Showing posts with label polisiye. Show all posts
Showing posts with label polisiye. Show all posts

February 4, 2021

Hellö.

Saat 07:08, güneş hâlâ doğmadı, iki saat önce kalktım. Uyku düzenim bir hayli bozuldu son zamanlarda. Her gece aynı saatte yatağa giriyorum, her gece başka türlü uyuyamıyorum, her sabah başka saatte kalkıyorum yataktan. 

Her gün bir şeylerin ucundan tutmaya çalışıyorum; egzersiz megzersiz, evi toplamak, iş yapmak ve saire. Hiçbir şeyin devamını getiremiyorum, düzenli yapabildiğim hiçbir şey yok. Kitap okumak dışında. Film de izleyemiyorum, Mubi'de bir filme başladım, bitirmem üç hafta sürdü. Ama kitap okuyorum.

Günler böyle geçiyor yani, şikayetçi de değilim aslında, geçebildiği gibi geçiyor günler. Uyuyamamak sinirlerimi çok bozuyor sadece. Hayatımda uyku sorunu çekmedim ben, şimdi gecenin 3'ünde karanlık yatak odasında tavana bakıyor oluşuma çok bozuluyorum. 

Neyse. Kitaplar. Bir ara düz polisiyeleri özlediğimden filan bahsetmiştim, Martin Beck serisini övmüştüm. Eski usül polisiye; okuyucuya şok üstüne şok geçirtmek için seri katil midir yoksa doğaüstü bir yaratık mıdır belli olmayan karakterler yok, egzotik ritüeller yok, sırf sağ gösterip sol vurmak için yazılmış ve hiçbir yere bağlanmayan hadiseler yok. İlginç adli vakalar var, normal insan detektifler var.

Jo Nesbo'nun Harry Hole serisinin 12 kitabını da okudum, 12.yi bitirirken artık evin içinde bağırmaya başlamıştım, "ÖL ARTIK HARRY HOLE! ÖL!" diye. Normal bir dedektif, gerçek hayatta 200 kere ölmüştü bu 12 kitap boyunca ama Harry ölmüyor. Ve her yeni macerada daha da ölümcül koşullarda, daha da ölümcül şekillerde sıkışıp kalıyor Harry. Ve her seferinde sağ çıkıyor. Ve her yeni kitapta katil daha da manyak. Yetmiyor, "Aha katil kesin bu" dedirtmek için saçma sapan detaylar veriyor, sayfalarca yanlış yöne sürüklüyor Jo Nesbo. Ben de seviyorum düğüm çözülüp de gerçek katil ortaya çıkana kadar herkesten şüpheleneyim ama bir adabı var bunun, bu yeni nesil polisiyelerdeki durum artık okuyucuyu aptal yerine koymak oluyor biraz. Çünkü geriye dönüp okuyunca bakıyorsunuz ki şüphelendiğiniz ama kitabın sonunda katil çıkmayan herkes aslında gayet de katil olabilirmiş. Neden katil çıkmadıkları belli değil, 50 sayfa bir tanesine gaz vermiş Jo Nesbo, 50 sayfa diğerine, bir o kadar sayfa boyu da öbürünü katil etmiş. Son 10 sayfada gerçek katile ulaşıyoruz ama oraya varana kadar aptala dönüyoruz tokat yemekten. 

Bu yeni nesil polisiyelerden bunalmamın bir başka sebebine de geçenlerde uyandım. Gene Harry Hole'den örnek vereyim. Oslo'da geçiyor maceralar ama soğuk havayı, karla kaplı kaldırımları çıkarırsanız eğer kitaplardan, geriye Norveçli pek bir şey kalmıyor. Olduğu gibi alıp herhangi bir şehre yerleştirebilirsiniz. Bir kitapta ormanda kabinler vardı, kayak mayak. Bir tanesi Norveç'in 2. Dünya Savaşı dönemine referans veriyordu. Uyuşturucu bağımlılarının takıldığı bir sokak var, arada geçiyor kitaplarda. 12 kitap ve binlerce sayfadan aklımda kalan Norveç atmosferi bundan ibaret.

Martin Beck serisini sevmemin sebeplerinden biri bu sanırım, insan ilişkilerinden evlerin içindeki eşyalara kadar İsveçli. İsveçliliği tecrübe ediyorsunuz okurken. Ya da Petros Markaris'in Komiser Haritos'u. En son Büyük Ortak'ı okudum, olay yerine doğru gidiyordu Haritos. "Askeri üste toplanmış herkes, İçişleri bakanı gelmiş. Ortama bir gerginlik hakim, gazetecileri içeri almıyorlar..." filan diye ortamı tarif edip sonra ekliyordu, "Bunların hepsini beni olay yerine götüren taksiciden öğrendim." Sinirlerim bozuldu, dakikalarca güldüm. Hem alabildiğine Yunan her şey, Yunan olması sebebiyle alabildiğine tanıdık bir yandan. 

Böyle keyifle okuduğum bir yeni seri oldu, Adrian McKinty'nin Sean Duffy serisi. İlk üç kitap Türkçe basıldı, çevirileri de düzgün. (İlk kitap Soğuk Toprak. Sonra Sokakta Siren Sesleri. Üçüncüsü Yarınsız Ülke. Benim gibi sıralı okumakta ısrarcıysanız diye yazdım.)


1980'lerde Kuzey İrlanda'da geçiyor, daha ilk kitapta içine giriverdim o dönemin. IRA, ordu, terör, çökmekte olan bir ülke, sebebi ve sonucu olan cinayetler. McKinty taraf tutmuyor, maceraların başrolündeki Detektif Sean Duffy neredeyse tamamen Protestan polis gücünün içinde bir Katolik mesela, herkesin gözünden anlatıyor o iç savaş ortamını. Feci bir yılgınlık hakim gündelik hayata ama hayat devam ediyor. Dönemin müzikleri var biraz, dönemin gerçek olayları da var. Gerçekten yaşanmış açlık grevleri, terör olayları, gerçek kişiler. Ve dövünerek ya da eğiterek anlatmıyor bunları, bunlarla yaşamak zorunda olanların ruh haliyle, yer yer kara mizahla anlatıyor. 

Merakla dördüncü kitabı bekliyorum. Ha Jo Nesbo 13. Harry Hole kitabını yazsa okumayacak mıyım? Okuyacağım. Buraya kadar geldim artık, mecbur okuyacağım Harry Hole'nin havaya uçtuğu halde filan ölmediği yeni maceralarını. Fakat bir yandan tır tır bu insanı alıp bir ülkeye, o kültüre ve o döneme çot diye bırakıveren polisiyelerin peşindeyim. 

Bir ay sonra gelip sabahın köründe polisiyelerle neden kavga ettim bilmiyorum. Başka bir şey olmuyor hayatımda. Ay oluyor aslında, buraya gelip gelip "küçük üretici, etik alışveriş" diye tepinip duruyorum, bir kuşlu tabak felaketi ve ucundan döndüğüm bir pantolon alışverişi oldu. Bir dahaki sefere yazayım. 

Naapıyorsunuz, iyi misiniz? Uyuyabiliyor musunuz?

July 21, 2020

Kitaplı Mim 11

"Son olarak bir oyun yapalım, kitaplığınızın ilk rafına gidiyor ve sol baştan başlayarak kitapları sayıyor, yaşınıza denk gelen kitabın adını yazıyorsunuz."

Bu denk geldi yaşıma. Bakın mesela Labirent'in bastığı bu "Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türkçede Polisiye Dizisi" kitaplıkta yan yana ve sıralı bir şekilde duruyor. Okudum mu peki? Hayır. 8 kitaplık bu seriden 2 eksiğim vardı, kitap fuarında delirmiş gibi arayıp insanları dirsekledim mi? Evet. Okuyacağım çünkü. 

Aslında bir TÜBİTAK projesi bu, üç kadının çabası ve çalışması; Seval Şahin, Didem Ardalı Büyükarman, Banu Öztürk. Erken dönem Osmanlı-Türk polisiye eserlerini çalışıyorlarmış, Latin alfabesine geçmeden önce basılmış eserler bunlar hep. 8 tanesini Labirent basmış, başlarında güzel önsözler var. Kitabın basıldığı dönemi özetliyor, o dönemin polisiye yazarlarını ve okurlarını anlatıyor biraz. 

Kitapların dili de çok dozunda günümüz Türkçesine çevrilmiş. Tamam, okumadım ama şöyle bir karıştırdım. Acayip derli toplu bir seri, o yüzden zaten elalemi dirsekledim eksiklerimi almak için. Baskısı tükenince ağlıyorum evde oturup. 

Bu seriye sardırmamın sebebi aslında Amanvermez Avni okumuş olmam. Şu:


Ay çok güzeldi! Buram buram Osmanlı İstanbul'u, maceralar maceralar, üstelik yer yer bayağı kahkaha attım. İkinci cildi de var, Mavi Göz. 

Labirent Yayınevi'ne döneyim, Suphi Varım da basıyorlar. Suphi Varım'ın Simirna Cinayetleri serisinin 3 kitabını ve pek övülen Karanlıkta İki Ceset'ini aldım. Bunlar da 19. yüzyılda İzmir'de geçen polisiyeler. Ay belki de bunlara başlarım, şimdi yazınca heyecanlandım. 

Dün gece rüyamda kuyruklu yıldızı gördüm, uyanınca bilinçaltıma acıdım, yazık avutmaya çalıştı herhalde beni. Geçen haftanın çok fantastik bir rüyasında ise İzmit'te ahşap bir caminin içinde bir yandan yürüyor bir yandan da boğula boğula ağlıyordum. İzmit'e hiç gitmedim. 

Annemlerin kayıp kolisi geldi, şaraplar hem burada hem Urla'da bozuk çıkmaya devam ediyor. Yaptığım araştırmalar beni bir yere götürmedi, İngilizcede bu duruma "corked" dendiğini öğrendim. Dün başparmağımı doğradım ekmek keserken. Bir dişim hafifçe ağrımaya başladı. Kudi'ye boyunluk sipariş ettim, dirseğini yalamasın, ben de ilaç sürebileyim dirseğine diye. Her şeyi aynı gün getiren dükkan, bu sefer getirmedi siparişi, bekliyoruz.

Ne yapsam bilmiyorum. Gideyim bir meşgale bulayım. Bugün hava biraz daha normal sıcak.

May 22, 2020

Tabiat Hadiseleri, Martin Beck, Dondurma

Belediye dün sarı alarm verdi, ufak çaplı fırtına gelecek diye. Söz dinleyen bir yurttaş olarak çıkıp saksıları filan indirdim. Sonra da "Hiç fırtına gelecek gibi durmuyor" diye gözlerimi şüpheyle kısıp beklemeye başladım. Şüphe, genlerimizde var. Ve hava çok sıcaktı dün.

Fakat belediye haklı çıktı, tam bir fırtına olmasa da ara ara kuvvetli rüzgar esti bütün gün, hâlâ da esiyor. Yaşlandıkça hava durumu hayatımın çok büyük bir kısmını işgal etmeye başladı, telefonumda üç ayrı meteoroloji app'i var. Sonra dün akşamüstü şunu gördüm internetlerde:


O küsuratlı ortalamalar, o hava ve yer olaylarının detaylı açıklamaları; heyecanla okudum, barbar kocama da yüksek sesle tekrarladım, "HAVA VE YER KATMANLARI! ZIT KUTUPLU YAPILAR!" diye. Bugün hava kapalı, serin, yağmurlu ve hakikaten yer yer şimşekli/yıldırımlı. 

Daha önce okumadığım bir polisiye serisinin ilk kitabını bitirdim geçenlerde. Maj Sjöwall ve Per Wahlöö'nün Komiser Martin Beck serisi. 


Olaylar İsveç'te geçiyor, bir kadın cesedi bulunuyor, polis katilin peşine düşüyor; tam bir klasik polisiye. Barbar kocam okuyup "Oh çok şükür allahım, sanatsız düz polisiye!" diye sevindi. Sanatlı polisiye tam olarak nedir emin değilim ama ne demek istediğini anladığımı düşünüyorum. Aslında sorabilirdim ne demek istediğini fakat mutfağa yürüyordum, duramadım, yürümeye devam ettim.

Sanırım kitabın sağına soluna antik Maya ritüelleri filan serpiştirilmediği için sevindi. Grangé-Dan Brown türü, illa bir şeytana tapan illuminati, bir kafayı pagan ayinleriyle bozmuş seri katil, bir simgeler semboller filan. Martin Beck'te bir Kuzey Avrupa minimalizmi var. Kurban var, polis var ve bir de doğal olarak katil var. Cümleler kısa kısa, diyaloglar dallanıp budaklanmıyor.

Benim en hoşuma giden tarafı kitabın 1960'larda yazılmış olması, ilk defa 1965'te basılmış. FBI'a mektup yolluyor İsveç polisi, sonra oturup cevap bekliyorlar. 10 gün sonra cevap geliyor FBI'dan. Basın toplantısında sigara dumanından göz gözü görmüyor. Kurbanın adını öğrenmeleri mesela, 3 ay sürdü. Bayıldım bunlara, Amerikalı polis yılbaşı kartı filan attı Martin Beck'e. Etkilendiğim bir başka şey de olay örgüsünün, karakterlerin, bilhassa da katili tanımaya başladığımız bölümlerin alabildiğine modern yazılmış olması. Sade, gerçekçi ve modern.

Kitapla ilgili sevmediğim tek şey kapağı oldu, insanın başı dönüyor kalabalıktan. Her taraftan bir şeyler fırlıyor, kaç ayrı çeşit font var bu kapakta güzel allahım? 

Seri 10 kitaptan oluşuyor, 5. kitap geçenlerde çıktı.

Yine dün internetlerde bir de şununla karşılaştım:


Başka bir şey düşünemez oldum, hayatta başka bir amacım kalmadı. Hiçbir yerde görmedim bunu ben, bizim buradaki mandırada da yoktu. Gidip mandırayı darlayacağım, belki getirirler. 
Gideyim biraz bulutlara bakayım. Öberek gittim.

May 4, 2020

Üzerime Baget Ekmek Atın, Kafamdan Aşağı Eau de Vie Dökün

Héllö. Bir hafta olmuş en son yazalı. Kompüter yokmuş gibi davrandım, önünden geçerken kafamı öte yana çevirdim, her şey beni bunalttı.

Çalışma masamdan kaçıp yemek masasına çöreklendim, uzun saatler boyu patatesle oturduk. Ben içerideyim, patates dışarıda. (Bunları da yıllarca "içerdeyim, dışardayım" diye yazdım, meğer ünlü düşmesi olmuyormuş.) (Ünlü düşmesi der demez gözümün önüne yere düşen manken/şarkıcı/aktör geliyor. Çok bir şey beklememek lazım.)

Patatesin bu kadar uzamış olmasını şüpheyle karşılıyorum, eski patates girişimlerimde daha az boy ama daha çok yaprak oluyordu. Rüzgâr da dinmek bilmediği için iki yanına destek sopası sokuşturup hafifçe bağladım patatesi. Haftalardır kesilmeyen bir rüzgâr var, o da sinirlerimi bozuyor.

Yemek masasında oturup kitap okudum. Patlamak üzereyim diye kitap şalanjıydı, iyi edebiyattı filan sallamayıp canım ne isterse onu okudum. Stephen King'in neden bilmiyorum inatla Türkçeye çevirmedikleri The Institute'unu okuyup bitirdim. Gene çocuklar var, telekinezi ve telepati var, kötü adamlar ve kadınlar var. Yarısına kadar "Ehhhh işte ne yazsa okurum zaten" diye geldim, sonra elimden bırakamadım. Stephen Bey'in sanatı da bu zaten.

Kısa bir çizgi roman sıkıştırdım hemen araya:


Fransa'da ufak bir yerde, iki 65+ erkeğin dostluğunu anlatıyor. İkisi de dul kalmış, balık tutuyorlar, beraber yemek yapıyorlar, köyün barına gidiyorlar. Derken birinin gizli gizli romantik randevulara gittiği ortaya çıkıyor, bu yaştan sonra romans ihtimaline uyanan diğerinin o rutin emekli hayatı alt üst oluyor.

Bir oturuşta okudum, Fransızlar bu çizgi roman işini çok iyi biliyor. Hem çizgileri çok beğeniyorum hem de anlatılan bu aslında sıradan hikayelerin insanı çarpıveren insancıllığını. Birkaç karede 65+ cinsi münasebet olduğunu ekleyeyim; meme filan da var. Meme de hayatın bir parçası.

Fransız kırsalıydı, bagetti, kaz ciğeriydi, baktım iyi geldi bu havalar hemen Bruno, Chief Of Police serisinin ilk kitabına başlayıverdim.

Zeynep tavsiye etmişti, iyi ki etmiş, aradığım her şeyi ve fazlasını buldum. Yine Fransa kırsalındayız, Périgord bölgesinde St. Denis kasabası. Bruno eski bir asker, şimdilerde kasabanın tek polisi. Terk edilmiş bir çiftlik evini tamir edip yerleşmiş. Sabah kalkıp kahve yapıyor, önce köpeğini, sonra tavuklarını besliyor. Sonra da işe gidiyor. Polislik pek bir şey olduğu da yok zaten, kasabanın bütün derdi Avrupa Birliği hijyen dayatmaları. Yüzlerce yıldır yaptıkları gibi yaptıkları peynirler AB kurallarına göre illegal olmuş, pazar yerini basan AB gıda müfettişleriyle savaş halindeler. İşte arada biri diğerini "Ahıra izin almadan pencere ekledi" diye şikayet ediyor, bir başka kasaba sakininin deposundan peynirleri çalınıyor filan.

Bir ibadet gibi, açılır açılmaz kasabanın kafesine koşuluyor. Küçük kahveler içiliyor, kruvasanlar, baget sandviçler yeniliyor. İlla ki bir küçük şarap içiliyor, ufak bir mangal yapılıyor. Şarap gugıllaya gugıllaya okudum; vin de noix'nın herkesin evde yaptığı ceviz şarabı olduğunu öğrendim, ceviz şarabının içine konulan eau de vie'nin üzüm dışında meyvelerle yapılan bir tür brendi olduğunu da öğrendim. Şampanya ve créme de cassis'le yapılan çok kolay ve aşırı derecede Fransız bir kokteyl öğrenip hemen bir kenara not aldım. Bruno, tereyağı ve ezilmiş sarımsakla patates kızarttı ama önce patatesleri tam 3 dakika haşladı, o yöntemi de kafama yazdım. Kitap böyle gastronomik hediyelerle dolu.

Bir yandan da güncel politika var, yakın tarih var, eski tarih var; toplumsal gerginlikler ve bürokrasi de var. Bruno'nun kendi travmalı geçmişi var. Bir polisiyeye Paleolitik mağara resimlerini, 2. Dünya Savaşı'nı, Fransa'nın Cezayir'de yediği haltları aynı anda yerleştirmeyi başarmış yazar. Bunların yanına yüzlerce yıllık Fransa-İngiltere itiş kakışını da eklemiş. Ve hiçbir şey batmıyor, merakla okunuyor. Çok güzel, esprili, düşünceli bir dili var.

İki günde bitirdim, beni ne tutuyor allahaşkına, hemen ikinci kitaba başladım. Orhan Pamuk - Benim Adım Kırmızı okuyacaktım ama biraz daha bekleyebilir. Bruno bu sefer ne yiyecek, kimin evinde kışlık şarap ve sosis yapılacak, o barakayı ve etrafındaki tarlayı kim yaktı filan, bunları merak ediyorum şu anda.

Türkçeye çevrilmemiş Bruno Chief of Police serisi, İngilizcesi mevcut. Polisiye okuyayım ama bir yandan da hafif hafif kültür yağsın üzerime istiyorsanız şiddetle tavsiye ediyorum.

Beyin hücrelerim tamamen ölmesin diye bir yandan da Edward Snowden'in kitabına başladım.


Sonra İngilizcesini bulup ondan devam etmeye karar verdim. Çeviri çok kötü olduğu için değil aslında. Kitabı "Snowden çok kolay okunan bir dille anlatmış" diye övüyorlar, Türkçesi kolay okunmuyordu. Takır takırdı biraz. Oğlan hakikaten herkesin anlayacağı gibi, konuşma diliyle, çok rahat yazmış.

Ben neden çeviri zabıtası oldum allahım? Eskiden böyle değildi, bu son yıllarda ben mi delirdim yoksa çeviriler mi gittikçe kötüleşiyor? Geçenlerde bir roman okurken gözlerimi devirmekten kör oldum, çevirmen günlük dilde sık kullanılan kalıpları, deyimleri filan olduğu gibi alıp kelime kelime Türkçeye çevirmişti. Baktım o yazarın yeni kitabını da aynı insan çevirmiş, neşeyle basmışlar, satışa çıkmış. Bende bir manyaklık var herhalde, ne bileyim.

Neyse. Şimdi gideyim, geri geldiğimde çeşitli hayvan hikâyeleri anlatacağım ve inanmazsınız köpekli hikâyeler değil.