Geçen pazar Gülçin'le buluştuk, kız buluşması yapalım diye heyecanlanmıştık. Bana devasa bir depresyon hırkası lazımdı, bir de göz kalemi. Her sürdüğümde gözüme bir haller oluyordu, kalemi atmam gerektiğini dördüncü sürüşte ve dördüncü "Ay kör oluyorum galiba?!" paniğinde idrak edebildim. Doğru dürüst bir berem de yok.
Bunların hiçbirini almaya muvaffak olamadık ama ben Hüsmen Ağa'dan iki kilo turşu aldım, zaten sonra üstüne ikişer bira içtik. Ama Guiness içtik, o bakımdan havalı olmuş olabilir. O arada kocam der barbar (Değişiklik olsun diye Alman versiyonuna geçtim) mesaj atıp eve dönerken şu Kav marka tutuşturuculardan almamı istedi. Şömineyi yakacakmış.
Ankaralı olmayanlar için bu şömine meselesini açmak istiyorum, burada bir dönem şömine furyası yaşanmış. 50-60 yaşlarındaki binalarda, her dairede var bir adet. Öyle karlar içinde dağ evi ambiyansı değil, normal apartman dairesi şeysi. Post üzerine uzanmak yok, kar ile örötik masaj filan da yok, zaten harrrr diye kilolarca odunu kısa sürede tüketiyor şömine. O arada bir süre ateşe bakarak ilkel benliğimize filan dönüyoruz.
Eve girdiğimde şömine yanıyordu, "Ema nasıl yaktın?" sorusunun cevabını mutfak bezlerimin yokluğunda buldum. Neşeli renklerde, mikrofiber mutfak bezlerim. Bir yandan da her seferinde başa alarak şunu dinliyordu:
"Aaa madrigal mi dinliyorsun?" diye sordum.
"Madrigal ne yahu?" diye cevap verdi.
Bu noktada da kendiyle kavga ederek, kendinden önce yaşamış olanların mirasında ve yazıda huzur arayarak, herkesin bakmadığı yerlere bakmakta bir tür neşe bularak büyümüş çocuklar ile doğduğu andan itibaren her istediği önüne konmuş, sosyal, detaylarda boğulmayan çocuklar arasındaki farkı irdeleyeceğiz. Ya da irdelemeyeceğiz çünkü konuya ayı gibi girerek irdeledim zaten. Eveth.
Kocam üç saat durmaksızın bunu dinledikten sonra rahatlıkla Guns'n Roses'a filan geçebiliyor. Ben madrigalleri ilk keşfettiğimde (internet henüz yoktu, radyoda bunları çalan bir program vardı, haftada 1 gün) bir süre uzun etekler giymiştim, saçlarımı örüp tepeme dolamış, çarpı işi ile masa örtüleri işlemiştim. Orta Çağ ve peşinden Rönesans beni dövüp yerlere yapıştırmıştı. Bağlam meselesi işte; bir madrigali yazıldığı dönemin hayat şartlarını filan düşünmeden dinlemekte bir mana göremiyorum. Her neyse.
Evin içinde bangır bangır bu çalar, ben bir yandan yanan mutfak bezlerimin arkasından car car isyan eder bir yandan da terasta köpenklerle koşarken kafama ilk kar topu geldi. Sonra ikincisi. Dönüp ne yapmaya çalıştığını sordum. Yani tamam kar topu filan da, herif ense köküme nişan alıyor. Dördüncüyü de olanca hızıyla kafamın yanına yedikten sonra ben kar topu imalatına başladım, bu da kaçmaya başladı. Tam köşeyi dönecekken beline bir tane isabet ettirdim, ayağı kaydı, kısa bir süre havada asılı kaldıktan sonra patates çuvalı gibi yere düştü. Aynen şöyle terkettim terası:
Yazının en başındaki depresyon hırkasına dönüyorum, Mango'da 1-2 tanesini gözüme kestirmiştim. Ben Tunalı'ya inene kadar annem kargo (ya da karga) (ya da kargoş) ile şunu yolladı:
Bu ahı gitmiş vahı kalmış hırka benimle yaşıt. Ay böyle söyleyince de şey oldu, neyse. Ananem babama örmüş. Neden omuzlarında feminen büzgüler var o zaman diye soruyor olabilirsiniz, ananem öyle şeyleri sorgulamazdı, hırkaysa hırka, model bu. Babam bunu yıllarca giydi, annem de yıllarca giydi, eve gelip üşüyen misafirlere ikram edildi, sonra ben giydim, derken yeniden kıymete bindi, ben bir süre ulaşamadım hırkaya, bir ara baktım babam giyiyor gene, buradaydı, Urla'daydı derken tekrar kavuştuk.
Van hırka tu ruul dem ol. Annem telefon edip "Ay çok fena olmuş hırka, neyse evde giyersin artık?" dedi, temenni de vardı sesinde. Buradan anneme sesleniyorum; yooo anne! Ben artık bu hırkanın içinde yaşayacağım. Karşınızda duran ben miyim yoksa hırka mı bilemeyeceksiniz. Ben hırkayım, hırka da ben.
Biraz topaklanmış yerlerini traşlayayım. Yünlüler için deterjan aldım, onunla yıkadım. Yumuşatıcı filan da koydum. Hayatımın bir dairesi daha tamamlandı; oradaydın, şimdi buradasın hırka.
Ay daha yazacaktım, Nadire çay koymuş, çıkmam lazım evden. Yani ev yansa böyle panikle çıkmam, çay çok demlenince teskin edemiyoruz, çok bozuluyor. Hırkayla yaşıt olsam da kızların en küçüğü benim, çeşitli şekillerde abla zulmü yaşıyorum, yaşamıyor değilim. Yan cebime koyuyorum o zulümleri. Haydin görüşürüz.