Showing posts with label kedi. Show all posts
Showing posts with label kedi. Show all posts

December 3, 2019

Tabaklar, Çeşitli Hayvanlar

Annem birilerine düğün hediyesi almak istiyordu, internetlerden almak istiyordu, haftalarca kaçtım bu işi yapmaktan, geçenlerde pes edip oturdum kompüterin başına. Biliyorsunuz bu ailenin internetler sorumlusu olarak görev yapmaktayım.

Karaca'dan yemek takımı beğenmiş. Sepete attım, ödeme ekranında "satın al"a tıkladım, ekran dondu falan filan. Aldık mı tabakları, almadık mı, hiçbir şey belli değil. Neyse, esas şoku kredi kartından indirimli fiyatı değil, indirimsiz fiyatı çektiklerini gördüğümde yaşadım. İşte efendime söyleyeyim çağrı merkezi aramalar, ulaşamamalar, yeniden aramalar, "Lütfen iptal edin"ler. Ayh bütün günümü yedi bu iş.

Karaca'da indirim var diye yemek takımı almaya kalkarsanız aklınızda olsun, eğer annem gibi sonsuza kadar taksit olsun isterseniz indirim ortadan kalkıyormuş. Yalnız yanlış hatırlamıyorsam eğer, taksit menüsünden taksit seçerken hiç de öyle görünmüyordu. Çok da emin değilim, belki de ben farketmedim. Ay zaten kargoya verme tarihi olarak da 20 Aralık filan yazıyordu. Neden almaya kalktık o yemek takımını bilmiyorum.

Bu siparişi iptal edince (umarım iptal olmuştur tabii, bundan da emin olmak mümkün değil henüz) başka bir hediye almak icap etti. Annem yeniden peşime düştü:


Pazarları çalışmıyorum. Aslında cumartesileri de çalışmıyorum. Akşam 5'ten sonra da çalışmıyorum. Fakat kimse takmıyor çalışma saatlerimi.

Ben kendimi hazırlamıştım başka bir yerden hediye almaya, annem dün eski usül alışverişe çıkmış. Bir dükkandan satın almış yemek takımını, onlar kargoya vermişler. Çok sevindim bu gelişmeye.

Kediler, kalorifer yatağının hakkını vermeye devam ediyorlar:


Peteklerin arasına itinayla soktuğu arka patilerine dikkatinizi çekerim. Hayvanlardan bahsediyorum madem, kardeşim ve damadın köpeği Mara'yı hatırlıyor musunuz?

4 sene önce "Çok hasta, kendini arabaya attı, veterinerde kalıyor" diye ilan görüp "Yazık veterinerde helak olmasın, bir yuva çıkana kadar biz bakalım" diye almışlardı. Ecnebilerin "foster fail" dedikleri geçici yuvaya kalıcı kapak atma işinin yarı kör ve dişsiz kraliçesi Mara, kardeşim ve damatla birlikte Ankara'dan Almanya'ya, oradan Romanya'ya, derken Avrupa'yı enlemesine katederek Portekiz'e ulaştı. Artık bir okyanus köpeği olarak hayatına devam ediyor.



Karayoluyla biraz geze geze gittiler Portekiz'e, o yüzden yol boyu fotoğrafları var salağın. Eyfel Kulesi ile, Sacher kekle filan.

Ay saat 3 olmuş, gidiyorum ben. Zaten bir yere bağlayacağım yoktu yazıyı, beri çorba filan yapayım, kitap okuyayım. Nasılsınız, iyi misiniz?

November 29, 2019

Gururlar, Önyargılar, Kediler

Gündüz gelip Gurur ve Önyargı filan diye burada atıp tuttum, akşam oturup Crazy Rich Asians seyrettim. Bir de ağladım sonunda. Aslında hemen hemen aynı konu; zengin oğlan, fakir kız.

Filmdeki kız, devlet üniversitesinde ekonomi profesörüydü gerçi, öyle bir fakirlik ve sınıf farkı. Gurur ve Önyargı'daki Elizabeth de hali vakti yerinde bir ailenin kızı. Ama az zenginler diğerleriyle karşılaştırınca, sanırım sonradan zenginler, ailede esnaf var (büyük skandal), annesi görgüsüz (gözler devriliyor, arkasından dedikodusu yapılıyor), küçük kız kardeşleri yakışıklı subay peşinde filan, biliyorsunuz işte. Elizabeth'e aşık olan Mr. Darcy dün oturdu mektup yazdı; "Elizabeth, ailenin tiksinti verici durumuna rağmen ben hislerimi kontrol edemiyorum" diye özetleyebilirim mektubu. Ahhahhha ay sinirlerim bozuldu!


"Car car car. Vır vır vır." Yaşım itibariyle Mr. Darcy deyince gözümün önüne Colin Firth geliyor. Filmi seyretmedim, nasıl oluyor da gözümün önüne Colin Firth geliyor bilmiyorum.

150 sayfam kaldı, nasıl bitecek merak ediyorum. EVLENECEKLER Mİ? Okuduğum 250 sayfa tamamen evlilik ihtimalleri üzerineydi; evlenenler, evlenemeyenler. Yani akıl almayacak bir görgü kuralları yumağı içinde evlenmeler ve evlenememeler. Belki bugün oturup bitiririm.

Gurur ve Önyargı, Bizim Büyük Challenge'ımız listemin son kitabı. Sene bitmeden bitireceğim şalanjı, çok seviniyorum. İki kitap daha okursam sene bitmeden, goodreads'de kendime koyduğum kotayı da doldurmuş olacağım. 45 kitap okurum demiştim 2019'da, Gurur ve Önyargı 42. kitap. Valla az tabii bu sayı ama geçen seneye göre gelişme var, buna da çok seviniyorum. Çapım bu kadar.

Dün akşam Mansur Yavaş'ın şehrimizde fırtına uyarısı verdiğini görünce terasa çıkıp uçabilecek şeyleri içeri aldım. (Uçabilecek şeyler: barbar kocamın 4 mevsim dışarıda bıraktığı plastik terlikleri, belediye standartlarında faraş ve süpürge, bir miktar boş saksı, bir adet köpek yatağı.) Fırtına çıkmadı, yağmur yağıyor ara ara. Bakkala gittim, dönerken apartmanın önünde kaydım. Son anda bahçe demirine yapışarak düşmemeyi başardım. Vampir olduğundan şüphelendiğim komşulardan biri banyo seramiğiyle kaplattı apartmanın girişini geçen bahar, "Kayacak mıyız?" diye sormuştum, "Asla!" demişti, tırtıklıymış çünkü seramiklerin üzeri. Vampirler düşünsün valla, ben en azından kırılan kemiklerimin iyileşebileceği bir yaştayım hâlâ.

Kedilerimize iki yatak aldık; biri normal kedi yatağı, diğeri kalorifere asılanlardan. İyi yapmışız, çok sevindiler. Yani gene dövüyorlar birbirlerini kim hangi yatakta yatacak diye ama en azından kavga bitince yataklardan birine razı olup uyuyorlar.


Köpeklerimiz birbirlerini dövmüyor, kendi kendilerine gidip uyuyorlar. Yetmedi bu domestik fauna, bir de akvaryum aldık eve. Bilahare yazarım, zaten içinde henüz üç-beş bitki var sadece. Hâlâ da anlayabilmiş değilim neden sever insan akvaryum.

Ay dört bir yandan indirim bildirimleri yağıyor, insan nasıl yaşar böyle? Geçen hafta ev terliği almıştım, şimdi daha mı ucuz? Değil mi? Bu fiyatlar gerçekten indirimli mi? Modern hayat kendimi enayi gibi hissettiriyor. Kompüteri kapatıp gidiyorum, iyi hafta sonları diliyorum, alınlarınızdan öbüyorum.

September 11, 2018

Tostlar, Kitaplar, Bir Kedi

Eveth, neredeyse bir ay sonra yeniden çöktüm kompüterin önüne. Valla o süreyi, hatta bütün yaz mevsimini asgari miktarda kıpırdayarak geçirdim. Daha fazlası içimden gelmedi, mahalleden dışarı çıkmadım, aslında pek dışarı çıkmadım. Olan biten her şey bir yana, hayat, hastalık, ömür, yaşlılık gibi şeyleri düşünerek geçirdiğim bir yaz oldu. Herkesin irili ufaklı aile dramları var, zaten kimseyi tanımıyorsunuz, bu bahsi kapatıp devam ediyorum.

Haftada 3 kere spora, gün aşırı da sokağımızdaki sahafa gittim, bu ikisini düzenli yaptım. Dün sabah spor salonunun önüne kadar gidip aniden sağa kırdık, Kızılay'a gidip kahvaltı edelim dedik, okul ekmiş çocuklar gibi şendim. Ne zamandır Kızılay'a gitmemişim, meğer bulvar kapalıymış, haldır huldur kazıyorlardı iş makineleriyle. Bir pastaneye oturduk, iki kaşarlı tost, üç çay, iki Türk kahvesine 70 lira hesap verdik. Normal Kızılay pastanesi, normal kare tost, yanında iki adet çeri domates, yarım salatalık, yarım avuç da buruşuk marul vardı. Yani okuyup da "Ne var ayol, adam başı 35 lira hesap?" diyecek olan vardır belki, belki ben kafayı yemişimdir, bilemiyorum.

Karanfil Sokak'taki sahaflara baktık biraz, annem bir kitap istemişti, baskısı yok, onu sordum. YKY basmış, tükenmiş o baskı. Doğan Kitap da basmış, o var internet kitapçılarında. YKY olanı sordum, yok dediler. Bir sahaf abi "Doğan Kitap olanı bulabilirim, size 12,5 olur," dedi. Evde bakmıştım, eganba'da 10 lira 22 kuruşa satılıyor o baskı. Abi de herhalde oraya bakıp fiyatı yuvarlayıverdi.

Rossmann'dan leke çıkarıcı aldım, eli yüzü düzgün iki yazlık pantolonumdan birine humus döktüm çünkü. Yıkayınca çıkmadı, Domol'e güvenmek istiyorum bu konuda.

Kurban bayramının kaçıncı günüydü hatırlamıyorum, apartmanın bahçesindeki bir mazgalın içinde tek başına bir yavru kedi bulduk, daha gözleri yeni açılmış, küçücük. Annesi vardır, ha şimdi gelir ha birazdan gelir derken akşam oldu, anne gelmedi, yavru yeri göğü inletiyor feryatlarıyla. Yoldan geçen genç bir kızla oğlan da dahil oldu, fener mener tuttuk, oğlan çıkardı yavruyu. Naapıcaz aman allahım diye kıvranırken "Bu apartmanda kedici birileri yok mu acaba?" diye sordular. Bu apartmandaki kedici birisinin ben olduğumu üzüntüyle idrak ettim. Gençlere kaçıp bu sorumluluktan kendilerini kurtarmalarını söyledim, yavruyu çaresiz bir ana gibi göğsüme yapıştırdım, sahafa koşmaya başladım.

Gecenin o saati açıktı sahaf, dükkanın içinde kendi yavrularını emzirmekle meşgul sahaf kedisi Zorro'nun üstüne attık öksüz yetim yavruyu. Yavrumuz diğerlerini ite kaka kendine bir meme buldu ve sustu. İki-üç hafta oldu herhalde, canavar gibi büyümeye devam ediyor çocuk, iki saniye sabit durduğu bir an yakalayıp fotoğrafını çektim:


Artık isim koymam gerekiyormuş, aklıma isim gelmiyor. Sahafa dadandım o arada, içtiğim çayın kahvenin haddi hesabı yok. Tek dadanan ben olmadığım için, çok şükür, enteresan insanlarla tanışıyorum. Bir akşamüstü denk geldiğim emekli finans uzmanından polisiye tavsiyeleri aldım. Sahafta Dashiell Hammet bulup almıştım, "bunu seven bunları da bilmeli" kapsamında bana Ellery Queen, Hammond Innes, Alistair MacLean önerdi. Damadımıza anlattım, o da Raymond Chandler okumam gerektiğini ifade etti. Bunlar hep oldschool tabir edilen, fötr şapkalı detektifler. Pardesüler uçuşuyor, sigaralar yakılıyor, ağlayan kadını sakinleştirmek için tokat atılıyor filan, öyle yıllar.

Everest bir ara Raymond Chandler basmış:


Ama tükenmiş bu baskı. Damat Efendi Bükreş'te bir sahafta birkaç tane bulup almış bana, ben de bakınacağım burada. Chandler dışındakiler hiç yok ortalıkta, hiç basılmamış gibi. Biraz kurcalayıp o serilerin ilk kitaplarını İngilizce e-kitap olarak buldum. Bu arayış hayatıma biraz heyecan getirdi ne yalan söyleyeyim.

Dadandığım bir diğer şey de radyo oldu. Gündüzleri TRT Nağme, TRT Türkü ve TRT Radyo 3 arasında dolanıyorum. Henüz programların saatine gününe alışamadım. Bedri Ayseli'nin türkü programı var mesela, bu akşamüstü 18:05'te. Geçen salı ya yoktu ya ben kaçırdım, emin değilim. Ay TRT3'te Yeni Başlayanlar İçin Opera programı varmış meğer, türkü dinlerken kaçırmışım hay allah. Benim bunları yazmam lazım, kendime program çıkarmam lazım.

Gene akşamüstleri 17:30'da Radyo Sputnik'te Yavuz Oğhan'ın haber programı var. Valla çok arandım doğru dürüst muhalif haber programı bulmak için, yorum morum dinlemek istemiyorum, haberleri dinlemek istiyorum. O haberin tarafları konuşsun istiyorum. Yavuz Oğhan'ın Bi De Bunu Dinle programı tam böyle. Üstelik doğru düzgün bir gazeteci olduğu için her taraftan insanı alıyor programa. Şu geçenlerde Kayseri Ticaret Odası başkanı, dolardı dövizdi bunlar literatürden çıkarılsın dedi ve meğer döviz bürosu varmış ya adamın. Onu bağladı programa. Dinlerken adamın zırcahil bir "çomar" olmadığını, ağzı iyi laf yapan tam bir tüccar olduğunu farkettim. Dönemin ruhuna ayak uyduruyor sadece. Yavuz Oğhan'la konuşurken dövizle iş yaptığımızı, hayatımızdan çıkarmamızın mümkün olmadığını, demek istediğinin başka bir şey olduğunu ifade etti. Bir şey farketmiyor tabii, adam yanlayacağı yere yanlamış ama yanlayan birini ve bir haberciyi böyle medeni bir diyalog içinde dinlemek hakkımız. Laf sokmadan, ucuz ucuz alay etmeden, gerçekten ne olduğunu anlayarak.

Aladağ yurt yangını televizyon haberlerine çıkabildi mesela ama ailelerin avukatının sesini duyduğum tek yer bu program oldu. Ana haber programları böyle şeylere gerek duymuyor artık. Bir davayı avukatından dinlemeyeceksek neresi haber programı onun allahın belaları.

Neyse işte, bunlar oldu son zamanlarda. Annemin elektrik süpürgesi bozulmuş, bir yandan buraya yazarken bir yandan da süpürge bakıyorum saatlerdir. Daha geçen ay aynı işi kendim için yaptım, tam bir karadelik, içinden çıkamıyorsunuz. Gözümü kapatınca insanların yorumlarını görüyorum, birinin mükemmel ürün dediğine bir başkası "Paranıza yazık!!!" diyor.

Gideyim ben, terasta bir tur atayım, akşamüstü ehliyet kursunun ilk dersi var. Teorik ders. Kendimi bu işe de soktum ama nasıl soktum, yazayım ilk fırsatta. Haydin öbtüm <3 p="">

October 16, 2017

On Beşinci Gün / Musallat Olan Biriyim, Kediler Vardı

İki gün patlak vermemişçesine kaldığım yerden devam ediyorum. Dün gene  normal bir pazardı. Barbar kocamın annesine gittik, kedileri sıkıştırmayı arzu ediyordum, kediler hiç oralı olmadı. Zaten pek yüz vermiyorlar, kış programına geçmişler anlaşılan, kafalarını çevirip bakmadılar bile.

Kayınvalidemi kedilerinin obez olduğuna ikna etmeye çalıştık, gene. Gene hiç dinlemedi. Biri normal şişman da diğeri halihazırda iri bir kedi, aldı başını gidiyor. Neyse, çay filan içip kalktık. Bir dahaki sefere fotoğraflarını çekeyim kedilerin.

Halkımızla beraber Metro Toptancı Marketimize uğradık, nedense tuhaf bir hafta sonu aktivitesi haline geldi o market bizim için. Her yer çocuk doluydu, raflarda çocuklar, market arabalarında çocuklar. Kendime iki çift havlu spor çorabı aldım, 3200'lü tuvalet kağıdı aldık. Gene yanlış almışız. Aylar önce alıp çok beğendiğimiz tuvalet kağıdını arıyoruz, markayı da hatırlamıyoruz, gene tutturamamışız.

Dönüşte Nadire'nin evinin oralarda inecektim. Kahve içmek için sözleşmiştik. Yoldan mesaj attım, cevap gelmedi. Barbar kocam fırsatı kaçırmadı:

BK: Belki de seninle görüşmek istemiyor?
Ben: Oha tabii ki istiyor.
BK: Rahat bırak kızı, belki pazar pazar sevgilisiyle oturacak evde?
Ben: Ay onunla sonra da oturur, bana da ihtiyacı var.
BK: Cevap yazmazsa naapıcaksın?
Ben: Arıycam.
BK: Bence daha ne kadar küçüleceğini bir düşünmen lazım.
Ben: Ay ben daha da küçülürüm, hiç önemli değil. Toplam 3 arkadaşım var, küçülmekten gocunmuyorum.
BK: ...
Ben: Telefonu da açmazsa apartmanın arka bahçesine girip salonun camına yapışmayı düşünüyorum.
BK: ...
Ben: Annesi dut yolladı bana. Dutlarımı alıcam, allah allah?

Neyse, Nadire açtı telefonu, temizlik yapıyormuş. Gidip kahvemi içtim, dutlarımı aldım, bir saat kadar durmaksızın konuştum. Kedileri sıkıştırdım. Bunlar da çok sıkıştırtmıyor gerçi kendilerini. İkincisi daha yeni eve terfi etti, twitter'da bulduk çocuğu. Öncesi-sonrası fotoğrafı koyayım:


Masanın altındaki yeni kız, adı Piya oldu. Ad koyma sürecinde edvenst Zazacam ile göz doldurdum gene:


Gözleri tamamen iyileşti derken ağzında iltihap çıktı, o da geçmek üzereymiş. Büyüdükçe benekleri koyulaşıyor, biraz da kafası toparlaklaşmış. Şunu eve geldikten birkaç gün sonra çekmiştim:


Hava kararmaya başlayınca kalkıp eve geldim. Akşam yemeği niyetine sandviç yapıp yedik. Netflix'te bir film seyrettik, The Meyerowitz Stories diye, komedi/drama. Adam Sandler, Ben Stiller, Dustin Hoffman vardı, fena değildi. Dustin Hoffman'ı ne zamandır görmemiştim, sevindim. Biraz dağılmış bir ailenin heykeltraş babasını oynuyordu, yer yer bayağı güldüm.

5 sayfa kadar kitap okuyup kendimi yorgana dürdüm, uyudum. Çok üşüyorum, hep üşüyorum.

February 14, 2017

Boyoz Bence Daha Mühim

Ay ben yazana kadar Sevgililer Günü geldi, ben çok başarısızım böyle günler olsun, ne bileyim doğum günleri olsun. Bir haftada yetişip kutladıysam doğum gününü, seviniyorum. Pakistan mesela, kökten bir çözüm arayışına girmiş:


Ben size söyleyeyim bugün Pakistan'da neler oluyor; sokaklarda yatan, anca karnını doyuran kesim zaten kutlanmış mı kutlanmamış mı farketmeyecek. Bir grup azgın kuduz sağda solda kalpli yastık filan yakıp yasağı kutlayabilir. Bizim gibi Pakistanlılar "Off allahım, ne biçim ülke?" diye hayatlarına devam edecek. 5 kuşaktır Cambridge mezunu, sahip olduğu toprakların ucunu bucağını bilmeyen ultra zengin kesim de bayağı içkili miçkili Valentine's Day kutlayacak.

Suyu çıkmış, içi çürük ülke manzaraları. Çürük deyince aklıma geldi, şu yazıyı geçenlerde okudum, buraya koymak istiyorum. Bunun adı aşk değil, flört şiddeti.  Yazının ikinci yarısında listelenen hıyarlıkların bir kısmı benim de başıma geldi, bir kısmını etrafımdaki kızlar yaşadı.

Şiddet derecesi düşük ama bunaltma seviyesi yüksek bir örnek, benimle konuşurken her cümleye "Hayır" ile başlayan ayı.

Ben: "Filmi beğenmedim ben, gözümüze sokmuş her şeyi."
Bu: "Hayır şimdi sinema sanatında car car car car...."
Ben: "Ne güzel lokantaymış burası."
Bu: "Hayır lokanta deyince esas bir de şurası var vır vır vır vır...."
Ben: "Her dediğime hayır diyorsun, nasıl konuşacağız biz?"
Bu: "Hayır öyle yapmıyorum."

Benim durmaksızın yanıldığım, bunun da bayılana kadar itiraz edip beni düzelttiği bu ilişki tahmin edersiniz ki 3 ay sürmedi. Zaten farklı şehirlerde yaşıyorduk. Allah hayatındaki insanlara sabır versin, ne diyeyim.

Nasıl, içinizde kalmış üç gram Sevgililer Günü heyecanını da yok etmeyi başardım mı? Meh meh meh. Amaan allahaşkına üç günlük dünya, alacaksanız alın ayol kalpli gül, güllü kalp. Ben olsam çorap alırdım, yaşlandıkça en güzel hediye çorapmış gibi gelmeye başladı. Ya da boyoz.

Hafta sonu Gediz geldi İzmir'den ve böyle bir şey varmış, hiç söylemiyorsunuz?


Havaalanı servisinden "Bavulu görünce korkma" diye mesaj attı, gene de bunu beklemiyordum. Özenle ayırdım, buzluk torbalarına yerleştirip kaldırdım. Bir fırın da burada açacak kadar boyoz var evde. Denemek için 3-5 tane attım fırına, gayet güzel oldu.

Kaç kere geldi gitti kız, nihayet Kıtır'a oturmayı başardık. Her geldiğinde deniyoruz, hep dolu hep dolu. İnsanlar işten çıkmadan yetiştik bu sefer, masa bulup oturduk. Biz iki kişi Kıtır'a ulaşana kadar yolda kar topu gibi büyüdü grup; bir kısmını yolda bulup kolumuza taktık, Sarıkafa "Ay Kıtır'a mı gitsek?" diye aradı içine doğmuş gibi. Bazıları birbirini tanımayan arkadaşlarım tanıştı, ne zamandır bu kadar neşeli bir akşamüstü geçirmemiştim. Bira içip çerçöp ne varsa yedik. 

"Kıtır ne ayol?" diye soracaklar için ekleyeyim, benim fotoğraf çekmek gibi bir alışkanlığım olmadığı için internetlerden buldum, şöyle bir yer:


Avizeleriyle meşhur bence.

Cumartesi akşamı da önce meyhaneye, arkasından halay çekmeye götürdük Gediz'i. Halay işi felaketle sonuçlandı, sonra yazarım çünkü diagram filan çizeceğim.

Sevgi dediğin illa partnere olacak değil, (pantere de olabilir ho hoh) (ayh özür dilerim gerçekten) bunun arkadaşı var, kedisi var, köpeği var. Şöyle bir dinleyeniniz varsa daha ne ister insan bilmiyorum.


Yerinde duramadığı için flu çıkmış çocuk, Miyu bu, teyzesi sayılırım. En çok onun sevgililer şeysini tebrik ediyorum zira bugün yarın ponponlar gidici.

Günün anlam ve önemine uygun bir şarkı bırakıp gideyim, ütü yapayım, kitap okuyayım.

December 7, 2016

Kumaşlar, Kediler, Biliyorum

Çabuk tarafından yazıp kaçacağım. İki adet Instagram hesabını şaapıcam, belki biliyorsunuzdur ama olsun.

Biri artgarments, klasik resimlerden kıyafet ve aksesuar detayları koyuyorlar. Klasik dedim, arada modern resimler de oluyor ama çoğu Rönesans ile 19. yüzyıl arası. Çay içip kumaşların desenlerine, düğmelere, dantellere bakıyorum.


Diğeri de helloptati. Dünya güzeli iki kedi, başka dünya güzeli kediler, gündelik hayat fotoğrafları ve etaminler. Geçenlerde bir tanesini koydu o etaminlerin, o kadar beğendim ki hemen herkeslere yolladım.


Boynuma asmak istiyorum bunu, hayatıma o şekilde devam etmek istiyorum.

Şuracığa bir de kedi yapıştırayım gitmeden, bu bir avuç tekirli beyazlı yavruyu annem geçen yaz sokakta çocukların elinden almıştı. Adını Tintin koydu. Bu öncesi:


Bu da sonrası:


"Arif kediyi tut."
"E peki tutayım."
"Fak dis şit."

Tekirin masadan nazikçe destek alan arka patisine dikkatinizi celbederek gidiyorum; rüyalarda görüşürüz, bu şarkıyla buluşuruz.



April 26, 2016

(15) Sevdiğim Mevsim Bahar

"Bahar geldi bahar geldi bahar
Bahar geldi ulan!"

Aynen Nazım Hikmet'in hissiyatını paylaşıyorum, bahar gelince ben uyuzunun bile içi tomurcuklanıyor, camı açıp dışarıya bağırasım geliyor. Şu anda tam olarak emin değilim bahar mıdır değil midir, evde burnuma kadar polar svetşört ile oturuyorum.

Annem Arabişko'nun fotoğraflarını yolladı geçen gün, İzmir'e gelmiş bahar, bir hayli hem de.


Babam geldi birkaç günlüğüne. O sabahın köründe uyandığı için köpekler de uyandı, mecburen ben de uyanmış sayıldım. Kalkmışken çocukların emaillerine cevap yazdım. Ödevine koymak için alıntı bulmuş ama İngilizce'ye çevirememiş. Baktım alıntı Nietzsche'den, hemen içimin yağları eridi ama benim de kabiliyetimin bir sınırı var. Alıntıyı bulduğu kitabı buldum, sonra kitabın İngilizce baskısını buldum, alıntıyı bulup yolladım. Saat 08:05'ti. Bir diğerinin "Ben Danca makaleler ve tezler buldum" konulu emailine henüz cevap veremedim, ne diyeceğimi bilmiyorum çünkü.

O arada babam Sakız Adası'nın Almanlar tarafından işgaliyle ilgili bir kitabın peşine düşmeye karar verdi, onu bulamadık internetlerde. "Sakız'da kesin vardır, oraya gitmek lazım" dedi. Omlet yapacaktım, kahve içip fırladı gitti evden.

Evden çıkmadan çantasını toparladı, seyahatlerde kullandığı kozmetik çantasını çok seviyormuş, çok kullanışlıymış. Çanta şu:


Çanta benim. Ne ara babamın mini hijyen çantası oldu bilmiyorum. Kirazlı falan. Neyse artık, bağlanmışlar birbirlerine.

O arada kardeşimden mesaj geldi:


Olabilir çünkü poğaça bu. Kardeşimin köpeği her daim çok aç. Hayatında iki ana mücadele var; her şeyi yemek ve çaktırmadan yatağa çıkıp uyumak. Sadece bunlara çalışıyor kafası.


Yan mücadele alanlarına da halk otobüslerine, motosikletlere, çöp kamyonuna ve kağıt toplayan çocuklara havlamak dahil. Belediye otobüslerine havlamıyor. Bir aydır kaç tane atık kağıt işçisiden özür diledik belli değil.

Bruce Springsteen Purple Rain'i söylemiş, üç gün önce bir konserinde. Herhalde tribute dediğimiz şey tam olarak böyle yapılır. Patron'dan daha iyi mi bileceğiz?




November 6, 2015

"I'm not beaten. I'm not dead. This is not over."

Aynen bunları dedim Kuğulu Park'ta önümüzü kesen yabancı gazeteciye. Zaten biliyorsunuz benim gibi tiplerin ortak özelliklerinden biridir memleketi dış mihraklara şikayet etmek. Bir Güney Afrika gazetesine anlattım her şeyi. Evet. Güney Afrika. Ben de bilemiyorum. Oranın Hürriyet Gazetesi gibiymiş, öyle dediler. O da tam ne demek oluyor, onu da bilemiyorum. Gazeteci abi France 24 için çalışıyormuş aslında, siz öyle şaapın, benim de gururumu yerlerde sürümeyin.

Seçim sonucuna şaşırmış mıyım diye sordu, şaşırdım ama şaşırmadım, twitter'a "Gar'ın önünde 100 kişi ölmüş, çok üzüldüm, neden 200 değil?" yazan insanlarla yaşıyoruz. Hala "PKK yaptı" diyen insanlar var, onlarca miting yapıldı öncesinde sonrasında, nedense hep aynı insanlar ölüyor ve he gülüm he, kesin PKK bombaladı HDP kortejini. Sanki çok umursuyor millet ölü solcuları, ölü Kürtler'i de oylar yükselecek. Bombacıları bir biz şikayet etmemişiz IŞİDli diye polise ama olmuyor, olamıyor. Sabah böreklerini yiyiyor ve kendilerini patlatıyor bunlar, kimse engel olmuyor.

Kardeşim "Ablam barış mitingindeydi" deyince gazeteciye, onu da sordu, titreye titreye anlattım. Kendi sesime sinirleniyorum, o halime gıcık kapıyorum, işte sonra deyiverdim, "Yıkılmadım. Ölmedim. Bu iş burada bitmedi".

Neden bu kadar atarlandım inanın en ufak bir fikrim yok. Seçim sonuçlarını Sevdalar'ın evde kısır, kek, patates salatası ve irili ufaklı kedilerle takip etmeye niyetlenmiştik. Biz vardığımızda evin kedisi misafir kediye haykırdığı için arka odaya kapatılmıştı, daha kısır bitmeden seçim bitti, boş tabaklarımızı alıp kös kös evlere dağıldık. Bizim evde babam ve boy boy barbar adam yemek yiyiyordu, daha ayakkabılarımı çıkarmadan "Biz Çanakkale'de arazi bulduk, ortaklaşa alıp komün hayatına giriyoruz" diye planlarını açıkladılar. Sinir bastı, en pes sesimle "Mitingde ölmedim, herhalde seçim sonucuyla da ölmem" diye seslendim salona doğru. Allah allah yani?

Babam da benzer şeyler söyleyip durmuş meğer, adam 70 yaşında, hep buradaydı. İnsan biraz utanır kaçmaya. Kaçmayı bırak ağlaşmaya utanırsın, bahsi geçen komüncü gençliğin hiçbiri tehdit altında değil, hepsinin işi gücü var ve hiçbiri benimle mitinglere filan gelmiyor. Ben ağlaşmıyorum, bunlara ne oluyor bilmiyorum. Arazi alacak paranız varsa, gidin alın, ekin domatesinizi, memleketin haliyle ne alakası var?

Neyse. Araya kedi fotoğrafı sokayım, tansiyonum düşsün. Bu Çoko, en son mahsül.


Duvarlara tırmanmadığı zamanlarda bu şekilde uyuyor. Adeta bir panter, bir kaplan olduğu için uygun bir çerçeveyle süsledim fotoğrafı. Annesini araba ezince ortalıkta kalmış, bütün kardeşleri kendilerine birer kapı bulmuş, bu kara bela da kendini Nadire'nin kucağında buldu. Ev gezmelerine gidiyor, gittiği evlerde disiplinli bir şekilde kedi tuvaletlerini kullanıyor; doritos cipsi iki eliyle tutup üçgenin bir köşesinden yemeye başlıyor, en kötü alışkanlığı cips.

Sizden hayır gelmeyince internetten bulduğum bir tarifle aşure yaptım. Olmadı pek, hiç deneyimim olmadığı için neyi yanlış yaptığımı bile bilmiyorum. Saatlerimi gömdüm kaynayan hububat buharına, biraz bozuldum neticeye. Büyük bir kaba doldurup babama götürdüm, babam sulu mulu bakmaz, yer diye. Arkadaşlarına da çıkarmış, hepsini tüketmişler. Kesin anlattı o aşurenin neden yapıldığını, arkadaşları da görev bilinciyle yedi.

Aşureyi şükranla yaptım, bir aydır olan bitene mana vermeye çalışmalarımın bir parçası olarak. Böyle şeyleri ve diğer bazı spritüel şeyleri Nadire'ye danışıyorum, o da şiştiği noktalarda annesine danışıyor, bana her seferinde istisnasız şu cevap geliyor Dersim'den, "Olur olur, çok güzel olur, en güzeli olur. Önemli olan niyet". Ama tabii ben boksuratlı biriyim, sonunda bununla da itişmeyi başardım, bakınız:



Yarın aşure yapabilmemiz için benim bu akşamüstü elimdeki buğdayı muğdayı Nadire'ye götürüp suya basmam lazım. Bir de dev tencere lazım. Yoldan alırım artık. Tabii bu aşure meselesi de şuraya yazdığımdan daha çetrefilli çünkü bir kısmımızın malzemelere itirazı var, üzüm olmasın içinde, efendim incir yumuşayıp yımış yımış oluyor diye konmasın filan. Çok şükür kendimle barışığım, asla zen huzuruna ulaşamayacağımı biliyorum, beni de bu itiş kakış ayakta tutuyor.

Mektup arkadaşlarıma bir aydır neden sesimin çıkmadığını anlatan cevaplar yazmam gerek. Uzun zamandır yazıştıklarım zaten ulaşıp sordu, en yenisine dün mektup attım, iki kişi kaldı geriye. İkisi de Amerikalı ve orta yaş üstü bir hayli, mektupları da aynı buraya yazdığım gibi yazdığımdan şaşırmayacaklardır olanlara ama gene de insan nerden başlayacağını bilmiyor. Neyse, bunlar da hep terapi.

Haydin gittim ben, yapılacak ütüler, düzeltilecek metinler, yenecek aşureler var.

March 20, 2015

Babamın Kedisi / Bir Takım İnatlar / Deniz'in Kedisi

Geçen gün annemlere gittim, babamla memleket meseleleri konuşuyorduk ki bir yavru kedi miyavlaması duydum. "Allahhh kedi var bahçede!" diye kendimi camlara attım. Babam sakin sakin "Kedi yok. Benim ciğerlerimden geliyor o ses" dedi.

Gribi ben bulaştırmıştım, oradan almış yürümüş, oturduğu yerden hafif hafif miyavlamaya başlamış adam. Yanda gripsiz ve genç bir halini görmektesiniz.

Yaşar Kemal'in arkasından hiçbir şey yazamadım, utançtan. Hiç okumadım çünkü, yavşaklık olur gibime geldi. Annemde vardır diye İnce Memed'i istedim, ananem zamanında termosifonda yakmış İnce Memedleri, Nazım Hikmetleri filan. Aynı anane, kapıya dayanan polislere atarlanırmış ama demek ki o da ortadan delil kaldırma furyasına kapılmış herkesle birlikte.

Okulun kütüphanesine baktım, sekiz kopyanın beşini birileri almış, yetmemiş başka birileri üstüne hold koydurmuş. (Hold koydurmak: kitabı alan öğrenci geri getirince alabilmek için sıraya girmek) Kalan kopyalar da ciltleniyormuş. Ben de hold koydurayım bari, inada bindi şu anda bu iş.

İnada binen bir iş daha var, hemen anlatayım. Birkaç sene önce gittik Tchibo'dan kahve makinesi aldık, o zamandan beri de aynı firmadan kahve kapsülü alıyoruz haliyle. Çok da severek kullandık. İki hafta önce doğum günümde email attılar, doğum günüm kutlu olsunmuş, bu %15 indirim çekini de güle güle kullanayımmış. O çek çalışmadı. Kodu yazdıkça "Kullanım süresi dolmuştur" uyarısı çıktı. Oturup email yazdım kibar kibar, ertesi gün isteğimin işleme alındığını yazdılar. Bir kaç gün sonra telefon ettim, o hafta içinde bana döneceklerini söylediler. Ve işte sonra benim içimden de Hulk çıktı.

İki hafta oldu ben ilk emaili atalı. İki haftadır ses seda yok ve ben gittikçe daha çok Hulk oluyorum. Takdir edersiniz ki %15 indirim, çok da mühim bir indirim değil ama madem verdiler, neden kullanamıyorum? Bu sorun neden çözülmüyor? Kendimi hem açgözlü hem de salak gibi hissediyorum o çekin peşinde koşarken. Ve kahve içmemiz gerekiyor tabii bir yandan.

Neyse, iki haftalık Hulkluktan sonra gittim kahve aldım bir yerlerden, frenç piresimi çıkardım dolaptan. O kahve makinesini de görmek istemiyorum, barbar kocamın kolunun altına sıkıştıracağım, elbet başka birinin işine yarar. Velhasıl Tchibo'yla ilişkimiz böylece neticelendi ama onlar bilmiyor. Çünkü hala bana "geri dönecekler".

Tunein'de Radyo Alaturka diye bir kanal buldum, eve biraz emekli insan huzuru geldi. Belki vesileyle iki senedir ördüğüm atkıyı bitiririm, biriktirdiğim kare bulmacaları çözerim. Şu anda Zeki Müren'den "Yağmur vururken cama, dalarken gece gama" çalıyor, pek severim.

20 dakikaya güneş tutulmasını görecekmişiz Ankara'da ki pek zannetmiyorum, güneşin kendisini göremiyorum, tutulmayı nasıl şaapıcaz? Gene de çıkayım terasa, heyecanlanıyorum böyle şeylere.

Ay bir de şuna çok heyecanlandım; daha önce yazmıştım, pek sevdiğimiz Denizimiz vahşi yaşam biyologudur, vaşaklarla ilgileniyor. İki saat önce şu fotoğrafı koydu, Ankara civarından.


Üstelik bir ana, bir oğul, bir de büyük ihtimalle baba varmış. Hem Deniz'in kaç yıllık emeğinin sonuçlarına sevindim hem de etrafımızda hala vaşak olmasına.

Gideyim de gökyüzüne bakayım.

P.S. Ay vallahi gördüm, vallahi tutuldu! Bakın tam ortada güneş, küçücük. Üst köşesi karanlık. Yihhi!


March 6, 2015

Çokbıyık / İki Kedi / Merdümgiriz

Ay galiba gene televizyonda "Kadınlar doğursun, nüfus azalıyor, çalışan kadın doğurmuyor" filan diyor adam, geçenlerde de doğan çocuğun rızkını allahın vereceğini beyan ettiydi. Böyle söyleyince gözümün önüne gökyüzünden aşağı süzülen, içi para dolu zarflar geliyor. Eğer bu şekilde olmuyorsa nasıl oluyor bilmiyorum. Annemle babam hayatları boyunca deli gibi çalıştı, şahsımın rızkı ordan geldi çocukken. Ama tabii ben bir cumhurbaşkanı değilim, çalışmadığım gibi anne de değilim.

Bir arkadaşımız var, zaman zaman hep aynı yere takılıyor sohbetimiz, "Çocuk yapın". Genelde geçiştiriyorum ama geçen akşam sorasım geldi, "Neden?" diye. İşte çünkü dünyanın en güzel duygusu da, başka hiçbir şeye benzemiyor da, annelik çok kutsal da. Masanın kenarında, yaşlarımız 35-40 arası, birimiz evli, birimiz bekar iki kadına bunları anlattı. Anlatan arkadaşımız tabii ki erkek. Tanıdığım hiçbir çocuk doğurmuş kadın etrafını böyle darlamıyor zaten.

"Sen nereden biliyorsun çocuk doğurmanın nasıl bir şey olduğunu?" diye de sordum, elle tutulur bir cevap alamadım. Eğer bir kere daha bu konu açılırsa hızlıca yere yatıp Koko'yu bacaklarımın arasından çıkarıyor gibi yapmaya karar verdim. Belki bu şekilde kurtulurum.

Yani demem o ki, bıyıklı bıyıklı adamlar, çok konuşuyorlar.

Daha sevimli bıyıklara atlayacağım hemen, gavur damatla Ankara'da da sağa sola gittik. Gündem Çocuk, çocuk hakları için çalışan, raporlar hazırlayan bir sivil toplum örgütü. Şurdan web sayfalarına ulaşmak mümkün. Ofislerini dünyanın en güzel iki kedisi ile paylaşıyorlar. İnstagram'a daha güzel bir fotoğraflarını koymuştum, o karenin hemen akabinde masanın üzerinde güreşmeye başladılar.


Havada uçuşan tüylerin arasında çaylarımızı içtik, bir süre sonra masanın diğer ucundan aşağı yuvarlandılar. Bazen çok özlüyorum evde bir kedinin dolaşmasını. Ya da şöyle diyeyim, evi bir kedinin demir patiyle idare etmesini çok özlüyorum bazen.

Bir de facebook sayfası tavsiye edeceğim, Lugat365. Her güne yeni bir kelime, güzellerinden hem de. Unutulmaya yüz tutanlarından. Şunu mesela, çok beğendim geçenlerde.


"Vay yavrum, anan da mı merdümgirizdi fiyuuuvvvtt!" diye cümle içinde de kullanayım hemen. Çapım bu kadar.

Hem çapsız hem de gribim. Salgın furyasından eksik kalmadım, kendim kaptığım gibi eşe dosta da itinayla bulaştırdım. Ben gidip yatayım, size de iyi hafta sonları olsun. Ben olsam kimseyle öpüşmem, el sıkışmam, insanlardan kaçarım; merdümgirizler grip kapmıyormuş diyorlar.

February 3, 2015

Maçor'un Maceralı Hayatı / (9) Common People

Merhaba, bugün sizi kedi fotoğrafına boğup gideceğim.

Taş kalpli ruh ikizim, arkadaşım sarı kafa, bir tekir kedi almıştı, 2-3 sene oluyor. Adını Maçor koydu. Anlaşamadılar. Kedinin arkasından atıp tuttu, deli olduğunu iddia etti filan. Bana sorsanız, Maçor hakkındaki iddiaların çoğu sarı kafa için de geçerli. Ortada bir huysuz deli varsa eğer, Maçor değil o.

Gerçi onun da tuhaf huyları yok değil, her sabah 5 gibi yatağın başlığına tırmanıp annemin göğsüne atlıyormuş. Ama bakın bir paralellik var; sarı kafanın evinde kaldığım gecelerin sabahında gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey sarı kafa olurdu. Yanlamasına uzanmış, çenesini eline dayamış, burunlarımız arasında 20 santim var. Sanki bir saattir konuşuyormuşuz gibi kaldığı yerden konuşmaya devam ederdi, "Yani demek istediğim, bütün bunlar çok saçma...".

Aralarındaki geçimsizliğin üstüne bir de sarı kafanın 6 aylık İngiltere macerası girdi, hemen arkasından kazı sezonu geldi. Maçor kazı evinde geçirdi yaz mevsimini, arada ortadan kayboldu, kuyruğunu kırmış olarak geri geldi filan; bir sürü macera. Uzatmayayım, Maçor sonunda kendini annemlerin Urla'daki evinde buldu. Bu kış da arabaya binip Ankara'ya intikal etti, bir nevi demirbaş olarak.

Anneme doğum gününde bir tablet almıştık, resmen lazım bir şeymiş. Gazeteleri okuyor, bize mesaj yazıyor ve tabii Maçor'un fotoğraflarını çekiyor.

Maçor, yanlarını yalarken uyuyakalmış.



Annem, Maçor'dan dürüm yapmış.



Maçor, sırtüstü uyuyor.



Sırtüstü yatan bir kedinin ayakları kadar komik çok az şey var dünyada. Bugünün şarkısını da koyayım hemen, 9. soruya cevap olarak gün boyu dinleyip de sıkılmayacağım bir şarkı yazmam lazım.

Çok şarkı var, kusana kadar dinleyip sonra biraz daha dinlediğim. Bugün içimden bu geldi.




October 21, 2014

Yemekle İlgili Fikirlerimi De İstirham Edeyim

Bayansilvia yapmış, Zihnin Arka Sokakları bu tarafa doğru yollamış, tembellikten yerlerde sürünüyorum zaten, yemekli mimi yapacağım şimdi.

En sevdiğiniz yemek: Patatesle makarna arasında kararsız kaldım, bu ikisiyle ne yapılırsa bayıla bayıla yerim.

En sevdiğiniz tatlı: Aşure ve baklava. Kazanla getirin, kamyonla getirin, beni durduramazsınız.

Siz çocukken anneniz sizi... köftenin ineklerden gelmediğine inandırmıştı. Köftenin nerden geldiğini düşünüyordum bilmiyorum, galiba bu konuda düşünmek istemiyordum.

Çocukken de şimdi de... pişen et ve balık kokusuna dayanamam. Yıllardır sigara içmeme rağmen koku duyumun maşallahı var, metrelerce uzaktan alıyorum. Yıkansa bile içinde balık pişirilmiş tavaları ayırabiliyorum, kalamar kızartılmış yağda patates kızartıp getirdiklerinde kalbim kırılıyor.

Yemeyi sevdiğiniz ilginç şeyler: Ay bilemedim buraya ne yazacağımı. Bir keresinde Mardin'de, Cercis Murat Konağı'nda domates tatlısı yemiştim, dondurmalı. Bir türlü unutamıyorum, yediğim en güzel şeylerden biriydi, başka bir dünyadan gelmeydi.

Türk mutfağı dışında sevdiğiniz mutfak: Anadolu mutfağını her fırsatta öven, "Allahıııımm iyi ki burda doğmuşum!" diye kendini yerlere atan biriyim. Çok kısıtlı tecrübelerime dayanarak Lübnan mutfağını beğeniyorum bir de. İşin içine yemekler girince sınır mınır kalmıyor gerçi; bir humus kardeşliği varsa mesela, hemen üye olmak isterim.

Yemeyi sevdiğiniz en sağlıksız şey: Doritos cips, Eti Cin, Haribo'nun tropikal meyvelisi.

Alerjiniz: Yok. Uzun süre aç kaldıktan sonra aniden yemek yemekle ilgili bir sorunum var, kebapçıda masaya yığılmışlığım var mesela. Bir de reflüden şikayetçiyim ama yuvarlanıp gidiyoruz bir şekilde.

En sevdiğiniz meyve: Muz.

En sevdiğiniz atıştırmalık: Peynir.

En sevdiğiniz içecek: Kahve. Bir de gazoz ama ya Uludağ ya Fruko.

Asla yemeyeceğim ve içmeyeceğim dediğiniz şeyler: Her türlü et mamülü. Hiçbir zaman bağrıma basamadım, iki senedir hiç yemiyorum.

Sonsuz tane de olsa yiyebileceğiniz şey: Patlamış mısır.

Çorbaların kralı: Tarhana.

Kahvaltıda tercih ettiğiniz şey: Ay çok utanç verici ama kahve ve sigara. Ancak öğlene doğru bir şeyler yemek aklıma geliyor. Peynir-ekmek-domates, bazen yoğurtla müsli, bazen yumurta.

Açken ben... normal hayatıma devam ederim. Öyle sinir basması falan olmuyor bende. Susuzluk çok daha korkunç bir şey oldu benim için hep.

Bir keresinde yemek yerken... annem beyin enfarktüsü geçirmişti. Ayvalık'ta bir pizzacıdaydık. Ambulans mambulans, Ayvalık Devlet Hastanesi, nöbetçi doktorun peşinde koşmalar, nöbetçi doktorun "gıda zehirlenmesi" teşhisi, annemin ayağa kalkabildiğini farkettiği anda bizi önüne katıp hastaneden tüymesi, İzmir'e kadar araba sürmesi, yolda bana "Eğer bana bir şey olursa fren şu pedal, ona bas" demesi. Kardeşimle iki hafta boyunca anneme doktora gitmesi için yalvarmamız, sonunda ikna olması, doktorun önünde bile "Aman işte bayılmışım ben" diye geçiştirmesi, bana sinir basması, annemin nasıl bayıldığını küçük bir piyes şeklinde doktora canlandırmam, annemin o anda beni evlatlıktan reddetmesi. Ahahhaha ay sinirlerim bozuldu hatırlayınca, neyse, o zamandır beri ilaç kullanıyor, arada kontrole gidiyor falan.

Bu enfarktüs konusunda beni ve kardeşimi uyandıran, tuhaf bir şekilde Ebru Gündeş oldu. Kameraların önünde geçirdiği o beyin kanaması büyük ihtimalle annemin hayatını kurtardı. Aynı şekilde bayıldılar çünkü, tamamen aynı şekilde. Eğer o görüntüleri izlemeseydim mümkün değil şüphelenmezdim. Gıda zehirlenmesi der geçerdik.

Yemeli içmeli fotoğraf aradım, doğru dürüst bir şey bulamadım. O yüzden hayatımızın kedisi Mi'nin bir fotoğrafını koyuyorum, insan bunu da yer.


Kazıdan dönmüşüm, bavulu açmışım, gelip yerleşivermiş. Dünyanın en nalet kedisiydi, çok özlüyorum.


February 19, 2014

Samanpazarı, Çıkrıkçılar Yokuşu, Sepetçinin Kedisi

Son Ulus maceramızın bir noktasında Gramofon Kafe'ye çöktük annemle. Annem kahve söyleyip fırladı, aldığımız yastıkların içini doldurtmak için iki yandaki dükkana girdi, bir yerlerde Zeki Müren çalıyordu, karşımdaki manzara da böyleydi. Kafeye ulaşana kadar da girip çıkmadığımız dükkan kalmadı galiba.

Birer nihale aldık, dükkanın içi de onlarca çinili tabakla doluydu. Bir tane büyükçe kase alayım dedim, mavili-kırmızılı, en ucuzu 100 lira civarıydı. Biraz kalbim kırıldı ama bir şey de diyemedim, elle boyanıyor falan. Sobada ekmek kızartıyorlardı, hiç reddetmem öyle teklifleri, üzerine yağ sürüp ikram ettiler, katır kutur yedim çinilerin arasında. O dükkana geri dönmeyi de kafama not aldım hemen.

Yastık aldığımız abi halıcı aslında, çanta falan da satıyor. Hiç aklımda yoktu, aslında yanımda pek para da yoktu ama iki tane yastık (kırlent ayol!) aldım, defterimin arasında bir 100 liram vardı, onu "bakın kefen paramı veriyorum" diye uzattım. Abinin sinirlerini bozdum kefenle mefenle, halbuki bizim evde şaka yollu söylenir. Bir on dakika kadar da abiyi avuttuk, ne iş yaptığımı sordu, arkeolojinin bana iyi gelmediğine karar verdi, hak verdim valla ne yalan söyleyeyim. Yastık dolduran abinin dükkanını tarif ederek uğurladı bizi.

Kudi'yi model olarak kullandım, yastıklar şunlar, tanesine 10 lira verdim galiba, o civarda bir şeydi.


Tabi aradan geçen 4 gün biraz püskül götürdü yastıklardan, biraz tüy yapıştı üstlerine, bir-iki yerden ilmek çıktı falan. Biliyorsunuz yastıksız yatamıyor bunlar.

Gramofon Kafe'nin tam karşısındaki dükkanda kalın ipler kestirdim gözüme, girip 20 metre aldım, 1 metre de hediye ettiler. Ay aslında tabi ki böyle kararlı, ne yaptığını bilen biri gibi girmedim; "ben balkondan sepet sallandırcam aşaaa, kaç metre alayım?" diye girdim, abiler hesapladı sağolsunlar. Sepetçi de tarif ettiler, onların yolladığını söylememi tembihlediler.

Sepeti de 10 liraya aldım. Karşıyaka'da (İzmir yani ama öyle diyemem, bir 35buçuk meselesi var ahhahah!) otururken vardı sepetimiz, herkesin vardı. 5. kattan aşağı sallandırırsınız bakkal ekmek-gazete koyar, unutulan cüzdanlar sahibine ulaştırılır falan. Ankara'da çok nadir gördüm, bizim sokakta hele hiç yok sepet. Ve bıktım yani aşağıya anahtar, cüzdan, ceket falan atmaktan; bir de evden çıkana "bi gazte alıp sepete atsana" demenin dayanılmaz hafifliği var tabi.

Sulu Han'a da uğradık, annem nazar boncuğu aldı, çok lazımmış çünkü. Annemi sorgulamamayı erken yaşlarda öğrendim, eminim çok lazımdır o boncuklar. Gözleme yedik, çay içtik, etrafımızdaki fantastik plastik çiçek aranjmanlarına baktık. Annem Çıkrıkçılar Yokuşu'ndan bir miktar kumaş aldı. Sokak arasında minicik bir cami görüp içine bakmaya girdi, dışında biraz eski halinin izleri var ama içi betonmuş, bozulup çıktı.

Hava kararmıştı, eve dönmek üzere yola koyulduk. Aşağıya sepetçinin kedisini koyuyorum. Kedi hunharca elimizi kolumuzu yalarken sepetçi abi de evladıyla gurur duyan bir baba gibi sevgi dolu gözlerle seyrediyordu. Videonun sonlarında beni kediye "arap" dememek için bocalarken duyabilirsiniz. Zorla "kara kedi" çıkmış ağzımdan. Halbuki aynen kefen parası şakası gibi, bizim eve giren çıkan bütün kara kedilerin adı Arap'tı. Sorumlusu da anneannem ki o da Boşnak'tı diye açıklayarak iyice ortalığı bulandırayım da gideyim.






November 11, 2013

Pambik

Bu yandaki Pamuk, kayınvalidemin yazlığının eşiğinde bitivermiş bir sabah, yanında kardeşiyle. "Kardeşi"yle kardeş olduklarını hiç sanmıyorum zira Pamuk bildiğiniz Ankara kedisiyken diğeri üç renkli, kısa tüylü, ince kuyruklu ve Pamuk'un üçte biri ebatlarında. Neyse yani, çok da önemli değil, şu noktada kayınvalidemi üzecek değilim.

Hiç beklemediğim bir cesaretle inat etti kayınvald'aanım, bu iki yavru kutulara tıkıldı ve Ankara'ya getirildi. Yolda kaçma teşebbüsleri, efendime söyleyeyim insanların göbeklerini boydan boya çizmeler falan. Vakti gelince kısırlaştırdık, şimdi zaman zaman diyet mama, yer yer de ciğer, tavuk falan yiyerek takılıyorlar. Herkes çok mutlu, evin tek eksiği kediymiş çünkü.

Pamuk sürekli konuşuyor, konuşarak yürüyor, yattığı yerden konuşuyor, miv miv miv. Kulakları pembe. Diğerine haksızlık etmek istemiyorum, onun da halkla ilişkileri fevkalade. Ama Pamuk'tan gözlerimi alamıyorum, sürekli peşinden koşturuyorum, hayat güzellere güzel!

Telefonu kendime çevirip fotoğraf çekerken ağzımı büzmekten vazgeçsem keşke.


July 28, 2013

Mori-ya da Fosforlum

Arkadaşım S. bir süredir kedi almayı düşünüyordu, ev arayan kedi ilanlarına bakıyorduk hep birlikte. Geçen hafta bu fotoğraftaki çocuğu almaya karar verdi, çocuk da bohçasını alıp geldi.

Aşağı yukarı 1 yaşında, bizim okulun kampüsünde ağaca tırmanmış ağlarken bulmuşlar. Evden atıldığını düşünüyor bulanlar, çünkü tüyleri bembeyaz ve yumuşakmış, her şeyden de çok korkuyormuş. Dört ay ev aradıktan sonra S. o yuvarlak kafaya, devasa üzüm gözlere falan vuruldu. Yapabilir miyiz, yapamaz mıyız falan derken 2 gündür beraberler.

Bazı kediler evde yaşamak için doğuyor bence. Sen maceralar yaşa, 4 ay bir evde altı kediyle barın, apar topar kalk gel hiç tanımadığın başka bir eve yerleş, sonra mırıl mırıl şarkı söyle camdan bakarken! İnanılmaz sakin, uslu ve yumoş bir kedi. Adı bundan böyle Mori. Kafanızı karnına gömüp uyumak isteyeceğiniz cinsten.

Dün bakmaya gittim, gitmişken kumunu da temizledim. Yoldan da 2 paket ördekli ıslak mama aldım, eli boş gitmeyeyim diye. Böyle böyle dostluğumuzu pekiştiririm diye hesaplıyorum. Dün gece de bir takım fotoğraflarına ucuzundan efekt ekledim.


Dişi aslında ama olsun gender-bender teyzesiyim ben onun. Romantik ince bıyık yakıştı bence. 

Velhasıl, sokaklar kedi dolu, bir tanesi hayatınızı güzelleştirebilir, evde yumuşak bir rüya gibi dolanır, ruhunuza iyi gelir. Belki zor zamanlarınızda elinizi bile tutar. Nazara gelmezsiniz, zira bildiğiniz üzere fosforlu gözlü kediler telekinetik nazar dalgalarına karşı kalkan vazifesi görüyor, bilimsel olarak ispatlandı bu. 



July 22, 2013

Yıllar Sonra Kumsalla İmtihanım, Ekstradan Yavru Kedi

Geçenlerde denize girdik biz, ben 3 sene, barbar kocam da 6 sene sonra ilk defa. Yazları ya denize uzak yerlerde kazıdaydım ya da evde tez yazmakla yazmamak arasında vicdan azabıyla yuvarlanıyordum. Neyse, yüzebilmek mümkünmüş.

Yıllar içinde kemik torbasından tombulluğa terfi ettim, o arada bikiniden mayoya da terfi etmem gerekti. Kurumayan bir şeymiş mayo.

Ayakta durup kendimi kurutmaya çalışırken bir yandan da kocam the barbarian'a heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıyordum. Sonra bir baktım beni gömmeye başlamış. Ne zaman su kenarı bir yere gitsek "Girsene, bir gir çık bence, girsen girersin, ooo valla bak!" deyip durur, en sonunda arkadaşlarımız niyeti bozduğuna karar verip beni uyarmıştı "Bu kadar ısrarın arkasında kesin bir plan var." diye. Burdan size de sesleniyorum, ortadan kaybolursam su kenarlarında arayın beni.

Daha önce yazmıştım, annem Urla'da öksüz yetim kedi yavrusu buldu diye. Büyümüş ve haydutluğun sınırlarını zorluyor her gün biraz daha. Uyuyan köpeklerin kulaklarını dişliyor, kapıların arkasında pusuya yatıp gelen geçene saldırıyor, hem kedi hem köpek maması yediği yetmezmiş gibi bir de kahvaltı masalarına dadanıyor. Pirinç kadar dişleriyle çiftli ekmek çalmaya çalışırken gördüm. Çalabilse nereye götürecekti merak ediyorum.

Annem adını isabetli bir şekilde "Canavar Cenifır" koymuştu, zerre umrunda değil adı falan. Şahsı hakkında sarfettiğim en kibar ünlem "seni küçük vampir!" oldu, öbürlerini yazamam, utanıyorum. Gece yatakta kitap okurken yatakla duvar arasından füze gibi fırlayıp kafama indi, hala düşündükçe sinirlerim bozuluyor.

3-5 günlükken kucağımıza düştü, iki köpekle büyüdü. Ne insandan korkuyor, ne köpeklerden. Trafikti arabaydı, en ufak bir fikri yok. Bu sebeplerle sokağa geri dönmesi mümkün değil, mecbur bir formül yaratıp hane halkına katacağız. Bakalım, kısmet.

Bir fotoğrafını daha koyup gidiyorum, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Bildiğiniz taciz bu.


May 14, 2013

canavar cenifır ve kahve

bi gece kalmalığına urla'ya gittim yanıma arkadaşımı da alıp. yaz gelmemiş ama kış gitmiş ama hava ısınmış mı n'oolmuş, bi tuhaftı.

bu aşağıdaki yavruyu mahallenin çocukları getirmiş, sokakta tek başına debelenirken bulmuşlar.


geldiğinde 1 haftalık olduğunu tahmin ediyoruz, şimdi 5 haftalık olması lazım. biberonla falan besleniyor 2 saatte bi. sağlıklı görünüyor bayağı, annem adını cenifır koymuş, canavar ile kafiyeli olarak. annemi arayıp ne yapıyor diye sordum biraz önce, "abileriyle bahçede koşturuyor" dedi. abileri kudi ve kahve'yle tuhaf bi şekilde yuvarlanıp gidiyorlar.

kahve'yle gençsel fotoğraf çekeyim dedim, pek muvaffak olamamışım. kahve memnun hayatından, sarmaşıkların üstünde yuvarlanıyordu. bahçede pek bitki kalmamış bu yuvarlanmaların neticesi olarak.


bi ara da babaanemden kalma oymalı kabusların kanepesinde uyurken yakaladım. babaanem görse kalp krizi geçirirdi herhalde.


cenifır'ın bi videosunu çektim, arka ayağını ne yapacağını bilemez vaziyette saçmalarken. urla'da durumlar böyle.


February 8, 2013

arabanın kaputuna vurunuz!

arabayı çalıştırmadan kaputa bi vurunuz ki soğuktan kaçıp oraya sığınan bu yavruların başına felaketler gelmesin.

takip ettiğim bloglardan birinde okudum bugün, bu yandaki tekiri zor yetiştirmişler veterinere, derisi yüzülmüş, kemikleri kırılmış. yazıyı şurdan okuyabilirsiniz.

sokakta hayat zaten zor, bu meseleyi yayarsak etrafımıza, faydası olur diye düşündüm.

July 8, 2012

arap aradı, çok selamı varmış

arap-nambırvan ile skayp yaptık bugün. yanlarını yaladı bana baka baka. şuh bi görüşme oldu.


July 1, 2012

hayatımın bütün kedileri

bunu çağatay bey için yazıyorum.

bütün kedileri hemen yazmaya halim yok ama bi tanesinden başlayabilirim. hayatımın esas kedisiydi zaten.
1996'da türlü numarayla kendisini bizim eve attı mi hanım. miyav diyemediği, hep "mi"de takılıp kaldığı için adı da mi olmuştu. izmirli'dir esasen ama 2005'te ankara'ya, yanıma taşındı. nalet, gıcık ve tombuldu. ayrıca çok terbiyeli ve konuşkandı. ve hayatımın önemli bi bölümünde hep ortalıktaydı.

kanser oldu sonra, çenesinde korkunç bi tümör çıktı. 1 sene kadar veterinerlere taşındık, aldılar, yeniden çıktı. 2010 mart ayıydı, daha fazla dayanamayıp gitti mi hanım. o zamanki flörtüm, şimdiki kocamla tanışmamızın ertesi günü, yatağımda buldum, kafasını yastığıma koymuş, öyle gitmişti. ama bunları değil, iyi zamanlarını hatırlamayı seviyorum. 

ilk fotoğrafta küçük eşarbıyla görmektesiniz. ikincisinde de çalışma masamın üstünde horul horul uyuyor.