with label fena şeyler. Show all posts

September 9, 2020

Hiç De Meşhur Değil, Ortodoks Hiç Değil

Netflix'te The Alienist seyrettik geçenlerde, valla fena değildi, bilhassa da cinayetli dizi sevenler için. 1896'da New York'ta seri cinayetler, bir psikolog, polis teşkilatının başında Theodore Roosevelt filan. Daniel Brühl, Dakota Fanning, Luke Evans var başrollerde. Sürükleyici bir maceraydı. Meğer aslında romanmış. Hemen koşup baktım, Türkçesi de var. Sakın almayın komşular.

"...Manhattan'ın hiç de meşhur olmayan genelevleri"ni okuyunca gözüm seğirdi, orijinali herhalde "infamous", yani "kötü şöhretli". Sanırım sözlüğe bakmak yerine kendi içinde şöyle bir kısa süreç yaşamış çeviren, "Famous meşhur demek olduğuna göre in-famous da olsa olsa meşhur olmayan demektir." Zaten o başına eklediği HİÇ DE'den anlıyoruz cümlenin devamından bir hayır gelmeyeceğini.

"...Roosevelt hiç de Ortodoks sayılamayacak bir çıkış yapıyor...", orijinali "unorthodox" olmalı, yani "alışılmışın dışında". Gene HİÇ DE eklentisiyle, tabii ki yani, neden olmasın? Olan olmuş artık. 

Daha arka kapak yazısı böyleyse varın siz düşünün kitabın tamamı nasıldır. Her şeyle birlikte çeviri sektörü de çürüyüp çökmekte olduğundan, böyle iyice okuyup anlamadan kitap mitap alamaz oldum. Yav 633 sayfa roman çevirmeye soyunan bir çevirmen birey "infamous" kelimesini nasıl hayatında hiç duymamış olur? Haydi nasıl olduysa oldu ve bilmiyor anlamını, NEDEN SÖZLÜĞE BAKMAK YERİNE UYDURUR?

İnsanın kafasını duvarlara vurası geliyor. Neyse, ben size güzel müzik bırakıp öyle gideyim. Nereye gidiyorum? Çamaşır asmaya. Ve akşam yemeği yapmaya. Ya da belki bugün mutfağı kundaklayacağım gündür. O gün, bugün müdür? O gün, elbet bir gündür. Meh meh meh.

Fantastic Negrito'yu barbar kocamın Spotify keşfet listesinde bulduk, ben "AY BU NE AAA NE GÜZEL!" diye dizlerime vururken kocam "BÖYLE MÜZİK YAPSAM AYNI BÖYLE GİYİNİRDİM!!!" diye feşın bağlamında ele aldı konuyu.

Ay neden büyütemiyorum ya ben bu youtube videolarını?! Ohh allahım, blogger ne kadar gerzeksin bazen. Yoksa ben mi gerzeğim? Valla o da mümkün. Öbtüm.

July 20, 2020

Kitaplı Mim 10

"Kitaplığınızda henüz okumadığınız kitaplar için ayrı bir raf var mıdır, yoksa karışık mı koyarsınız ya da okunmamış kitapları ayrı bir yerde mi muhafaza edersiniz?"

Ay soruyu okuyunca biraz buhran bastı beni ne yalan söyleyeyim, keşke kitaplar da dahil olmak üzere hayatımda bir düzen olsa.

Okunmamış kitaplar önce bir süre masaların üzerinde dolanıyor, sonra yatak odasındaki kitaplığa gidiyor, üzerinden 5 sene geçip de hala okunmuyorsa koridordaki kitaplıkta buluyorlar kendilerini. Sistem genel hatlarıyla böyle. 

Kuyruklu yıldızı göremedik, bütün gece aradık ama olmadı. Büyük Kepçe'nin alt tarafındaki iki yıldız güç bela seçiliyor, ufuk çizgisine doğru indikçe yıldız mıldız görmek mümkün değil çünkü şehir ışıkları carıl carıl sabaha kadar. Ama bir meteor gördük, bayağı da parlak kaydı gitti, onunla avunduk.

Barbar kocam ekmekleri beğenmedi. Aldığımız şaraplardan bazıları sirke çıktı. Öyle "Ayyy sirke gibi ne kötü şarap!" da değil, yer silersiniz, öyle sirke. Daha şişeyi açmadan anladım zaten, berrak değil, çamur gibi bulanık. Allahtan başka şaraptan sangria yapmıştım, onu içtik.

Bu gökcisimli ve sangrialı ambiyansımız barbar kocamın "ADANA KEBAP YAPACAĞIM BEN!" isyanıyla rezil oldu. Satır filan almış meğer, 3 saat sürdü hazırlıkları. Olmadı komşular, kebap da olmadı, şişlerin üzerinden yavaşça kayarak ateşe düştü kebaplar. Benim en ufak bir fikrim yok nasıl yapılır, kocam da yenilgiyi kabullenirken itiraf etti, iki adet youtube videosunun ilk ikişer dakikalarını izlemiş sadece. 

Yoğun bir kebap dumanının içinde oturmuş olduk bütün gece, iyi oldu, bir nevi tütsü yani bu da. 

Bir süredir kırdığımız cam eşyanın da haddi hesabı yok, kimsenin işleri bir adım ilerlemiyor, Kudi'nin dirseğinde yara açıldı ve durmaksızın yalıyor, evin interneti bozuluyor sık sık. Annemlere de şarap yollamıştık, yarısı ortada yok siparişin. Durduğum yerde an be an şişiyormuşum gibi geliyor. 

Zamanında Zihnibey'den arakladığım şu imajı kullanmanın tam zamanı diye düşündüm:


Sürünerek gidiyorum, gene de öbüyorum.

July 7, 2020

Kitaplı Mim 6 / Ayılar

"Kitaplık düzeniniz neye göredir? Yazar adı mı? Yayınevi mi? Kitaplığa giriş zamanı mı? Rastgele mi?"

Kitaplık düzenimiz yok, tamamen rastgele. Yeni kitaplar evin içinde oradan oraya dolaşıyor, sağda solda birikiyor. Sonra bazen arkadaşlarımız filan gelecek oluyor, panikle ortalığı toplarken boş bulduğum yerlere tıkıyorum kitapları. 

Galiba sadece polisiye serilerinde bir düzen var. Sırayla okuduğum için kitaplığa da sırayla diziyorum. 

Satın alırken böyle dağınık değilim ama. Yayınevi beni daha önce bok gibi çevirilerle, özensiz baskılarla, imla hatalarıyla, eksik sayfalarla canımdan bezdirmiş mi diye bakıyorum. Çevirmen kim diye bakıyorum, daha önce çevirdiği kitaplara bakıyorum.

Bu son zamanlarda sık karşılaştığım çeviri felaketleri genelde İngilizceden çevrilmiş kitaplar. Bunu da aklımda tutuyorum kitap alırken. Ve yani büyük yayınevi-küçük yayınevi fark etmiyor, kötü çeviri mutlaka bir yolunu bulup kendini yayınlatıyor.

Ay sizi Alaska'daki Katmai Milli Parkı girdabına çekmek istiyorum gitmeden:


Bu koyduğum kanal, sanırım 7/24 canlı yayın yapıyor. Burası ayıların gelip balık yakaladığı bir köşesi parkın. Eğer önümüzdeki aylarda bütün ayı bireylerin isimlerini öğrenebilirsek, her sene geleneksel olarak düzenlenen "Kim kış uykusuna en şişman yatacak" yarışmasına katılabiliriz.

Barbar kocam, desteklediği ayı Holly ile beraber şampiyonluğu tattı geçen sene. Katmai National Park & Preserve diye facebook hesapları da var, orası da çok canlı bir yer.

Trump bu bölgeye bakır ve altın madeni açmayı düşünüyormuş, tabii ki düşünüyordur çünkü global olarak dev bir gerzekliğin içinde yaşıyoruz.

Gerzeklik demişken, şunları da bırakayım buraya:




Memleketin kapısına "Üçüncü Dünya Ülkesidir" diye tabela bile çaksak bu kadar açıklayıcı olmazdı. 

January 27, 2020

Haritalar

Haritalar çok etkileyici şeyler, çocukluğumdan beri çok ilgimi çekiyor. Anca görerek anlayabilenler için bilhassa bir nimet harita. Politik bir tarafı da var; ecnebilerin "power politics" dedikleri güç diplomasisi, kim kimi bastıracak politikası, gözdağı verme sanatı filan.

Barbar kocam geçenlerde bir takım iş ihtimalleri vesilesiyle Afrika'ya gitti. Ankara'dan çıkıp Güney Sudan'a varabilmek için çeşitli maceralar yaşamak gerekiyor. Ebola gibi çeşitli motifler bir yana, mesafeler akıl alacak gibi değil. Yola çıkmadan önce açıp haritaya baktık, Afrika'da A şehri ile B şehri birbirine yapışık harita üzerinde, İstanbul ve Kocaeli gibi. Ama elimizdeki uçuş bilgisine göre o mesafe 5 saat sürüyor. Uçakla 5 saat! Sonra "Mercator projeksiyonu" denilen o kurnazlığı hatırladık.

Afrika kıtası, bütün dünyanın kullandığı o haritadaki halinden kat kat büyük. Tombiş bir küre olan dünyayı kağıt üzerine aktarmak için kutuplardan bastırmak ve çekmek gerekmiş, ekvatordan uzaklaştıkça kıtaların yüzölçümleri saçmalıyor harita üzerinde. Ta 16. yüzyıldan kalma o yamultulmuş haritayı kullanıyoruz hâlâ.

Yamuk harita üzerinde Kanada neredeyse Afrika kıtasından büyük:


Halbuki gerçek yüzölçümleri şöyle:


Yani aslında Afrika kıtasının içine 3 tane Kanada sığıyor. Şuradan aldım haritaları. Amerika, Avrupa, Rusya filan devasa coğrafyalarken Afrika ve Güney Amerika gerçekte olduklarından çok daha küçük. Milyarlarca insan, yüzlerce yıldır bu çarpıtılmış haritayı ezberliyoruz okul sıralarında. Süper güç olmuşsun, ister misin hiç olduğunun 3 katı toprak sahibiymiş gibi görünmekten vazgeçmeyi?

Bir de tokat gibi haritalar var, günlerdir açıp açıp buna bakıyorum:


Valla hiç jeolojiydi, fay hattıydı filan bilmeye gerek yok; bu harita diyor ki "SİZİN 20 YIL ÖNCE DELİRMİŞ GİBİ ÇALIŞMAYA BAŞLAMIŞ OLMANIZ GEREKİYORDU."

Biraz daha bakınca mesela şu geliyor aklıma, bu ülkenin neredeyse bütün endüstriyel üretimi, fabrikası şusu busu kırmızıların içinde. Kocaeli zaten fay hattının üzerinde. Bir kısım üretim Tekirdağ, Bursa, Balıkesir'e taşındı. Oralar da kıpkırmızı.

Biz imar affı filan ilan edecek ülke de değiliz. Biz bütün hayatımızı deprem düşünerek düzenlemesi gereken bir ülkeyiz. Deprem olunca ölmemiz ihtimali, oturduğumuz binayı inşa edenlerin iş ahlakına bağlı olmamalı. Gene bazı apartmanlar bir un yığınına dönüşmüşken bazıları ayakta duruyor Elazığ'da. Ne olacağız bilmiyorum. Tecrübeyle öğrendim ki bu ülkenin herhangi bir köşesindeki herhangi bir felaket hepimizi göçertiyor.

Gene tecrübeyle öğrendim ki Elazığ'dan uzak yaşayan bizler süratle unutacağız geçtiğimiz hafta sonunu. Bu harita ama, değişmeyecek. Bu haritanın manipüle edilebilecek, yamultulacak bir tarafı yok. "Aklınızı başınıza almazsanız daha çok ağlarsınız, onunla da kalmaz, sonunuz olur" haritası bu.

Yıkım, can kaybı, travma gibi ciğer dağlayan hadiselerin yanında bir de aklıma deprem sonrası hayat geliyor. Güvenli evlerimizde uyumak ile gecenin bir saati bez çadırda yatarken dışarıda askerlerin havaya ateş açmasını dinlemek arasında incecik bir çizgi, 20-30 saniyelik bir sarsıntı var sadece.

Muhalefet edeyim diye söylemiyorum. Keşke birileri gerçekten muhalefet etse. Söylemeye hakkım olduğu için söylüyorum. Korktuğum için.

Bunları yazdım, üzerine hiçbir şey olmamış gibi iyi haftalar dileyim mi bilemedim. Biz de hakediyoruz iyi haftaları, güzel günler bizim de hakkımız.

December 9, 2019

Uçan Bahçeler, Pembe Kaldırımlar


Olay yerinden, minyatür videomla bildiriyorum; arsada yerde yığılı halde gördüğünüz şeyler, yan komşumuz apartmanın bahçe duvarı ve bahçenin bir metrelik filan kısmı. İnşaatçı ayılar öyle fütursuzca temel kazıyor ki elalemin apartmanının bahçesini göçerttiler.

İki daire var bu apartmanın zemin katında, arka bahçeyi de bir hayli kullanıyorlar çünkü iki dairede de köpekler var, zaman zaman çocuklar var. Kimse bahçede değildi allahtan. Allahtan hava çok soğuk ve ıslak.

Bahçe katında oturanlar fırladı, öyle bir gürültüyle çöktü ki duvar, zaten hepimiz balkonlara fırladık. Kavga kıyamet. Ben de zabıtayı aradım, kibar bir abiden neden hiçbir şey yapamayacağımızın açıklamasını dinledim. Özet olarak "yıksalar bile temin ederler" gibi bir prensip varmış, o yüzden bu allahın belaları canları nasıl isterlerse öyle inşaat yapıyorlar.

Bir uzman görüşü aldım (babamı aradım), (gülüyorsunuz ama uzman görüşü diye kocasına sorup yazan gazeteci gördüm ben), etraftaki apartmanları korumak için önce kazık çakıp sonra temel kazmaları gerekiyormuş bu sığırların. Ama pahalı olacağı için çakmıyorlarmış.

Polis geldi filan. O arada herifler yeniden çalışmaya başladı. Bilmiyorum hiç beş-on metre ilerinizde temel kazıldı mı, sandalyemin altına biri vuruyormuş gibi hafif bir titreşim halinde oturuyorum bütün gün. Bam güm, kepçe çalışıyor, hafriyat kamyonları işliyor, herifler birbirlerine bağırıyor, duvarlar yıkılıyor. Çankaya burası, bir zamanların hoş muhitlerinden Farabi Sokak. Şimdi kentsel dönüşüm panayırı oldu. Nereye kaçabilirsiniz?

Hiçbir yere kaçamazsınız. Dağa kaçsanız birilerinin gelip dibinize taş ocağı açmayacağının garantisi yok.

Şunu geçenlerde görüp ekran görüntüsü aldım:


Çevre düzenlemesi yaptı Çankaya Belediyesi; kaldırımları düzeltti filan. Yerde gördüğünüz de asfalt aslında. Döktükten sonra kaldırım taşı gibi görünecek şekilde üzerinden geçiyorlar, bir de neden bilmiyorum bu pembemsi kırmızıya boyuyorlar.

Herhalde taş döşemekten ucuzdur, bakımı kolaydır filan. Esas sinirlendiğim şey "Yepyeni bir kent merkezi inşa ettik" iddiası. Nereye inşa ettiniz o yepyeni kent merkezini? Haydi her şeyi bir kenara bırakalım, Kızılay'ın herrrr yeri tabela. Kızılay bir dükkan tabelası cehennemi. Her yer dönerci, bir milyoncu, fal kafe dolu. İşte hasbelkader aralarda varlığını sürdürmeye çalışan kitapçılar filan var. Kızılay'dan keyif alabilmek için etrafınızın %95'ini görmezden gelmeniz, insanı mutlu eden o %5'e odaklanmanız lazım.

Alper Bey'in coşkusu, iki dönemdir açık ara belediye başkanı seçiliyor olmasından geliyor diye tahmin ediyorum. Valla çok ayıp şunu yazmak ama yazacağım; CHP, Çankaya adayı diye patates gösterse onu da başkan seçeriz. O kadar korkuyoruz ki "sosyal demokrat" olmayan bir belediye başkanı ihtimalinden, sonunda bir çeşit ghetto olduk. Bakınız 2018 seçim sonuçları:


Cumhurbaşkanı seçimi haritası da bunun aynısı. Gene ortada kırmızı bir noktayız.

Ben Alper Bey'in yerinde olsam bu kadar coşmazdım. Kuğulu Park'taki ağaçları buduyoruz diye birer yapraksız kütüğe çevirdiler, mahalleli isyan edince "Yalnız derin budama bu" diye üstten üstten bir açıklama yapıldı. Ankara Üniversitesi'nden uzmanlarla çalıştıklarını söylediler, Ankara Üniversitesi'nden uzmanlar dedi ki "Biz ağaç kesin demedik, böyle budayın da demedik, zaten daha raporumuzu bitirmeden budadılar ağaçları."

Budama sonrası vaziyet buydu:


Budamanın yanlış olduğunu söyleyen uzmanların dediği gibi oldu, bazıları öldü bu ağaçların, bazıları da gövdelerinin alt ve yan kısımlarından cılız üç-beş yeni dal verdi. Biz bu ölü ağaçların ve belediye tarafından zerre kaale alınmamamızın üzerine gidip gene Alper Bey'e oy verdik.

İdeal bir hayat olsaydı bu, 4 tane canavar gibi belediye başkanı adayı çıkarırlardı, MESELA BAZILARI KADIN OLURDU BU ADAYLARIN, şehir plancısı olurdu, mimar olurdu. Bakardık vizyonları var mı, derdimizi anlıyorlar mı; 4 aday arasından seçer oy verirdik. Önümüze "Aha aday bu" diye bir adam iteliyorlar, gidip oy veriyoruz.

Ayh ömür törüpüsü yemin ederim. Neyse yani, şunu demek istemiştim aslında, sadece evde oturmak istiyorum ama onu bile istediğim gibi yapamıyorum. Onun bile içine kepçe operatörü giriyor, zabıta giriyor. Sadece parka gitmek istesem orada da kaşım gözüm seğiriyor. Sonra "Her şeyi politikleştirmeyin" diyorlar, nasıl politik olmasın, evde oturmak politik.

Ankara'nın eski bir mahallesinde sadece oturmak isteyen bir vatandaş olarak neden gündüzleri zabıtayı, geceleri bar kavgası için polisi aramak zorunda kalıyorum ben kaç senedir? Yerel yönetimler, verdikleri izinler ve saire bana diyor ki "Bacım bu mahalle artık böyle, mutsuzsan başka yere git." Önce ben geldim buraya, bu apartmanlar konuttu filan; cevap hep şu "Yapılacak bir şey yok."

Sosyal demokrasi paçalarımızdan akıyor.

December 6, 2019

Aromalı Kahveler, Sıcak Şaraplar

Dün sabah kalkıp kahve yaptım. Bu kahve yapma işlemi aslında benim gibi biri için çok komplike, ben uyanamıyorum. Uyanana kadar feci şekilde dalgın oluyorum. Kaç sene bu halde evden çıkıp işe gittim ben, valla düşününce nasıl oldu da ezilmedim, çukurlara düşmedim bilmiyorum.

Neyse. Her sabah iki fincanlık kahve öğütüp kağıt filtreye dolduruyorum, makinanın haznesine su dolduruyorum, düğmeye basıyorum. Bundan ibaret yani bütün yapmam gereken. Dün de yaptım bunları, kahve olunca da gidip doldurdum fincana. Tuhaf bir salatalık tadı vardı kahvede.

"Allah allah?" diye içtim ilk fincanı, kendime gelemiyorum ve saçmalıyorum diye düşündüm. İkinci fincanı doldurdum, gene salatalık tadı. Böyle arkalardan arkalardan bir ekşimsi ama taze yeşil sebze tadı geliyor.

Sonra salatalıklı kahveyi unutup hayatıma devam ettim. Kargolar geldi, annem, babam, köpenkler. Akşam mutfakta dolanırken kahve makinasından sabahki filtreyi çıkarayım dedim. Filtrenin altında şundan buldum:


Ohhh allahım, sen aklıma mukayyet ol! Gerçekten yere yatıp cenin pozisyonu alasım geliyor, bu gerizekâlıyı kahveyle demleyip içmişim ben dün sabah.

Bunlardan terasta çok vardı yaz boyu, hep oluyorlar. Hava soğuyunca eve doldular, beraber yaşayıp gidiyoruz. Artık olan olmdu, tek temennim ben demlemeden önce ölmüş olması. Umarım gidip kahve makinasında ölmüştür kendi kendine de ben haşlamamışımdır. Ay bayılacağım, ohhh!

Ben sabahları kendimi kafeinle doldurmadan insan sıfatına bürünemiyorum, o kafeini tedarik edene kadar da gerçekten bir maceralar denizi oluyor hayat. Böcekli kahve tabii, en çılgın tahminlerimin ötesinde bir macera oldu.

Biraz önce okuduğum polisiyeyi bitirdim, Lucky'ye başlayacağım, biraz heyecanlıyım. Gelişmeleri yazarım. Saat 17:18, sıcak şarap yapmak için çok uygun bir saat. Yapması da çok kolay.

Bir şişe sek kırmızı şarabı tencereye döküyoruz. İçine, ne kadar tatlı sevdiğinize bağlı olarak, 2 ila 4 yemek kaşığı arası toz şeker ilave ediyoruz. 2 adet çubuk tarçın, 8 adet karanfil, 2 adet yıldız anason, 1 adet yuvarlak dilimlenmiş portakal da ekleyip 15- 20 dakika kısık ateşte ısıtıyoruz. Şeker filan eriyor o arada, hafifçe karıştırabiliriz. "Yıldız anasonu nereden bulacağım bu saatte?" diyorsanız siz de haklısınız. Yıldız anasonsuz da olur, her türlü olur. Yeter ki biraz şeker, bir çeşit kış meyvesi, bir çeşit de odunsu baharat atın içine.

Sonra kupalara doldurup içiyoruz çünkü neden içmeyelim, buralar hep üzümün ve şarabın binlerce yıllık geçmişi olan topraklar.

Böcekli kahvenin üzerine sıcak şarap tarifi de verdiğime göre gidebilirim. Hepimizden nefret eden apartman görevlimiz nihayet işten ayrıldı, aşağı çöp indireceğim, dün akşam indirdiğim mama kaplarını toplayacağım, yenilerini bırakacağım. Çünkü hava çok soğuk Ankara'da.

Öbüyorum yanaklarınızdan, iyi hafta sonları hepimize.

April 19, 2019

Küçük Miras. Büyük Miras.

Buralara uğramadığım zaman zarfında gene bir halı yıkatma macerası yaşadım. Ama bu sefer her şey pek düzgün gelişti. Ayrancı'da Detay Halı Yıkama diye bir yer buldum, aynı gün gelip aldılar, süratle yıkayıp sağ salim geri getirdiler. Arada telefon açıp "Şöyle bir durum var, bunu yapabiliriz ya da şunu yapabiliriz. Naapalım?" diye sordular filan. Memnun kaldım çok.

Fotoğraftaki Milas halı, ben büyürken Karşıyaka'daki evimizin salonunda seriliydi. O evden 21 yaşımda ayrıldım, yıllarca bu halıya bakmışım, kafama kazınmış. Annemin "Fakirlikten çıkar çıkmaz aldığımız ilk şey" olarak tarif ettiği bu halı aslında fotoğraftakinden biraz daha büyüktü. Yıllar içinde pabucu dama atılmış, Urla'nın tropik ikliminde harap olmuş, güveler saldırmış. Mecburen kenarlarından bir miktar kesip overlok yaptılar. Overlok moverlok, "Çocukluğumun üçgenleri kareleri çiçekleri!" diye alıp bağrıma bastım. Çalışma masamın önüne serdim, sanki Karşıyaka buraya gelmiş gibi oldu.

Biz geçen pazartesi akşamı toplaşmış Game of Thrones seyrederken Notre-Dame yanıyormuş, bölüm bitip de telefonlarımıza bakınca dehşete kapıldık. Sonra takip eden günlerde yazılanları çizilenleri okudum. Mesela Can Dündar'a hiç katılmıyorum:

Yorum yazısı yazmış herhalde ama o kadar üşendim ki bu minvalde bir yazıya vakit harcamaya. Sesi evet, Sivas'tan hatırlıyoruz. Ama kaza sonucu yanan bir yapı ile kundaklanan bir otelde öldürülen 35 kişiyi karşılaştırmak en azından hıyarlık bence. Ayrıca o köklü miras neden bir avuç fanatiğin elinde hapsolmuş olsun? O yapı neredeyse bin senedir orada duruyor, gördüğü ilk vicdansızlık bu değil, ki koca katedralin Yeni Akit'ten haberdar olduğunu da pek sanmıyorum. Göreceği son vicdansızlık da bu olmayacak çünkü en az bir bin sene daha duracak orada; bütün görkemiyle, insan türünün elinden çıkma şeylerin en ihtişamlılarından biri olarak. Nereye hapsoldu allahaşkına? Ben mesela buraya hapsoldum biraz, Yeni Akit'e maruz kalıyorum, Notre-Dame aldığı bütün hasara rağmen kuşlar kadar özgür bence. Yeni Akit ve o gece sosyal medyada "kilise yanıyor" diye coşan güruh son yıllarda iyice semirmiş olmalarının rahatlığı içinde, daha neleri alkışladı o güruh, kaç senedir ne katliamlara sevindiler. Yeni Akit'in tweetinin bi yerinde "Türkiye'nin ahı tuttu" da yazıyordu, neye referans veriyorlar, onu dahi anlamadım. Merak etmiyorum.

Neyse yani demem o ki, bu güruha cevap vermek gerzeklik, ciddiye alıp da tartışmak daha büyük gerzeklik. İnsanın gerçekten başka işinin olmaması, söyleyecek orijinal bir lafının olmaması lazım bunlara cevap vermek için. Tarih, bir hayli yavaş yazılan bir şey; bizim 70 senelik ömürlerimizin hiç bir manası yok tarih ölçeğinde. Eminim 1930'larda 1940'larda da insanlar Nazi rejimi asla sona ermeyecek zannediyordu mesela ve son derece normal bir ruh hali o. Ha sona erdi mi tamamen, o da ayrı bir mesele. Ermedi. Ve faşizmden rahatsız biriyseniz içi bomboş ağlak tweet atmak dışında mücadele yolları da var, en basitinden oturup anlatabilirsiniz neden yanan bir katedralin insanlık için önemli bir hadise olduğunu. Öğretmenseniz çocuklara anlatırsınız, tarihçiyseniz yazar yayınlarsınız, turist olarak gidip gördüyseniz size ne ifade etmiş olduğunu anlatırsınız, ne güzel olur.

Mesleği gazetecilik olan Can Bey'in bu canhıraş çığlığındaki elle tutulur tek şey Notre-Dame'ın köklü bir miras olduğu. Ve çok katmanlı bir miras, Parislilere başka şey ifade ediyor, Hristiyan dünyasına başka şey; benim gibi gidip görmemiş, dindar da olmayan, kendi halinde birine ise başka bir şey. Parçası olduğum insan türü muhteşem şeyler yapmaya da kadir. Bu hayat sadece yıkım, keder, savaş ve sonu gelmeyen gündelik itiş kakıştan ibaret değil. Binlerce yıllık geçmişimizde muhteşem şeyler de var. Çünkü ben evde oturup Twitter'a bakarken topluca beyinsiz olduğumuzu düşünüyorum, halbuki değiliz. En azından Patti Smith var mesela.

O gece gördüğüm (gerçek gazetecilik çabalarını ayırıyorum) en anlamlı şeyi Patti Smith paylaştı.


Altına şöyle yazmış:

"Bu
Jan Dark,
kazığa bağlanarak
yakılmıştı.
Sureti,
yanan katedralin içinde
dua ediyor."

Çalakalem çevirdim ama böyle işte. Hisleriyle yazmak işi konusunda herkesin bir Patti Smith olmasını beklemek tabii mümkün değil. Zaten artık yeniden inşa zamanı, olan oldu, ben bundan sonrasını merakla bekliyorum. Restorasyon-konservasyon hep ilgimi çekti, bu kadar büyük bir işin altından kalkmak için nasıl plan yapacaklar bakalım. Macron sevimsizinin "BEŞ YILDA DAHA DA GÜZEL YAPICAZ" açıklaması bende biraz ağaç kesip beton döken belediye başkanı hissiyatı yarattı ama Fransızlara güveniyorum.

Ve gidiyorum, köpenkler diz battaniyemi gasp etti, geri almaya çalışacağım. Böyle köklü bir battaniyenin, bir avuç köpeğin elinde, ne kadar acı. Meh meh meh. Haydin öbtüm.

October 31, 2018

Instagramlara İnanmayın

Ay gene aylar geçmiş abavv! Hemen özetleyeyim vaziyetleri; aşure çok güzel oldu, Ada dünyanın en mutlu öğrencisi, direksiyon dersleri de bitmek üzere. Yazılı sınavdan 92 aldım; pratikte ise önlemez bir şekilde gaza basmak, U dönüşü yapamamak gibi sorunlarım var. Gaza basmadığım zamanlarda ise rahatlıkla vites değiştiriyorum, ani frenle durabiliyorum ve kamyonlardan korkmuyorum. Yarın son derse gideceğim, artık ondan sonrası kader kısmet, belki geçerim sınavı. Belki de geçemem, gaza basıyorum çünkü.

O yazılı sınava soğuk algınlığından sürünerek gitmek zorunda kaldım. Herkes Sambucol diye bir şey övüyordu, efervesan gıda takviyesi diye satılıyor, kara mürver bilmemnesi. Ucuz da değil ama o kadar duydum ki "Mucizevi bir şey!" diye; grip olmuyormuşsun, öyle ayağa kaldırıyormuş, böyle zımba gibi yapıyormuş. Bende kalp çarpıntısı yaptı komşular. Bütün geceyi bir fırlamış tansiyon balonu olarak geçirdim, bir daha da elimi sürmem. Gribe bir faydası oldu mu onu da bilemiyorum, yavaştan düzeliyordum zaten, aynı ivmeyle düzelmeye devam ettim.

Buradan da şuna geleceğim, bu Instagram herkes gibi benim de dengemi bozdu. Bilmiyorum açarken ne düşünüyorlardı, fotoğraf paylaşım platformu filan, devasa bir tavsiye platformu olarak çalışıyor. Uyanana kadar millet ne övüyorsa ciddiye aldım, kremdi, gıdaydı, tekstil markasıydı. Yedim yani bütün o reklam sıvamalarını.

Bazısı ürünün tanıtım için geldiğini yazıyor, çoğu yazmıyor. Geçenlerde gazetede okudum, sadece Instagram'daki "sağlıklı beslen" hesaplarında görüp arada benim de aldığım sebze tozlarını üreten el kadar bir firma geçen sene 1 milyon lira ciro yapmış, röportaj vermişler gazeteye. Ispanak tozu, sarımsak tozu, nohut unu. Bu pazarın hacmi akıl alır gibi değil. Bakın Instagram'dan başka hiçbir yerde görmedim diyorum firmayı, normal marketlerde satılmıyor, Ankara'da sadece toptancı Metro Market'te gördüm bir ara. İnternet sitesinden sipariş veriyorsunuz, allah için gayet güzel yolluyorlar filan da nasıl bir kulaktan kulağa yayılmaktır bu?

Ve bu binlerce takipçili "fit yemek" bloglarında yemek tariflerini markalı yazıyorlar. "Bir su bardağı şu marka nohut unu, bir yemek kaşığı bu marka soğan tozu...", süte ve yumurtaya kadar markalı. Soran olursa da "Ben hep bu markaları kullanıyorum" filan diye çıkıveriyorlar işin içinden. Sen para veriyor musun bacım o süte? Belli değil.

Açıkça reklam işbirliği yaptığını yazan sosyal medya kullanıcılarıyla ise başka türlü bir derdim var. Onların alışveriş deneyimi ile benim gibi sıradan bir tüketicininki aynı olmuyor. Pek tatlı bir kızı takip ediyordum, gene sadece internet üzerinden satış yapan bir tekstil firmasıyla anlaştı. Ahlaklı bir insan olarak bunu ilan da etti. Firmanın çok geniş bir beden aralığı var, ben de 44'ün üzerine çıkmıştım, bir miktar pantolon ve tişört sipariş ettim.

Siparişim manasıza parçalara bölündü, bazısı geldi, bazısını kendileri durduk yere iptal etti, bazılarının elime ulaşması bir ayı buldu. Çizgili large beden tişört yerine geometrik desenli, yakası fiyonklu ve bir yemek masası ebatlarında bluz yolladılar. Böylece stok kontrolü filan olmadığını anlamış oldum, bir diğer düz renk tişört yerine de dantelli ve göğüs pencereli bluz geldi çünkü. Firmanın bedenleri standart değil, 38'e de girdim, 42'ye de. Olmayanları geri yolladım, sorunsuz bir şekilde para iadesi yaptılar. Ama devasa bir çileye dönüştü bu alışveriş, iki ayımı filan işgal etti.

Ben bunlarla uğraşırken Instagram'daki bu tatlı kıza, üzerine uyacak kıyafetleri çat çat yollamaktaydı bu firma, o da giyip Instagram'a koymaktaydı. Kızla hiçbir derdim olmamasına rağmen dayanamayıp takipten çıktım.

Ve bakınız bunların ortak bir noktası var, ben neden yakalanmışım bu reklam girdabına? Kilo vermeye çalışıyordum, üzerime olan kıyafet bulamıyordum. Çocuğuna doğru dürüst gıda yedirmeye çalışanlar da bir başka hassas grup. Bu sosyal medya hesaplarını idare eden insanlar, bilhassa da reklam yaptığını açıkça yazmayanlar, binlerce dertli ve paniğe kapılmış insanın üzerinden para kazanıyor.

Kardeşim şu hesabı tavsiye etti: https://www.instagram.com/bugundederdimbu/
Ben çok az bir kısmına maruz kalmışım aslında, tam bir delirmişlik hüküm sürüyormuş. Bu reklamların yanında bir de şarlatan dolmuş ortalık; niyet atölyeleri, ücret karşılığı bereket enerjisi yollayanlar. Şu nasıl?


1000-1200 lira arası bir ücretle iştirak edebiliyorsunuz. Taksit de yapıyorlar. Zengin olmanın yollarını öğretiyorlarmış. Dünya işinde gözüm yok, mühim olan iç huzuru diyorsanız şöyle şeyler de var:


Hem de online.

Valla şükür dediğimiz şeyi insan kendi kendine de yapabilir gibi geliyor bana ama bilemiyorum.

Ben de tavsiye vermek istiyorum gitmeden, arkadaşlar eğer 3 gün yataktan çıkmadan ağlıyorsanız, kıpırdayamıyorsanız, gündelik işleri yapamayacak hale geldiyseniz doktora gidin. Şükürle, niyetle olacak iş değil o. Bu raddede değil ama gene de mutsuzsanız, bunu sizden başkası tamir edemez. Başkasının şükrüydü, enerjisiydi filan bir boka yaramaz. Mutluluk içten gelen bir şey, böyle dışarıdan müdahaleyle bir yere varılmıyor.

Nasıl olacak o iş diye soracak olursanız, cevabı bilmiyorum. Kendi kendine telkin bende en azından hafif anksiyete durumlarında işe yarıyor mesela, "Geçecek, geçecek, sakin olabilirim, önemli değil, hiçbir şey o kadar önemli değil". Biraz elimin titremesi filan kesiliyor, nefesim düzene giriyor. Arabalar benzinle, ben telkinle çalışıyorum meh meh meh.

Ay çok uzun yazdım, gideyim. Arayı açmam, yarın yazarım umarım. Öbtüm.

December 6, 2017

Handemiz De Evlendi Bakara Makara Maşallah

Dün şunu gördüm twitter'da:


CNNTürk'te akşamları kaşlarını kaldıra kaldıra, dudaklarını büze büze televizyon gazeteciliği yapan Hande Fırat evlenmiş dün. "Kim ayol Hande Fırat?" diye soracak kadar akşam televizyonundan uzaksanız;

1. Ne kadar iyi yapmışsınız uzak durarak, çok özeniyorum şu anda size.
2. 15 Temmuz gecesi elinde Iphone tutarak ulaştığı devasa gazetecilik başarısıyla hatırlarsınız belki. Cumhurbaşkanı ile facetime yapmışlardı.
3. Üçüncü madde yok. Gerek yok zaten. Ama her şey üçe ayrılsa ne güzel olurdu.

Hande Hanım'ın moderatörlüğünde rüşvetti, skandaldı, devletin bakanıydı filan konuşuluyor akşamları. Konuşuluyor dediğim, bu haberleri yapan gazetecilerin Fetöcü olup olmadığı konuşuluyor, genelde de Fetöcü-dış güçlerin maşası-Türkiye'yi yıkmak isteyen ajan/terörist filan olabileceklerine dair imalarda bulunulup geçiliyor. Bu yani konuşulan. Kaşlar kalkıyor, "Çok enteresan yalnız sayın seyirciler! Çok enteresan!" deniliyor. 

Mesela yazdığı haber yüzünden kendisinden aynen bu şekilde bahsedilen bir yabancı gazeteci mesaj atıp kendini açıkladı. Avrupa'da on yıllardır çalışan bir kurum olduklarını, kimseden para almadıklarını, Fetö olmadıklarını, bütün belgelerin kamuya açık olduğunu yazmış. Bir yabancı gazeteci nasıl oluyor da Türkçe mesaj atıyor diye çok şüphelendiler, şüphelenmekten ve kaşlarını kaldırmaktan baygınlık geçirdiler. 

NEDEN TÜRKÇE MESAJ ATTI??!  ÇOK ENTERESAN???!? diye konuşmaktan bahsi geçen haberin içeriğini konuşmalarına fırsat kalmadı, savcıları göreve çağırıp bir sonraki konuya geçtiler. Çünkü gazetecilik böyle bir şey; birilerini kızdıracak bir haber mi yazılmış, kesin törörist, belki hem törörist hem ajan, o zaman savcıları göreve çağıralım, meslektaşlarımızı kamyonun altına atalım ama asla ve asla gidip de bir bakmayalım kimmiş o gazeteci, haberinde ne diyor, belgesi var mı, bu adam başka neler yazmış. "SAVCILAAAAR!" diye bağırdık mı? Bağırdık. Tamam o zaman gazetecilik.

Hande Fırat bütün bunların üzerine bir de hafifçe öne eğilip tek kaşını kaldırdığı için daha da çok gazetecilik yapmış oluyor. Sonra da işte düğününe kimleri çağırıyor, mutlu pozlar filan. Kimler kendine gazeteci diyor memlekette aman yarabbi.

Sadece beş dakika sağa sola tıklayarak bu anlattığım yabancı gazetecinin Gülen cemaatini itin kıçına sokan yayınlanmış haberlerini buldum, bir tanesini Ahmet Şık'la birlikte yazmış hatta. Çocuk işçi yazmış, yolsuzluk yazmış, Türkiye haberleri de var başka ülkeler de var. Ben ağzımı büzüp tek kaşımı kaldıramadığım için herhalde, herhalde bu yüzden evde sinir küpü gibi oturuyorum.

Günün bilgisi: Böyle durumlarda "Ahmet Şık olsa ne yapardı?" diye düşünüyorum hep, karar vermeme yardım ediyor. Ahmet Şık, Egemen Bağış'la yan yana gelmezdi. Ahmet Şık, Egemen Bağış'a çatır çatır soru sorardı. Bakın ne kadar kolaylaşıyor hayat.

İki sene önce yanağımda beliren dev sivilceden girip Egemen Bağış'a mektup yazarak çıkmışım

Hala öyle düşünüyorum. O tokadı yiyeceğinden hala çok eminim. Sabırla bekliyorum. Bir gün düze çıktığımızda, düze çıkana kadar başımıza gelen her şeyde akşamları televizyonda gazetecilik etiği adına ne varsa öğütüp üzerimize tüküren bu insanların da payını unutmayalım istiyorum. 

November 20, 2017

Çok Özel Bölge

Şunu sabah evden çıkmadan gördüm:


Şu saate kadar benim yapacağımdan çok daha iyi benzeten olmuştur eminim ama anca eve geldim. Ve hala öğürüyorum. Çünkü buram buram erkek çorabı kokuyor.

Bu herhalde şu herkesin bahsettiği "kırmızı tuborglu ağlak romantizm"in bir uzantısı, kim olduğunu da bilmiyorum. Aferin bekliyor, bunlar hep aferin bekliyorlar çünkü sadece varoluşlarıyla bile aman allahım ne kadar da ADAMM ADAM ADAM bunlar. Biz kadın kısmı olarak adam sigarasını söndürdü diye kirpiklerimizi kırpıştırarak minnet duymalıyız. ADAM SİGARAYI BIRAKMIŞ anlıyor musunuz? İşte tam bu anda üç haftadır giyilen çorap kokusu basıyor ortalığı. Çok teşekkür ederiz gerçekten, biz nefes darlığı çekerken yüzümüze duman üflemediğin için dünyanın en harika, en duyarlı, en errrkek erkeğisin.

Buna aşk ya da sevgi değil akıl fikir, sağduyu denir. Ama benim ne haddime tabii düzeltmek. "Seni seviyorum" demek erkeklikten (ADAM ADAM ADAMM) götüren bir şey herhalde, belki ponponlar düşüyordur, bilemiyorum. O yüzden jestlerden ve mimiklerden anlamamız gerekiyor. Ya da sadece insan gibi davrandığı için dev bir sevgi yumağının içinde olduğumuzu farketmemiz gerekiyor.

Aynı osuruktan aforizmayı şöyle düşünün: "Kocasının astımı olduğu için sigarayı bırakan kadın 'Seni seviyorum' demese de olur lan!" Bu versiyonlara pek sık rastlamıyoruz. Rakılı filan şeyler var. Kadın rakı rakı kadın kahkaha kadın rakı.

Dün akşam televizyonda kadınlar için genital bölge sabunu reklamı çıktı. Genital filan da denmiyor, "kadınların özel bölgesi" deniyor. Özel bölge özel bölge seyrettim reklamı. "Şafak," dedim, "Erkeklerin özel bölgeleri için ayrıca sabun satılıyor mu?" Satılmıyormuş, oralar özel bölge değil sanırım, diğer bölgeleri neyle yıkıyorsan oraları da öyle yıkıyorsun. Kadınların kısmen anatomiden kısmen de "Çamaşır suyu dökeyim ama yeter ki koku olmasın" paniği yüzünden özel bölge şampuanı var.

Oturup okursanız eğer "Naapıcam ben şimdi özel bölgemle?" diye, çeşitli fikirler var. Sadece su öneren var, doğal sabun diyen var. Herkesin hemfikir olduğu nokta ise kadın genital bölgesinin kendine has bir ortamı olduğu ve sakin olmamız gerektiği.

Reklamdan sonra bir süre söylendim, "Vay -cinsiyetçi küfür ekleyin- her dert kadınlara düşüyor gerçekten!" diye bitirdim konuşmamı. Her seferinde bir erkeğe anlatarak önümüzdeki 3000 yıl içinde patriyarkiyi yıkacağız arkadaşlar.

Günün bilgisi: Çok sinirleniyorum.

October 27, 2017

Zeljo'nun Köfteleri Bana Neler Etti

Kardeşim ve ecnebi damadımıza "Bana kartpostal yollarken arkasına politik şeyler yazmayın" dedim. Çünkü içimde endişeli bir teyze yaşıyor. Ay aslında o kadar da haksız sayılmam, bu iki kuduz yüzünden çeşitli anksiyeteler yaşıyor olmam bir yana, geçenlerde postanede "Artık kartlar da kayıtlı posta" dedi bana bir memur, kaç kartı hangi ülkelere attığımı yazdı bir yerlere. Göremedim de tam olarak neler oluyor, hiç anlamadım.

Ben hiç uyarmamışım gibi kart atmışlar son gittikleri yerden, Lizbon'un meşhur çinilerinin, karolarının komünist olduğundan bahsediyorlar kartta. Viva la Revolucion! diye devam ediyorlar. Mesaj yazdım hemen:


Özetle "Kart geldi. Çiniler nasıl komünist? Küba'da mıydınız da devrim sevinci yaşadınız boklar?" diye sordum. "E sen politik şeyler yaz demiştin, biz de yazdık," diye cevap geldi."Biz di pilitik şiylir yizdik," diyebildim.

Dün bir de paket geldi bunlardan, hediyelik şeyler. İçlerinde bir de şu vardı:


Elimde tuttuğum şey, bir paket peçete, üstünde "Benim sebzem et" gibi bir şey yazıyor. Komik mi? Değil. Çok acıklı aslında. Ama bunlar böyle eğleniyor.

Günün bilgisi: 5 sene sıkı bir şekilde vejetaryen olarak yaşamayı başardım. Geçen yılbaşı bir anda her şey kontrolden çıktı. Bu peçete o yüzden bana yollandı.

Yılbaşını geçirmek üzere Sarajevo'ya gidiyorduk, daha uçak kalkmadan başladı barbar kocam, "Zeljo'ya gidelim. Zeljo. Çevapi. Çevapçiçi. Gidicez di mi? İlk iş Zeljo'ya gidelim bak." Tamam dedim, ne diyeyim, ilk gidişimizde de musallat olmuştu Zeljo'ya. O köfteleri yerken ben ayran içip beklemiştim onurlu bir vejetaryen olarak.

Çantaları otele attık ve bu buzla kaplı kaldırımlarda koşmaya başladı. Ben de peşinden. Zeljo'ya girdik, yer de yok, bizi birilerinin yanına sıkıştırdılar. Zeljo şurası, Başçarşı'nın içinde:


Şurada anlatıyor kısaca nedir, nasıl gidilir diye. Fotoğrafı da oradan aldım.

Garson abi geldi, çökük çökük avurtlarıyla sipariş almak istedi. Uçaktan ineli yarım saat olmuş, hava eksi 18 derece, henüz nerede olduğumu anlamamışım, zaten bütün Boşnakçam toplam 5 kelime. Bir çevapçiçi diyemedim, iki ya da üç de diyemezdim, rakamlar kesinlikle aklıma gelmedi. Parmağımızla menüden gösterdik, abi gitti. "Kesin iki tabak gelecek," dedim, "Neyse artık, yiyebildiğini yersin."

İki tabak geldi, barbar kocam girişti. Ben tabağa baktım, baktııım, baktııım. "Ben bunu yiyeceğim," dedim. Bunu dedim. Ve yedim.

Nefes almadan yedim. Şunu yedim:


Somun içinde kömür ateşinde pişmiş köfteler, üstüne kaymak (yoğurt), hafif sotelenmiş soğan.

Sonraki günler de gitmeye devam ettik Zeljo'ya. Bir gün pazara gittik, teyzelerin kesip kesip verdiği kuru etleri, sucukları da yedim. Bir yandan da "Allahım bu kısa bir evre mi yoksa döndüm mü ben et yemeye?" diye kendimi sorguladım.

Dönüşte barbar kocama yemin ettirdim kimseye söylemesin diye. Kısmen utançtan ama çoğunlukla hayatımızı karman çorman edeceğinden. Çünkü 5 senedir vejetaryendim, herkes alışmıştı. Ona göre yemeğe gidiyorduk, ona göre yemek pişiriyorduk. Tatilde patlamışım, eve dönünce "Et yiyecek mi? Yemeyecek mi?" bunaltısı yaşayalım istemedim. Bunu bir günah gibi saklamaya hazırdım.

Saklayamadım. Telefon açıp Sevda'ya anlattım, ona da tembih ettim kimseye söylememesini. "Ben anlatırım sonra Nadire'ye," dedim. "Tamam," dedi.

Birkaç gün sonra Nadire'ye gittim, salona oturttu beni, elime çay verdi:

N: Eee nasıl geçti?
Ben: Ay işte çok soğuktu ama ne güzeldi. Konser vardı.
N: Ay boşver soğuğu, ne yedin ne içtin onu anlat.
Ben: Güzel bi kafe var, oraya gittik?
N: Ne yedin?
Ben: ...
N: Nasıl iyi miydi yemekler?

"Nooluyo ya?" diye ağlamaklı oldum. Meğer ben Sevda'ya günah çıkardıktan 15 dakika sonra tanıdığım ne kadar insan varsa mahallenin marketinde karşılaşmışlar. Oracıkta, reyonların arasında herkes her şeyi öğrenmiş. "SİZİN KONUŞACAK BAŞKA ŞEYİNİZ YOK MU?!" diye çıkışayım dedim, bir işe yaramadı.

Ve ondan sonra ben zincirlerimden boşanmışçasına et yemeye devam ettim. İşte 10 ay olmuş, duramadım. Öğlenleri yakaladığımı mahalle dönercilerine sürüdüm, "Bana lazanya yapın" diye ağladım, kıymalı pide yiyelim diye çekmediğim numara kalmadı.

Bazen Zeljo'nun facebook sayfasına bakıyorum açıp, köftelere bakıyorum. Biri köfte tabağını koyup altına "Vejetaryenlere göre değil!" yazmış, içimden acı acı güldüm. Ah güzel kardeşim, bir bilsen.

Eski halime döndüm, parça et, biftek miftek yemiyorum. Sebze yemeklerine et koymuyorum. Balığı herhalde en son 20 sene önce yemiştim, geçen Karaburun'da balık da yedim, sevmediğime yeniden karar verdim. Velhasıl şarküteri, döner möner, köfte, hamburger, ara sıra tavuk, yer yer hindi rutinine geri dönmüş oldum beş sene sonra.

Zeljo'da ağzıma köfteleri sokarken kocamın gizlice çektiği fotoğraflar da var aslında. Ve inanılmaz trajik görünüyor halim. Şantaj için kullanırım diye düşünmüştü, fırsat bulamadı. Bulamadım nerede fotoğraflar. Ayh bir de geçen bahar gidip Dersim'de dünyanın en güzel ineği Zoze'yle tanıştım, vicdan azabından büzülüyorum Zoze'yi düşündükçe.

Böyle yani vaziyet. Bilmiyorum böyle mi devam edeceğim, yoksa bir gün yeniden "Eh yeter!" der miyim.

Bu kendi çapında dev itirafı da tamamladığıma göre gideyim ütü yapayım, inekleri düşünmemeye çalışayım. Süper Loto da bana çıkmadı zaten.

March 20, 2017

Hayır. Zafer Sen Bir Gerizekalısın.

Dün akşam oturup birkaç bölüm Taboo seyrettik, seyretmediyseniz valla pek güzel dizi. Gece yarısı oldu, yatalım artık filan derken telefonum çaldı, bilinmeyen numara arıyordu ve kabus böyle başladı.

Arka arkaya bilinmeyen numaralar aramaya başladı, kadınlar, erkekler. Bir yandan sms'ler, "slm arayış ne?", "slm dilek" filan. "Allaaaahhh!" dedim, "Benim telefonum kesin forum morum bir yerlere düştü, Dilek diye peşime düştü millet!"

Barbar kocam telefonu kapıp gelen aramalara cevap vermeye başladı, kimi "Yanlış olmuş" diye kapattı, kimi hal hatır sordu. "Nereden aldınız bu numarayı?" sorusuna bir kadın cevap verdi, Anadolu Cv dediğini sandık. Anadolu TV'ymiş meğer o, sms ile arkadaş olmak isteyen biri yazdı da öğrendik, klip gösteren bir kanalmış, alttan da izleyici mesajları geçiyormuş. Benim numaram Eskişehir'den Zafer olarak dönmekteymiş orada. Dilek ben değilmişim yani, ben Zafer'mişim, Dilek ve diğerleri benim peşime düşmüş.

Gerizekalı Zafer.

Kanalı aradık, telefona bakan oğlan "Numaranızı verdiyseniz tabii arar insanlar" diye cevap verdi. Bir süre avukat mavukat diye tehdit ettik, kontrol edip arayacağını söyledi. O arada tabii "dost olmak ister misin zafer?", "zafer bey, ben mehmet, tanışmak istiyorum, saygılarımla", "cnm nbr?" diye sms'ler gelmeye devam etti. Derken Anadolu TV'den oğlan aradı, bakmış bütün listelere, ne Zafer varmış ne de benim telefon numaram. Herhalde bulup sildi o arada, iş uzamasın, biz saldırmayalım diye salladı.

Telefonumu kapattım. Barbar kocam kalkıp açtı, bazı mesajlar aklına takılmış, tekrar okuyacakmış. Sonra da "Yani nasıl olabilir böyle bir şey? İnsanlar bu saatte televizyondan görüp mesaj mı atıyor yani? NASIL İŞ BU YARABBİ?!" diye hayatı sorguladı. Telefonu tekrar kapattım, yatağa girip Fahrenheit 451 okumaya başladım. Zafer ne yaptı dün gece bilmiyorum ama Bursa'dan bu "macur" adam dün gece çok aradı Zafer'i, bula bula mazbut hetero ev erkeği kocamı buldu, bir yere varamadılar.




Erkeğim ben! Hayatında kendini hiç bu kadar savunmasız hissetmemiş, öyle dedi. Artık ben de "Hoşgeldin ezilenlerin hayatına" diye üstüne varmadım.

Neyse yani, her şeye rağmen memlekette hayat pazar günüydü, gece yarısıydı dinlemeden çok canlı bir şekilde sürmekteymiş. Bunu anlamış olduk. Ben bu satırları yazarken hala tanımadığım numaralardan sms ve çağrı gelmeye devam ediyor, bazı insanlar gerçekten pes etmek nedir bilmiyor. Ya da kaçan kovalanıyor, bilemiyorum.

Haftaya böyle başladım. Kocamın dün akşam sorduğu "Neden böyle şeyler hep senin başına geliyor?" sorusunun cevabını da gerçekten bilmiyorum.

December 9, 2016

Bitti Mi Sandın?

Bu Watsons şubesindeki çıplak üst araması haberi çok feci. Sonra firma açıklamalar yaptı, onlar da bir tuhaftı. Önce kabul eder gibi gereğini yapacaklarını söylediler, sonra çıplak arama yok demeye çıkacak bir açıklama daha geldi. Başına gelenleri anlatan çocuğa inanıyorum, aksi yönde bir şeyler ortaya çıkana kadar. Pek de beklemiyorum aksi yönde bir şey çıkmasını. Ha mesela pantolonunu dizlerine indirmemiş olsunlar, orasını çocuk abartmış olsun, farz edin böyle gelişmiş olsun hadise. Gene de ben anlamıyorum alt tarafı bir ruj için reşit olmayan birini tek başına boş odalara sokmayı, sorgulamayı, dört-beş yetişkin tepesine dikilmeyi filan. Üstelik çocuk ruju çalmamış, nasıl geri alınır bu olanlar?

Böyle şeyler firmaların üstüne yapışıyor, en azından ben unutmuyorum, benim gibi çok insan var. Mesela hala eve hiçbir Sütaş mamülü sokmuyorum, 2014'te sendikaya üye olan işçileri işten çıkardılar, işçiler direnince de ne üstlerine jandarma salmadıkları kaldı ne de işçilerin durdukları yere kamyonlarla gübre dökmedikleri. Sonra mahkemeyi işçiler kazandı, işlerini geri aldılar filan ama ben işçiye böyle muamele eden insan müsveddelerine para kazandırmak istemiyorum. "Sütaş dışında ne yoğurt var?" diye alışveriş yapıyorum, sorarlarsa da anlatıyorum neden almadığımı. Diğer firmalar çok mu farklı diyeceksiniz, değildir tabii. Ama Sütaş'ı içime sindiremiyorum. Ya da Filli Boya'yı.

Kaç kere boya satın almam gerekecek hayatımda? Bir elin parmaklarını geçmez ama olsun, fabrikalarında öğrencileri köle gibi çalıştıran, iş cinayeti yaşandığında üstünü kapatmaya uğraşan bir firmaya benden beş kuruş gitmesin. Yoksa ne içli değil mi 10 Kasımlar'da, 29 Ekimler'de filan televizyonlara verdikleri reklamlar. Filli Boya'nın sahibesi, ölen bir çocuğun annesine "Ben de çok ağladım, benim de çocuğum var, kahroldum" diye ağlaşıp davadan yırtmaya çalışırken siz mesela Instagram hesabını açıp çocuk komada yatarken hanımefendinin bir uçakta Avrupa istikametinde business class selfiler çekip tatlı hayat-yaşasın tatil paylaşımları yaptığını görebiliyorsunuz. Ağlamıyorlar yani, onu demek istiyorum. İşler ciddiye binince paniğe kapılıyorlar sadece. Paralar paralar çünkü, mühim şey paralar.

Neyse, Watsons bayağı dev bir tokat yedi bence. Şimdi bir süre paniklerini seyredeceğiz. Biraz önce şunu gördüm: https://www.evrensel.net/haber/298846/watsonstan-ciplak-arama-ozru

Aladağ'da yanan çocukların aileleri şikayetçi olmamış, Watsons ne ki diyebilirsiniz, valla haklısınız. Aileleri de suçlamaya elim varmıyor çünkü karşılarında bir yurt müdürü, bir kilitli kapı filan yok sadece; karşılarında ahtapot gibi uzuvlarıyla devasa bir sistem var, topyekun bir suç mekanizması var. "Allah" diyorlar, allah istedi, allah karar verdi, kapıları allah kilitledi, allah çıkardı yangını, allah istemedi sönmesini, allah varken yetkililerin yurt binası denetlemesinin gereği yok. Kurallar yok, mahkemede hak aramak yok, insan hayatının bir önemi yok. Ben size söyleyeyim ne var, karşılığında para aldığı işinin gereği yurt denetlemeye gelen ama müdürle birkaç çay içip hiçbir şeyi denetlemeden evrak imzalayıp giden memur var. Yok mu allahaşkına? Bütün sistem böyle çalışıyor.

Belki görmemişsinizdir diye bu hafta sonu Ankara için ortalıkta dolaşan şu haberi de ekleyeyim. Aslında hiç istemiyorum böyle panik dalgalarına kapılıp sürüklenmek ama hep kafamda bir şüphe, "Ya doğruysa?" diye.

Cuma cuma bunalttım, kusuruma bakmayın. Şunu bırakayım, belki telafi ederim biraz. (Edemedi.)

November 12, 2015

Lupo'nun Başına Gelenler

Geçenlerde öve öve baygınlık geçirmiştim Lupo'nun Seçimi kitabını, maceralara sürüklüyor ve üstelik kitapta hiç imla hatası yok diye. Onu bitirince koşa koşa serinin ilk kitabını alıp okumaya başladım, yan tarafta görüyorsunuz, Lupo'nun Adı.

Saçlarıma aklar düştü, 375. sayfaya geldim ve o arada üç yıl falan yaşlandım. Ne zamandır elime aldığım en imla hatası dolu kitap bu. Sanki bir ilkokul çocuğu düzeltmiş, bakın 375'e geldim hala de'ler da'lar nerede bitişik nerede ayrı sıkıntısı var kitapta. Kim sorumluysa bu işten, özel isimlere gelen eklerle ne yapacağını da bilmiyor. Bazen bitişik bazen ayrı, bazen kesme işareti var, bazen yok.

Yetmiyor, bir de bok gibi cümlelerle sinir bozuyor kitap, buyrun dün gece şu vardı mesela: "Ellerini havaya tuttuğunda rüzgarın altında titreyen yapraklar gibi oynaşan ellerini gösterdi." Kitapta rüzgarın a'sında şapka var allah için, ben yapamadım buraya şapka ama eller, eller, eller (melodili).

İki kitabın editörleri farklı, ikinci kitapta bir de "Son okuma"cı birinin ismi geçiyor. Onları yeniden tebrik ediyorum, bu kitabın kapağında adı geçen editör Nilüfer Doğan hanımefendiye de ne diyeceğimi bilemiyorum. Öyle arada kalmış bir miktar küçük hata filan değil, patlamış bir atık su borusu gibi gürül gürül geliyor ne yapacağını bilemeyen de'ler da'lar. Luponun, Lupo'nun, Luponunda başına gelenler, Lupo nun da kaderi buymuş, Lupoda başka editör bulsaymış, Lupo'da nereden bilsin, yazık.

Haliyle canına okudu kitabın bu durum; yoksa gene güzel maceralı, sürükleyici Lupo'nun hatıraları. Buradan tavsiye ettim diye kendimi sorumlu hissettim, ilk kitabı bayılmadan bitirebilirseniz eğer, ikincisinde rahat edeceksiniz. Vallahi.




March 24, 2015

"Çok ama çok acı bir öykü... Maalesef gerçek..."

İsmet Berkan'ın ve gazeteciliğinin önümüze saçılan öyküsünden bahsediyorum. Kabataş işemelerini inanılmaz derecede ciddiye alıyorum çünkü bu kıçımın gazetecileri ateşi harlarken, ben ve sevdiğim herkes sokaklardaydık. Devlet zaten bütün uzantılarıyla sokaktakilerle savaş halindeydi, yetmezmiş gibi üzerimize linç timleri salmak istediler. Ben başka bir açıklama bulamıyorum bu kollektif yalana.


Ya da biz o kadar haklıydık, o kadar haklıydık ki bok atabilmek için bu kadar komplike bir yalan yaratmak zorunda kaldılar. İşin acıklı tarafı, ben ve bütün arkadaşlarım, böyle bir olay yaşansa kadının yanına koşacak ilk insanlarız. İsmet Berkan ve diğerleri koşar mıydı bilmiyorum, pek de zannetmiyorum.

Hem haklıydık hem de kendimizi çok güzel ifade ettik; o dönem çıkan sloganları, şarkıları, animasyonları düşünün. O yaz sokaktaki kalabalık, bu ülkenin aklı, kalbi, vicdanı, tek esprisiydi. Bunu düşündükçe Kabataşçılar'a daha çok sinirleniyorum.

Özür dilemiş güdük.


Önündeki hangi kanıtlar? Hangi kanıtları yeterince araştırmadan duyurdun yalancı keltoş? O kadar uzun zamandır susuyorsun ki bu özrün nazarımda hiç kıymeti yok. Bu kadar kedi osuruğu bir özürü birinin ayağına falan basınca dilersin, sen canımızı tehlikeye attın, birilerinin borazanı oldun; meslek ahlakını eğdin, büktün, yüzümüze sıvadın. Ayrıca dün, gazetenin okur temsilcisi doğrudan sana hitap eden bir yazı yazdı; ne oldu, işin mi tehlikeye girdi?

Affedebilenleri de pek anlamıyorum, ben yapamayacağım. Gazeteciliğin bir saygınlığı ve güvenilirliği olmalı, bu kadar rahat ve ısrarla yalan söylemenin bazı sonuçları olmalı. Birileri kredi kaybetsin artık bu memlekette.

Twitter'da okumuştum, bir grup insan Beyoğlu'nda bir barın önünde sigara içerlerken karşı kaldırımdan geçiyormuş İsmet Berkan, gruptan biri "Ne oldu Kabataş? Yalancı göt!" diye bağırmış. Kafasını eğip fıtı fıtı yürüyüp gitmiş yalancı ödlek.

Bu sıfatı adının önünden kolay kolay atamazsın, bu işten böyle kurtulamazsın, kelin her yerden carıl carıl parlıyor.

November 27, 2014

Babamızın Oğlu

Cosby Ailesi'ni hatırlıyorsanız herhalde aşağı yukarı aynı yaşlardayız. Bilmiyorum belki bir yerlerde tekrar gösterimleri vardır ama oyuncuların saçından başından anlayacağınız üzere feci şekilde 80'lerde geçiyordu olaylar.

Televizyon tarihinin ilk siyahi ailesi değil tabi ama anne-babanın üniversite mezunu ve bir hayli zengin olduğu ilk siyahi aile. (Siyahi mi diyoruz, ne diyoruz? Doğrusu ne bunun? Çok feci şüpheler içindeyim şu anda.) 8 sezon, inanılmaz reytingler filan. Ben de gözümü ayırmadan keh keh seyrettim küçükken.

Sonra da unuttum gitti. Ve fakat dizinin babası Bill Cosby korkunç bir şekilde tekrar girdi gündemime. Şu ana kadar 16 kadın, tecavüzle suçladı adamı. Kadınların on ikisi ilaçla bayıltıldıklarını söylüyor, diğer bir kadına da ilaç vermeye çalışmış, üç kadını ise zor kullanarak taciz etmiş. 1965'ten 2004'e kadar uzanan bir zaman dilimi içine yerleşiyor kadınların başına gelenler. İşin acıklı tarafı, kadınların bir kısmı daha önce de adalet aramış ama nasıl olduysa üstü kapatılmış, Bill Cosby'nin asla üstüne yapışmamış bu suçlamalar. Şimdi tekrar deniyorlar, daha önce ismini saklı tutan kadınlar isimlerini de açıklıyor bu sefer, yıllarca sesini çıkaramayanlar ekleniyor.

Türkçe pek bir şey bulamadım, İngilizce çok var, bir gugıllamaya bakıyor. Milliyet Gazetesi kadınlardan birini, eski süpermodel Janice Dickinson'ı haber yapmış yarım yamalak. Milliyet'e göre Dickinson "itiraf ediyor" tecavüze uğradığını. Acı çekmekten hoşlandığım için okuyucu yorumlarına da baktım.


Çok şükür biri gelip çemkirmiş itiraf meselesine. Diğer üç kişinin sorularının cevabı aslında haberin verilme şeklinde saklı. Tecavüz, kadının suçu, yani ayıplanacak taraf kadın olduğu için; tecavüzcü, milyonların bayıldığı tonton bir aktör olduğu için, herif bir de karun kadar zengin olduğu için, kadın 32 sene susup bugün "itiraf ediyor" suçunu. "Kendimi tecavüze uğrattım" demeliydi ki hepimiz rahat edelim, "Uğrattırmasaydın bacım" deyip kafamızı diğer tarafa çevirelim.

Janice Dickinson'ın röportajının birazını seyrettim, bir ara anılarını yazmış ve bu olaydan bahsetmek istemiş. Cosby'nin avukatları gırtlağına çöküp çıkarttırmış, böyle anlatıyor yani kadın.

Demek ki bilgisayar karşısında aşortmanlarıyla çay içerken taa Hollywood'da yaşayan meşhur bir kadınla "Şimdi miee aklına geldiee cnm?" diye samimiyet kuran insanları tecavüze inandırmak mümkün değil. Bu tavır kadınlardan gelince daha da çok şaşırıyorum, 35 yaşındayım ve allah bilir kaç kere tacize uğradım yollarda. Allah bilir kaç kere başkalarının başına gelirken müdahale ettim. Hatırladığım ilk hadise o kadar küçükken oldu ki ne kıza ne erkeğe benziyordum, dev gözlüklü ve okul formalı, yürüyen bir patatese benziyordum. Herif mahallenin tuhafiyecisiydi. Kimseye söyledim mi? Hayır. Ne olduğunu bile anlamamıştım. Yıllar sonra uyandım.

35 yıllık tecrübemle bir numaralı empati kurucusuyum böyle hadiselerin. Diğer türlüsü anormal olurdu zaten, olmaz mıydı? İstatistiklere, nasıl istatistik yapıldığını öğrendiğimden beri şüpheyle yaklaşıyorum ama yorumların aldığı beğenilere de dayanarak şunu gönül rahatlığıyla yazıyorum; %75imiz kalpsiz öküzmüş. Bari biraz ortada durun lan, o da yok. Son sözümü çay koyup aşortmanlarımı giyerek söylüyorum, Bill Cosby babanızın oğlu mu?

November 21, 2014

Sıradan Televizyon İzleyicisi Olarak Durumumu Takdimimdir

Bu yeni televizyonların ekranları hassasmış, uzun süre aynı kanalı seyretmemek lazımmış. Beni bıraksanız hala tüplü televizyonla yaşıyor olacağımdan pek anlamıyorum böyle şeylerden. Geçen akşam bir baktık ki CNNTürk logosu ve alttan geçen "Son Dakika" bantı iz bırakmış ekrana. Nereyi açarsak açalım, köşede CNNTürk'ün hayaleti.

Neyse. Dün akşam Şirin Payzın'ın programında Dersim konuşuldu, bir gözüm televizyonda, bir gözüm başka işlerde, öyle seyrettim. Program kapanırken yaşanan küçük hadise yüzünden ayak parmaklarım büzüldü. Başkası adına utanmak çok tatsız bir his.

Adını kesinlikle hatırlamıyorum, genç bir adam, zaman zaman hükümet savunucusu olarak katılıyor bu programlara. Giderayak "Atatürk de böyle böyle demişti" diye bir şeyler söyledi. Ne söylediği önemli değil, başka bir duruma işaret edeceğim çünkü. Programın bir diğer konuğu Kürşat Bumin müdahale etti:

Bumin: Nerede söylemiş bunu?
Diğer Adam: Söylemiş, elimde belgeler var.
Bumin: Nerede geçiyor bu cümle? 
Diğer Adam: Nutuk'ta geçiyor.
Bumin: Hayır, Nutuk'ta geçmiyor.
Diğer Adam: Söylevlerinde var.
Bumin: Hayır, yok.
Diğer Adam: Konuşmalarında geçiyor. Elimde belgeler var.
Bumin: Hangi belgeler, söyleyin, ben de gidip okumak istiyorum.

Diğer adam panikle, Kürşat Bumin ısrarla konuşmayı sürdürdü. Belge melge çıkmadı. En sonunda Şirin Payzın, adama dönüp "Sizi İstanbul Üniversitesi'nde akademisyen olduğunuz için programlara davet ediyoruz, söylediklerinizi belgelerle desteklemenizi beklemek hakkımız" gibilerinden bir şey söyledi, program bitti.

Adını hatırlamadığım bu adam, benim en büyük dertlerimden birinin vücut bulmuş hali. Akademisyeninden tut gazetecisine, milletvekilinden tut twitter'daki sıradan bir dangalağa kadar fütursuzca çarpıtıyorlar, manipüle ediyorlar ve zaman zaman yalan söylüyorlar. Çoğu sefer de karşılarında "Hayır öyle değil, tam olarak böyle. Aha belgesi." diyecek biri olmadığından, biz sıradan halk tarih falan bilmediğimizden, hem hükümet destekçileri hem karşıtları olarak tamamen klişeler ve sloganlar üzerinden tartıştığımızdan, alıp başını gidiyor o çarpıtılmış argümanlar.

"Kabataş'ta çocuklu kadına işediler" falan gibi hadiselerden de bahsetmiyorum, en uyuzundan güncel tartışmalardan bahsediyorum. 2013 yazında, bazı internet sitelerine erişim kısıtlandığında, bir takım tipler çıkıp şunu dedi, "Londra'da G8 zirvesi yapılırken protestolar oldu, İngiliz hükümeti güvenlik sebebiyle interneti kesti." Bu iddia kıyamet gibi beğenildi, paylaşıldı ve bütünüyle yalandı. 

Bahsi geçen zaman ve mekanda bizzat bulunan kardeşim üşenmeyip altına cevap yazdı, "Hayır interneti falan kesmediler, neden yalan söylüyorsun?" diye ve anında "O.pu. Senin gibileri İsrail'e karşı domaltmak lazım!!" diye cevaplar yağmaya başladı. Cevaplardan biri aynen buydu, o günden beri neden özellikle İsrail diye merak içindeyiz. Yunanistan'a karşı domaltmayı vaadedenler de vardı ve en sonunda bir abla olarak sayfanın moderatörüne mesaj yazdım, bana kibarca cevap verip küfürlü yorumları sildiler. Al Jazeera'nın Türkçe sayfasından bahsediyorum. 

Yani küfür yemekten gocunmayı da bir kenara bıraktım, karşılıklı konuşamamak tam bir kabus. Herif yalan da olsa "Hayır, internet kesikti." demeye bile üşeniyor, çünkü gerek yok kendini savunmasına. Çünkü kimse saygıdan, edepten, kültürden falan ekmek yemiyor artık. Tuhaf bir şekilde hiç kimse de gerçekleri çarpıttığı ya da yalan söylediği için itibar kaybetmiyor.

Bir gazeteci çıkıp mıyır mıyır "Faili meçhuller çözülsün, Uğur Mumcu, Madımak, o zamanki hükümetler hiçbir şey yapmadı çözmek için, AKP çok çalışıyor" dediğinde, karşısında oturanlardan en az birinin, elinde belgeleriyle, Madımak faillerini savunan bütün avukatların, geçen zaman içinde AKP'den milletvekili, belediye başkanı, parti meclisi üyesi, parti il başkanı olduğunu gösterebilmesini istiyorum. "Çarpıtıyorsun" demek yetmez, ne şekilde çarpıtıldığı söylensin istiyorum. 

Bu doğrultuda canımı sıkan bir diğer grup ise kıymetli fikirlerini hem gazete köşelerinden hem de sosyal medyadan üzerimize saçanlar. Sanırsınız ki bir işe yarayacaklar çünkü kağıt üzerinde aynı taraftayız bu insanlarla. Yaramıyorlar, bütün gün konuşula konuşula sakız edilmiş fikirleri bir kere de bunlardan dinliyoruz, arta kalan zamanları da "Şimdi ağlıyorsunuz ama yarın unutacaksınız! İşte siz hep böylesiniz!" diye gözümüze parmak sallayarak dolduruyorlar.

Sizi kim, ne zaman kanaat önderi ilan etti?

Fırça yemeye üzülmüyorum ama cehalet konusunda benimle aynı kategoride insanlardan akıl öğrenmekten sıkılıyorum. Evimin salonunda, sonsuza kadar CNNTürk'le damgalanmış televizyonumun karşısında bana da herkes suçluymuş geliyor ama başkalarına akıl öğretene kadar oturup bir şeyler öğrenmem gerektiğini de biliyorum.

Böyle yazıları genelde, "Naapıcaz inanın ben de bilmiyorum" diye bitiriyorum. Bu sefer iki gazetecinin ismini yazacağım, tek akıllı ben değilim tabi, eminim siz de takip ediyorsunuz. Belki farkında olmayan vardır diye, İsmail Saymaz ve Fehim Taştekin. Fehim Taştekin dış politika, Orta Doğu falan yazıp konuşuyor. İsmail Saymaz ise memlekette ters giden her şey hakkında. Günüyle, saatiyle; tam o saatte kimin eli kimin cebindeydi, detaylar vererek tartışıyor, sorular soruyor. İhtiyacımız olan şey, tam olarak bu. Bu gazetecileri layklamak, ritviitlemek, falov etmek lazım.

Ben bir hışım bunları yazarken İsmail Saymaz da şunu tweetlemiş, "kalp kalp kalp" diye cevap yazmamak için kendimi zor tutuyorum.


Köpenksiz, çiçeksiz, kitapsız kaçıncı yazı oldu bu. Hala buralardaysanız çok teşekkür ederim. İyi hafta sonları, güzel yağmurlar, iç açan insanlar temenni ediyorum, böylece gidiyorum.

November 12, 2014

Tarzan'a İyi Bir Boşanma Avukatı Lazım

Son günlerde bir de bununla kafayı bozdum. "Resim İstanbul Orman" konut projesi reklamı, çok sinir bozucu. "Ama hayatım..." diye itiraz eden Tarzan, lafı ağzına tıkıveren Ceyn, Ceyn'in kucağındaki o çok büyük ihtimalle uyuşturulmuş kaplan yavrusu.



Hele bir de o reklamın sonundaki, müzik diyeceğim elim varmıyor, şey. Hayayayayayyy hayayyayayayyy. Betonda konfor ve rahatlık arayışının sonu hayayay diye şarkı söyleyen hayalet çocuklara çıkıyor. Ben bunu anladım reklamdan.

En ucuz ev 421 bin 943 liraymış Resim İstanbul Orman'da. Allah size akıl fikir versin.

September 22, 2014

(8) Ne Buldunuz Bu Kitapta Anlamıyorum

"Baba ve Piç" bu, yazarın ruhuna uygun bir şekilde İngilizcesinden, yani tuhaf bir şekilde orijinal dilinden okudum.

En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim, bu kitap kapsamlı bir gezi rehberi. İstanbul, manzaralarıyla, çokkültürlülüğüyle, yemekleriyle ve soykırımlarıyla meşhur bir yerdir.

"Ama Ermeni soykırımından bahsetti diye çok cesur bir iş yaptı", bana sonuçlarla gelin. Ben de size iki satır fikrini yazdı diye hayatını cezaevinde geçiren yazarlarla, gazetecilerle, şairlerle geleyim.

Elif Şafak'ın herhangi bir hareketinin ona kötü sonuçlar olarak döneceğini hiç zannetmiyorum. Son derece zeki, bir hayli havalı ve süper planlı programlı bir kadın. Hep kazanan tarafta olacak, hiçbir zaman gerçek bir tehdit oluşturacak kadar cüretkar olmayacak. Bu konuda benden sempati toplayamaz.

Düğümü de düğüm değil hikayenin, daha ortasına gelmeden anlıyorsunuz kim kime naapmış da kederler neden oralarda birikmiş.

En büyük savunucusu kardeşimdir, ben anlamıyorum bu "İngilizce düşünüyorum, İngilizce yazıyorum" meselesini. Takır takır, kupkuru bir dil. Mekanik cümleler. Ne bir ateş var insanın içini yakan ne bir pırıltı. Ruh yok. Bütün motifler, olmaları gereken yerlere dikkatlice yerleştirilmiş. Elif Şafak yazıyor allah için de iyi edebiyat mı bu, bilmiyorum.

Goodreads'e baktım, insanlar neler yazmış kitap hakkında diye. Beğenenlerin ezici çoğunluğu gavur, buram buram kilim kokan, oryantalist övgüler. Kendi memleketime turist değilim ben, bana vereceği bir şey yoktu bu kitabın.

Soykırımları meze yaptı, Mevlana'yı kuruttu, araya gebelik maceralarını da soktu. Çok merak ediyorum burdan nereye gider Elif Şafak. Elinde koyun beyniyle ortalığa çıktığına göre yakında anlarız gibime geliyor, herhalde yeni kitap geliyor.

September 5, 2014

En Kurusundan Kamu Spotu

Şunu gördünüz mü? Sabır testi gibi.



1 dakika 13 saniye bir ömür gibi, kendimi kesesim geldi. Sorularım var.

Bundan etkilenip de kitap okumak isteyen olur mu?
Bariz bir şekilde kitap okuyan insana "Ne yapıyorsun?" diye sormanın mantığı nedir?
Seda Sayan gerçekten kitap okuyor mu?
Daha sahte bir film çekmek mümkün mü?
Kime hitap ediyor bu tanıtım filmi?
Memleketin zeka yaşı ortalaması bu kadar mı düşük lan?

Yanılmıyorsam Serdar Erener'in parmağı var bu işte, kitap okumaktan anladığı buymuş demek. Daha acıklısı, Serdar Erener ve benzerlerinin oluşturduğu güruhun "normal vatandaş" algısı da bu anlaşılan. Anca 3 kelimelik bir cümleye kafası basan cahil sürüsü.

Esas cahil Seda Sayan yahu! Ay işte bütün kadınlar onu seyrediyor da, etkisi var da bilmemne. Alternatif yaratın? Başka ünlü kadın mı yok? Bütün kadınlar başka birini de seyreder, ama bu kadın ortalıkta oldukça onu seyrediyorlar. Televizyon bu maalesef, ben de memleketteki tek gazeteci Abdülkadir Selvi zannediyorum mesela.

Herkese Kitap Vakfı hazırlamış bu filmi, vakfın amacına falan şurdan bakabilirsiniz. Böyle sosyal sorumluluk projeleri "Merhaba ayaktakımı. Sizinle anlayacağınız dilden konuşuyoruz bakın ne güzel." tonuyla işe girişince beni sinir ediyor. Umarım iyi işler yaparlar da bu yazdıklarımı yerim.