Showing posts with label evlilik müessesesi. Show all posts
Showing posts with label evlilik müessesesi. Show all posts

July 2, 2020

Kitaplı Mim 3

"Kitaplığınıza ilave ettiğiniz en son kitap hangisi, fotoğrafını da koyabilirsiniz."

Mayıs ortalarında yeniden ufak tefek online alışveriş yapmaya başladım. Yüzüme sürdüğüm nemlendirici bitmişti, yenisini sipariş ettim. Bir miktar da kitap aldım. Aslında evdekilerle bir süre daha idare ederdim ama barbar kocam aniden "BANA ALBERT CAMUS NE YAZDIYSA AL!" dedi. (Egzistansiyalist Bok. Macera:2)

Roman moman bir şey okuyordu, o kadar kötü, o kadar kötüymüş ki bunlara zaman harcayacağına bundan sonra hep Camus okurmuş. En harika insamış çünkü Camus. Offf allahım geçen akşamüstü arabalardan bahsediyorduk, çok pahalı klasik arabalar, "Belki de Kolera Günlerinde Aşk'taki gibi 70+ yaşımda kavuşurum bu arabaya" dedi. "Ay sen gerçekten okumuşsun Kolera Günlerinde Aşk'ı?!" deyiverdim boş bulunup. 

Küstü. Madem buralara kadar geldim, neden iyice sıvamıyorum diye düşünerek bir de "Yok yani kendi kendine mi okudun, yoksa bir kız arkadaşın filan mı vermişti okuman için?" diye sordum. İyice küstü, bazen benden nefret ediyormuş. Ahhahhaha ay hâlâ hatırladıkça gülüyorum! 

Aslında Urla'da bütün ev Camus ama adamın kırk yılda bir edebi coşası geldi, neden mani olayım, kükremiş seline bend olmayayım diyerek aldım. Sonra hazır alıyorken bari takip listemdekileri de alayım dedim. Camusleri başucuna dizdim bir kule şeklinde, şunlar da benimkiler:


41 yaşında nihayet Sait Faik okuyacağım, valla çok ayıp ama neyse, hiç okumamış olmak daha ayıptır herhalde diyerek sıyrılıveriyorum bu konunun içinden. 

Bunları süründürmeden bu yaz okusam ne güzel olur. Duman Olan Adam'ı okudum içlerinden sadece. Montaigne'nin Yol Günlüğü'nü de gazla aldım, okuyacağımdan pek emin değilim şu anda. Neyse, daha iki ay yaz, birkaç ay da sonbahar var. Kış gelip de ruhum göçene kadar her şey olabilir, zaten benim mevsimsel buhranlarımın da bir önemi kalmadı pandemi hayatımıza girince. 

Gideyim cacık filan yapayım. Nasıl geçti perşembeniz, iyi misiniz? Öbtüm çok. 

January 28, 2017

(11) Hippie Kostümü (12) "El eleeeeee çalsın oynansın halaaaay"

Barbar kocam Adıyaman'a gitti iş için. Genelde kebap fotoğrafıyla filan taciz ettiği için şu aşağıdakini görünce çok heyecanlandım:


Ay benziyor da uzaylıya biliyorum ama ben sinirleneyim diye yapıyor, o yüzden duymamazlıktan geldim. Biraz da kıskandım ne yalan söyleyeyim, ben yıllardır içimden taşan bir sevgiyle fotoğraflarına, çizimlerine bakıyorum; herif toplantı saati beklerken müzeye dalıp başbaşa dakikalar geçirmiş. 

Neyse, merak ederseniz eğer, "Adıyaman Kilisik heykeli" filan diye aratırsanız okuyacak şeyler var. Ben 9500 yıldan biraz daha yaşlı olduğunu ve ana tanrıça filan olmadığını düşünüyorum ama çok da mühim değil. Mühim olan, şu anda bildiğimiz kadarıyla Urfa-Diyarbakır-Adıyaman'ı içine alan bölgede Taş Çağı boyunca böyle bir manyaklık yaşanmış olduğu. Daha da mühim olan ise bu heykelin bulunduğu yerde arkeolojik kazı filan yapılmamış olduğu. Yani aslında hiçbir şey bilmiyoruz.

Neyse, başka eski şeylere atlıyorum buradan, şalanjın 11. sorusu dolabımdaki en eski kıyafeti soruyor. Ailece eski biriktirdiğimiz için hangi birini yazayım bilmiyorum. Elime bu elbise-gömlek geldi:


Annem 1974'te Bodrum'dan almış, Sandaletçi Ali'nin yan dükkanındaki terziden. Basmaaltı ya da bozuk basma denirmiş bu kumaşa, işte esas kumaşa desen basılırken altta kalan astar bu. Bizim evde pek sevilirdi, benim de küçüklük elbiselerim filan var basmaaltından.

Bunlarla takım sandaletler de var, Ali'nin elinden çıkma, kaldırdığım yerden çıkarmaya üşeniyorum. Belki yaz gelince yazarım, şu anda ayı gibi bir kazak ve takkeyle oturuyorum, sandalet filan başka bir hayatın şeysi gibi geliyor.

Ay anlamını da yazacakmışız. Anlamı şu, annem hayatı boyunca tuhaf şeylere ilgisi olan bir kadın oldu. Çarşıda yürürken ayakkabıcıların önüne çeker vitrindeki topukluları gösterirdim, isterdim ki tırnaklarını uzatıp sedefli ojeler sürsün filan. Bir anneler gününde aldığım dikiş sepetini verdiğimde yüzünde oluşan ifadenin acısını 30 senedir taşıyorum içimde. Annenize dikiş sepeti almayın.

Annem bir ayrık otudur. Ne güzel tabii ama sonra ben ergenliğimde isyanlar eşliğinde rakçı olup yırtık pantelonlar (Merhaba Rafet el Roman, merhaba sana!) filan giymeye başladığımda neden şok geçirdi ("Ay şoktadayım şu anda?!" Merhaba gündüz televizyonu seyredenler, merhaba size!), bunu açıklayamıyorum.

12'ye geçiyorum.

Son 10 yılda hayatımda çok şey değişmiş aslında, düşününce şaaptım. Evlendim mesela, hiç de öyle bir niyetim kalmamıştı. Bu konuda tecrübesi olmayanlara söyleyebileceğim tek bir şey var, olacak iş değil aslında iki kişinin bu şekilde hayat sürdürmesi. Yemin ederim çok saçma. Belki en iyi arkadaşım diyebileceğiniz biriyle nispeten dertsiz tasasız olabilir ki o zaman bile insanüstü anlayış, sabır, iyi niyet, diyalog filan gerektiriyor. Çok şükür şöyle şeyler söyleyebileceğim bir evlilik müessessesi içindeyim: "Bazen seni yere yatırıp tekmelediğimi hayal ediyorum ama gene de en çok seni seviyorum." Ay lütfen şımartıldığımı da sanmayın, aynı şekilde karşılık alıyorum. Ev emekçisi köpek annesi eşit kadın birey yoldaş kimliğimle varlık gösteriyorum çünkü.

İşten ayrıldım ve hiç pişman olmadım. Zaten geçtiğimiz 10 sene içinde geçirdiğim bir takım evrimler ve yaşadığım aydınlanmalar sayesinde büyük ihtimalle ya kapının önüne konmuştum ya da ne zaman koyacaklar diye bekliyordum şu anda.

10 sene önce ettiğim lafların büyük bir kısmını şu anda önüme koysalar utançtan yok olurum.

10 sene önce hayatımda olan insanların %90'ı filan şu anda yok.

Bu 10 sene geçtiği için çok seviniyorum, yaşlandıkça daha da bunalmaya başladım eski günlerden.

Şunu bırakayım gitmeden. Nedense sabahtan beri Eurovision şarkıları dinliyorum. Bunu da 10 Yıl Önce 10 Yıl Sonra diye hatırlıyormuşum, tabii o zaman olduğumuz yerde kalmış oluyoruz. Umarım birinizin daha aklına gelmiştir de tek blog bayatı ben olmam.



Off uçan halı filan. Elvan elvan çiçekler, vur sazın teline, yumak yumak dostluk bağları. Ulan insan bir davul filan götürür bari en azından, böyle halay mı olur?

Gideyim de bir elma yiyeyim bari. Barbar kocama da çekçek/kırma/kesme sipariş ettim, eli boş gelirse yakarım bu evi.

January 14, 2017

Mutfak Bezleri. Bir Madrigal. Bir Hırka.

Geçen pazar Gülçin'le buluştuk, kız buluşması yapalım diye heyecanlanmıştık. Bana devasa bir depresyon hırkası lazımdı, bir de göz kalemi. Her sürdüğümde gözüme bir haller oluyordu, kalemi atmam gerektiğini dördüncü sürüşte ve dördüncü "Ay kör oluyorum galiba?!" paniğinde idrak edebildim. Doğru dürüst bir berem de yok.

Bunların hiçbirini almaya muvaffak olamadık ama ben Hüsmen Ağa'dan iki kilo turşu aldım, zaten sonra üstüne ikişer bira içtik. Ama Guiness içtik, o bakımdan havalı olmuş olabilir. O arada kocam der barbar (Değişiklik olsun diye Alman versiyonuna geçtim) mesaj atıp eve dönerken şu Kav marka tutuşturuculardan almamı istedi. Şömineyi yakacakmış.

Ankaralı olmayanlar için bu şömine meselesini açmak istiyorum, burada bir dönem şömine furyası yaşanmış. 50-60 yaşlarındaki binalarda, her dairede var bir adet. Öyle karlar içinde dağ evi ambiyansı değil, normal apartman dairesi şeysi. Post üzerine uzanmak yok, kar ile örötik masaj filan da yok, zaten harrrr diye kilolarca odunu kısa sürede tüketiyor şömine. O arada bir süre ateşe bakarak ilkel benliğimize filan dönüyoruz.

Eve girdiğimde şömine yanıyordu, "Ema nasıl yaktın?" sorusunun cevabını mutfak bezlerimin yokluğunda buldum. Neşeli renklerde, mikrofiber mutfak bezlerim. Bir yandan da her seferinde başa alarak şunu dinliyordu:



"Aaa madrigal mi dinliyorsun?" diye sordum.
"Madrigal ne yahu?" diye cevap verdi.

Bu noktada da kendiyle kavga ederek, kendinden önce yaşamış olanların mirasında ve yazıda huzur arayarak, herkesin bakmadığı yerlere bakmakta bir tür neşe bularak büyümüş çocuklar ile doğduğu andan itibaren her istediği önüne konmuş, sosyal, detaylarda boğulmayan çocuklar arasındaki farkı irdeleyeceğiz. Ya da irdelemeyeceğiz çünkü konuya ayı gibi girerek irdeledim zaten. Eveth.

Kocam üç saat durmaksızın bunu dinledikten sonra rahatlıkla Guns'n Roses'a filan geçebiliyor. Ben madrigalleri ilk keşfettiğimde (internet henüz yoktu, radyoda bunları çalan bir program vardı, haftada 1 gün) bir süre uzun etekler giymiştim, saçlarımı örüp tepeme dolamış, çarpı işi ile masa örtüleri işlemiştim. Orta Çağ ve peşinden Rönesans beni dövüp yerlere yapıştırmıştı. Bağlam meselesi işte; bir madrigali yazıldığı dönemin hayat şartlarını filan düşünmeden dinlemekte bir mana göremiyorum. Her neyse.

Evin içinde bangır bangır bu çalar, ben bir yandan yanan mutfak bezlerimin arkasından car car isyan eder bir yandan da terasta köpenklerle koşarken kafama ilk kar topu geldi. Sonra ikincisi. Dönüp ne yapmaya çalıştığını sordum. Yani tamam kar topu filan da, herif ense köküme nişan alıyor. Dördüncüyü de olanca hızıyla kafamın yanına yedikten sonra ben kar topu imalatına başladım, bu da kaçmaya başladı. Tam köşeyi dönecekken beline bir tane isabet ettirdim, ayağı kaydı, kısa bir süre havada asılı kaldıktan sonra patates çuvalı gibi yere düştü. Aynen şöyle terkettim terası:


Yazının en başındaki depresyon hırkasına dönüyorum, Mango'da 1-2 tanesini gözüme kestirmiştim. Ben Tunalı'ya inene kadar annem kargo (ya da karga) (ya da kargoş) ile şunu yolladı:


Bu ahı gitmiş vahı kalmış hırka benimle yaşıt. Ay böyle söyleyince de şey oldu, neyse. Ananem babama örmüş. Neden omuzlarında feminen büzgüler var o zaman diye soruyor olabilirsiniz, ananem öyle şeyleri sorgulamazdı, hırkaysa hırka, model bu. Babam bunu yıllarca giydi, annem de yıllarca giydi, eve gelip üşüyen misafirlere ikram edildi, sonra ben giydim, derken yeniden kıymete bindi, ben bir süre ulaşamadım hırkaya, bir ara baktım babam giyiyor gene, buradaydı, Urla'daydı derken tekrar kavuştuk.

Van hırka tu ruul dem ol. Annem telefon edip "Ay çok fena olmuş hırka, neyse evde giyersin artık?" dedi, temenni de vardı sesinde. Buradan anneme sesleniyorum; yooo anne! Ben artık bu hırkanın içinde yaşayacağım. Karşınızda duran ben miyim yoksa hırka mı bilemeyeceksiniz. Ben hırkayım, hırka da ben.

Biraz topaklanmış yerlerini traşlayayım. Yünlüler için deterjan aldım, onunla yıkadım. Yumuşatıcı filan da koydum. Hayatımın bir dairesi daha tamamlandı; oradaydın, şimdi buradasın hırka.

Ay daha yazacaktım, Nadire çay koymuş, çıkmam lazım evden. Yani ev yansa böyle panikle çıkmam, çay çok demlenince teskin edemiyoruz, çok bozuluyor. Hırkayla yaşıt olsam da kızların en küçüğü benim, çeşitli şekillerde abla zulmü yaşıyorum, yaşamıyor değilim. Yan cebime koyuyorum o zulümleri. Haydin görüşürüz.

June 26, 2015

Bir Yerlerde Aşk Kazandı

Birisi bu çok asi anarşist arkadaşlara evliliğin devlet önünde öpüşmekten haz almak değil, devlet önünde ve yasalar nezdinde hak sahibi olmak, görünür olmak falan olduğunu anlatabilir mi? Ben pasif-agresifim, twitter'da insanlara cevap yazınca ayaklarım büzülüyor.

Hele bizimki gibi ezik büzük bir memlekette oturup da bu kadar büyük bir eşitlik adımına burun kıvırmak gerçekten çok tuhaf. Millet resmi olarak eşcinsel aşkı "dolaptan çıkardı", bizde "öğğ evlilik boktan bişiiii".

İstemeyen evlenmez, isteyen davullu zurnalı evlenir, heteroseksüel insanlar olarak böyle bir seçme lüksümüz var. Neden herkes aynı lükse sahip olmasın? Evliliği "devlete sevgi onaylatmak" olarak tanımlamak için kaç yaşların atarında kalmış olmak lazım? 13? 15?

Madem bu kadar heyecanlısınız, yakın bütün köprüleri devletle? Ev mi satın alıyorsun mesela, tapuda onaylattırma o işlemi. Tapu falan, mal gibi, ne o öyle. Barınma hakkımız var, pardon, hakkımıs var, seviniyos. Ama maalesef şehirlerde yaşıyos tatlı qıs. İşin içine dünya kadar para girince herkes tapu dairelerinde birer kaplan gibi evrak peşinde koşuyor.

Heteroseksüel olduğumuz için devlet tarafından onaylı evliliğimiz kapsamında mesela barbar kocam bana kazık atsa, avukat tutar mahkemeye giderim, hakkımı ararım, yasal olarak partneriz. Evcil birlikteliğimizin bir noktasında ölsem, bana ait her şey ona kalır, dımdızlak ortada kalmaz, cenazemi kaldırır, yasal olarak partneriz.

Partner olduğumuzu kimseden saklamak zorunda değiliz. Kimse saklamak zorunda kalmasın diye yasalaşıyor dünyanın sağında solunda eşcinsel evlilikler.

Gideyim biraz daha pide yiyeyim peynirle. Ne acayibiz, devamlı fikir belirtiyoruz ve hiç yorulmuyoruz ve çok eminiz ve ne çok konuşuyoruz yarabbi.

February 4, 2015

(10) Düğün Şarkısı / Evlenirken Çok Sıkılmıştım

Bugünün meydan okuma sorusu kapsamında düğünümde dans etmeyi umduğum şarkıyı yazmam lazım. Düğün oldu bitti, dans da edildi lakin elim o güne ait fotoğraf koymaya varmıyor. Sıkıntıdan fenalıklar geçirmiştim.

Çok sevdiğim bir başka adamla samimi pozumuzu koyuyorum. Yıl 2008'miş, mazimiz daha da eski aslında.

Urfa Müzesi'nin eski müdürü Eyyüp Bucak, enteresan bir insandı. Bu heykel aslında uzun zamandır müzedeymiş ama o dönem, başka bulguların da etkisiyle yeniden keşfedilip acayip heyecan yaratmıştı, 2000'lerin başı olması lazım. Küçük bir ekip olarak kendi kazı evimizde çalışacaktık o yaz, geldiğimizi haber verelim diye makamına çıktık. Konuşmak için sıramızı beklerken, bizden önce gelen bir National Geographic fotoğrafçısı olay çıkardı. Israrla depoya inip bu heykelin fotoğrafını çekmek istiyordu, sergideki vitrinleri açtırmak istiyordu, küstah da bir herifti. Eyyüp Bey canına okudu, paketleyip kapının önüne koydu fotoğrafçıyı. Öylesine rezil etti ki herifi, odanın öbür ucunda biz sarardık korkudan. Sonra hiçbir şey olmamış gibi bize dönüp "Depoyu ve heykeli görmek ister misiniz?" diye sordu, yutkunup kafamı salladım. Bizi önüne katıp depoya indirdi, heykel depoda yerde uzanmış yatıyordu. Heyecandan ağlamıştım başında.

Fotoğrafta sarıldığım, Kültür Müdürlüğü'nün bahçesindeki sahtesi tabii ki; orijinali de depodan çıktı, sergileniyor. (Eğer Urfa Müzesi'nin taşınma işleri bittiyse, geçen sene kapı duvardı.) 11 bin yaşındaki bu Urfalı'nın hikayesi için şuraya bakabilirsiniz.

Düğüne dönecek olursak, biz gidip Belediye'nin nikah salonunda evlendik. Hiç şarkı markı da gelmedi aklımıza. Bir odada birbirimize bakıp sıramızın gelmesini beklerken kardeşimden bir mesaj geldi, "Ablo, annemin kuzeni başka bir gelini sen sandı, fotoğraflarını çekip ağlıyor. Ayrıca gelin-damat salona girerken ne çalıyor farkında mısınız?"

Şu çalıyormuş:



Valla ne yalan söyleyeyim, bugün evleniyor olsam üşenir müdahale etmezdim ama o günün heyecanıyla koşup müzikten sorumlu abiyi bulduk. "Burdan bir şey seçin" diye bir liste gösterdi bize, gözümüze çarpan ilk tanıdık şarkıyı seçtik. O da şuydu:



Hiç de sevmem aslında, sıkıntılar basıyor Elvis Costello "şiiiiiiiiiii" dedikçe. Aylar sonra barbar kocam itiraf etti, şu çalsın istermiş aslında:



"Sadakat mi istiyorsun?
Bu gözlere bak o zaman.
Sonsuza kadar
Ateş gibi yanacaklar.
Her şeyi yapardım; yalvarırdım, çalardım, ölürdüm
Seni bu gece kollarımla sarmak için" mealindeki şarkı sözleri biraz içimizi tarif ediyor, dışımız ise geceler boyunca mısır patlatıp korku filmi izliyor.

Düğün şarkıları zinciri böyle bitmedi, bir de dans şarkısı var tabii. Gece yemekli-canlı müzikli bir yere gittik, kendi halimizde dans ederken arkadaşlarımız müzisyenlere gidip bizim için şarkı istemiş, o gün evlendiğimizi söylemiş. Bilhassa belirtmeleri iyi olmuş çünkü ben geline meline benzemiyordum. Grup, bizim için şu şarkıyı çaldı.



"Kapı açık, arkanı dön ve çık"ı duyunca dönüp şöyle bir baktım şarkı söyleyen kıza. Ne denir? Hiçbir şey denmez. Zaten akabinde biri gelip kocama "Ay biz de burda yapmıştık düğün yemeğini, 3 ay sonra boşandık. Sonunuz bize benzemez inşallah" demiş.

Gecenin ilerleyen saatlerinde buzda kayıp düştüm, herkes düştü o gece. Evde de biri teras kapısını kırıp camın içinden geçti, Koko kırık cama bastı filan. Böyle başlayan evliliğimiz, 4 seneyi geride bıraktı, gene iyiyiz valla.

November 13, 2014

Perşembe Postası

Bozuk para çanağını masaya boşalttım, teker teker dizdim, hesapladım. 40 liram varmış.


Yarım saat kadar da fotoğrafa filtre, şablon falan arandım. Nasıl harcayacağım bunları bilmiyorum. Adım Bakkaldelirten'e çıkacak.

M.K.Perker'in ufak tefek dergisi Türk Mucizesi'nin 2. sayısı çıkmış, hemen aldım. Şu kareye çok güldüm.


Dergi güzel, özellikle "Anadolu Rock Grubu Bateristi Timur Abi" ve arka kapaktaki "Fuat Borman Nerede?" hikayelerine mehehhehe diye güldük, dürte dürte birbirimize gösterdik evde.

Geçenlerde gene komşu pavyonda hır çıktı, bir ara uyanır gibi oldum, sonra polis sirenlerini duyunca dalmışım tekrar. Yumruklaşmaya normel normel geliyor polis, silah sesi olunca sirenle. Ertesi sabah apartmanın bahçesinde bunu bulduk.


Ne diyeceğimizi bilemedik.

Hafta sonu kızlar geldi, bizde kaldı. Saçaklı'yı ve Mino'yu, blog yazmak vesilesiyle tanıyorum, mazimiz burası yani. Gezdik dolandık, Samanpazarı civarında bir kafeye oturduk. Instagram'a bakayım dedim, Mino çok güzel bir fotoğraf koymuştu, hemen beğendim, bir de "Aaaa neresi ayol burası??" diye haykırdım. Sessizce arkamdaki duvarı gösterdiler parmaklarıyla.


Sandalyemde 45 derece dönüp ben de bir fotoğrafını çektim duvarın. Çay yerine kahve içtik, gönül koymadık gene de.

Geçen bayram barbar kocamın abisine gitmiştik. Herkes güp güp kavurma yerken ben bir köşede ağlamayayım diye kısır yapmış, çok duygulandım. Kalkmaya yakın bir de kitaplarını yağmaladım, elindeki bütün eski basım Stephen Kingleri naylon torbalara doldurup eve getirdim. Tam olarak getiremedim aslında, çoğu arabanın bagajında kaldı. Neyse şöyle şeyler işte hep:


Biraz Philip K. Dick de var, bagajda. Ev-ofis-Yozgat falan arası seyahat ediyorlar haftalardır. Dünya güzeli keçe defteri de Mino getirdi, Gönül Ağacı diye bir projenin ürünlerinden. Belki denk gelirsiniz bir yerlerde, dar gelirli kadınların el emeği, göz nuru. Tarih attım içine ama yazmaya kıyamadım henüz.

Babam Ankara'ya geldi, yorgan bulamıyormuş evde, şimdi çıkıp kendi evinde yorganlar nerde duruyor göstermeye gideceğim. Gizemli yorganları, kendi hayatımın bir büyük gizemine bağlayıp bitireyim yazıyı.

2013 Haziran'ından sonra delirmiş gibi tartışma programı seyretmeye başladık. Bütün programlara katılan kır saçlı bir gazeteciye gözüm iyice alıştı o arada. Fakat bir akşam, konuk olduğu programa bir de telefonla bağlanınca kafam karıştı. Abdülkadir Selvi ile Hüseyin Yayman gizemi o gece başlamış oldu. Hüseyin Bey'in soyadını uzun zaman Yaman sandım. İkisinden birini ekranda her gördüğümüzde evde şu yaşanmaya başladı:

Barbar kocam: Aaa bak Hüseyin Yayman çıktı.
Ben: ...
B.K.: Yoksa Abdülkadir mi?
Ben: Evet.
B.K.: Hohohohoh bildiğin Hüseyin yahu!
Ben: Hisiyin mi? Kim? İvit.
B.K.: Valla abartıyorsun, Abdülkadir işte.
Ben: Allahım al canımı kurtulayım.

Uzun zaman geçti, artık ayırabiliyorum gözlerimi kısıp dikkatli bakınca. Zaten Abdülkadir Selvi daha çok çıkıyor televizyona, sallasam bile şansım daha yüksek onunla.

Şöyle bir an yaşanmış televizyonda, kaçırdığıma çok üzüldüm.


Hayatımın kombosu, füzyonu, atomik reaksiyonu olacakmış. Fotoğrafla avunuyorum. Haydi çıktım ben, güzel perşembeler olsun hepimize.


June 10, 2012

nikah şekeri

dün gece yarısına doğru bi arkadaşım geldi, külkedisi gibi. valla dalga geçmiyorum, düğünden geliyormuş, uçuşan elbisesi, saçları falan, içeri girer girmez topuklularını fırlattı. oturduk külkedisiyle, düğünü anlattı, çok sosyetikmiş diye ki kendi nişanı-düğünü de az ihtişamlı değildi. o yüzden kahve yapıp merakla dinledim.

sinevizyon gösterilerinde yeni bi boyut açılmış, gelinle damat ilk tanıştıkları günü canlandırmışlar kamera karşısında, böyle bi kısa film gösterilmiş yani davetlilere. sabah kalkılır, terlik giyilir, bi kahve içip spora gidilir, sonra akşam bi kafede karşılaşılır, ci-ciuuv ci-ciuuuvvv havai fişekler, kelebekler falan. bengü çıkmış la düğünde sahneye.

neyse bunlardan değil, asıl nikah şekerinden bahsedeceğim. siyah kadife kutunun içinde dağıtılan nesnenin ne olduğunu anlamayan arkadaşım önce broş, sonra bilezik sanmış. masadakilerin yardımıyla işlevi anlaşılmış nikah şekerinin. şık bi çanta asma aparatı. şöyle ki;


böyle kendi içine katlanan bi çengeli var, efendim şık bi davette misiniz, çantanız elinizde mi kaldı? çat çıkarıyorsunuz, masanın kenarına tutturup çantanızı asıveriyorsunuz. bunu bi saat bileğine sokmaya çalışan arkadaşımın sinirleri bozulmuş biraz. ben kutudan çıkarmaya bile muvaffak olamazdım diye düşünüyorum. "aaa ne güzel kutuda parlak taş dağıttılar!" diye çantama atardım ahahhahah!

evet, nikah şekerine son trendden de artık haberiniz olduğuna göre ben gidiyorum, sizi bengü'yle başbaşa bırakıyorum. aşşşkıııım bence sen bile şaaaştıın.



p.s. kız düğünden dönerken trafik kazası geçirmiş yahu. ay çok korkunç.

January 31, 2012

ev düğünü

kendi evlerinde, kedilerinin, köpeklerinin, arkadaşlarının önünde evlenmişler. çiftimiz etrafına gıcık bi enerji yayıyor olsa da hoşuma gitti bu sadelik. çok isterdim koko'yla bi fotoğrafım olsun evlendiğimiz gün, hiçbirimizin aklına gelmemiş. koko zaten çok paniğe kapılmıştı o gün evdeki kalabalıktan, sağa sola işemiş ağlaya ağlaya, kim temizlediyse burdan bi daha teşekkür ediyorum! o gün bizden önce eve ulaşıp içki servisine başlayan, mumlar yakan, birbirleriyle ve köpeğimizle ilgilenen arkadaşlarımıza hakikaten çok hastayım.

fotoğrafların tamamı için şuraya bakabilirsiniz.








January 3, 2012

bi düğün hikayesi

verba volant 20küsur yıllık arkadaşımdır. geçtiğimiz 10 eylül'de evlendi. okuyacağınız, düğün çerçevesinde başıma gelenlerin hikayesidir.

10 eylül sabahı kalktık, planımız çok basitti; arabaya bin ve istanbul'a git, düğüne iştirak et. ben kazıdan döneli 2 gün falan olmuştu, saçımın boyası gelmişti, tuhaf şekillerde güneş yanığıydım, sinirlerim yıpranmıştı ve ziyadesiyle yorgundum. aynaya bakıp kendimden hiç hoşlanmadım ve saçlarımı yaptım. "nikaha giyeceğim şeyleri giyeyim üzerime, ayağıma da birkenstockları geçireyim, topukluları nikah salonuna girerken giyerim" diye düşündüm, çok beğendim bu planı, topukluları kapının yanına bıraktım, çıkarken elime alayım diye. tahmin edeceğiniz üzere o topuklular istanbul'a hiç ulaşmadı.

yola çıktık ve biri tankerli olmak üzere 5 ayrı trafik kazasına takıldık istanbul'a varana kadar. gişelerden çıkarken önümüzdeki arabanın şoförü inip sallana sallana 100 metre ilerdeki kulübeye ogs kartı almaya gittiğinde şaşırmayacak kadar aptala döndüm yolda. conan adamın ailesinden yüksek sesle bahsederek başka bi gişeye sürdü arabayı. bu noktada nikahın başlamasına 20 dakika vardı.

o 20 dakikayı birkenstockların içindeki ayaklarıma bakarak geçirdim. nasıl oldu bilmiyorum ama yetiştik nikah dairesine, bunu conan'ın hanesine artı puan olarak kaydediyorum. bi de telefondaki gps uygulamasının. nikah dairesinin önünde kendimi attım arabadan, terlikli bi görevimiz tehlike ajanı gibi. başka gelinleri iterek koşmaya başladım. dağınık topuzlu gelin annelerini iterek koştum, kurtlar vadisi damatlarını dirsekleyerek koştum. verba volant'ın annesini görene kadar bi yandan kalp krizi geçirerek koştum. bu nokta da "ne diye bu kadar koştun?" diye sorduğunuz nokta olabilir, ben nikah şahidiydim gelinin. anne beni damada, damat da şahit olarak kaydolmam gereken yere götürdü. kendimi kaydettirdim. sonra gidip gelini buldum. fotoğraf çektirdik. o an neden bana ölümcül hastaymışım gibi davrandıklarını anlamamıştım, sonra anladım. panikten ellerim titriyormuş ve yüzümde kırmızı kabartılar belirmiş. şahidi olduğum nikaha geç kalıyorum diye cüzzam olmuşum yolda, farkında değilmişim. farkında olmadığım bi diğer şey de evden çıkarken giydiğim bluzun yarı-transparan olduğuymuş. bunu da fotoğrafları alınca farkettim, kısmen böbreklerim görünüyormuş.

şahit olarak masaya çağrılınca "gelinin nikah şahidi nambır 2" ile tanıştım. nambır2 yaptığım esprilere cevap vermeyince "ulan belki de ben nambır2'yim" diye düşünüp sustum. ben dağlardan eve dönmeye çalışırken bu herhalde gelini saça makyaja taşıdı, koşuşturdu, ben şurdan sessizce şahitliğimi yapayım da ineyim dedim. ama nambır2'yle mesaimiz böylece bitmedi tabi ki. gecenin ilerleyen saatlerinde beni önce donmaya mahkum etmeye çalıştı, akabinde de aile yadigarlarıma laf sokuşturdu. ama buraya yazıyorum, bi dahaki karşılaşmamızda sana iyi davranmayacağım ince kaş! bu sefer terlik giymiyor olacağım ve intikamımı alacağım yanardönerli kadife elbise!

düğün yemeğinde gençsel masanın ucuna oturduk, bütün gün aç duran conan mezelere ekmek banmaya başladığında ben artık vazgeçmiştim görünüşü kurtarmaktan, rakı söyledim akabinde. gecenin kalanını nambır2'yi conan'a çekiştirerek, fotoğraf çekerek, damada ölen kedimizi anlatıp ağlayarak falan geçirdim. ben post-ekskavasyonel depresyon geçirirken verba volant da evlenmiş oldu.

fotoğrafta gelinin kolyesini düzeltiyorum şefkatle. piksellemeye rağen gıdım kaybolmadı ama renkle azıcık oynayıp kollarımın güneşten degrade halini azaltmayı başardım.


güzel elbise

şurda buldum, bi italyan düğünü. kızın elbisesini beğendim. sırt dekoltesi olsaydı mesela, daha da çok beğenirdim. elbise valentino, ayakkabılar vintıç'mış.


December 12, 2011

you want commitment? take a look into these eyes.

dün evlilik yıldönümümüzdü. 1 senedir evliyiz kocam the barbarian'la ve inanılmaz çabuk geçti o bi sene, noolduğumuzu anlamadık.

biz barda tanıştık, yani öyle masallar gibi tesadüfler, kelebekler falan yoktu. tek tuhaf şey conan'ı ilk gördüğüm anda evleneceğimizi anlamam oldu herhalde. kendimi bi anda hasta kedimi anlatırken buldum, ki yapmam bunu tanımadığım insanlara. ben gece deri pantolon giyip dışarı çıkan rakınrol biriyim, yeni tanıştığım insanlara kedi anlatmam ama o iki metrelik "boş zamanlarımda amazonlarda ağaç kesiyorum" kılıklı adama anlattım işte o gece. ertesi gün evlenelim dedi, tamam deyip eve döndüğümde 15 yaşındaki tekirim ölmüştü.

üşengeç insanlar olduğumuz için gidip kan vermemiz, gün almamız falan 8 ay sürdü. o arada insanların danaya girmesi gibi köpeğe girdik, koko öyle girdi hayatımıza. nikahtan 4 gün önce nikah şekeri siparişi verdim internetten, nikahtan bi gün önce hala birilerini arayıp nikaha davet ediyordum. küsenler oldu. gelinlik giymediğime inanamayanlar oldu.

nikahın da her anında ayrı fenalık geçirdim sıkıntıdan. biz içerde beklerken kardeşim Z.'nin yarattığı panik dalgası ulaştı bi ara, "yarabbi içeri giriş şarkısı olarak "evli mutlu çocuklu" çalıyor, ablamın haberi var mı?" diye. tabi ki yoktu, can havliyle müzik çalan amcaya ulaştık, birileri arkamızdan "hadi sıra sizde" diye itelerken elvis costello'dan she çarptı gözümüze, ona razı olduk. oysa conan şunu istermiş, dün gece itiraf etti:



müzik skandalları öyle bitmedi tabi, arkadaşlarımız akşam yemeğe gittiğimiz yerdeki müzik grubuna evlendiğimizi söyleyip şarkı istemiş, grup bize "kapı açık arkanı dön ve çık, istenmiyorsun artık"ı hediye etti ahhahhaaha!

yılın ilk karı yağdı o gün, eve dönerken kayıp düştüm bi de. conan sırtında taşıdı eve kadar. böylece evlendik biz bundan bi sene önce. bi senelik deneyimimden de şunu anladım, yanında rahat ettiğiniz biriyse, kafanız aynı şekilde çalışıyorsa, komplekssiz problemsiz tiplerseniz bi şey yok evlilikte, güle oynaya geçiyor vakit birlikte.

fakat yeri gelmişken şu tektaş meselesi hakkında bi senedir içimde tuttuklarımı söylemek istiyorum. benim gibi sakin birini bile delirtecek hale gelebiliyor zira.

benim hasbelkader 2 tane var, ikisi de aile yadigarı. babanem istanbul'da çok iş yapan bi terziydi, sabahlara kadar dikiş dikerek aldığı pırlanta yüzük bana geçti evlenirken. diğeri de kayınvalidemin yüzüğü, bana hediye etti kadın. şu noktada lafım "aaaiiiyy ne gerek var tektaşa falan, çok kıro" deyip her gün 5 defa yüzük mevzuu açan, "bence çok saçma yağğne tektaş" derken kendi parmağındaki kocanın boğazına çökülüp aldırılmış dandik pırlantadan hiç utanmayan bi takım kızlara. valla çok çirkin bu yaptığınız, ben kimseye göstermedim bile "baaaak bu da benim yüzüğümmmm" diye, ayıptır çünkü öyle şeyler. tektaş umrunda olmayan insan benim ayrıca, siz değilsiniz. bu iki yüzük ortaya çıkana kadar aklıma bile gelmedi benim tektaş mektaş. conan'ın ailesi istemeye gelsin de istemedim, nişanlanmak istemedim, hiç tanımadığım akrabaları bi otele doldurup evlenmek de istemedim. tek istediğim nikah gününün bir an önce bitmesi, normal hayatımızın başlamasıydı.

kızlar çok tuhaflar. en ummadığınız kızın içinden delirmiş sindirella çıkabiliyor, hiç tanımadığınız kızlar size ayaküstü hakaret edebiliyorlar. babanemin astragan kürkü de var, tiksinmesem onu da giyerim, size nooluyor?


November 28, 2011

our mere existence

mr.horny direktör levni yılmaz bu zor günlerimde bana çok iyi geliyor. aslında bi saattir babasının bi fotoğrafını arıyorum ama bulamadım. önce lev yılmaz kim, onu açıklığa kavuşturayım. 1973 massachusetts (oyh, yazarken ter aktı sırtımdan) doğumlu filmci, yayıncı, sanatçı. beni ilgilendiren kısmı, youtube üzerinden yaydığı "tales of mere existence" animasyonları. bilmiyorum animasyon mu denir yaptığı işe, aşağıya koyacağım, siz karar verin.

inanılmaz monoton bi sesle anlattığı, bi yandan da çizdiği hikayeler genelde günlük hayat, ilişkiler, çocukluğu falan gibi konular etrafında dönüyor. ben çok gülüyorum, çünkü bi yandan süper kişisel olabilirken bi yandan da herkesin için için düşündüğü şeylerden bahsediyor. seyredip kendiniz karar verin.

soyadından kıllandığımız üzere babası türk, kendisi de bi-iki animasyonunda söylüyor zaten, "babam amerika'ya yerleşmiş türk bi fizikçi" diye.kim acaba diye bakındım, adıyla geçen bi yerçekimi teorisi var, çok eleştirilmiş ama var yani. hüseyin yılmaz hakkındaki bilgi kırıntıları fakir bi çocukken amerika'ya gittiği ve MIT'de 3 ayda doktorasını verdiğiyle sınırlı internette.

levni efendi en son şunu koydu youtube'a, ilişkiler üzerine. herkeslerin prens-prenses olduğu, masal gibi ilişkilerin-evliliklerin yaşandığı, kıçlarda don yokken kredi kartına 1200 taksitle tektaşların alındığı memleketimin kızları ve oğlanları, bakın bakalım domates alırken de eğlenebiliyor musunuz sevgilinizle? onu olduğu gibi seviyor musunuz, yoksa daha şimdiden yemek yiyişine, ailesine, parasını nereye harcadığına, arkadaşlarıyla takılmak istemesine, ayakkabısına, burnuna falan gıcık mısınız?

lev yılmaz'ın en sevdiğim tespiti şu oldu; bazı insanlarla beraberken dünya kocaman, olasılıklarla dolu bi yer gibi gelir, her şeyi yapmak için fırsatınız ve gücünüz olduğunu düşünürsünüz. bazılarıyla ise hayat gerçekten üzerinde oturduğunuz kanepe ile sınırlıdır. lev'in tuvalet kağıdı testi gibi benim de müzik testim var, bana bilmediğim iyi bi grup dinletmeyen biriyle asla yürümez.



bunu da hormonlarım için ekliyorum, levyılmaz aylaykyuverimaç.



November 11, 2011

güzel elbise


2 mavi ekran sonra gene karşınızdayım. o arada saç kurutma makinası da elimde kaldı. neyse.
gene evlensem gene gelinlik giymem. elbiseyi görünce aklıma geldi, belki de gençliğin evlilik müessesesiyle sınavı konusuna eğilmem lazım artık, gerçi yeni koltuklarının üzerine çarşaf sermeyen biri olarak çok taraftar bulacağımı sanmıyorum.
free people'da gördüm bu elbiseyi, benim evlenecek arkadaşım kalmadı sanırım, herkes evlendi bu geçtiğimiz 4-5 ay içinde. en son 2 hafta önce kucağımda 4 yaşında bi çocukla dans pistinde buldum kendimi, üstelik evlenen kızdan zerre hoşlanmadığım halde. "dancing on my own" ruh hali 1 sene içinde buna dönüştü galiba.
bu düğün maratonu içinde tek kare fotoğraf çekmişim, o da kocamın telefonuyla. deniz'in kır düğünü, geçen temmuz. ankaralı turgut arkasından ramones çalan tek düğün olarak tarihe geçti herhalde ahhahhaha, çok eğlenmiştik. artan kemikleri köpeğimize götürmek için toplamaktan utanmadığımız bi düğün olduğu için ayrıyetten güzeldi. bu düğün mevzuuna devam edeceğim bilahare.