Saat 07:08, güneş hâlâ doğmadı, iki saat önce kalktım. Uyku düzenim bir hayli bozuldu son zamanlarda. Her gece aynı saatte yatağa giriyorum, her gece başka türlü uyuyamıyorum, her sabah başka saatte kalkıyorum yataktan.
Her gün bir şeylerin ucundan tutmaya çalışıyorum; egzersiz megzersiz, evi toplamak, iş yapmak ve saire. Hiçbir şeyin devamını getiremiyorum, düzenli yapabildiğim hiçbir şey yok. Kitap okumak dışında. Film de izleyemiyorum, Mubi'de bir filme başladım, bitirmem üç hafta sürdü. Ama kitap okuyorum.
Günler böyle geçiyor yani, şikayetçi de değilim aslında, geçebildiği gibi geçiyor günler. Uyuyamamak sinirlerimi çok bozuyor sadece. Hayatımda uyku sorunu çekmedim ben, şimdi gecenin 3'ünde karanlık yatak odasında tavana bakıyor oluşuma çok bozuluyorum.
Neyse. Kitaplar. Bir ara düz polisiyeleri özlediğimden filan bahsetmiştim, Martin Beck serisini övmüştüm. Eski usül polisiye; okuyucuya şok üstüne şok geçirtmek için seri katil midir yoksa doğaüstü bir yaratık mıdır belli olmayan karakterler yok, egzotik ritüeller yok, sırf sağ gösterip sol vurmak için yazılmış ve hiçbir yere bağlanmayan hadiseler yok. İlginç adli vakalar var, normal insan detektifler var.
Jo Nesbo'nun Harry Hole serisinin 12 kitabını da okudum, 12.yi bitirirken artık evin içinde bağırmaya başlamıştım, "ÖL ARTIK HARRY HOLE! ÖL!" diye. Normal bir dedektif, gerçek hayatta 200 kere ölmüştü bu 12 kitap boyunca ama Harry ölmüyor. Ve her yeni macerada daha da ölümcül koşullarda, daha da ölümcül şekillerde sıkışıp kalıyor Harry. Ve her seferinde sağ çıkıyor. Ve her yeni kitapta katil daha da manyak. Yetmiyor, "Aha katil kesin bu" dedirtmek için saçma sapan detaylar veriyor, sayfalarca yanlış yöne sürüklüyor Jo Nesbo. Ben de seviyorum düğüm çözülüp de gerçek katil ortaya çıkana kadar herkesten şüpheleneyim ama bir adabı var bunun, bu yeni nesil polisiyelerdeki durum artık okuyucuyu aptal yerine koymak oluyor biraz. Çünkü geriye dönüp okuyunca bakıyorsunuz ki şüphelendiğiniz ama kitabın sonunda katil çıkmayan herkes aslında gayet de katil olabilirmiş. Neden katil çıkmadıkları belli değil, 50 sayfa bir tanesine gaz vermiş Jo Nesbo, 50 sayfa diğerine, bir o kadar sayfa boyu da öbürünü katil etmiş. Son 10 sayfada gerçek katile ulaşıyoruz ama oraya varana kadar aptala dönüyoruz tokat yemekten.
Bu yeni nesil polisiyelerden bunalmamın bir başka sebebine de geçenlerde uyandım. Gene Harry Hole'den örnek vereyim. Oslo'da geçiyor maceralar ama soğuk havayı, karla kaplı kaldırımları çıkarırsanız eğer kitaplardan, geriye Norveçli pek bir şey kalmıyor. Olduğu gibi alıp herhangi bir şehre yerleştirebilirsiniz. Bir kitapta ormanda kabinler vardı, kayak mayak. Bir tanesi Norveç'in 2. Dünya Savaşı dönemine referans veriyordu. Uyuşturucu bağımlılarının takıldığı bir sokak var, arada geçiyor kitaplarda. 12 kitap ve binlerce sayfadan aklımda kalan Norveç atmosferi bundan ibaret.
Martin Beck serisini sevmemin sebeplerinden biri bu sanırım, insan ilişkilerinden evlerin içindeki eşyalara kadar İsveçli. İsveçliliği tecrübe ediyorsunuz okurken. Ya da Petros Markaris'in Komiser Haritos'u. En son Büyük Ortak'ı okudum, olay yerine doğru gidiyordu Haritos. "Askeri üste toplanmış herkes, İçişleri bakanı gelmiş. Ortama bir gerginlik hakim, gazetecileri içeri almıyorlar..." filan diye ortamı tarif edip sonra ekliyordu, "Bunların hepsini beni olay yerine götüren taksiciden öğrendim." Sinirlerim bozuldu, dakikalarca güldüm. Hem alabildiğine Yunan her şey, Yunan olması sebebiyle alabildiğine tanıdık bir yandan.
Böyle keyifle okuduğum bir yeni seri oldu, Adrian McKinty'nin Sean Duffy serisi. İlk üç kitap Türkçe basıldı, çevirileri de düzgün. (İlk kitap Soğuk Toprak. Sonra Sokakta Siren Sesleri. Üçüncüsü Yarınsız Ülke. Benim gibi sıralı okumakta ısrarcıysanız diye yazdım.)
1980'lerde Kuzey İrlanda'da geçiyor, daha ilk kitapta içine giriverdim o dönemin. IRA, ordu, terör, çökmekte olan bir ülke, sebebi ve sonucu olan cinayetler. McKinty taraf tutmuyor, maceraların başrolündeki Detektif Sean Duffy neredeyse tamamen Protestan polis gücünün içinde bir Katolik mesela, herkesin gözünden anlatıyor o iç savaş ortamını. Feci bir yılgınlık hakim gündelik hayata ama hayat devam ediyor. Dönemin müzikleri var biraz, dönemin gerçek olayları da var. Gerçekten yaşanmış açlık grevleri, terör olayları, gerçek kişiler. Ve dövünerek ya da eğiterek anlatmıyor bunları, bunlarla yaşamak zorunda olanların ruh haliyle, yer yer kara mizahla anlatıyor.
Merakla dördüncü kitabı bekliyorum. Ha Jo Nesbo 13. Harry Hole kitabını yazsa okumayacak mıyım? Okuyacağım. Buraya kadar geldim artık, mecbur okuyacağım Harry Hole'nin havaya uçtuğu halde filan ölmediği yeni maceralarını. Fakat bir yandan tır tır bu insanı alıp bir ülkeye, o kültüre ve o döneme çot diye bırakıveren polisiyelerin peşindeyim.
Bir ay sonra gelip sabahın köründe polisiyelerle neden kavga ettim bilmiyorum. Başka bir şey olmuyor hayatımda. Ay oluyor aslında, buraya gelip gelip "küçük üretici, etik alışveriş" diye tepinip duruyorum, bir kuşlu tabak felaketi ve ucundan döndüğüm bir pantolon alışverişi oldu. Bir dahaki sefere yazayım.
Naapıyorsunuz, iyi misiniz? Uyuyabiliyor musunuz?








